MEKTUPLARDAN

Suat, Manisa

Eylül sayınızda bir şey dikkatimi çekti. Hollanda’daki eşcinsel festivaline katılan iki Türk’ün şark kurnazlığıyla sığınma hakkı isteğini eleştiriyorsunuz. Buna ben de katılıyorum. Bunlardan biri İzmir’den Fatih Arık’dır. Hem de İzmir temsilciliği olarak aynı arkadaşın P.K. 41 Karşıyaka-İzmir adresini 2. sayfanızda yayınlıyorsunuz. Bu adrese mektup yazanlar boşuna yazmış olmayacak mı?

Yayın hayatınızda başarılar diler, daha fazla fotoğraf ve mektup yayınlamanızı dilerim.

Biz, Manisa’da yaşayan iki arkadaşız. Manisa ve çevresinde yaşayanlarla tanışmak ve birlikte hareket etmek istiyoruz. Cinsel yöneliminiz ne olursa olsun tanışmak ve dayanışmak için bize yazın.

Adres: Suat, P.K. 61, Manisa.

KAOS GL’nin Eylül sayısında, Mektuplardan köşesinde İzmir’den yazan Ercan arkadaşla mektuplaşmak istiyorum. Suat, P.K. 61, Manisa.

 

..../Adana

Dergimizin Temmuz-Ağustos ve Eylül sayılarını Adana Kitapsan’dan aldım. Kitapsan, Adana’da merkezi bir semtte, uğrak yeri olan, bilinen, gezilen bir yer.

Derginin Kitapsan’da bulunması, kitabevi seçimi açısından bir tesadüf müydü yoksa bilerek mi seçildi bilemiyorum ama Kaos GL’nin ve bu içerikte dergilerin merkezi, bilinen kitabevlerinde yer alması, derginin varlığından haberi olmayan eşcinseller için dergiyle iyi bir tanışma fırsatıdır diye düşünüyorum.

Wayne Hunt, New York, ABD

ABD’de, biz de, yıllar sonra, kazandığımız hak ve özgürlüklerimizi kaybediyoruz. Amerika’da orta çizgide yeralmak istemiştik, ama bir işe yaramadı. Gay olmanın “günah” olduğunu söyleyen bir Temsilciler Meclisi sözcümüz var. Şimdi seçimlerde bir malzeme olarak kullanılıyor.

Eşcinsel topluluğumuz eskiden olduğu gibi birlik içinde değil. Bu, davamıza büyük zarar verdi. İlga da başından beri onunla olan bazı grupları dışlayıp, bazılarını seçerek gay topluluğun parçalanmasında payı oldu.

Aşk ve özgürlük.

Wayne Hunt 85A8050

Winde Correctional Facility, 3622 Wende Rd, P.O. Box 1187

ALDEN, New York, 140041187

USA

 

..../Kayseri

Bu mektubu size biraz çare bulmak ümidiyle, biraz da içimde biriktirdiklerimi yazıp sizinle paylaşarak rahatlamak için yazıyorum. Belki birçoğunuz hem Kayseri’de yaşayıp hem de gay olmak ne kadar zor bilmiyorsunuz. Bu zorluğu en aza indirmek için bir takım önlemler aldım kendimce ama cinselliğimi ve kişilik onurumu muhafaza adına kendimi kısıtlayarak cezalandırdım.

En kötüsü ve beni en çok acıtanı ise dopdolu olduğum sevgimi kimseyle paylaşamıyor olmak. Birini özlemek, beklemek, merak etmek, onun için endişelenmek, birini çok sevmek ve aynı ölçüde sevilmek istiyorum. Bunları yaşamadan, hissedemeden yaşlanmaktan korkuyorum.

Bütün bunları neden mi yazıyorum? Çünkü bunları anlatacağım, oturup adamakıllı konuşabileceğim kimse yok. Erciyes Üniversitesinde okuyan ya da akademik kariyerini tamamlayıp özel sektörde iyi bir yer edinmiş gay arkadaşlarım var ama hepsinin aklı günlük ilişliler ve eğlence için çalışıyor. Nasıl oluyor da sadece seksi ve eğlenceyi düşünebiliyorlar anlamıyorum. Sanki oturup ciddi şeylerden konuşmaya, dertleşmeye hiç ihtiyaçları olmuyor.

Zaman zaman kendimle çelişiyorum onlar yüzünden, eğer onlar da ben de gay isek yaptıklarımız ortak olmalı, yok eğer bir gay onlar gibi düşünüp yaşamalıysa, tek amaç bugün kendimi kaç kişiye düzdürürüm yada nasıl daha feminen olabilirimse ben neyim? Yada şöyle düşünüyorum: nasıl ki erkeklerin bazıları zampara, bazıları beyefendi, kadınlar nasıl hanımefendi veya hafifmeşrep oluyor bu da öyledir (heralde).

Bunu ilk gençlik yıllarımda yapmıştım, heyecan verirdi o zaman ama şimdi gayem farklı.

Bu gün 30 kasım 1997, sayım günü idi ve sokağa çıkma yasağı vardı. Bu yasak beni çok etkilemedi çünkü bu yasağı kendime uzun süredir uyguluyorum.

