OSCAR
ŞENER/İzmir
Oscar Wilde karşımda otu
ruyordu. Okumakta olduğum kitabın ön sayfasındaki resmine poz verdiği yaşta ve aynı resimdeki zeki, sorgulayıcı bakışlarla… gecenin bilmemkaçıncı zamanına demir atmış düşünüyorum. Hava soğuktu ve ben yoksulluğun zorunlu kıldığı ısınma işlemi de gören yatağımda kat kat battaniyelere bürünmüş, tek odalı evimde bu yabancı-tanıdığın karşısında sus pus kesilmiş, O'nun nereden ve nasıl gelebildiğine şaşkın duralıyordum. Bazen olurdu düşünürken dalıp gittiğim ve bu yoğun, derin süreçte dış dünyayla tüm bağımı kestiğim… Sanırım yine koptuğum ve kendi dünyama yöneldiğim bir anda farketmeden ben, gelivermiş, yerleşmişti karşımdaki tek sandalyeye. O olduğundan hiç şüphem yoktu ama yine de sordum. "Sen de kimsin?"Zaten bildiğim adını yapıştırdı suratıma. Aptalmışım gibi bakmayı ihmal etmeyerek. "Peki burada ne arıyorsun?"
"Bak bu iyi soru" dedi. Çevresini saran ince ışıl ışıl bir enerji yoğunluğu muydu parlayan yoksa tüm ünlü dehalardan öylesine bir parlaklık, büyülü bir ışık yayılır mıydı? "Çünkü yardıma ihtiyacın var. Cinsel kimliğinin, kişisel farklılığının, azınlıkta olmanın, dince, toplumca, ailece yani seni anlamayan ve daha da
kötüsü anlamayacak olan bir yığın gereksiz baskının orta yerinde sıkışmış, kendi kendine işkence ediyorsun. Düşünerek, içinden çıkmaya çabaladığın bir yöntem bulabileceğini sanıyorsun." Durdu, derin bir nefes aldı ve "Bak küçük dostum, biz eşcinseller çok ağır bir sorunun altına girmiş, sıkıştırılmış hatta belki kötü bir benzetme olacak ama, çevresi ateşten bir çember haline getirilen bir akrep gibi çok zor durumlarda varlık mücadelesi vermekteyiz. Diğerlerinin bizden istediği o çemberdeki akrep gibi kendi kendimizi sokmamız, kendimizi imha etmemiz. Sanki bizler diğerleri gibi yaşamayı hak etmiyormuşuz gibi… Sanki bizleri onlardan ayıran çok önemli çok büyük farklar hakikaten varmış gibi… Sanki bizi yaratan Tanrı kendileriymiş de, bir anlık dalgınlıkla bizi var etmişler, şimdi de bunun sorumluluğunu bize yükleyip "E hadi, biz doğruyuz siz ise yanlış, giderin bakiim yanlışınızı. Ya düzelin ya da yok edin kendinizi" demeye cidden hakları varmış gibi…" diye devam etti konuşmasına. Aklıma okuduğum kitabından bir pasaj geldi."Toplum bireyleri ağır cezalara uğratma hakkını kendine alan ve aynı zamanda sığlık gibi bir kusura sahip olan ve kusurların en büyüğü olan sığlığıyla ne yapmış olduğunu algılayamayan bir çoğunluktur yalnızca"
(1) Bir yerinde de;"Ahlâk bana yardım edemez. Ben, yaradılışımla ahlâk karşıtıyım. Ben yasalara değil, ayrıcalıklara uygun insanlardanım. Akıl da bana yardım edemez. Akıl, bana hüküm giydirmiş olan yasaların yanlış, adaletsiz yasalar olduğunu ve bana acı çektiren sistemin yanlı, adaletsiz olduğunu söyler. Ama ben, bunların ikisini de kendime doğru ve haklı kılmalıyım"(2) diyordu… O'nu dinlemeye devam ettim. "Bu çirkin aşamalardan kurtulmanın çok kolay yolları var. Kendi kendini kabullenmen ilk olarak yapacağın şey. Unutma ki bu dünyadaki tek hazinen kendindir. Bunun için öncelikle "ben neden onlar gibi değilim" diye başlayan sorgulamaları kesmelisin. Ardından kendini şartsız kabullenip, sevmeyi öğrenmelisin. Sen kendini sevip kabullenmez isen başkalarından, diğerlerinden bunu nasıl bekleyebilirsin ki?"
