BERDUŞ, ŞARMUTA VE MUŞTA
Ş
armut A. İKARUS
1.
Berduş dedi ki:
-Öyle yalnızdım ki şiir bile yazamıyordum artık. Yenilmişlik duygusu ile düşüp kalıyordum. Yirmi beş yaşımda dünyanın en önemli romanını yazmayı düşlerdim. Kırkından sonra kısa bir öykü yaşamak istiyordum, o kadar. Kırılganlaşıyordum. Şarap, kimi zaman rakı, nadiren bira ve
tabii ki sigara, uzantılarım gibi olmuşlardı. Üstelik, önceleri bana esin kaynağı olan aşk kurbanlarıma daha sonra ben kurban düşer olmuştum. Her şeyin anlamsızlaşmaya başladığı ve Allah rızası için bir aşk, ciddi, şöyle uzun süren, hatta ömür boyu, lütfen ya, sıkıldım ben bundan… diye yakardığım sıralardı…Şarmuta dedi ki:
-Öyle korkuyordum ki beni kimse sevmeyecek diye. O yüzden herhangi biri, ya da dengim olmazdı, ilahımı elde etmeliydim. Çok konuşmayı sevmem ben.
2.
Berduş dedi ki:
-Önce öyle yakışıklı, öyle yakışıklıydı ki… ve ben öyle yalnızdım ki… Bir kültür derneğinde şiirlerimi okuduktan sonra tanıştım Şarmuta’yla. Şiirlerime hayranmış. Bu arada yazdığım denemelerdeki sahiciliğime, dürüst tavrıma da hayran kalmış. Benim üstüme kimseyi tanımıyorm
uş. Bak sen. Gel de tav olma. Onun beni göklere çıkarmasını dinlerken salyalarımı zor zaptettim. Geniş dudaklarını izledim hep. Söylediklerini duymuyordum. Dudaklar oynuyordu karşımda ve egomu cilalayıp duruyordu. Herkes yavaş yavaş çekildi, biz ikimiz derneğin kapısının önünde kalakaldık. “Keşke biraz daha konuşabilsek," deyiverdi, iyi mi?Ne kadar telefonum, adresim varsa telaş içinde yazıverdim bir kağıda, tutuşturdum eline. Şarmutam olacağını bilmiyordum ama ümit ediyormuşum ki vermişim adresimi, telefonlarımı.
Ya anahtarlar? Daha ilk günden evimin anahtarlarını veremezdim ya.
Ya aramazsa?
3.
Bir yılın sonunda Berduş dedi ki:
-Öyle ateşliydi ki…
Deliler gibi sevişiyorduk. Ama mekânımı bunca uzun zaman kimseyle paylaşmadığımdan özgürlüğümü yitiriyorum, ona giderek bağımlı oluyorum endişesine kapılıyordum sık sık. Eski sevgilimin de bende kaldığı bir gün sinirlendi ve erkenden gitti yattı. Ben geç saatlere kadar eski sevgilimle sohbet ettim. Sabaha doğru onu uğurladıktan sonra yatağa gittiğimde gördüm
ki hâlâ uyumamıştı. Soyunurken donumdaki lekelerden eski sevgilimle seviştiğim teşhisini koyup ağlamaya başladı. Ne dediysem inanmadı. “Beni bırakma!” diye ağladı. Daha sonra ağlayacaktım onu ağlatmama neden olduğum için. Benden nefret ettiğini sanırken, yıkılmaz bir kale gibi görünmesine karşın umarsız bir çocuk gibi ağlayınca kendisinden nefret etmesine neden olmuştum. Bedelini ödeyecektim.Yüksek sesli kavgalar, yanlış mesajlar, her hareketimizi izleyip, söylediğimiz her sözün alt metnini okumaktan yorgun düşüyorduk. Birbirimizi usulca yaralaya yaralaya sürdü aşkımız. Her kavganın ardından daha coşkuyla sevişiyorduk, uyurken yatakta el ele daha sahici tutuşuyorduk. Başlangıçtaki sınavlardan ikimiz de başarıyla geçmiştik. Tek şikâyeti şarabı fazla kaçırı
nca yatakta her yerini ısırmamdı. O böyle diyordu. Ben hayal meyal hatırlıyorum ısırdığımı.-Öyle kıskançtı ki…
Ne zaman telefon çalsa başlardı vıdı vıdıya: kimmiş o, bu saatte niye arıyormuş, derdi neymiş, benden başkası yok muymuş derdini anlatacağı, yoksa onunla da yatıyor muymuşum, zaten bilmem hangi gün filancaya bakışımı hiç beğenmemişmiş vb…
-Öyle görgüsüz, öyle kabaydı ki…
Tıka basa yiyip geğirmeye, ardından da kanepeye uzanıp televizyon seyrederken, huşu içinde, hayır bu zayıf kalır, “şehvetle” burnunu karıştırırdı.