Öyle uzun bir aradan sonra yazıyorum ki tuhaf geldi yeniden yazmak. Sadece onun için defterlerce yazı yazdım ve herşeyi bitirmek adına günün birinde yırttım onları, amacım onunla geçen bir buçuk seneyi yoketmekti, yırtmaktı. Kendimi çaresiz hissettiğim her an elime aldığım o defterde okuduklarım, her seferinde bir buçuk sene alıyordu ömrümden.

Gece aleminin gülleri,barların, pavyonların, ucuz gazinoların büyük yada küçük şehirlerin varoşlarında yaşayan süslü püslü, abartılı, hep yüksek sesle gülen, ellerinden içkileri ve sigaraları eksik olmayan, mutsuz gönül bülbülleri diye adlandırıldılar da kimse merak etmedi;nasıl yaşarlar, ne yerler, ne içerler, neden gündüz onları kimse görmez. Onları yok saymak büyük yanılgı, o kadar içindeler ki hayatın, çok yakınınızdalar. Belki abiniz, kardeşiniz hatta babanız, belki de onlardan biriyle beraberde olabilir!

Hiç düşündünüz mü bunu?

 

Murat, İngiltere

Yaklaşık altı ay önce grubunuzun ve çıkardığınız derginin farkına vardım. Evet, belki geç olmuş ama yurtdışında olduğum için daha uzun süredir burada olan bir başka arkadaşımın aracılığı ile tanıştım. Çalışmalarınız beni kendim açısından ilgilendirdiği gibi, çok da mantıklı ve doğru çizgide görünüyor. Tümünüze tebrikler.

Ben şu anda Londra’da yaşıyorum. Burada Stonewall ile bağlantı içinde çalışmalarım var. Aynı zamanda derginize ve grubunuza sadece izleyici olarak kalmayıp yazılarla da destek olmak isterim. Londra’dan destek malzeme açısından da yapabileceğim şeyler olursa seve seve elimden geleni yaparım.

Haberlerinizi bekliyorum.

 

Tezer, Ankara

Ben bu yazıyı size yazarken yaşadığım olayların ve zihnimi sürekli olarak meşgul eden belirsizliklerin yorumunda deneyimli ve aynı şeyleri yaşamış olduğuna inandığım bireylerin yorumunu alma düşüncesini yaşıyorum.

Çocukluğumdan itibaren gerek ailemde gördüğüm cinselliğin gerekse toplumumuzun kadına bakış açısındaki bastırılmış ve ezilmişliğin getirileriyle kadınerkek ilişkilerine soğuk baktım. Annem benim istediğim anne değilken babamla hâlâ uzayan ve uçurumlara sahip olduk ilişkimizde. Hayatımda sıkı sıkıya bağlı olduğum insanlar hep kadınlar oldu. Önceleri bunu hep aradığım anneyi bulma çabası olarak niteledim. Bir ilişkide beklediğim hep sonsuz güven ve sonsuz bir sıcaklıktı, şefkatti. Bu beklenti beni hep kadınlara itti.

Cinsel ilişki (özellikle belden aşağısı) hep uzaktı benden ve beynimden. Erkekkadın arasındaki de midemi bulandırıyordu. Ve hep bu düşünce sürdü.

Kısa süren ilişkilerim oldu erkeklerle. Ama cinsellik noktasına dayanınca bir kaçış mekanizmasına girdim.

Şu anda 20 yaşındayım ve hâlâ erkekle yaşanacak bir cinsellik bana soğuk ve itici geliyor.

Lisedeyken bayan bir hocamla çok iyi ve sıcak bir diyalogumuz oldu. Ona anne yüklemesi yaptığımı düşünüyorum hep. Ama 1.5 yıl önce onun bana aşık olduğunu öğrendim.

Üniversitede çok samimi olduğum oda arkadaşımla aramızda bir ilişki başladı. İlk cinselliğimi onunla yaşadım. Onun da ilk ilişkisiydi bu. Bu ilişki aşktı. Ancak ikimiz de kimliğimizi bulamamanın sıkıntısına girdik. Bu sıkıntı bizi yıprattı. Bunu kaldıramayacağımızı düşünüp ilişkimizi bitirdik. Onun bana hâlâ aşık olduğunu biliyorum. Ben de onu seviyorum ama aşık olmadığımı düşünüyorum çoğu kez. Yine de bazen yoğun ve çekici şeyler hissediyorum ona karşı. Ancak bu tarz bir yaşamı kaldıramayacağımı da düşünüyorum zaman zaman. Bir erkekle birliktelik de tıkanıyor belli bir yerde. Belirsizlik içindeyim. Bazen frijit olduğumu düşünüyorum. Ama onu hâlâ öpebiliyorum. Biseksüel olduğumu da düşünüyorum. Çünkü erkek arkadaşlarım oldu. Ancak cinsellik boyutuna girmekten hep kaçtım. Psikologa gitmeyi düşünüyorum. Ama bunları hiç kimseye anlatmak istemediğimi de hissediyorum.

Deneyimlerinizi ve bilgilerinizi paylaşın benimle. Kendimi elbette kendim bulacağım. Ama düşüncelerinizi de bilmek istiyorum.

