Yaşamın İçinden Kartpostallar…

Parisli Amca

Gay, İstanbul

4. Bölüm

Amsterdam’da kaldığım otelin resepsiyonunu idare eden otuz yaşlarında, mavi gözlü, uzun sarı saçları altın gibi parlayan yakışıklı genç dikkatimi çekmişti. Onunla Fransızca sohbet etmeye bayılıyordum. Çok sevimli, tatlı bir gençti.

Otelin showroom’unda geceleri Mısırlı bir dansöz çok hoş oryantal danslar yapar, ayrıca biri simsiyah zenci, üç dilberin striptiz şovlarını izleyerek içkimi yudumlardım. Şovlarını bitiren artistler kendilerini masalarına davet eden otel müşterileri ile samimiyet kurar, ücret karşılığında cinsel ilişkiye girerlerdi.

Bir gün yine resepsiyonist Smith’le tatlı bir muhabbete dalmışken geceleri sahneye çıkan striptizci bayanlardan biri Smith’e yaklaşıp İngilizce bir şeyler söyledi.

Oldukça dekolte giyinmiş, bembeyaz iri göğüslerinin yarısı açıkta ince uzun bacakları ile bir afet. Odasının anahtarı ve kendine bırakılan notları alıp ayrıldıktan sonra Smith bana yavaşça bu artistin bir erkek travesti gay olduğunu söyledi. Bir defterin arasından çıkardığı imzalı çıplak bir kartpostalı da uzattı. Elime alıp dikkatlice baktım. İri göğüsleri, uzun saçları ile cazip bir kadın ama önünde sertleşmiş iri penisi olan sevimli bir saplı sultan.

Smith bana bu güzel travestinin gaylerle aktif-pasif, ayrıca bayanlarla da seviştiğini, çok müşterisi olduğunu, kendisiyle arada sırada beraber olduklarını, ben de istersem aracı olabileceğini söyledi.

Memnuniyetle kabul ettim. Hemen odasına telefon açtı, konuştular.

Asansörle bulunduğu kata çıktım. Kapısının önünde beni bekliyordu. Öpüşerek beni içeri aldı.

İspanyol aksanı ile zayıf bir Fransızca konuşuyordu. Arjantinli olduğunu söyledi. Hemen soyunarak yatağa uzandık. İkimiz de ereksiyon halinde idik. Birbirimize önce oral, sonra da anal seks yaparak işimizi bitirdik. Çok mutlu olmuştum. Smith bana yüz dolar ödememi söylemişti. Ücretini vererek aşağıya indim. Birkaç gün sonra tekrar beraber olmuştuk. Samimiyetimiz artmıştı. İsmi Fontana idi. Miss Fontana (çeşme) bir gün yine sevişirken Smith’in de biseksüel ve gay olduğunu anlatmıştı. Çok sevinmiştim. Sarı saçları, mavi gözleri ile bir içim su, bir insan güzeli olan Smith’le sohbet ederken sanki ağzının içine girer, ılık nefesini yüzümde hisseder, çok hoşlanırdım. Zaten ilk görüşte aşık olmuştum. Gök mavisi gözlerine bakmaya doyamıyordum. Ona sokuldukça hiç geri çekilmiyordu. Geri çekilmediğine göre acaba benden hoşlanıyor mu idi? Olamazdı. O bir Apollo, bense çirkin ve onun babası yaşında bir ihtiyar. Smith bu masum güzelliği ile elini sallasa elli partner ona kul köle olurdu. Benim onla hiçbir şansım olamazdı. Onu yakından seyretmekle yetinmeliydim. Onu hergün ilk gördüğümde iyi günler Monşer Smith, diye selamlar, yanaklarına tatlı bir öpücük kondururdum. O da beni öperdi. Hoşlanır, mutlu olurdum. Fazla ileri gitmeye gelmezdi. Onu darıltmaktan, kızdırmaktan korkuyordum. Miss Fontana da Smith’e olan sevgimin farkında idi. Nedense Avrupalılar sevgiye, aşka kutsal bir gözle bakıyorlar, hürmet ediyorlardı. Velev ki bir eşcinsel aşkı olsa bile… Aşk, aşk içindi. Onlar için cinsiyet farketmiyordu. Tabularını çoktan yıkmışlardı. Smith’in izinli olduğu bir gün yemeğe davet ettim. Onları bir Türk kebapçıya götürdüm. Antepli usta bizlere tüm mahareti ile o kadar lezzetli etler, Adana, Urfa kebapları yedirdi ki Smith de, Fontana da yaşamlarında böyle lezzetli bir yemeği ilk defa tattıklarını söylediler. Kebaplarla da buz gibi büyük rakı içmiş, kafayı bulmuştuk. Smith’in evinde kahve içecektik. Eve varınca Fontana şaka ile Smith’le beni elbiselerimizden arındırdı. Kendisi de soyunarak sevişmeyi başlattı. Üçümüz birden yatağa girmiş birbirimize sarılmıştık.

Galiba içtiğimiz rakı, yediğimiz acılı baharatlı kebaplar seks hislerimizi kamçılamış, bizi çılgına çevirmişti. Üçümüz müthiş bir şehvetle sevişiyor, hele ben, Smith’in vücudunu vantuz gibi emiyor, onu zevkin doruğuna çıkarmaya çalışıyordum. Sevimli yüzünü, mavi gözlerini, sarı saçlarını okşamaktan, tekrar tekrar defalarca emmekten, kana kana öpmekten kendimi alamıyor, hiç ona doyamıyordum. Oh ilahım, sevgili meleğim, Eros’um.