“Ne yapayım, hiçbir şeyden bu kadar zevk almıyorum,” der, akrabalarından birinin, galiba amcasıydı, maden araştırma kazılarına benzettiği burnunu karıştırma sırasında o nazenin organını kanatmadan rahat etmediğini anlatır hangır hangır
gülerdi.“Şaka söylüyorum sanıyorsun, dii mi? Yemin olsun doğru. Burnunu kanatmadan rahata ermezdi,” diye de bastırır, sanki sıradan herkeste olan bir saplantıymış gibi rahat anlatırdı amcasının marifetlerini. Tam bir hedonistti anlayacağınız, haz için dünyayı satardı ve benim onun gözünde burun boku kadar bile değerim yoktu.
-Öyle kibirliydi ki…
Burnundan kıl aldırmazdı. Ama kulağındaki kılları hep bana ayıklatırdı cımbızıyla. Ben de onun benim ense tıraşımı yapmasını isterdim. Ama gözünün üstünde kaşın var dedirtmezdi. Hani şu İngilizlerin deyişiyle omzunda hep bir sopayla dolaşır dedikleri tipler vardır ya, hani buluttan nem kapmaya, sonra da kavga çıkarmaya hazırdırlar… onlardandı işte.
-Bir de öyle aşşağılık kompleksliydi ki…
Kibri ondandı zaten… hiçbir şiirimi şöyle içinden gelerek okumaz, başkaları şiirlerimden övgüyle söz etti mi, biri benden şarkı söylememi istedi mi –iyi şarkı söylerim ha- dişlerini çiğnerdi… yani dişlerini sıkar, yanak adalelerini oynatırdı işte… O zaman daha çok teslim olasım
gelirdi iradesine…-Öyle bir zaaf abidesiydi ki…
Giyim kuşamına, süsüne püsüne pek meraklıydı. Zamanını kendini geliştirmek yerine böyle gereksiz işlere harcadığı için kızardım ona. Gösterişe meraklıydı, arabası olanlarla arkadaşlık etmeyi yeğlerdi, zengin arkadaşları ona iyi davranıp her gittiği yerde parasını çekince o kişiden daha sonra “süper bir insan” diye söz ederdi. Bir an önce köşeyi dönmek ve paranın satın alabileceği her şeye sahip olmak isterdi.