 

Ferid ATRAŞ, Antakya

Antakya’dan yazıyorum. Öncelikle size yayın hayatınızda başarılar dilerim. Benim dileğim aslında yazılarla değil yüzyüze gelmek, iletişim kurmak. Bu doğrultuda hareket ederek 2 hafta önceki Pazar Toplumsal Araştırma Vakfı’na gittim. Orada bana artık toplantıların yapılmadığını söylediler. Zaten dergide tatile girdiğiniz yazıyordu. Ben, birleşik dergiyi alamadım. Eylül sayısında da toplantıyla ilgili bir şey yazmıyordu. En azından Ankara’da toplantılar için. Bu arada toplantı veya gezi gibi şeyler olduğunda bunun olmadan önce haberi verilmesi bence daha iyi olur. Aksi taktirde sadece yapılan şeyleri okumakla yetiniriz. Bu da dayanışma ve taraftar bulma yoluyla çıkan bir topluluk için ne kadar faydalı olur bunu tartışmak lazım.

Bana yazmak isteyen arkadaşlar Ferid Atraş, Mustafa Kemal Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fakültesi, Antakya adresine yazabilirler. Ocak ayında yeni posta kutumu alacam, o zaman dergime heralde abone olurum. Çünkü bizim bu toplumumuzun bu duruma nasıl baktığı malum. Benim kendime yakın arkadaşlarıma bile sorduğumda şayet ben eşcinsel olsaydım ne yapardınız, diye; onların bazıları bırakırdık, diyorlar. Çünkü o zaman kendileri de öyle zannedilebilirmiş. Sadece bir dostum bana herşeyin aynı kalacağını söyledi. Ama yine de dolaştığımızda bundan rahatsız olabileceğini söyledi.

Görüyorsunuz, insanlar nasıl maske takmak zorunda bırakılıyor. Ben de yazık ki bu rolü oynuyorum. İşin aslına bakarsanız galiba çok iyi rol yapıyorum ki herkes beni çok erkeksi bulup teklif getirmiyorlar. Ben, buna mecburum, çünkü sevdiğim insanları kaybetmek istemiyorum.

Benim beraber olduğum bir homo arkadaşım bile dışarda yani gerçek hayatta sapına kadar erkek oluyor. Benim onunla ilk tanışmam zaten biraz komik oldu. Ona bende bir eşcinsel kasedi olduğunu söyledim. O ilk önce, küfretti onlara. Onların öldürülmesi gerekliğini söyledi. Ama yine izleyebileceğini söyledi. Ama sadece meraktan izleyecekmiş. Neyse, ilk izlememizde onunla beraber olduk, nasıl mı? Tabii ki sapına kadar erkek olan birisiyle nasıl olursa. Yani ben pasif, o aktif oldu. Bu olayda onun aktif olması kendisine göre onun hâlâ erkek olduğunun göstergesiymiş. Ama zamanla onun da içinde başka duyguların olduğunu anladım. Bunları ortaya çıkarmak inan ki file takla attırmaktan daha zor. Ama onunla sonunda bir ilişkimizde yani sapına kadar erkek olan arkadaşım pasif konumda benimle beraber oldu. Bu ilişki esnasında zevkten inliyor ve bunun dünyanın en güzel şeyi olduğunu söylüyordu.

Aramıza nice insanlar var ve bu olaya örnek teşkil edecek. Ne yazık ki kimse kendini yaşayamıyor. Onun için sizin derginizin varlığı bu olayı çok kolaylaştırıyor.

İçimizdeki zincirleri kırmak daha iyi daha özgür herkesin kendi olduğu bir geleceğe kavuşmak umuduyla.

Ferid ATRAŞ, Mustafa Kemal Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fakültesi, Antakya / HATAY

 

Özgür Özçelik/Ankara

Bu yazıyı niçin yazdığımı bilmiyorum aslında. Çok dertliyim ve tek istediğim duygularımı bir şekilde az da olsa dışarıya boşaltabilmek. (yazıya böyle başladım fakat nasıl gelişeceğini çok merak ediyorum, hadi hayırlısı) Eğer yanımda çok sevdiğim ve kendime yakın hissettiğim bir eşcinsel arkadaşım olsaydı belki de bu yazıyı yazmama gerek kalmayacaktı. (keşke öyle olsaydı.) Fakat yok. Maalesef yok. Ankara’da yaşıyorum her ne kadar aktif olarak bir şeyler yapamasam da Kaos grubuyla bağlantı halindeyim fakat nafile. Kimseyi kendime yakın hissedemiyorum. Ancak bunun geçici olduğunu ve şu an içerisinde bulunduğum bazı psikolojik problemlerimden kaynaklandığını düşünüyorum. (umarım öyledir.)

Bu kişisel olarak benim için geçici bir durum olabilir fakat geçici olmadığını düşündüğüm çok önemli bir sorunumuzun olduğunu düşünüyorum. O da “liseli eşcinsellerin” durumu. Bu konu özellikle lise dönemlerini geçmiş kendini kaşar olarak tanımlayan bazı kesimin ilgisini çekmemiş ve hiç de önemli bir sorun gibi gelmeyebilir fakat ben liseliyim ve şu an benim için en önemli sorun bu.