Ona haykırmak istiyordum. Sen ne güzel bir insansın Smith, mihrabımsın, sana tapıyorum. Ruhumla, kalbimle, her şeyimle seni seviyorum. Sana tutsağım. Bir tanem, meleğim. Ne olur, hep elini tutayım, parmaklarını okşayayım. Işıl ışıl güzel gözlerin ruhumu aydınlatsın. Sırma saçların boynuma dolansın. Nefesini hep yüzümde hissedeyim. Dudaklarından susuzluğumu gidereyim. Ne olur. Hep beni sev. Ne olur… lütfen… Je t’adore Smith. Aime-moi Smith. Embrase-moi plus frot. Encore plus fort. Oh… oh… S’ilte plaît…

Fontana’nın sayesinde emelime ulaşmıştım, Smith’le aramızdaki samimiyet artmıştı. Artık geceleri evinde kalıyordum.

Ona mücver pişirmiştim. İlk defa yediği fıstıklı irmik helvası çok hoşuna gitmişti. Sık sık da Antepli ustada acılı Adana kebabı yiyorduk.

Ona olan delicesine sevgimin, dürüstlüğümün ve değişik tipimin hoşuna gittiğini söylemişti…

Hollanda’da tam üç ay kalmıştım. Eşcinseller cenneti idi. Vizem ve param bitmiş, İstanbul’a dönmek zorunda idim. Aşırı seksten belim ağrıyor, ellerim, dizlerim titriyordu.

Amsterdam’dan hüzünle ayrıldım. Bedenim İstanbul’a varmıştı ama ruhum Smith’le kalmıştı. Onu da hiç unutmayacaktım. Melankolik ve endişeliydim. Onun altın sarısı saçlarını, gök mavisi gözlerini ya bir daha göremezsem… göremezsem… diye.

***

Kendisini hiç görmeden, platonik bir sevgim, şefkatim olan biricik küçük Yusuf Can, yüreğimi paralayan feryatları ile, özlediği partnerine;

-Kurşun gözlüm ya bir daha seni göremezsem, göremezsem, diye haykırarak mektubunu bitirmişti.

Güzel gözlerinden öperim. Yusuf Can’ım. Hoşça kal e mi…

***

Bir milyon dolardan fazla olan servetini transeksüellere, erkek fahişelere, üç kağıtçı hırsızlara kaptırıp şimdi kıt kanaat geçinmeye çalışan, vücudunu teneşir paklayasıca şu bunak Parisli Amcanızın aklına mühim bir mevzu geldi. Bilmem ki, siz ne düşünürsünüz. Hadise şu:

Edebiyatta, romanlarda heteroların Aşk Tanrıları, Tanrıçaları oluyor da eşcinsel ve lezbiyenlerin niye yok? Bizlerin heterolardan neyimiz eksik? Bizim de muhakkak bir ibnetoriçemiz, lesbosiçemiz herhalde vardır.

Yazılarını zevkle okuduğumuz sevgili Coşkun çok genç ama bizim allâmemiz, duayenimizdir. Her halde var olması icap eden bu ibnetoriçe mevzusunda bir ilmî makale KAOS GL’mize döktürürse bizleri aydınlatır, minnettar oluruz. Kanaatimce cinler, periler gibi gözle görülemeyen bazı varlıklar biz eşcinsellere yardım ediyor, mucizevi büyük aşklar gerçekleşiyor. Anlatayım:

Bir ay kadar önce müdavimi olduğum Galatasaray Çukurcuma hamamına İsviçreli turist bir gay grubu geldi. Fransızca konuşuyorlardı. Çay ikram edip sohbet ettik. Hamamın adresini Spartaküs isimli bir gay rehberinden okumuş, gelmişler. Neşeli, sevimli insanlardı. Varlıklı oldukları da konuşmalarından belli idi. İçlerinden kırk yaşlarında biri ile tenlerimiz uyuşmuş, hamamın karanlık saunasında zevkle uzun uzun sevişmiş, koklaşmıştık.

Diğer arkadaşları da hemen partnerlerini bulmuşlar, buharlı, buğulu hamamın göbek taşı üzerinde, kurnaların başında seks âlemi başlamış, ahlar, ohlar, inlemeler hamamın kubbesinde çınlamıştı. Hatta bazıları iki-üç kişi ile birden sevişiyorlardı. Dudakları birbirine kenetli heykel gibi hareketsiz duranlar olduğu gibi, başını sevgilisinin göğsüne yaslamış, romantik duygularla, heyecanla, dakikalarca sevişen insanlarla dolu bu tarihi hamam, ruhlarımızı streslerden arındırmış, tüm sadık yerli müdavimleri ve yabancı turist misafirlerimizle çok mutlu anlar yaşamıştık. Hamam akşam saat sekizde kapanıyordu. Herkes gönlünce eğlenmiş, ayrılma zamanı gelmişti. Ben de partnerimi öpüp, adresim yazılı kağıdı vererek, bana ülkesinin bir kartpostalını gönderirse kendisini hiç unutmayacağımı söyledim. Daha evvel sohbetimizde satranç oyuncusu olduğumu da belirtmiştim.

Geçenlerde postaneden aldığım koca bir koli içinden bir Kasparov satranç bilgisayarı çıktı, hem de pahalı cinsinden. İsviçreli sevgilim çok vefalı çıkmıştı. Mektubunda ise tekrar geleceğini yazıyordu… Yaşasın ibne-toriçemiz.

Hosted by www.Geocities.ws

1