"Sen ne anlarsın. Benim gibi acı çektin mi?" diye sordum sesim titreyerek. Damarıma basmıştı ve ağlamak üzereydim. Acı acı gülümsedi bana. "Sana biraz kendimden sözetmeliyim. Gerçi yaşadığım dönemde beni yargılayan, aşağılayan insanlık şimdi çağın en ünlü yazarlarından biri olarak kabul ediyor beni. Ama o dönemlerde sadece cinsel kimliğimden dolayı yargılamakla kalmayıp, oradan oraya sürüldüm, hapis ve kürek cezalarına çarptırıldım, hayatımın son zamanlarında, ekonomik olarak güçlü iken toplum
a ve yasalara açtığım savaşta yitirdiğim servetim dolayısıyla, çok zor anlar yaşadım… Ortaçağ ahlâk anlayışı hâlâ sürdürüyordu etkisini o dönemde. Ne yaparsan yap ama kimse bilmesin zihniyeti… Oysa ben, ben olarak kabullenmek istiyordum. Hiç saklamadım cinselliğimi. Yazınımda, mektuplarımda, arkadaş ve dost çevremde… Hatta asillerin arasında bile gururla açık açık varkıldım kendimi. Yanlış bir toplumun sınırlandırılmış köhneliğiyle alay edercesine.Cezaevine girişimin ilk zamanlarında, bazıları bana kim olduğumu unutmamı söylediler. Yıkıcı bir öneriydi bu. Kim olduğumu bilmeliyim ki kendime bir avuntu bulabileyim
(3)…"O da daldı, bir yerlere gitti yüreği. "Peki, sence kendimi ne derece paylaşmalıyım? Hep insan yüzünden acı çekiyorum işin kötü yanı da ben de insanım. Kendi etini yiyen yamyam gibi…" Gülümsedi.
"Güzel benzetme. Kendi payıma ben neden acı çektiğimin farkındaysam, toplum da bana ne yaptığının farkında olsun diyorum, her iki tarafta da ne dargınlık ne de nefret olsun."
(4) Yani insanlara bilmeleri gerektiği kadar seni bilmelerine izin ver. Fazlasına veya daha azına değil!…Gerçekten de haklıydı. Herkesin bilmesine gerek olmasa da, tanıdığım, tanıyıp güvendiğim tüm insanlara kendimi olduğum gibi sunmalıydım. Bunu; kendime en yakın hissettiğim insanlardan başlamak üzere derece derece anlatarak yapacaktım. Doğruyu açıklayıp, söyleyemeyecek olduklarıma en azından yalan söyleyip, maskelerle çıkmayacaktım karşılarına.
"Sen nereden geldin?"
Gülümsedi yine ışıl ışıl. "Cennetten gönderildim. Tanrı tarafından. Çünkü iyi bir insandım ben. Başkalarının doğrularını değil kendi doğrularımı yaşamaya çalıştım. Diğerlerinin doğrularına saygı duyarak ama... Onların da bana, benim doğrularıma saygı duymalarına çalıştım. Yanılmaktan, yanlış anlaşılmaktan, horl
anmaktan, dışlanmaktan korkmadım hiç. Sen, bunu yapıyorsun. Yalnız kalmaktan korktuğun için heteroseksüel gibi davranıyorsun. Onlarla olduğunda onlardan biriymişsin gibi yapıyorsun. Böylece çevrende bir takım insanlar oluyor. Ama onlar da senin gibi hep yapay, hep sahte, hep kuru-kalabalık siluetler gibi "gerçek" paylaşımlara yol alamıyor. Ya sen onların dünyalarının kapı aralığında kalıyorsun, ya da onlar senin dünyanın kapı aralığında kalıyor. Tutunamıyorsunuz, kayıp düşüyor sonra da karşılık olarak birbirlerinizi incitiyor suçluyorsunuz. Düşün; gerçekten dost ya da arkadaşım diyebileceğin, seni sen olduğun gibi kabul edebilecek kaç kişi var?… Yok mu? Peki, bu durumu değiştirmek için ne yaptın? Hayır, hayır, onlara onlar gibi davranıp arkadaşlık kurduğunu söyleme, bu yalancı bir arkadaşlık çünkü. Ya gerçeği söylemeyi düşündün mü hiç?…""Evet" dedim. "Çok, hem de pek çok kez. Ama, onları kaybederim diye düşünüp vazgeçtim sonradan. En çok yakın dostum Mehmet'e söylemek isterdim. Bir heteroseksüel o. Gerçi hiç bu tür konularda konuşmadık ayan-beyan ama söylemek isterdim. O'na… Ama anlamaz beni sanırım. O'nu kaybetmek de üzer beni, incitir…"
