EĞİTİM

“NEDEN BANA KIZ KILIKLI DİYORLAR?”

SERDAR/Kırşehir

 

Ne anlatılır… Neler konuşulur şu ders araları? Her ders sonu bir teneffüs. Durmadan çağlayan akarsu gibi bahçeye koşar çocuklar. Bense hiç istemem dışarı çıkmayı, sıramda tek başına oturmak daha güzel gelirdi. Gündüzü de sevmezdim zaten.

 

Herkes kendi arasında birşeyler yapıyor, ben uzaktan seyrediyordum onları, cesaret edip de bir türlü yanaşamazdım yanlarına, düzen kendiliğinden kurulmuştu sanki, bu dünyada bana yer yoktu…

 

Soru sorardı hocamız, bildiğim halde cevap vermekten kaçınırdım. Sesim beni ele verecekti sanki. Diğerleri konuşunca hiçbir şey olmazdı ama sıra bana gelince bütün gözler üzerime çevrilirdi. Heyecanlanırdım, gözümü bir noktadan ayıramazdım hiç.

 

Ah şu beden dersleri. O günün gelmesini hiç istemezdim. Futbol oynamaktan da nefret ederdim. İlgimi de hiç çekmezdi. Beni oynatmasınlar diye hep gerilerde dururdum. Bazen, beni kimsenin aradığı yoktu, kaçışlarım, sonraları alaya dönüşmüştü.

-Adın ne senin?

-Sesin niye öyle ince? Karı mısın sen?

-Çükün yok senin.

-Kız kılıklı.

 

Okul servisinde de sesim çıkmazdı. Diğerlerinin konuşmaları sarmıştı etrafı, benimse sadece bedenim. Eve gelirdim. Kalbim hep birşeyler haykırmak arayışındaydı. Okulda biriken duygularım, evde ağlayarak son bulurdu.

 

Evdekilerle de konuşmazdım. Bu dünyayı sevmediğimi, yaşayacak birşeyimin kalmadığını söylerdim anneme. Üzülürdü tabii ki. Derdin ne, sorunun mu var, derdi bana. Birşey söylemezdim. Herşey içimde kalırdı. Hepsi birer gözyaşı olup, yüreğime acı acı damlardı.

 

DOĞMASAYDIM

Ah bir çocuk olsaydım.

Çocukluğumu doyasıya yaşasaydım,

Atılsaydım yaşıtlarım arasına,

Mutlu olsaydım doya doya,

Gülebilseydim keşke.

Rahat olsaydı o küçücük yüreğim,

Kendini sorgulayan hislerim

Ve çaresiz bedenim.

Büyümeseydim.

Şu çirkinleşen dünyada,

Çirkin kalsaydım.

Doğmasaydım.

Acı çekerek yanmaktansa

Hiç doğmasaydım

Doğmasaydım

 

NOT: Bu şiirimi yazdığım zamanlarda çok karmaşıktım ve kendimi kabul edemiyordum. Ama şimdi kendimle barışığım ve mutluyum. Gözyaşı içinde geçirdiğim günlerimi geride bıraktım artık.

Ñ Ñ Ñ

H. G/Ankara

"İncitirim korkusuyla/yıkarken/nasıl da

Usulca/gezdirirdi ellerini/teninde annen"

Sunay Akın

 

Çocukken ne güzel görünürdü her şey. Babamdan ve annemden her gün dayak yememe karşın çok neşeli bir çocuktum. Ta ki Ankara'dan taşınıncaya kadar. Arkamda bir çok anı ve insan bırakmıştım. Hâlâ hatırlayabiliyorsam ne mutlu bana.