-Öyle küstahtı, öyle densizdi ki…
Kimlerle birarada olduğuma bakmaz, özellikle başkaları yanında “Berduş’unu” aşağılamaya girişirdi. “Madem okumayacaksın ne diye alıyorsun bu kadar kitabı,” gibi yani. Benimle aşık atmaya mı kalkışıyordu ne? Bir dil hatasını yakalasam, “Biz senin gibi dil
ustası değiliz, beğenmiyorsan yeni bir sevgili bul kendine,” gibisinden birine beş karşılık verir, olmadı alnıma taşı yapıştırıverirdi.-Öyle terbiyesizdi ki…
Göbeğime bakar, b harfine benziyorsun, derdi sevişmemiz bittikten sonra. Öncesinde görmezdi b’yi hayvan. Karnını da doyurduktan sonra uzaktan kumandayı alır eline kanepeye uzanır, yumruğuyla götüne vura vura, caart caart osururdu. Bunu ben yanındayken yapıyorsa, “ay pardon”, deyip kahkahalarla gülerdi. Bazen osuruk sonrası böyle bir pardon kahkahası
sırasında öyle bir geğirirdi ki sanırsınız bir camız sürüsü dalmıştır eve. Bunun üzerine kahkaha krizine tutulurdu, bazen tutulurduk. Benim de ona uyduğum zamanlar olmadı değil. Bir gün, hiç unutmam, özellikle onun yaptığı herşeyi aynen yaptım. O bir dergiyle suratını kapayıp burun kazı çalışmalarını başlattığında ben de aynısını yaptım. Anladı. Yaa, yapma ya, az kaldı bitiyor şimdi. Elimde diil işte, deyiverdi. Sonra osuruk ve geğirti seansları. Bu bir ritüeldi onun için ve ritüellerin tadı da biriyle paylaşılırsa çıkardı. Ona katılmaya karar verdim. Radyoyu açtım ve gümbedegüm bir disko parçası eşliğinde dans edip osuruk ve geğirti yarışı yaptık. Katıla katıla gülüyorduk. Hayvanlarımızın ipini koparıvermiştik. Sonra kibar kibar sinemaya gittik.-Öyle saldırgandı ki…
Agresyon giderek su yüzüne çıkmaya başladı. Yaptığı yemeklere bir laf söylesem, ya da yatakta istemediği bir zorlamada bulunsam öfkelenir, bağırıp çağırmaya başlar, ben de aynı derecede saldırgan davranmayınca çarpar kapıyı gider ve birkaç gün aramazdı. Yatakta iktidarı ona bırakmalıydım. Edilgen de olsa, onun istediği olmalıydı.
-Öyle gamsız ve kayıtsızdı ki…
Geleceğim diye telefon eder. Dediği saatte, hatta günde gelmez, sonra da arayamadım, gelemedim diye özür bile dilemezdi. Ben böyleyim işte, beni böyle kabul et, der çıkardı işin içinden. Önceleri bu rahatlığı beni rahatsız etti. Sonra vahşi yahşidir diye düşündüm, belki de, uygun gördüm, ya da ilişkimizi olumlayabilmek için, böyle bir kuram geliştirdim, romantiklerin ilkellere düşkünlüğüne
sırtımı dayayarak. Ama her geçen gün açıkça gördüğüm bir gerçek vardı: şarmutam bir yamyamdı.-Öyle yalnızdım ki…
Onu ancak bana onunla da yalnız ve çirkin olduğumu zannettirmeye başladığında terk etmeye karar verdim. Yolun ortasında, öylesine… bakışlarımdan bir sorun olduğunu anlayacak ve bu sorunun kendisiyle ilgili olduğundan emin olacak kadar da zekiydi. Mutsuz bakışlarımı aşağılama olarak gördüğünden, bakışlarımdan yaralanmadan önce, söz ve davranışlarıyla bir an önce, benden önce davranıp beni yaral
amaya girişirdi. Cıvıl cıvıldı oysa Konur Sokak. Kitabım çıkmıştı. Mutluydum. Narsistçe feveranlar içinde kendimle dalga geçiyordum. Arkadaşlarımdan bu huyumu bilenler gülüşüyordu, mutluyduk işe. Ama o, her başarımda, başarısız olduğunu anladığından ve benim yaptıklarımın hiçbirini yapmaya azmi ve hırsı ve hepsinden önemlisi de dışadönük heyecanı olmadığından, beni aşağılamaya girişirdi. Ona göre ben, sürekli olarak kendini harcatan, kimsenin kıymetini bilmediği bir Berduş idim. Oysa kıymetimi bilmeyen asıl kendisiydi. Vermeden hep almaktı ilişkiden anladığı. Bunu da o denli doğallıkla yapardı ki inanın elleri yukarı teslim onunla yatakta bulurdunuz kendinizi.4.
