İSTASYON
Coşkun/İstanbul
Öğrencilik yıllarımda, omzumda asılı çantamda aids broşürleri ve prezervatiflerle birlikte bir gece, Yenikapı’daki ŞATO’daydım.
Sarışın yabancı kadınların işgalinden önce şato, o kadar gözde bir eşcinsel mekandı ki, ünü Anadolu’nun en ücra köylerine kadar yayılmıştı. Öyleki, İstanbul’da yaşadığı halde Şato’yu bilmeyen bir gay doktor arkadaşım, mecburi hizmetini yapmak üzere Mardin’e gitmişti de Şato’nun namını ordaki gençlerden duymuştu.
O yıllarda Şato, sazlı sözlü, dumanlı ama bir o kadar da “vur patlasın, çal oynasın” türünden çok eğlenceli büyük bir birahaneydi. Bu tip mekanların her zaman olduğu gibi hedef kitlesi, doğulu erkekler ile yerli ve yabancı eşcinsellerdi.
Yolda ölçülü, hesaplı, “dayı” misali ağır bir erkek görüntüsüyle yürüyen adamlar, Şato’nun kapısından girerken, sanki üzerlerindeki tüm o geleneksel tutuculuğu, ahlâki değerleri ve toplumdaki kariyerlerini, bir palto misali, vestiyere bırakıp içeri öyle girerlerdi. Önce garsonlara dostça selam verilir, sonra hafiften kırıtarak göbekli, bıyıklı, genç yaşlı esmer adamlarla dolu masalardan birine ya
Yahu, daha beş dakika önce yolda görsen önünden geçmeye korkacağınız bu sakallı, bıyıklı, esmer, karanlık tipteki adamlar, şimdi şu masada teyzem kadar sıcak ve sevecen, etrafa sevgi ve neşe saçıyorlar. Şarkı söylemeler, masadan masaya öpücük vermeler, el vurup çırpmalar.... Hele o ortaya çıkan bıyıklıların canlı
müzik eşliğinde, bir kıvırıp karşılıklı göbek atmaları var ki, değme dansözlere taş çıkartırlar. Burada insan kendisini bir birahanede değil, sanki Doğu'da bir köyde yapılan kına gecesinin kadınlar bölümünde zannediyor.Ortalıkta dolaşan çok efemine makyajlı tipler, en çok ilgiyi toplayan gecenin gülleri. Bunlar tuvalete normal görüntüsüyle girip, 10-15 dakika sonra oradan makyajlı olarak çıkan gençlerdi. Onlar hangi masaya yönelirse, o masayı şereflendiriyorlar ve onlara ikram edilecek biralar, bıyıklı ol
anların masasında hep hazırdı. Bu yoğun kalabalıkta enteresan olan, herkesin birbirini tanıyor olmasıydı. Ama beni en çok şaşırtan şey, kadınsı görünenlerden birine sorduğunuzda, oradaki daha maço, erkeksi görünenlerin cinsel organlarının büyüklükleri ve yataktaki zevkleri konusunda bekâr olan, ama hepsi de gurbette bulunan bu erkeklerin en büyük zevki, haftalık kazançlarını buradaki, daha efemine olan eşcinsellerle beraber paylaşmaktı. Bu bıyıklı adamlardan bazılarının aşık oldukları efemine eşcinseller bile vardı.Yatakta altlı üstlü saatlerce sevişip kendilerinden geçerken, yorgan altındaki bu iki insan, üzerlerindeki elbiseler gibi, zihinlerindeki toplumsal kuralları ve ahlâki tutuculuğu da bir tarafa atarak, şehvetin doruklarına ulaşıyorlar.