 

Babamın tayini nedeniyle Çankırı gibi küçük ve tutucu bir şehre gitmiştik. Şehre tam olarak uyum sağlayamadan okula başladık. İlk okul 5'e gidiyordum. Kırklareli'nden tanıdığım bir arkadaşım vardı. Bana benim sevgilim olur musun demişti. Ben de kabul etmiştim. Daha 9 yaşındaydım ve bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordum. Sonra bir gün yıkık eve gittik. Elbiselerini ve elbiselerimi çıkardı. 9 yaşında bir çocuk ne kadar cinsellik kurabilirse o kadar bir ilişki yaşadık. Ben bunu bir daha yapmak istemedim ama o hep beni babama söylemekle tehdit ederek bir yıl boyunca ilişkiye zorladı. Hatta bütün çocukların bundan haberi vardı. Herkes benden bu yolla birşeyler istiyordu. Bense hiç karşı çıkamadım. O bana bunu diğer erkeklerin önünde de yapmıştı. Bu baskılardan, başka bir yere taşınarak kurtuldum. Hoş yine de orduevinde veya tepebaşında onunla karşılaşıyordum. Ve her seferinde yine tekrarlanıyordu. Çocukluğumun da etkisiyle olayı örtbas ettim. Hiç bir şey olmamış gibi orta 3'e kadar gittim.

 

Orta 3'te yine Ankara'daydım. Yeni bir ortam, yeni bir çevre derken bütün neşem yok oldu. O dönemde A benim en iyi arkadaşımdı. Aramızdan su sızmazdı. Bir gün veli toplantısında A'nın annesi benim onun kızına aşık olduğumu düşündüğünü ve bu yüzden bir daha A ile konuşmamamı istemiş. Toplantıdan sonra A bana bir hediye getirmişti. Ve sanki onu bir daha görmeyecekmişim gibi konuşuyordu. Öyle de oldu. Annem beni başka bir okula kaydettirdi. Hem böylece onun gözünün önünde olacaktım. Annem o okulda öğretmendi. Böylece arkadaşlarımı, öğretmenlerimi hatta hatta dostlarımı o seçti. Ben ise A'yı özlüyordum ve bütün bunlara katlanamıyordum. En kolay yol olan intiharı bir kaç kez denedim. Başarılı olamadım. A'nın doğumgününe nasıl olduysa bir yol bulup gittim. O gün ondan ayrılmak istemiyordum. Birlikte dışarı çıkmıştık. O sırada babam beni gördü ve evire çevire çarşının ortasında, herkesin gözü önünde dövdü. Eve gittik. Babam hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Ben de birşey söylemedim zaten.

 

Liseye özel bir fen lisesinde başladım. Bu seferse babam kontrolü ele aldı. O da orada öğretmendi. Hoş o kadar arkadaşlarıma karışmıyordu ama öğretmenler aracılığıyla benim hakkımda birçok bilgi edinebiliyordu. İlk zamanlar kimseyle konuşmuyordum. (öğretmenler dahil) Bir gün birisi bana"merhaba"dedi. Ben ise kırk yıllık arkadaşımmış gibi gittim ona bütün başımdan geçenleri anlattım. O da başka birine anlatmış. Bu arada ben de gidip başkalarına da anlattım. Sonra insanlara beni yönetme fırsatı verdim. Bir gün edebiyat dersi için bir şiir yazmıştım. Birisi (bana ilk merhaba diyen) bunu kimin için yazdığımı sordu. Ben de söyledim. Tabii bu ona biraz ters geldi. Çünkü şiir bir kıza yazılmıştı. Sonra bunu herkese söylemiş. Ve bir anda benim bile anlam veremediğim bir kaçış oldu benden. Beni konuşmam için psikoloji hocasına gönderdiler. En azından sessiz olmama bir çare bulur ve rahatlarım diye. O da benim bunu bir psikologla konuşmamın daha iyi olacağını söyledi. GATA'ya gittik. Konuşamadığım için oradaki benimle ilgilenmedi ve annemle ayak üstü kavga ettiler. Lise 2'deyken Kaos G/L okumaya başladım. Bunu kimseye söylememiştim. Annem bu sefer de beni psikoloji hocasına aşık olduğum gerekçesiyle suçladı. Yine mi dedim ve bir intihar girişimi daha. Kahretsin yine işime yaramadı. Ama bu vesileyle psikoloji hocasına eşcinsel olduğumu söyledim. O ise bunun sadece bir arayış olduğunu belirtti.