Sözlük Cini dedi ki:
Şarmuta’nın arkadaşı Muşta geldi bir gün. Muşta da “süper bir insan”dı. Gelir gelmez gıpta etti ilişkimize. Kuşku ve korku hemen düştü içime. Bu kadar gıpta ilişkimizi zedeler. Şarmuta’nın arkadaşı Muşta, hır gür içinde de olsa sürüp giden ilişkimizi zedeleyebilirdi. Tiyatroda olduğu gibi, sahnenin bir yanında duran kapıdan içeri
giren bir oyunbozan gibiydi Muşta. İstila ediverdi mekânımızı ve sevdamızı. Yok, suçu ona yüklemiyorum. Eğer bu kadar kolay istila edilebiliyorsa, zaten temelleri sağlam oturmamış bir ilişkidir, di mi ama?Neyse, biraz içkiden sonra, Sözlük Cini oyununu o
ynamayı teklif ettim. Bu oyunu bilmeyenler için biraz anlatayım oyunun nasıl oynandığını, Şarmuta ile Muşta’ya anlattığım gibi: Bir dilek tutuyorsunuz, ya da bir isim söylüyorsunuz, ya da bir soru soruyorsunuz. Sonra, sözlükten rastgele bir sayfa açıyorsunuz, ya da oyunu yöneten açıyor. Sıra kimdeyse, o sözlükten bir sözcük seçiyor, örneğin “İkinci sütunun onbirinci sözcüğü,” diyor sorusuna, dileğine cinin yanıtı olsun diye. Sözlükte seçilen bu sözcükle cinin ne demek istediğini yorumluyor, gülüyor, şaşırıyor ya da endişeye kapılıyordunuz.Şarmuta ile Muşta gülüştüler oyuna. Dalga geçtiler ciddi ciddi böyle bir oyunu oynamak isteyişimle. Oyun benim “Lütfen cini ciddiye alınız!” komutumla ve Devellioğlu ve Kılıçkını’nın hazırladığı OSMANLICA-TÜRKÇE OKUL SÖZLÜĞÜ yardımıyla şöyle başladı ve gelişti:
MUŞTA: Cem? (Cem, onun memlekette sevgilisi oluyormuş. Ya da sevgilisi olmasını istediği yumurta. Pek bir yakışıklıymış yavrucak.)
CİN: Müt’a (Bazı ülkelerde, kadına verilen para karşılığında yapılan geçici nikâh)
ŞARMUTA: Mezuniyet? (Şarmuta henüz okulunu bitirmemişti o zaman)
CİN: Münhasif (1. Işıksız kalan, sönükleşen, sönük. 2. Kör olan, 3. Yerde sürünen) Okulunu bitirsen de bitirmesen de sürüneceksin, diye Şarmuta’yla dalga geçtiğimizi tahmin edebilirsiniz.)
BERDUŞ: Son kitabım?
CİN: Tahripkâr.
ŞARMUTA: Seks?
CİN: Gonce (konca, tomurcuk)
MUŞTA: Para?
CİN: Tev’emiyet (ikizlik) (Hoppala! Bu cin bizimle dalga geçiyor galiba).
ŞARMUTA: Kilom? (O günlerde biraz kilo aldığından yakınıyordu da)
CİN: Tahsir (hasret bırakma, bırakılma, hasret etme, edilme, özletme) (Bu kilona hasret kalacaksın, dedik ve kıkırdadık).
BERDUŞ: Livata?
CİN: İntiba (izlenim, duygu, duyuş. 2. Matbu olma, basılma. 3. Zihinde iz bırakma).
ŞARMUTA: Ölüm?
CİN: Nahüda (Allahsız, Allah’tan korkmaz. 2. Gemi kaptanı, gemici)
BERDUŞ: Para?
