YENİ YAŞAMLARDAN YENİ BİÇİMLERDEN

ANLADIĞIMIZ ANLAMADIĞIMIZ

Ece GÖKSENİN

Dergide yayımlanan yazı ve mektupların büyük çoğunluğunun eksenine cinselliğin oturmuş olması tartışılması zorunlu bir olgu olarak önümüzde duruyor. Kimilerinin dergide daha çok görsel malzeme kullanılmasını öncelikli bir talep olarak öne sürmesi de kuşkusuz bu olguyla doğrudan ilişkilidir. Bütün bunların yanısıra yazılıp söylenenlerin daha çok cinsellik bağlamında ele alınıyor olması bugüne bakmak açısından bana önemli geliyor. İşin burasında dergiden ne anladığımızı da somutlaştırmış oluyoruz. Söylemek gerekiyor: bu haliyle dergi bizim için bir arzu nesnesi olmak gibi bir konum kazanıyor. Derginin bir arzu nesnesi olarak algılanması ise orada bir şekilde yer alanları -bu ister bir yazı olsun isterse bir fotoğraf- özne olmaktan çıkarıp nesneleştiriyor. Bunun sonucunda herkes partnerini bir nesne gibi algılamak gibi bir yanılsamaya düşüyor, partnerini yalnız yaşamak istediği cinselliğinin içinde tutmak istiyor. Partner diye aldığımızın önünde sonunda bir insan olduğu, onun da duygu ve düşüncelerinin olduğu unutuluyor. Böylelikle insanın kendine dokunmada, kendini okşamada gösterdiği özen ve sevgi partnerinde yerini şiddete ve iğrençliğe bırakıyor. Dergide yer alan fotoğrafların erotizmle pornografi arasında gidip gelmesinin altında da bu anlayış yatıyor. Erotizm sevgiye dayalı içinde estetiği barındıran bir olgu pornografi ise erotizmin tersine şiddeti ve iğrençliği, erkeklik organı fetişizmini içeriyor.

Genel tuvaletlere kargacık burgacık yazılmış, "metin"leri okuyan çoktur. Özellikle eski Ankara Terminalinin alt katındaki genel tuvaletlere yazılan "metin"leri çoğu insan bilir. Herkesin bir şekilde de azbuçuk okumuşluğu vardır. Oraya yazılıp bırakılan "metin"lerin sevgi ve erotizmi içerdiğini kim söyleyebilir? Şimdiyse benzer şeyler dergi ve mektuplaşmalarda yaşanıyor. Herkesin neredeyse tek bir meramı var: o da biriyle yatmak!

Bunun yalnızca eşcinsellere, lezbiyenlere özgü bir durum olduğunu söylemiyorum. Günümüz insanı hangi süreçlerden geçiyorsa, nelere ilgi duyuyorsa farklı biçimlerde yaşayan insanlar da benzer bir sürecin içinden geçiyor. Bunu oldukça tehlikeli bulduğumu özellikle ifade etmek isterim. Yaşanan sürece eklenenlerin, yedeğine takılanların sorun edebilecekleri, tartışacakları bir şeyleri olmadığı gibi bugünün parçasıdırlar.

Bugünün insanı için özel yaşamın bir ilgi olduğunu biliyoruz. Kişisel ve özel bulunan herşey bugünün insanının ilgisini çekiyor, arzularını kamçılıyor, bir şekilde onu uyarıyor. Bugün en çok satan kitaplar listesinde bu tür kitaplar yer alıyor. Televizyon dizilerinde hatta haberlerde aynı durum sözkonusu. Özel yaşamın içindeyse en fazla yeri cinsellik ve cinsel yaşam kaplıyor. Bu da insanları taleplerini cinsel olanla sınırlamak gibi bir noktaya vardırıyor. Kaldı ki sorun ve talepler yalnızca cinsel olanla sınırlandığında yaşamak istediğimizi belli oranda bir soyutlukla yaşamış oluyoruz. İşin ilginç yanı cinselliğin zevke teşne olması. Agacinski'ye göre "çağımızın belirgin özelliklerinden biri cinsel yaşamı gitgide zevkin tanımlamasıdır." Burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: tek derdimiz bu zevki yalnızca bu zevki yaşamak mı olmalı? Doğrusu bu soruya hayır diyeceklerin kaç kişi olabileceğini tahmin bile etmek istemiyorum! Üstünde duruyor göründüğümüz tamamıyla cinselliğin temellendirdiği bir yaşam biçimi olduğuna göre daha fazla zevk gibisinden bir yanıt verdiğimiz anda tartışabileceğimiz hiçbir şey olmayacaktır.

Ortaya bıraktığımız sorunun böyle basitçene yanıtlanabileceğini sanmıyorum. Bu sorunun böylesine basit bir yanıtı olabileceğini aklımın ucundan bile geçirmiyorum! Ama nasıl ve ne şekilde oluyorsa sürekli belirtmeye çalıştığım noktada debelenip duruyoruz! Bu da egemenlik yaklaşımlara, cinsiyetçi ideolojilere karşı yürütülmesi zorunlu mücadelenin içini boşaltıyor, toplumsal yanını ortadan kaldırıyor. Toplumsal olan yeni bir biçim yeni bir yaşam talebini cinsellikle sınırlandırıyor. Düşünülen buysa bunun için öyle uzun ve erimli bir mücadele gerekmiyor. Herşey olduğu gibi kalabilir! Cinsel anlamda aç ve kapalı bir toplumda sonuçlarını düşünmediğiniz takdirde bunu doyasıya yaşayabilirsiniz. Kaldı ki çoğusu bunu yaşıyor.