 

İkinci dönem devlet lisesine geçtim. Yine bir suskunluk dönemi. Ama bu sefer daha çabuk atlattım. Çünkü oradaki insanlar daha sıcaktı. Onlarla iyi vakit geçiriyordum. Bir gün B'nin evine gittim. Ama onun erkek arkadaşı da bizimleydi. B çok güzel ve iyi bir insandı. Salonda oturuyorduk. Erkek arkadaşıyla öpüşüyorlardı. Ve ben daha fazla dayanamayarak kalktım.

 

17 Haziran 1996 benim için bir dönüm noktasıydı. O gün B'nin doğum günü vardı. Annemler gitmeme izin vermeseler de ben gittim. O'na okuması için günlüğümü vermiştim. Günlüğümde ona karşı hissettiklerim de yazıyordu. O daha önce böyle bir ilişkisi olduğunu ve artık bunları bıraktığını söyledi. Ama bana karşı davranışları değişmemişti. İlk defa beni bu yüzden dışlamayan biri çıkmıştı. Öğlen 12’de evde olmam gerektiğinden oradan ayrıldım. Onu gerçekten çok seviyordum. Ve bir kutu ilaçla bir intihar girişimi daha gerçekleştirdim. Ve bu sefer ölüme çok yaklaşmıştım. Annemler ilaç içtiğimi farkettiklerinde o çoktan kana karışmıştı. Apar topar GATA'ya gittik. Yolda babama o haldeyken söylediğim şeyi çok iyi hatırlıyorum. "Bana peçe al, kapanacağım" demiştim. Madem beni arkadaşlarım konusunda rahat bırakmayacaklardı, madem onlarla bir yere gidemeyecektim, belki anlarlar diye söyledim. Ama hâlâ bunu bilinçsizce söylediğimi düşünüyor. Hastanede hemşirelerin ilgisi çok iyiydi. Kendimin bir insan olarak değerli olduğunu ilk o zaman hissettim. Bu girişim pek çok şeyi değiştirdi. Bir daha annem ya da babam beni dövmediler. Çok daha anlayışlı davrandılar. Ama bunun başka bir yolu daha olabilirdi.

 

Ertesi gün psikiyatriye sevk edildim. Bu sefer ilgilenmek zorunda kaldılar. Ben sebep olarak sadece bir arkadaşımın doğum gününe gitmeme izin verilmemesi yüzünden böyle bir şey yaptığımı söyledim. Fazlası gerekmiyordu. Bir sene, yani geçen sene, depresyon ve iletişim konusunda tedavi gördüm. Beni konuşturmak için ellerinden geleni yaptılar. Zaman zaman orada konuştum ama bunu dışarıya taşıyamadım.

 

Okulda , lise 3'de, bir kız arkadaşıma eşcinsel olduğumu söyledim. O da bana ona yakın olmamamı tembih etti. Eğer ona daha önce yardım etmemiş olsaydım bana bunu da revâ görmeyecekti. Bir gün yanıma geldi. Din dersindeydik. Hoca konuyu anlatırken o göğüslerimi okşamaya başlamıştı. Sonra zil çaldı ve dışarı çıktık. O'na çıkma teklif ettim. O da bir daha benimle konuşma dedi. Ertesi gün en arka sırada tek başıma oturuyordum, ki her sırada üç kişi oturuyordu. Sıra arkadaşım geldiğinde yanıma oturtmadılar. Ve bütün okulda da ünüm yayıldı. Yoldan geçerken, otobüsle giderken hep parmakla gösteriyorlardı beni. Bense bunlara hiç aldırış etmedim. Bir kaç gün sonra sıra arkadaşım bana müjdeyi verdi(!) Benimle konuşmayarak hiçbir şeyi düzeltemeyeceklerini ve beni normale döndüremeyeceklerini diğerlerine anlatmış. Bir şey demedim. Çünkü hakkım olduğunu sanmıyordum. Zaten yarım dönemde bitmişti 3. sınıf.