CİN: Kezzap.
MUŞTA: Reenkarnasyon?
CİN: Rabian (dördüncü olarak).
ŞARMUTA: Para?
CİN: İskil (yabani soğan, deniz soğanı. Bu cine haddini kim bildirecek?).
BERDUŞ: Ünlü bir şair olacak mıyım?
CİN: Mütemadiyet (devamlı yaz, sürekli yazarsan olur demek istiyordu herhalde).
MUŞTA. Sağlık?
CİN: Gurbet (Ne demek yani, gurbette mi bozulacak Muşta’nın sağlığı?)
ŞARMUTA: Yağmur?
CİN: Hoppa, havai. (Doğru valla. Yağmurlu havalarda benden hoppa, benden havai olurdu Şarmuta).
BERDUŞ:… (Söylememişim ne istediğimi.)
CİN: Mütevarit (ele geçen, ulaşan, gelen)
MUŞTA: Beklenti?
CİN: Erir.
ŞARMUTA. Sosis. (Şarmuta’yla birbirimize aşkımız kabardığında bazen “Seni yerim sosis” derdik de).
CİN: Zayıf, lagar, arık.
MUŞTA: Kadın?
CİN: İşcar (ağaç yetiştirme) (Sen evlenip çoluk çocuğa karışıcan anam!)
ŞARMUTA: Amcamın bulduğu işe mi girsem ki?
CİN: Münsecim (düzgün) (yani, o işe girsen iyi edersin, mi?).
BERDUŞ: Bir sonraki kitabımı yazabilmek için istediğim b
ursu alabilecek miyim?CİN: Münip (1. Asiliği, azgınlığı bırakarak Tanrı’ya yönelen. 2. Yararlı yağmur. 3. Taze ve verimli bahar) (Evvet, yaşasın! Tanrı da benden yana!)
MUŞTA: Sevgiliye özlem.
CİN: İstitale (uzama, uzantı: Bu ne demek şimdi. Sevgiliyi
özlemekle mi geçecek ömrüm, hastir lan!)ŞARMUTA: Öff, gene mi sıra bana geldi. Bıkmadınız mı bu oyundan?
CİN: Ramas (göz çapağı) (Gıcıklık edip oyunu bozma, oyunu bozan götü borazan!)
BERDUŞ: Şarmuta?
CİN: Yüsür (1. Kolaylık, rahat. 2. Zenginlik. Cin dalga geçmiyordu: Şarmuta, Berduş’un ona sağladığı rahatlık sürdüğü sürece sevgilisi olmayı sürdürüyordu.)
Şarmuta oyundan sıkılmıştı iyice. Saçma, dedi. Hiç de değil, dedim. Son bir kez daha deneyelim, kendimizi soralım, bakalım cin bizi nasıl tanımlayacak tek bir sözcükle, diye ısrar ettim. Bunun üzerine Muşta, Almanca bilgisini döktürerek, “Yani, ich! diyelim!” diye haykırdı.
MUŞTA: Ich?
CİN: Müntezsir (saçılan, dağılan, yayılan, yaygın).
ŞARMUTA: Ich?
CİN: İşba (1. Doyurma, doymuşluk. 2. Şiirde kelimeye bir harf ekleme) (Şarmuta’nın obur olduğunu Cin de biliyordu kuşkusuz).
BERDUŞ: Ich?
CİN: Selamet. (Bok ye Cin, senin gibi Cin olmaz olsun!)
Sonra onları salonda bırakıp duş almak için banyoya girdim. Sözlük Cini ile haşır neşir olurken, sigara ve içkiyi fazla kaçırmıştım. Leş gibi kokuyorum gibi geldi. Ben Şarmuta’nın pis kokularını da severdim; ama o, son zamanlarda, öpüştükten sonra ağzının pasını siler olmuştu ve eskid
en olduğu gibi her yerimi öpüp yalamıyordu.Duş alsam iyi olurdu. Gece, yatakta hiç de hoş kokmayan bir bedene sarılmak istemeyebilirdi.
