ÇOCUKLUĞUN VE İLKGENÇLİĞİN

YAŞATTIĞI (CİNSEL) ÖZGÜRLÜK

 

Uzun zamandır on yıl kadar önce okuduğum bir şiirin hatırımda kalan üç dizesinin peşinden koşup duruyorum. Hangi dergiden, kitaptan okuduğum hatırımda kalmamış. Şairinin adını da bilmiyorum. Okuyunca etkilenmiş olmalıyım ki zihnimde yer etmiş, unutmamışım. Okuduğum şiirin pek öyle güzel bir şiir olduğunu falan düşünmüyorum. Beni yalnızca düşünmeye ve geçmişin içinde yapmak istediğim yolculuk için yüreklendirdi o kadar. Belki de hatırımda kalan üç dize sayesinde kafamdakileri değerlendirip, ortaya dökme, yazma şansına kavuştum.

“On beşinde on altısında oğlanlar kızlar/geceyi gündüzü hırsızlar/takarlar yakalarına” sözünü ettiğim şiirin aklımda kalan, zihnimde yer eden üç dizesi bu, gerisini bilmiyorum. Şiirin tamamını bilmek gerekmiyor da. Beni düşünmeye iten yalnızca bu üç dize ve bu üç dizenin vurguladığı dünya. Belki de şairin kafasında kurgulayıp şiire döktüğü dünyayı bir gerçeklik olarak algıladım. Kendi adıma bu üç dizenin geçmişe bakmada iyi bir olanak oluşturduğunu düşünüyorum. Açıkçası insanın çocukluğunu ve ilkgençliğini her ikisinin yarattığı (cinsel) özgürlüğü hem kendi geçmişime, hem de geçmişte düşündüklerime bakarak ve oradan da genişlemeye çalışarak irdelemek istiyorum.

Yazarın, biri yazılarından birinde çocukluk insanın dönmek istediği mutlu zamandır diyor. Ben, bu mutlu zamanın insanın ilkgençliğini de kapsadığını düşünüyorum. Yazı çerçevesinde çocuklukla, ilkgençliği birlikte düşünmek, birlikte ele almak istiyorum. Çünkü, çocuklukla, ilkgençliğin kesin çizgilerle birbirinden ayrılabileceğini sanmıyorum. Tersine ikisinin içiçeliğinin ayrımına varılmasından yanayım.

 

Ece GÖKSENİN

 

Çocukluk ve onu izleyen ilkgençlik insanın kendini tanımaya ve anlamaya çalıştığı bunu yaparken de en özgür olduğu dönemdir. Ailelerin ya da birilerinin üstünde kurmaya çalıştığı egemenliğin içinde bulundurduğu bir etki gücü yoktur. Yaşadıkları karşısında kimse onlardan bedel isteyecek ve o da bu bedeli algılayabilecek erişkinlikte değildir. Çocuk, Bataille’nin üstünde durduğu “her yerde ve her zaman, bilgilerimizin sınırı ölçüsünde, insanın cinsel yaşamının belirli kurallara ve sınırlamalara tabi olduğu” düşüncesinin oldukça uzağındadır. Çocukluk ve ilkgençlik o sınır ve kuralları karşı çıkmadan ortadan kaldırır. Yine Bataille’nin belirttiği gibi çocuklukta sadece doğal devinim vardır. Bütün bunlar da özellikle cinsellik bağlamında sınırsız bir özgürlük doğurur.

Çocukluk ve ilkgençlikteki özgürlükten asıl kastımız belirtmeye çalıştığımız gibi en geniş anlamıyla sınırsız bir cinsel özgürlüktür. Orda önemli olan düşünüp duymaktan çok düşündüğünü, duyduğunu, istediğini hemen yaşamaktır. Bu öğrenme düşüncesinden çok oluşmaya başlayan cinselliğin belirlediği bir şeydir. Cinsiyetçi ideolojilerin, egemen ahlakların toplumda yürürlükte tuttuğu, dayattığı, kötünün ayıbın, gizliliğin anlamı ya da içerdikleri bize pek önemli ve gerekli görünmez. Bu da insanın kafasında her anlamda sonuçları ne olursa olusun sınırsız bir özgürlük çizmesine yeter.