 

Şu an her şeye rağmen iyi bir üniversitede okuyorum. Ve hala silemediğim geçmişten kalan izleri temizlemekle meşgulüm. Okulun psikoloğu daha mantıklı olur diye ona her şeyi açıkça anlatmıştım. Ama o beni tedavi etmeye kalktı eşcinselliğim yüzünden. Hemen hormon testi yapıldı. Bense zar zor onları ikna ettim. Bunun artık hastalık olmadığını söyledim. Ve ben istemezsem bunu değiştiremeyeceklerini belirttim. Hak verdiler.

Aşağı yukarı bir ay önce hoca gelip kitabımı almıştı. Ve kitabın arasında Kaos vardı. Biz alıştırma çözerken; O, dergiyi biraz karıştırdı. Olaydan iki gün sonra öğretmenimle konuşmaya karar verdim. Bana dergiyi merak ettiğini ve onun için kitabı elimden aldığını söylemeye çalıştı. O'na eşcinsel olduğumu söyledim. O da benim hakkımdaki fikirlerinin değişmeyeceğini, onun gözünde herkes gibi sadece bir öğrenci olacağımı falan belirtti. Bu arada psikoloğa gittiğimi biliyordu. Tedaviyi desteklediğini söyledi. Tedavinin bununla hiç bir ilgisi olmadığını söyledim. Biraz bozuldu. Başka ne yapabilirdim ki?

 

ne diyorduk… Çocukken.…

26/3/98

 

Ñ Ñ Ñ

Ece GÖKSENİN/………

Eğitim konusunu tartışmaya öncelikle okul öncesiyle, başka bir deyişle aile içi eğitimle başlamak gerekiyor. Eğitimse ailenin verdiğini, dikte ettirdiğini sağlamlaştırır, toplum içinde genelleştirir. Bilindiği gibi yaşadığımız toplumun aile yapısı istisnalar dışında genelde cinsiyetçi ideolojinin biçimlendirdiği ataerkil bir kişiliktedir. Söylememizin bir sakıncası yok: erkek egemen bir toplumun insanlarıyız. Kişilerin aile ve toplum içindeki konumunu neredeyse bütünüyle bu cinsiyetçi ideoloji belirler. Bu da, aile kurumunun başlangıçta cinsler arasında (insanlar arasında) eşitsizlik üretmeye uygun bir konum kazanmasını sağlar. Söz konusu edilmesi gereken, kişinin biyolojik olarak kadın mı, ya da erkek mi olduğudur. Kişinin hayat biçimini belirleyecek olan da o kadınlığı ve erkekliğidir. Kişiler bir şekilde kadınlığın ya da erkekliğin fanusuna kapatılır, hapsedilir.

Erkek egemen bir toplumda erkek bir çocuğun özellikle cinsellik bağlamındaki gelişme süreci neredeyse topluma naklen sunulur. Erkek bir çocuk penisini gösterebilir, görkemli törenlerle sünnet edilir, büyük bir coşkuyla genelevine götürülür, aynı şey erkek gerdeğe girerken de sözkonusudur. Ama aynı erkek çocuğun poposunu ya da anüsünü, gösterme hakkı yoktur. Oluşturulan ahlaki ve geleneksel yapı onun erkekliğinin toplumca kutsanmasını sağlar.

Bir kadın içinse bunların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Poposunu, vulvasını ya da göğüslerini gösterdiğinde cezalandırılır. Göğüsleri büyüdüğünde gizlemesi için ne gerekirse yapılır. Adet görmesi ise ona bir törenden çok yeni acılar verir. Sonunda o eşitsiz cinsiyetçi ilişkiler içinde bir erkekle evlendirilir.

Çocukların geçirdiği bu süreçlerin içinde ise erkeklere ilgi duyan bir erkeğin, kadınlara ilgi duyan bir kadının hiçbir şekilde varolma hakkı yoktur. Onu zevkle, hazla düzenler tarafından bile horlanır, aşağılanır, cezalandırılır. Bu bağlamda yaşadığımız topluma bakarak özgür bireylerin, özgürce eğitiminden sözedemeyiz.