5.
Şarmuta dedi ki:
-Ben duygu ve duyu faşistiymişim. Ben gencim, güzelim, seksiyim. Bensiz yapamaz. Tenim olmadan o bir hiç. Hiç kimse onu benim kadar yaralayamaz. O bensiz hiç değilse, ama bunu gerçek bellediyse, salt bunun için yapamaz bensiz. Dünyanın en ünlü şairi de olsa, herkes peşinden koşuyor da olsa, o ille de beni ister yatakta… Ama mesele o değil… insan değ
işiyor. Başta ben ona tutsaktım. Ama o beni sevdikçe yüceldim, bunu yadsımıyorum. Ama o başka kanallardan da besliyordu egosunu, ben ise ona ağzı ayrık ayran budalası gibi bakıyordum… Sonra çok aşağıladı beni… Onun yanındayken hiç kendim olamadım. Hep ne diyecek, ne zaman bir hatamı, yanlışımı yüzüme vuracak ya da istihzalı bir espriyle ima edecek. Tam o bana aşık olduğu anda, ben de farkettim başkalarını… üstelik başlarda Berduş’un yaş kompleksi tuttuğunda, ben yaşlılardan hoşlanıyorum, biliyorsun, derdim, ama sonra –neden bilmem- gençlerden ya da yaşıtlarımdan da hoşlanır oldum. Öyle boklu bilgiçti ki… o herşeyi bilirdi… bu da öyle can sıkıcıydı ki… sonunda onu en yakın arkadaşımla aldattım… onun evinde, sözlük cini mi ne, salak bir oyun oynayalım diye tutturmuştu bir gün, gizilgüçlerin insanların maskelerini indireceğine inanır, hatta kendisinin de o güçler tarafından korunduğunu, sevildiğini ima ederdi, deli etmeye başlamıştı artık beni, o duş alırken… nefisti… kiminle aldattığımdan çok, onu burnunun dibinde aldatıyor olmak harikaydı… hep yargılardı, tasniflerdi… gerçi heyecan vardı hayatımda o varken… şimdi hayat çok sıkıcı. Muşta’nın özgün hiçbir yanı yok, her dediğimi yapıyor, yatakta ona hayvan gibi davrandığım sürece bana hayran. Berduş da bendeki hayvanı severdi ama, ne bileyim, benimle didişmesi hoşuma giderdi işte. Muşta öyle pisboğaz ki… durmadan yiyor. Öyle cimri ki… kaşığın ucuyla verirse sapıyla adamın gözünü çıkarıyor, çevremde onlardan çok var ama kargalar arasında da insan kendini zümrüdüanka gibi hissedemiyor ki… olsun yine de gerilim azaldı hayatımda… bana benzeyenler arasında daha mutluyum galiba… Berduş’u asla aramayacağım. Bana ne, o arasın.
6.
Berduş dedi ki:
Bu sabah Muşta çıkageldi. Şarmuta sana layık değil, dedi. O edebiyattan ne anlar. Sana hayranım. Ulu bir ağaç gibisin. Sana yaslanmak, seninle Çankaya şarabı ve şömine eşliğinde uçmak bir ömre bedel, dedi. Seninle sohbet etmek, dertleşmek var ya… o senin değerini anlayamazdı. Ona verdiğin sevginin yarısını bana ver sana taparım. Kö
fte dudaklarını dudaklarıma yapıştırdı. Deri ceketini, kovboy çizmelerini ve pantolonunu çıkardı. Altından Şarmuta’ya aldığım Calvin Klein donu çıktı. Ses etmedim. Onu da çıkardı. Bir tek çorapları kalmıştı üstünde. Çok masum ve sahici görünüyordu. Beni yatağa sürüklerken yepyeni bir başlangıç üzerine yazılmış bir şarkı mırıldanıyordu.Şarkısına eşlik ettim.