Başlangıçta yalnızca merakla, öğrenmekle sınırlanmış gibi görünen bu eğilim sonunda insanda egemen ahlakın dışında bir şeyleri yaşama isteğini doğurur. Bu da insanın cinselliğinin kendini ifade etme olanağı bulmasıdır. Bilinçsizce yaşanıyor gibi görünen şeyler insanın cinselliğini, ne olduğunu, ne olmadığını bulup çıkarmasını sağlar. Kendinin ve gövdesinin haz alacağı şeyleri ortaya çıkarmasına yardımcı olur.

Cinselliğin içerdiği şey aslında dokunmayla yakından ilgilidir. Hatta diyebiliriz ki cinsellik eylemi daha çok hem düşünsel hem yaşam olarak dokunmaktır. İnsan önce kendine dokunur. Sonra başkalarına. Bu her şeyin başlangıcını oluşturur. Çocuklukla başlayan bu dönem çoğunlukla ilkgençliği de içine alır. İlkgençlik büyük ölçüde yol ayrımı anlamına gelir. Neyse şimdilik konumuz bu değil. Kuşkusuz o yol ayrımı ayrı bir yazı konusudur.

Oğlan-kız, kız-kıza, oğlan-oğlana içtenliğin, doğallığın ve cinsel dürtülerin biçimlendirdiği her şey belirtmeye çalıştığım süreçte doyasıya yaşanır. Bu sürecin içindeki ilişkilerde cinsiyet ayrımı sözkonusu bile değildir. İnsan yalnızca insan olarak istediğiyle birlikte olur. Gövdesini ya da bir başkasının gövdesini paylaşır, kendine ve bir başkasına dokunur. Birbirinin penisini, vulvasını, poposunu, anüsünü, göğüslerini merakla başlar bu mutlu zaman. Aslında buradaki merakta dokunmanın biçimlendirdiği bir şeydir. Çocuk gövdesi doğallığın simgesidir. Öyledir öyle olmasına da insanlar o kartları birbirlerine gönderirken kendilerinin ve özledikleri geçmişlerine göndermede bulunduklarını unutur görünürler.

Herkes birbirinin dokunmayı istediği yeriyle oynamasına -bunlar daha çok yeni yeni keşfettiği erojen bölgeleridir- istediği yerini görmesine hazla göz yumar. Dokunmayı ve okşamayı öğreniriz. Kendimize ve bir başkasına dokunmanın hazzını yaşarız. Cömertçe, bütün içtenliğimizle donumuzu sıyırırız, eteklerimizi açarız, fanilamızı çıkarırız. Başlangıçtaki bakmak, görmek, hayranlık dokunma isteğine, cinselliğini yaşamaya böylelikle dönüşür.

Bunları yaparken hem kendimize hem de gövdemize ulaşmaya çalışırız, onu tanırız, anlarız. Arkadaşımız bize aynadır. Hep cinsel dürtüler ve daha fazla haz alma isteği bizi yönlendirir. Vulvamız, penisimiz, göğüslerimiz, büyür, kalçalarımız biçimlenir, gövdemiz bizi etkileyen görünümüne kavuşur, Tüylerimiz çıkar, penisimizden ilk meniler sızmaya başlar, bilmediğimiz bir nedenden penisimiz sertleşir, dikelir. Birbirimizi öperiz, öpüşmeyi öğreniriz. Birlikte olmak, birlikte yazmak için can atarız. Kız-kıza, oğlan-oğlana, oğlan-kıza sevişiriz. Erojen yerlerimize dokunuruz. Birbirimizden ve gövdemizden onun tattırdığı hazlardan ayrılmak istemeyiz. Birlikte olmanın yollarını ararız. Ellerimiz ya göğüslerimizdedir artık ya da apış aramızda.