Kişiyi oluşturma ve biçimlendirme düşüncesi yalnızca cinselliğiyle, biyolojisiyle sınırlanmış değildir. Bunların dışında itaatkarlık gerekir, bu ataerkil, cinsiyetçi yapının sürmesi istenir. Kişi, ne olması, nasıl olması gerektiğine baskıyla ikna edilir. Bütün bu süreçler de kişinin kendini nasıl düşündüğünün, kendini nasıl ve ne olarak gördüğünün, ne olmayı istediğinin, neyi yaşamak istediğinin önemi yoktur. Kaldı ki, bir yanıyla kişi, aile kurumunun kendini ifade ettiği bir nesnedir. Anne kızında kendini, baba oğlunda kendini görmek isteyecektir. Bütün bunlarsa erkek egemen bir ahlakın gölgesinde gerçeklik kazanır. Egemen ahlak hem aile, hem toplum tarafından kişiye dayatılır. Bütün bunlarsa toplumun kişiye vermeyi düşündüğü biçimin ilk aşamasını oluşturur.

Süreç, aile içi eğitimden sonra okuldaki eğitimle sürer. Bu anlamda ilk, orta, lise hatta görece özgürlüklere rağmen üniversiteyle süreç kişiye son biçimini verir. Kişi, bütün bu süreçlerin sonunda topluma, egemenliklere, ideolojilere boyun eğmeyi, itaati öğrenir. Kendisinden başkası olmayı, başkalarını ifade etmeyi ve onların istediği gibi olmayı “başarır”.! Artık kişinin yaşadığı kadın olsun, erkek olsun toplumun istediği biçimdir, biçimdedir.

Öyle ya, okullarda çoğu zaman bir kızla, erkeğin yanyana oturma, birlikte gezme, elini tutma, onun koluna girme, ona sarılıp öpme ağır bir ceza nedenidir. Aynı şey kadın kadına, erkek erkeğe olduğundaysa teşhir edildiği gibi okuldan atılmalarına yol açar. Erkeğin ya da kadının kendine bakması, makyaj yapması, gövdesini belirginleştirmesi, hatları ortaya çıkarması ayrı bir ceza nedenidir.

Bizdeki eğitim anlayışı tutucu bir ahlak anlayışının ve cinsiyetçi ideolojilerin belirlediği bir şeydir. Bunun özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında belli bir kırılmaya uğradığı söylenebilirse de zamanla aynı cinsiyetçi güdümlenmeye geri dönülmüştür. Yürürlükteki eğitim anlayışıyla bireylerin okullarda özgür olması sözkonusu olamayacağı gibi farklı yaşam biçimleri ve cinsel tercihleri olanlar için bunun tartışmasını bile yapmak gereksizdir.

Cinsiyetçi ideolojinin güdümlediği eğitimin akabinde süreci evlilik kurumu tamamlar. Bütün kurumlar gibi evlilik de itaatkarlık ve bağlılık ister. Evlilik kurumundan kasıtsa bir kadınla erkeğin birlikteliğidir. Bunun dışındaki hiçbir aykırı yaşam tarzı ve evlilik biçimi zaten işin başında aile kurumu ve eğitim tarafından aforoz edilmiştir. Kişinin kendini nasıl duyumsadığının bu evlilik sürecinde tartışılması bile sözkonusu değildir. Az buçuk cesareti olan ve ne istediğinden emin kadın ve erkekler bütün bu süreçlerde düşündüklerini gizlilikle yaşamayı öğrenir. Hayatın içinde gizlilik ve ikiyüzlülükle açtığı gediklerde kendine küçük yaşamlar oluşturur. Düşündüklerini de, cinselliğini de gizlilikle sürdürür.