Düşünsenize kadınla erkeğin bir eşitlik içinde var olmasının bile mümkün olmadığı bir süreçte erkek ve kadının dışında kalan yeni bir biçimin, yeni bir yaşamın sözünü ediyoruz. Egemen erkek ve kadın bakışının dışında kalan yeni bir biçimin varlığını dillendiriyoruz, duyuruyoruz. Böyle de bir biçim var diye ele güne ilan ediyoruz!

İlk anda genel olanın istisna olanı kabul edebileceğini düşünebiliriz. Ama bu bize aynı cinse karşı özel ilginin rastlantısal bir olay olduğunu unutturmaz. Çünkü sonuçta sözkonusu edilmesi mümkün olan "nesne seçimi ve arzunun yapılanması sorunudur" Kaldı ki toplumların "zevkin farklı biçimleri, arzu ve 'nesne'leriyle" fazlaca ilgilendiğini de biliyoruz. Ama bütün bunlar egemen olanı ortadan kaldırmaya yetmiyor, verili olanıdeğiştirmiyor. Genel olanın ihlali sözkonusu, eşcinselliğin, lezbiyenliğin temelinde de bu var.

Artık aşk dendiğinde yalnızca kadınla erkeğin arasında vuku bulan bir biçimden de sözedilemiyor. Aşk farklı biçimlerde de yaşanıyor. Aşk günümüzde yalnızca doğurganlığı tanımlamıyor. Hatta neredeyse aşkla cinselliğin arasındaki bağ ortadan kalkıyor. Günümüzde çoğu insan aşkı daha çok düşünsel bir şey olarak algılıyor. Aşkı düşüncesinde yaşıyor, zihninde varediyor. Dahası insan aşkı ancak kişisel bir ilişkinin içinde yaşayabilir. Kendini cinsellikle sınırlayan birininse ne kişisel ilişki kurma olanağı olabilir ne de dostluklar, arkadaşlıklar kurma şansı.

Bu demektir ki herkes toplumsal olanın parçasıdır. Parçayı bütünden soyutlayarak, yok sayarak bir yere varamayız. Öncelikle parçayı gördüğümüz kadar bütünü de görmek zorundayız. Kaldı ki parça bütüne ait olduğuna göre hedef olarak yada karşımıza alacağımız bütündür. Cinsel anlamda yeni bir biçimin kabulü doğrudan toplumsaldır. Ama hiçbir şey cinsel olanla sınırlı değildir. Çünkü cinsel anlamdaki farklı bir biçimle birlikte yeni bir yaşam biçimini tartışıyoruz.

Bunları bir yana bırakalım yaşanan cinselliğin insanların yalnızlığını ortadan kaldırabileceğini düşünmüyorum. Cinselliğin korkuları yokedebileceğini sanmıyorum. İnsanların gereksindiği farklılıklara rağmen ilişkiler kurabilmesidir. Herkes gibi eşcinsellerin, lezbiyenlerin de ilişkileri, dostluklara, arkadaşlıklara, aşka gereksinimi var. Cinsellik yaşanacaksa bunların içinde yaşanacak, bunların içinde yaşanırsa bir anlamı olacak. Bunun için de sevişmekten çok konuşmak, tartışmak, anlatmak gerekiyor. Bunun yeriyse ne tuvaletler, ne posta kutuları, ne ücra parklar ne de izbe bekar odaları; yaşamın tam ortası! Zeldin'in belirttiği gibi "İnsanların eşit olmaya başlamaları ancak konuşmayı öğrenmeleriyle mümkün olacaktır." Yine Zeldin'e göre "konuşmayı ilham eden şey aramızdaki farklılıklardır."

Sevişmek isteyenin partneriyle konuşacak neyi olabilir ki? Hiçbir şeyi olmaz! Sevişirken konuşulabileceğini de sanmıyorum. İnsanların öncesinde sonrasında konuşmaya gereksinimi var. Niye konuşmaya gereksinimi var: çünkü, herkes kendi gizli bahçesinde yapayalnız! Konuşmalıyız ki birbirimizi anlama şansımız olsun, Peki o zaman, niye insanların büyük çoğunluğu sevişebileceği bir partner arıyor? Konuşmayı, dost arkadaş olmayı düşünenin saç rengi, boyu, ölçüleri kimi ilgilendirir?

Galiba şu anlanamıyor: kimse bu toplumda yeni bir biçimi, yeni bir yaşamı temsil ettiğinin farkında değil! Bunun bilincine varmalıyız ki insanlar yeni bir biçimi kabullenebilsin. Dergiyi asıl okurlarının dışında kim okumaya, evine götürmeye cesaret edebilir? Hiçbir kimse! Bana önemli görünen yeni biçimlerin yeni yaşamların insanlara anlatılması, bunun mücadelesinin verilmesi. Bunun için de pornografik fotoğraflar gerekmiyor. İnsanlar her hangi bir yayını alır gibi dergiyi satın alıp evine götürebilmeli ve her hangi bir dergi gibi okuyabilmeli. Egemen biçimler dışında kalan farklı biçim ve yaşamların onaylanması kabul etsek de etmesek de bunlardan geçiyor!

Hosted by www.Geocities.ws

1