Heteroseksizmin en baskıcı şeklinin uygulandığı ve homofobinin en yoğun olarak bulunduğu bir lisede okuyorum (diğer birçok lise gibi) ve kelimenin tam anlamıyla acı çekiyorum. İnsan kılığına bürünmüş ayıların her allahın günü gözümün içine bakarak aptal aptal gülmelerinden, kendi aralarında biraraya gelip yüzüme bakarak kulak kulağa konuşmalarından, sınıf içerisinde yaptığım heteroseksizm aleyhtarı aykırı konuşmalarımın sınıftakiler tarafından alay konusu olmasından... bıktım usandım artık. Ama sabrımın taşacağı ve okuldaki en homofobik hocamın karşısına geçip ”Bu ülkede eşcinseller de yaşıyor.” Diyeceğim günü iple çekiyorum. Herneyse.

Sizlerin bu konuda ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum. Çünkü ben çok uzun zamandır bu konuda beynimi yiyorum ve napılması gerektiği konusunda somut bir sonuca ulaşamıyorum. Ancak bildiğim tek şey var o da liseli heteroların eşcinsellik hakkında çok az ve göreceli şeyler bildikleridir. Bu yüzden de liselerde bulunan eşcinseller bir şekilde kendilerini belli ettiklerinde hemen ondan faydalanmaya yoğun bir heteroseksist baskı uygulamaya ve onları her türlü ortamdan dışlamak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar.

Özetle diyeceğim şudur ki: Okullarda az da olsa özgürce dolaşabilmemiz için hetero öğrencileri eşcinsellik konusunda bir şekilde bilinçlendirmemiz şarttır. Belki okullarda aktif olarak çeşitli eylemlerde bulunamayız. Bunun ne kadar zor olacağını kendim de lisede okuduğum için çok iyi biliyorum. Ancak işe benim yaptığım gibi yavaş yavaş hetero gruplar içerisine girerek her konuşma ortamında bu ülkede eşcinsellerin de bulunduğu ve bunların hak ve özgürlüklerini savunucu sözlerle etkin olmaya çalışarak başlayabilirsiniz. Emin olun işe yarıyor.

Bu arada İstanbul’da yaptığımız ortak toplantıda kalkıp da bana ”küçük arkadaşımız...” diye hitap eden Deniz’e bir şey söylemeden edemeyeceğim. “Deniz senden yaşça küçük olabilirim fakat senden daha bilgili ve bilinçli olduğuma eminim.” (oh be içimde uhde kalmıştı.)

Son olarak bir sonraki sayı için aklımda bazı projeler tasarladım. Liseli heteroların eşcinselleri ne derece tanıdıklarını anlamak için bir anket çalışması yapmayı düşünüyorum. Umarım liseli heteroların bir azizliğine uğramam. Eğer bu konuda veya diğer konularda benimle iletişime geçmek isterseniz; derginin adresine yazabilirsiniz.

 

Kerem (19), Adana

Şu anda bunları yazarken bile tedirginim, acaba odama biri girer şu ya da bu şekilde bunu okumayı başarırsa diye.

Artık böyle yaşamaktan bıktım. Acaba hareketlerim nasıl (acaba kız gibi mi yürüyorum), kendimi buraya kabullendirebilecek miyim diye düşünmek istemiyorum. Hareketlerimi kontrol altına almak istemiyorum.

Heteroseksüel arkadaşlarımın yanında hep onlar gibi yapmaya çalışırdım. Hep lise bitince bunlar da bitecekmiş diye düşünürdüm. Ama lise bitti, gay olduğumu kimseye söyleyemedim. Halbuki hep lise bitince çok rahat olacağımı düşünürdüm. Disiplin korkusu ya da bunlar bir şekilde öğrendiklerinde karga tulumba psikoloğa götüreceklerinden korktum. Toplum yaptırımı hâlâ devam ediyor.

Dar bir pencerinin arkasına bırakılan ben, umutsuzca yoluma devam ediyorum. Günü birlik ilişkiler, daha sonra beraber olduğum adamın “ibne” diye aşağılaması tamir edilmez yaralar bırakıyor.

Bir şekilde gay arkadaşlarla tanışmak istiyorum. Fakat adres ya da telefon no’su bırakamıyorum. Çünkü ailem tipik bir Türk ailesi.

Sonra görüşmek üzere.

 

Enes, Eskişehir

Çöllerde şayet buzullar oluşabilecek ise işte o zaman sevgi kapılarımız her şekilde kapanır sevgiye. Demek ki bu imkânsız… imkânsız olmasını zaten biz istiyoruz.

Gidenlerin arkasından umutlarımız var. Çünkü gerçekten seviyorsa dönecektir. Öyle demiş birileri… Bizim sevgimiz bir ömre sığsın hatta sığmayıp taşsın. Her neredeysen sevgi hep yanında olsun ve bir ROMEO&JULIET’i yaşa. Ama sonu hep güzel bitsin.

Mesafeler hiç önemli değil. Çünkü önemli olan kalpte yaşanan ve paylaşılan sevgi. Sevgi bir yerlerde… Sevgi yaşanması kadar söylenmesi gereken de bir olgu. Bağırın, söyleyin sevginizi. Bütün dünya duysun.