Yaşadığımız toplumun bireylerinin aşağı-yukarı hepsinin aynı durumda ve konumda olduğunu düşünürsek kimsenin kendi olamayacağı, kendi biçimiyle yaşayamayacağı sonucunu çıkartabiliriz. Herkes kurguladığı gibi yaşamayı ve yaşadığını sanmayı sürdürecektir. Bir erkekle başka bir erkek, bir kadınla başka bir kadın ancak düşlerinde düşündüklerini duyup yaşayabilecektir. Bu haliyle yaşadıklarımıza kendi yaşamımız demeninse bir anlamı olacağını sanmıyorum. Sonuçta kurallarını dışımızdaki egemenliklerin koyduğu yaşam kesinlikle “bize” aittir! Çünkü yazarın belirttiği gibi “yanlış yaşam doğru yaşanamaz”! Ne yazık ki, aile içi eğitimin ve okuldaki eğitimin temel amacı budur: yanlış yaşamı doğru yaşatmak! Egemen ahlakın, cinsiyetçi ideolojinin ve dinlerin derin etkisindeki bu süreç sonrasında toplumun gereksindiği ve kabul ettiği ‘normal’ insanlar olmak ve dikte ettirilen ‘normal’ yaşamı yaşamak dışında hiçbir şansa sahip değiliz.

Kuşkusuz bütün bu süreçler içinde insanın sürekli baskı altında tuttuğu, bastırdığı, kendine söylemekten, itiraf etmekten kaçındığı düşünceleri ve o düşüncelerin duyurduklarıdır. Bu bastırma da en çok kişinin cinselliğinde kendini ifade eder, bulur. İnsanın kendiyle düşünceleri arasında bir bütünlük, özdeşlik yoktur. İnsan açığa verdiği ve gizlediği iki yüzüyle artık bir gövdede iki kişidir. Biri toplumun ona verdiği biçim diğeriyse kendi biçimidir. İnsan yaşamı işte bu iki kişiliğinin, birisiyle, ötekinin arasındaki çatışmadır, inişler çıkışlardır, yıkımlardır.

Eğitim anlayışı cinsiyetçi ideolojilerin güdümünden kurtulmadıkça insana insan olarak bakmadıkça, onun tercihlerine saygılı olmayı önermedikçe başka bir yaşam, başka bir yaşam biçimi olanaksızdır. İşin bu yanının mücadelesini vermek, yine farklı cinsel tercihleri, yaşam biçimleri olanlara düşer. İnsan kendini, düşüncesini ve eylemini en güç koşullarda içinde savunmalıdır, sahip çıkmalıdır.

Bütün belirttiklerimden sonra eğitimin bütün boyutlarıyla cinsiyetçi ve itaatkar bir yapısı olduğu ortaya çıkmış oluyor. İşte farklı yaşam biçimleri, farklı cinsel tercihleri olanlar bu düzlemde gizlendikleri, kaçtıkları yerlerde üç-beş kişi korkuyla yaşıyorlar. Gözle görünür kılınan bütün gelişmelere rağmen anlatmaya çalıştığım sürecin hâlâ belirli bir kırılmaya uğradığını sanmıyorum.

Yaşamın bütün alanlarında uzun ve erimli bir mücadele gerekiyor, bunu yıllarla sınırlamak oldukça zor, hatta olanaksız. Belki, daha işin başında bile değiliz. Tabii, bütün güç koşullar kendimizden vazgeçmemizi gerektirmiyor. Ne olursa olsun kendimiz gibi, istediğimiz biçimde yaşamak için, bu toplumda istediğimiz biçimde varolmak için hangi mücadelelerden, hangi mücadele süreçlerinden geçmemiz gerekiyorsa geçmeliyiz. İnsanın kendi olmasının, kendisi gibi düşünüp, duymasının, yaşamasının ödenecek olan bedellere, çekilecek acılara değer diye düşünüyorum.

Nietzsche, “Ey günümüz insanı, kendi suratından başka maske takmana ne hacet! Seni bu halde kim tanıyabilir?” derken belki de ikici insandan sözediyordu. Kimlikler ve yaşam biçimleri kalbimizde taşıdığımız umutlarımızın, yaşama sevinçlerimizin celladı olmak dışında hiçbir şansa sahip olmayacak olsa bile, kendi olmak için uzun yollara çıkmaya şimdiden hazırlanın!

 

Hosted by www.Geocities.ws

1