Bu dönem oğlanlar için daha ayrıcalıklıdır. Birbirleriyle cinsel ilişkilerde bulunurlar. Birbirlerini düzerler. Çocukken bir arkadaşımız vardı. Eşcinsel olduğu söylenirdi. Düzgün bir fiziği vardı, oğlan güzeliydi, teni pürüzsüzdü. Denizde yüzerken ne kendimizi ne de gözlerimizi ondan ayıramazdık. Ona yakın olmanın, ona dokunmanın yollarını arar bulurduk. Dört arkadaşıyla cinsel ilişkiye girdiklerini duyduğumda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. O gün onunla birlikte olmayı çok isterdim. Zaten çoğu zaman onunla birlikte olduğumda ona sarılırdım, kucaklardım, öperdim.

Parasız yatılılar insanın cinselliğini doyasıya yaşadığı mekanlardır. Yalnızca oğlanların ya da kızların kaldığı mekanlar cinselliğe doğallık kazandıran, içtenleştiren yerlerdir. İnsan orda ilgi duyduğu arkadaşıyla yatar, birlikte olur. Benim de böyle bir arkadaşım vardı. Yanından hiç ayrılmazdım, zorla yatağını paylaşırdım. Hamama onunla girerdim. Üstüne çıkar zorla öperdim. Ona dokunurdum, okşardım. O da beni öpmek ister çoğu zaman bu düşüncesinden vazgeçerdi. Birbirleriyle cinsel ilişkiye girenlerden biri de oydu. Onun içinde bir dişiliği sakladığını, ona ortaya çıkarmak gerektiğini düşünürdüm.

Tarihte şövalyelerin yetiştirdiği öğrencileriyle verdikleri eğitimin sonunda cinsel ilişkiye girdikleri biliniyor. Myra’nın dildosuyla tecavüz ettiği üniversiteli gencin daha sonra eşcinsel olmasının da bir anlamı var. Bataille kadın erkek arasındaki ayrımı erkeklerin daha çok çekici olduklarını belirtmekle birlikte kadınların sunma yeteneğinin gelişkinliğiyle açıklar... Ayrıca kadınların erkeklerden daha güzel olduğunun söylenmesinin yanlış olduğunu belirtir.

Saint Augustin üremeyi kaka ile sidiğin arasından geliyoruz diye açıklar. Bataille ise “Cinsel davranışları atıklar oluşturmaktadır, onları utanç duyduğumuz bölümlerin içine alıyoruz ve anal deliğini de bunlarla birleştiriyoruz.”der. Bütün bunlardan cinsel ilişki de anüsle vulvanın arasına fazlaca bir ayrım koyamayacağımız düşüncesini çıkartabiliriz. Kadın erkek arasında da anal ilişkinin fazlaca rağbet gördüğünü biliyoruz. Bu da erkek erkeğe anal ilişkinin tartışılmasını anlamsızlaştırıyor. Kaldı ki şu da bir gerçek anal ilişki dokunmanın daha yoğunluklu yaşandığı bir şey. İnsanı daha da hazlandırıyor. Kaldı ki erojen bölge olarak anüsün vulvadan daha duyarlı olduğunu da biliyoruz. Anüse dokunmanın insanı göklere uçurduğunu söyleyebiliriz.

Kierkagaard, “çocuk, korkunç olanı bilmez, insan ise bilir ve ondan korkar. Çocukluğun eksikliği, öncelikle korkunç olanı bilmemektir. Ve ikinci olarak bilgisizliği nedeniyle korkulmayacak şeyden titremektir.” diyor. Kuşkusuz Kierkagaard’ın eksiklik olarak gördüğü çocuğun hayatının çerçevesini çizer. Öte taraftan Kierkagaard’ın belirtmeye çalıştığı daha çok dinsel olanla ilgilidir. Oysaki onun saptadığı şey aslında çocuğun doğallığına gönderme yapar. İnsan deneyerek, yanılmayı da göze alarak egemenliklerin dışında bir hayat kurabilir. Cinsel tercihleri de orda biçimlenir. Belki orada önemli olan insanla birlikte olma düşüncesidir. İnsana duyduğu yakınlık ve onun doğurduğu dokunma isteğidir.