"Denemeden bilemezsin, küçük" dedi bana. "Zamanım azalıyor, kısa bir zaman için geldim. Sonra yeniden gelirim. Belki daha uzun kalabilirim de o zaman. Son olarak, Mehmet eğer seni gerçekten seviyor ise seni cinsel kimliğinle kabul edip sevecektir. Olduğun gibi yani. O'nun senin kişiliğini, duygularını, düşüncelerini önemsediğini yani seni "sen" olduğun için sevmesi gerektiğin
i düşün. Bu şartlarda cinsel kimliğin çok ufak bir ayrıntı bence. Hoşçakal…""Sen de aşkçakal" dedim. "Tanrıya senin için dua edeceğim. Teşekkürler"…
Zilin sesi, Natre Damme'ın Kamburu Zangoç'un sağırlığına rağmen duyabilecek bir iğrençlikte zıplattı beni yatağımdan. Düştü bu, evet. Hiç bilmesini istemediğim bir düş. Ama, saatin bu sinir bozucu sesi bile uyandığım düşün etkisinin güzelliğini gölgelemedi. Güzel bir kahvaltı yaptım. Ardından da telefon etmek için bir kulübeye koştum. Öğrenci evinde, istisnala
r hariç telefon son derece lüks bir ihtiyaçtı. Oysa benim öncelikle bir sobaya ihtiyacım vardı beni sıcak tutacak. Havanın yalım yalım yüzüme çarpması beni biraz daha kendime getirirken otobüs duraklarında işlerine gitmeyi, okullarına yetişmeyi uykunun büyülü atmosferinden tamamen sıyrılmamış olarak bekleyen insanlara gülümseyerek baka baka telefon kulübesine vardım. Telefonun çalma sesi bir-iki-üç-beş yankılandı kulağımda. Tam almacı kapatacakken açıldı. Uykulu ses "Ne var?" diyordu. "Ben eşcinselim" dedim coşkuyla. Ardımda, hemen benden sonra telefon edecek çocuk düşürdü elinden yakmaya çalıştığı sigarayı. Şaşkın bakışlarını yüzüme dikmişti… "Biliyorum… Bunun için mi aradın beni sabahın köründe" dedi Mehmet. Şaşırma sırası bendeydi. "Biliyor musun? Ama nasıl?" "Eski bir sevgilin benim okul arkadaşımdı liseden. Hem anlamamak için ahmak olmak gerekirdi, bilirsin ben asla ahmak değilim." "Kızmadın mı bana, hâlâ dostum musun yani" dedim. "Sen dün gece bir deliyle mi yattın? Sana ne diye kızayım, tabiyki dostuz. Hem bana ne senin apışarandan. Ben uyuyacağım azıcık daha. On gibi uyandırsana beni, akşama sinemaya gideceğiz Gül'le. Sen de gelirsin eğer istersen". Çatt kapattı telefonu. Gül sevgilisiydi, severdik birbirimizi. O'nun gibi bir dostum olduğu için gurur duydum kendimden. Biliyor olmasına rağmen hiç bu konuyu bana açmamış, saygı duymuş, benim anlatmamı beklemiş. Bu arada şaşkınlıktan sigarayı elinden düşüren yakışıklının adı da Toprak. Beraberiz o'nunla. Telefon kulübesinde ben telefonu kapadıktan sonra tanıştık. Orada birşeyler içmek üzere bir kafeye gittik. Akşama da dördümüz; ben, sevgilim Toprak, en iyi dostum Mehmet ve sevgilisi Gül sinemaya gittik. Film, Kuş Kafesi'ydi…Dipnotlar: Oscar Wilde'ın kendi sözleridir. De Profundis (mektup)tan. [Mektup, Oscar Wilde: çeviren: Yaşar Gönenç, Yaba Yayınları, 1996]
Okumakta olduğum kitap (hikayede alıntılar yaptığım) Reading Zindanı Baladı, Oscar Wilde, Özdemir Asaf çevirisi, Broy Yayınevi