Sana açılmayan tüm kapılar kapalı dursun. Beni düşün yalnız beni… Bir saniye ya da bir ömür. Çünkü senin de beni açacak tek anahtarın beni düşünmen olacak.

Gözlerimi her kapatışımda farklı birisini değil, yalnız seni görmek ve yalnız seni düşünmek istiyorum. Şimdi seni bekliyorum… herşeyimle…

Tüm aşklara. Sevgilerimle…!

19 yaşında, üniversite öğrencisi, yalnız bir gayim.

Enes, P.K. 116, 26311 Köprübaşı ESKİŞEHİR

 

Şener, İzmir

Derginizle henüz tanışabildim. Bundan sonra devamlı olarak yazmaya gayret edeceğim. Herşeyden evvel kendi hakkımda bir bilgi dökümü yapmalıyım. Bunun için, hiç hoşlanmasam da klasik bir özgeçmişi sunacağım…

1976, 22 Nisan Bayındır, İzmir doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi aynı kasabada tamamladım. Ardından daha iyi bir eğitim almak için İzmir Namık Kemal Lisesi’ne kayıt oldum. Ailemin politize yaşamımdan endişe duyması yüzünden, lisenin bahçesinde öldürülen bir arkadaşımın olayının hemen ardından yine kasabama, oradaki liseye alındım. O zamana değin çok iyi olan okul hayatımı, yapılan bu değişiklik yüzünden askıya alıp, başarısız bir öğrenci olarak protesto ettim. Ama araştırma yapmayı ve incelemeyi hiç ihmal etmedim. Lise sonrası yeniden İzmir’e döndüm ve çalışmaya başladım. Ağabeyimin bir gazetenin kurucuları arasında yer alması beni bu alana itti. Muhabirlik hayatıma, 95 senesinin başlarında Aydınlık Gazetesi’nde yazarak başladım. Çiçeği burnunda bile olmadan Türkiye genelinde yayımlanan bir gazetenin üyesiydim. İnsan ilişkilerimin iyi olması avantajını, iyi kullanıp önce Radyoaktif, ardından Radyo Tempo’da rock müzik ağırlıklı programlar yaptım. Bu sıralarda gazeteden ayrıldım. Radyodan da bir süre sonra yerel amatör Rock Gruplarının organizasyonlarını gerçekleştirdim… ardı sıra tiyatro geldi. Kendimi yetiştirmek için, profesyonel arkadaşlarımdan yararlandım. Önce 96 yılında İsmet İnönü gösteri salonunda, özel bir organizasyon içinde başrol oynadım. Ardı sıra yine yerel özel tiyatrolar geldi. İzmir Atatürk Lisesi’nin teknik tiyatro yönetmenliği yaptım. Oyun, Coşkun Bükel’in Theope’siydi. Sonra yine, yeni bir arayışa girdim ve tam bu sıralarda hayatımın sorgulandığı ve kendi kendime ceza olarak kabullendiğim intiharım geldi. İntihar nedenim, eşcinselliğimi kabullenmek ve böyle bir yaşamı haketmediğimi, keza, bunun Tanrı tarafından bir cezalandırma olduğunu düşünmem ile ilintiliydi. Kurtarıldım… Şu an, A.Ö.F. Kamu Yönetimi’ne kayıtlıyım. Ailemle birlikte, doğduğum ve belki de nefret ettiğim kasabada yaşıyorum. Bir süre öncesinde hayatımın merkezine yerleştireceğim kararı aldım. Ailem beni bu konuda destekliyor. Ben yazar olmalıyım... Hayatımın anlamını bulduğum bu konuda oldukça kararlıyım. Şu sıralar kısa öyküler yazmaktayım. Aynı zamanda yazdıklarımın kitap olarak basılması için gerekli girişimlerde de bulundum.

İşte, bir yaşamın, yaşanmışlığın özeti ne kadar cümleye sığdırılabilirse ben de o kadar yazmaya çalıştım, özyaşam öykümü. Şimdi benim sizi, dergiyi inceleyip hakkınızda bir fikir edindiğim kadar siz de benim hakkımda fikir edinecek denli şey biliyorsunuz artık. Eşitliği sağladığıma göre, paylaşılabileceklere, yapılabileceklere geçeyim hemen…