Bu iki insan
arasında her türlü öpüşme, elleşme, sürtüşme serbest. Tek rol farkı; maço olan, efemine olanın içine boşalırken, efemine olan maço ve bıyıklı olanın üstüne boşalıyor olmasıdır. İnanışa göre maço olan erkek, efemine olan erkekle her türlü seks oyununu oynayabilir, öpüşür, karşılıklı elleşip, penisler çıplak bedenlere sürtüşebilir, bunlar normal. Poposuna sürtünerek boşalan penis, anüs deliğinden içeri girmediği sürece bu erkek “erkeklik tahtını” kaybetmiyor. Aslında bu sürtüşme, fırçalama oyunları tehlikeli. Çünkü kazayla da olsa, eğer penis anüs deliğine bir defa bile girse, büyü bozulacak ve o erkek artık erkeklik unvanını kaybedip, lübinya olacaktır. Bu nedenle bıyıklı, maço erkek, sert olarak fırçalanmaktan biraz endişe duyuyor ancak, anüsünün hafif parmak oyunları eşliğinde, dil ucuyla yalanlamasından büyük bir memnuniyet duyuyor. Çünkü erkeliğini kaybetmeden anüs yoluyla da tatmin oluyor.Anlaşılan, “İçine almış ve almamış” olanlardan oluşan, bütün bu kalabalık, kocaman bir aile gibi olmuştu. Ve ben haddim olmayarak içine girdiğim bu koca ailenin bireylerine prezervatif ve aids broşürü dağıtmak istiyordum. Doğrusu herkesin eli de, gözü de oynaştaydı ve gecenin o saatinde, kimsenin sağlık nutukları dinlemeye niyeti yoktu. Bu nedenle insanlarla diyalog ku
rmakta zorlanıyordum. Belki de haklıydılar. Çünkü, o yıllarda aids'le mücadele, insanları korkutma düşüncesi üzerine kurulmuştu. Ve korku insanda tedbir almayı değil, kaçma dürtüsü uyandırıyordu.Buraya bütün bir haftanın stresini unutmak ve deşarj olmak için gelmiş olan bu insanlar, aids korkusuyla yüzleşip sıkıntılarına bir yenisini eklemek istemiyorlardı. Yine de masalardan birinin yanından geçerken, esmer bir Fransız kalkıp bana sarılmış, elimdeki prezervatif ve broşürleri göstererek, beni yanaklarımdan
öpmüştü.Sonra konuştuğum bazı insanlardan şunu öğrendim. Oradaki makyajlı olan da, bıyıklı olan da; onların deyimiyle lübinya da laço da aynı efkârı paylaşıyordu. Çoğu benzer bir arabesk atmosfer içinde yaşama olan bezginliklerinden, toplum içindeki yalnızlıklarından ve itilmişliklerinden söz ediyorlardı. Ortak payda umutsuzluktu. Ben aids deyince onlar, atın ölümü arpadan diyorlardı. Sustum.
Bu insanlara broşürden önce, umut verilmeydi ve biraz da alınmalıydı, yaşamla ve gelecekle ilgili olan kaygılarında
n.Bir köşeye çekildim ve onları seyrediyordum. Az önce bana karamsar duygularını anlatan bir makyajlı, şimdi bıyıklı bir adamın boynuna sarılmış, onun birasından yudumlarken, şen kahkahalarıyla masayı şenlendiriyordu. O anda garsonlardan biri yanıma geldi ve bana dedi ki, “siz, lütfen dışarı çıkar mısınız? Müdür beyin emri bu. Müşterileri rahatsız ediyorsun” Ben de “hayır, rahatsız etmiyorum. Sadece broşür veriyorum" dedim. Garson, “Müdür bey bu nedenle kızıyor, müşterileri korkutup, kaçırıyorsun” dedi. V
e beni dışarı çıkardı. Çok kızmıştım. Moralim bozulmuştu.Yolun karşı tarafına geçtim. Öfkeyle birahanenin kapısına bakarken polis otosu geldi. “Kimi bekliyorsun” dediler. “Hiç kimseyi” dedim, ama inanmadılar.
“Gecenin bu saatinde burda işin ne paralı çalışıyorsun herhalde, müşteri mi bekliyorsun?” dediler.
“Hayır, öğrenciyim, broşür dağıtıyorum”dedim. İnanmadılar. Beni minibüse alıp, arka sokaktaki karakola götürdüler. Genç komiser kimliklerimi ve aids broşürlerimi gördükten sonra beni serbest bıraktı.