Bu aslında cinsiyetçi yaklaşımların dışında duran bir insanlaşmadır. Çocuk insanla birlikte olmak onunla bir şeyleri düşünmek yaşamak amacındadır. Orada neye ilgi duyduğu cinsiyet ayrımlarının dışında belirginleşir. Doğal bulunması gereken, doğal olan da budur. Cinselliğin bu bağlamda gelişmesi ve yaşanması beklenir. Sevgi de aşk da insana ilişkindir. Sonuçta insanın düşündüğüdür. Çocukluğun ve ilkgençliğin temellendiği anlayış budur. Sonrasında geçerliliğini koruması gereken de bu olmak zorundadır. Marazilik işte bunun dayatmayla değiştirilmesinde yatmaktadır.

Ne var ki ilkgençlikle birlikte insan cinsiyetçi ideoloji ve güdümlendirdiği ahlakla tanışır. Onun periferisinde dolanır. İnsani duygu ve düşüncenin yerini cinsiyetçi yaklaşımlar alır. İnsan tinsel yanından çok fiziğinin gösterdiği olmak zorunda bırakılır. Ruhunu bile isteye ortadan kaldırır. Bulamayacağı, ulaşamayacağı bir yere saklar. Tinselliği biyolojinin altında ezilir. Kendi içinde yerine koysan olur. Tinselliği korkuyla aklında tuttuğu bir düşüncedir artık. Kendi olmadığı, kendinin biçimlemediği bir hayatla ve onun oluşturduğu yapay cinsellikle başbaşa kalır. Cinsiyetçi ideolojilerin ve onun güdümlediği marazi ahlakın etkisindeki insan önce kadındır, erkektir. Ve öyle davranmaya zorlanır. Kuşkusuz geçiş sürecinde kendi olmayı, kendini ifade etmeyi başaranlar, cinsel tercihlerini savunanlar, aynı hayatını yaşayanlar yok değildir, ama azınlıktadır. Cinsiyetçi ideolojinin güdümündeki kadın ya da erkek belli süreçlerden sonra kendinin ve kendini çeken yanının farkına varabilir, varır. Orada da bir tercihle karşı karşıyadır. Ya güdümlendiği yerde kalır ya da kendini özgürleştirir. Çocukluk dediğimiz ve asıl kendi olduğu mutlu zamana dönmenin ya da onu yeniden düşünüp yaşamanın yollarını arar, bulur. Kafasıyla çatışır, bir şeyleri yıkar. Bu kolay göze alınır, kolay başarılır bir şey değildir. Çoğumuz gizlendiğimiz inlerimizde bunları kaçamak olarak düşünür yaşarız. Artık içimizdeki benle, dışımızdaki ötekinin savaşında yerimizi almanın zamanıdır. Bizler şimdi hepimiz bu süreci yaşıyoruz. Ya kendimiz olacağız ya da yok olacağız. Çocukluk ve ilkgençlikle ilgili belirtmeye çalıştıklarımız bunu bir kez daha duyurmaya çalışıyor. insanın kendine yapacağı en büyük kötülük istemediği biri olarak yaşamasıdır. Galiba KAOS GL gibi dergiler en çok bunun için çıkıyor. Herkesi kendine çağırıyor. Bu yazı da bir çağrı olsun: haydi kendimize dönmeye, haydi kendimizi bulmaya, haydi düşündüğümüz gibi yaşamaya!

Cesaret, biraz daha cesaret!

 

Hosted by www.Geocities.ws

1