Herşeyden önce, eşcinsellik üç açıdan ele alınmalıdır. Bunlar birey, toplum ve birey toplum ilişkisidir... İlk önce birey olarak, bağımsız, salt varlık (onto) dünyaya gelir. Sahip olduğu eşeyin ve bu eşeye (cinsel organı ile sahip tutulduğu cinsiyeti) yüklenilir anlam. Bir bebek dünyaya gelir. Kadın ya da erkek olarak... Bunun bilincinde değildir henüz. Sadece Freudyen bir tanımlamayla “Oral, Anal” dönemi yaşar. Yani vücudunda bulunan ilk ve en duyarlı bölgeleri ağızı (ki emmek yaşamını sürdürebilmek için gerekli besini alabilmek için) ve anüsüdür (dışkılamak ihtiyacı için). Emmek ve itmek... Ontolojik olarak incelendiğinde varlığın yaşamsal mücadelesi başlamıştır. Ancak yine de salt bu denli künt değildir yeni canlı. Dokunuş, yani “tene tenin teması”, onda ilk duyguları uyandıracak denli etkilidir. Bebeğe en yakın temas halinde olan doğal olarak annedir. Psikiyatrların daha sonra iddia edecekleri gibi annenin bebeğe az ya da gereğinden fazla (aşırı) tensel teması ve ilgisi yine bebekteki gelişimi etkileyecektir. Duygusallıkları yani sezgileri, daha sonra toplumsal öğreti ve dayatmalardan henüz uzak olduğu için bebekteki bu gelişim süreci annenin yetkinliği ya da yetisizliği dahilinde, tamamen kontrolsüz ve şansa dayalı bir süreç geçirir. (Bir eşcinseli kabullenmekte bu denli zorlanacak olan ailenin, bir eşcinsel yaratmaktaki maratonu bu noktada başlar aslında. Babaya daha sonraki dönemde gelinecek...). Bebek, ilk dönemi geçirdikten ve beş yaşlarına kadar (kişiden kişiye değişebilir bu dönem), tanımlamak istediği eşyalara dokunur, ağzına götürür. Beyin hücreleri ve vücudunun diğer hücreleri çok çok hızlı geliştiğinden dolayı ondaki gelişimi incelemek zordur. Üç açıdan gelişir bebek. Düşünsel olarak (IQ), duygusal olarak (EQ) ve bedensel olarak... Düşünsel olarak, dili, vücudunun organlarını, simgeleri, cisimleri, temel farklılıkları (soğuk, sıcak, tatlı, tatsız, acı vs), duygusal olarak sevilmeyi, ilgilenilmeyi, merakı vb, bedensel olarak ise okşanmayı, canının yanmasını, sert ya da yumuşak şeylere dokunmayı, yürüyebilmeyi vs., vs... Tüm bunlar olup biterken libido denilen farkın da ayrımına varıverir... cinselliğini... Bu konuyu daha iyi irdeleyebilmek için toplumsallığa da girmek gerek. Nitekim, Durkheim “insan sosyal bir hayvandır” diyor. Beş yaşına kadar zaten toplumsal rollerin asimilesi altına girmiştir bebek. İlk olarak “anne”, ardından da “baba” demeyi ve her iki kelimenin de farklı iki insanı tanımladığını, ki gerçekten de bu kendisine en yakın olan iki insanın sürekli beraber olmalarına karşın birbirine hiç de benzemediğini ayrıştırmıştır. Ama bu farkın nereden kaynaklandığıdır onun çözmesi gereken. Gözüne çarpan görsel ayrışmalardır. Babanın anne gibi memeleri yoktur örneğin. Buna karşın annenin de baba gibi sakal ya da bıyığı… Dayanamaz, merakını giderebilmek için oyun oynadığı arkadaşlarına yönelir. Mesela kız arkadaşının eteğini kaldırır ya da birine pipisini gösterir ve görmek ister... Bu konudaki çabalarını yine bilinçsiz bir önseziyle gizli yapmaya çabalar. Yakalanırsa neden olduğunu bilmeden cezalandırılacağını düşünür. Küntlük burada başlamış, baskı kafesine daha bu yaştan, neden olduğunu bilmeden alınıvermiştir. Oyunlar… Kişiliği en çok etkileyen oyunlardır çocuk gelişiminde. Genelde evcilik oynanır. Bu oyunun temelinde oyunun bir eğlence olmaktan öte ev durumlarını olduğu gibi yansıtmasına münhasır çok büyük bir ciddiyet vardır. Onlar kendi ana babalarının yerine geçmişlerdir ve onları çok ciddi bir biçimde cezalandırmaktadırlar. Ancak, temelleri çok önceleri atılan sorun burada gün ışığına çıkar. Eşcinsel yapıya yatkın olan erkek çocuk, anne olma arayışındadır. Bebeklerle oynar, yemek pişirir, annenin elbiselerine vs. özenir. Bu noktada çocuk “olması gerekeni” değil, “olmasını istediğini” oynuyordur. Bu dönem, diğer bir döneme kadar ertelenir. Ve ilk okul çağı!.. Çocukların acıması yoktur. Alaylar, isim takmalar, olayları siyah ya da beyaz gibi iki basit temel düşünceyle karşıladıklarındandırsa da bu, gruplaşmayı ve ilk defa olarak sosyal rollere bürünmeyi beraberinde getirir. Sosyal korku, dışlanma, yalnız kalma gibi sosyal bir yaraya dönüşür. Ya da oynanmaya başlanır. Gerçi eşcinsel çocuk, kendisini kabul eden ya da kendine izin veren kızlarla oynamayı sürdürse de suçlamalardan nasibini alır. İlk okul sıralarında ilgi çekmek adına saldırgan bir tutum içine giren ve bir birlerine pek de dostça davranmayan kızlar ve erkekler ergenlik çağına kadar bu saldırgan ve ilgisiz tutumlarını sürdürürler. Gruplaşmalar kendi cinslerine yöneliktir. Derken, Eros’un sihirli değneği alt üst eder her iki cinsi de. Komiktir, eşcinseller duygusal zekaları, duyarlılıkları ve diğerlerinden daha derin olan algılamaları sayesinde aşkı çok daha önce keşfederler. Yazık ki aşkın getirdiği acıyı da… İşte bu noktada riyânın pençesine düşen de ilk onlar olur… Kendilerini aşağılayan, dalga geçen, belki çirkinlik yapan erkek çocuklar cinsel dürtülerini en kolay yoldan tatmin edebilmek için işin riyâsına yatarlar. İbne, karı kılıklı vs. birden bire ilgi odağı oluvermiştir. Gruplaşmalarda alaylar gene sürer ama yalnız kalındığında binbir rica yaltaklanmaya dönüşür herşey. Hele bir de karşılık bulabiliyorsa... Olup bitenden sonra “beceren”, becerikli (?), arkadaşlarına övünerek anlatır yaşadığı özel şeyi. Atar tutar da… Kendini en kolay yoldan topluma, etkilendiği kişilere kanıtlamak ve etkilemek bu denli basittir işte. Ben becerdim!.. (İyi, başın göğe eriyordur heralde). Sonrası ise malum. Eşcinselin kendini sorgulaması. “Neden”ler, suçluluk duyguları. Toplumun, ailenin, dinin, yalnızlığın vs. vs.’nin baskısı altında gelişen bir depresif kişilik… Bu; kişinin kendini kabullenişine kadar sürer. Bu sorgulama da yalnız olduğunu düşünmesi, kendisini kimsenin anlamayacağını, sevmeyeceğini, o güne değin sevdiklerini kaybedebileceğini sanması, kişinin aleyhine olup kişiyi intihara bile sürükleyebilir…