Başım dumanlanmış, karanlık cadde boyunca eve doğru yürüyordum. Gelen arabaların far ışıkları gözümü kamaştırıyordu. Polisin beni müşteri bekleyen fahişe sanmış olması aklıma geldi. Neden bilmem ama birden tahrik oldum.
Gece karanlığındaki gizem mi, beni çağıran karanlık boş sokaklar mı, yoksa polisin ithamları mı bilmem, aşk ateşim canlanmıştı. O karanlıkta hiç tanımadığım birisiyle ilişki istedi canım. Cadde boyunca yürürken adımlarım hızlandı. Nabzım yükseldi. Heyecandan ağzım kurudu. İçimden dua okumaya b
aşladım. İnşallah bir terslik olmazdı. Çünkü mantığım sıfırlanmış duygularım bana hakim olmuştu. İnanıyordum güzel bir gece olacağına, yüreğimle inandığımda, hep güzel şeyler yaşardım.Tanrım! Evet, işte orda, o bankta biri oturuyordu, hem de yalnızdı. Şükü
rler olsun.Koşarak gittim yanına. Orta boylu, lokum burunlu, kalın bacaklı, 19 yaşlarında kumral bir gençti. Nefes nefesiydim. Bir sigara istedim ve izinsiz yanına oturdum. Hemen başladık konuşmaya. Sanki kırk yıllık iki dost gibiydik. Önce o akşam yaşadıklarımı anlattım ona, sonra onun anlattıklarını dinledim sigaralarımızı içerken. Teyzesinde kalıyormuş ama, üstbaşına bakılırsa sokak çocuğu gibi görünüyordu. Olsun, ne farkeder o gece, o saat onunla aynı bankta otururken dizdize ne farkım vardı ki ondan.
Üstelik soğuk eli, sıcak avcumdaydı. Bal renkli gözleri vardı. Kahve rengi deri montu, eski kot pantolonu, taranmamış dalgalı saçları ve o kirli, gülümseyen yüzüyle; gözüme çikolatalı bir pasta gibi görünüyordu.Çok duygusaldı. İki saatlik sohbetten sonra “Birbirimizden hiç ayrılmayalım. Bir ev kiralarız. Ben bir iş bulur çalışırım. Senin çalışmana gerek yok. Beraber yaşayalım” dedi. Güzel bir hayaldi. Ona daha da sokuldum ve onunla yatmak istedim. Evet, onun sevgi dolu yüreğine karşı ona aşk sunmalıydım.
Sevgisiz, ilgisiz kalmış, belki aşka da susamış bu gençle yatmak, tam da isabet olacaktı. Yağmurun, kurak topraklara yağması gibi.Ona “yerin var mı?” diye sordum. “Yok” dedi. Hava soğuk esiyordu. Üşümeye başladık. “İstersen tren istasyonuna gidelim, üşümeyiz” dedi. İstasyona gidip, oturduk soğuktan birbirimize sarılmıştık. Sigara dumanını birbirimizin boynuna üflüyor, ısınmaya çalışıyorduk. Derken sabahın altısı olmuştu. Uzaklardan ilk gelen trenin sesini duyduk. Bomboş bir tren geldi. Boş bir vagonda yany
ana oturduk. Tren hareket edince tekrar birbirimize sarıldık. Ama bu kez amacımız ısınmak değil, rahatlamaktı. Birbirimizin her yerini ısırıp, öperken tren sallanıyor, birbirimizin kucağından kayıp düşüyorduk. Ama herşeye inat, seviştikçe sevişiyorduk.Tren
son istasyon olan Halkalı’ya doğru hızlandıkça, biz de hızımızı artırıp, adeta trenin hızına ulaşmaya çalışıyor, onunla yarışıyorduk. Sonunda finale uçarcasına giden trenin çıkardığı mekanik zafer nağralarının ritmine Ertan’la uyum sağlamış ve bitiş çizgisini birlikte göğüslemiştik.