Bir başka açıdan eşcinsellik…

Annebaba ilişkisindeki sosyal rollerin önemi, kişinin cinsel kimliğini etkilemektedir. Erk, güç demek… Erk’ek ise güçlü. İnsanoğlunun yaşamındaki en önemli şeydir erk. Güç ve güce sahip olmak. Erkek gücü taşır, onu temsil eder. Bu yalnız bedensel değildir. Sosyal rol bütünü de buna yöneliktir. Kadın ise bu gücü taşıyana teslim eder kendini. Onun rolü de gücü kendine çekmek ve o güce katkıda bulunmaktır. Şöyle ki, erkeğin sosyal rolü ve cinsel kimliği “sahip olma”ya yöneliktir. Kadının ise “sahip olunmaya”. Bu noktadaki gelişim basamaklarından biri kendini karşılayamıyorsa o zaman karşılanma yollarına gidilir. Aile içinde “erk”i baba değil de anne karşılıyorsa çocuk için, çocuk kendini anne ile özdeşleştirir. Anne çocuk için sahip olunması gereken biri olarak değil de özdeşleşilmesi gereken biri olarak algılanır. Kendi içinde anne yaşatılmaya başlar, daha sonra o karakter kişinin kimliğine yapışacak ve onunla büyüyecek, gelişecektir. Zira, eşcinsel, erk olarak sembolize edilen penisi anüs kaslarında hissedip duyumsadığında (ya da penise sahip olduğunu, elde ettiğini duyumsadığında) libidosunu tatmin edecek ve bir kadınla özdeşleşip eksikliğini hissettiği objeyle tatmin olacaktır.

Bu sanıldığından daha da karmaşık bir psikolojik derinlik içermektedir. Ancak çok basit olarak şöyle denilebilir. İnsanları eyleme iten, ihtiyaçlarıdır. İhtiyaçlar, yoksunluklardan çıkar. Örneğin su içeriz, çünkü vücudumuzda su miktarı azalmıştır gibi…

Bir başka açıdan eşcinsellik ise…

İnsanın, kadın ya da erkek vücudunda hemeostazi (vücutiçi kimyasal denge) denilen bir mekanizma vardır. Bu, hormonlarımızı denetler ve kontrol eder. Kadınlık hormonu östrojen ile erkeklik hormonu testosteron, hem kadında hem de erkekte mevcuttur. Yani kadınlarda sadece kadın hormonu yoktur, erkek hormonu olan testosteron da vardır. Erkekte de östrojen mevcuttur. Yalnız bunların oranları farklıdır. Bir erkekte, erkeklik hormonu daha fazla kadınlık hormonu daha azdır. Kadınlarda ise tam tersi... Buradan da anlaşılacağı üzere, herkeste ama herkeste her iki cinsin de biyolojik olarak kanıtlanmış izleri, etkileri mevcuttur. Erick Fromm, “insanlar biseksüel doğar, sonradan toplumsallıkları ile cinsel kimlik kazanır” diyor. Dinen de bakılırsa çok açık görülecektir. “Hz Havva, Hz. Adem’in eye kemiğinden yaratılmıştır” yani, erkeğin içindeki kadından…

Pissollini “doğanın dışında doğal olmayan hiçbirşey olamaz” diyor. Hayvanlar arasında da eşcinsel ilişkilere rastlanabiliyor. Bunlardan en çarpıcılarını araştırırsanız bulacaksınız. Bir de denizatları var sahi...

Tüm bu açıklamaları, herhangi bir yerde ve zamanda “İbne, aaa, nasıl olur, iğrenç vb.” gibi yüzeysel bakan derin düşünme özürlü kişiler dolayısıyla yazdım. Yoksa ukalalık yapmak amacında değilim. Sizler zaten neyin nasıl, neden olduğunu pekala biliyorsunuz. Hani vardır ya. “Aptallar sonuçlardan söz eder, akıllılar ise nedenlerinden” diye, tüm çabam aptal olmamaya yönelik...

Eşcinselliğin 4 nedeni duyuruldu. İlki kalıtımsal, ikincisi periferik etmen (çevresel), üçüncüsü hormonal, dördüncüsü ise birden fazla faktörün bir araya gelmesi… Psikologların ne dediğinin pek önemi yok aslında. Neden oldu? Şundan ya da bundan. Bildiğim tek gerçeklik ben böyleyim. Düşünmem gereken ise böyleliğimi nasıl en mutlu, huzurlu şekilde yaşayacağım. Zira ortalama 60 yıl olan insan ömründe yaşadığım an’dır önemli olan… Ben insanım. Ne’yim, Nasıl’ım, Niçin’im hep daha sonra gelmeli. Herkes kadar mutlu yaşamak en doğal hakkım. Zaten dibi çıkmış dünyanın akla hayale gelemeyecek zorluklarını taşımakla mükellefim. Bunlar yeterince zor, bir de aşkı, sevgiyi ve insanı insanca yaşatacak, dünyayı yaşanılır kılmaya katkıda bulunacak şeyleri almayın benden. Destek olmayın, tamam, ama köstek de olmayın yaşamıma. Çekin elinizi apışaramdan…

Ben bugüne değin birine gidip “sen hetero musun?” demedim. Neden gelip bana, bize sorarlar anlamıyorum. Ben kimseye gidip ahlâk tahlili de yapmadım, aşağılamadım, yargılamadım… Neden öyleyse yargılanıyorum, yargılanıyoruz?… Çok basit. İnsanoğlu kendinden daha farklı bulduğu, gördüğü şeyi sorgulamaya girişir. Kontrol etmeye çalışmak, kontrol etmek güven hissidir onun. Ama kendinden farklı birini ya da bir şeyi görürse onu kontrol dahiline almak ister. Tehdit olarak algılıyordur onu çünkü. Yargılamak, yargıladığı şeyi kendinden ayrıştırmaktır. Böylelikle onun üzerinde ya egemenlik kuracaktır ya da onun boyunduruğuna girecektir. En ilkel tepi, savaş ya da kaç tepisidir. Yargılayarak tanı koyacak, ya savaşarak egemenlik sağlayacak ve kendini yine güvende hissedecek, ya da kaçarak, ki suçlamak da kaçmanın, yüzleşmemenin bir yoludur aslında, yine kendini güvende hissedecektir. Ben, bütün heteroseksüellerin (ki gerçekten tüm insanların özünde biseksüelliğin yattığına inanmaktayım) en çok kendilerinden kaçtıklarına ve kendileriyle yüzleşemediklerine inanıyorum. Sunulan dünyanın, öğretilerine boyun eğip, toplumsal rollerine öyle iyi adapte oluyorlar ki, daha sonra kendi kendileri bile inanıyor oynadıkları rollere. Ve yine iddia ediyorum ki, doğru zamanlama ile, doğru yerde, doğru yaklaşımla yatılamayacak heteroseksüel yoktur. Sadece içlerinde zaten varolan, doğalarındaki dişil ya da eril yanlarını ortaya çıkartmayı bilelim...

İnsan psikolojisi çok basittir. Karşınızdaki kişinin zaaflarını, etkilendiği olguları bulun ve bunları doğru bir şekilde kullanın. Kimse hayır diyemeyecektir… Çünkü, ego her kim ya da her ne olursa olsun, her şekilde tatmin edilmeye açıktır…

***

Merhaba arkadaşlar,

I´m a male, 39, looking for interesting contacts with Turkish friends from everywhere. I live in Germany. Here it is difficult to find a chance to find a contact place etc.

I should be very happy a very thankfull, if you could help me, to find some interesting and tolerant friends in Turkey (or contacts to Turks in the world) or to give me some advices/addresses etc.

My email address:

[email protected]

Many thanks in advance!

Hoşçakal!

***

German Blonde Man, muscular, slim and strong body, looking for a friend. Write!

Blonde deutscher Typ; muskelös, gutgebaut möchte Freund Kennenlernen.

Peter Werner Muehlbauer, P.O.B. 440222 D80751 München/DEUTSCHLAND

***

Ali, Antalya

Akdeniz Üniversitesi’ni kazandım. Lütfen Antalya’da gaylerin takıldığı bar, bahçe, park vb. yazın... Akdeniz’de okuyan ve KAOS GL’yi takip eden arkadaşlar; Fen Edebiyat Fakültesi, Klasik Filoloji bölümündeyim. Lütfen KAOS GL’ye cevap yazın -bölümünüzü, ben de size ulaşayım.

***

TürkGay’e ulaşmak için posta adresi:

TürkGay, c/o SVD Postfach

10 34 14 50474

KÖLNALMANYA

Hosted by www.Geocities.ws

1