KISA BİR ÖZGÜRLÜK HİKÂYESİ

F. MERAL/İstanbul

Yıl 1997… Mevsimlerden yaz… Günlerden Pazar… Akşam saatlerinde altı kişi İstiklâl'in ara sokaklarından birindeki bara gitmiştik. Gay partisi veriliyordu ve orada bulunan insanların ezici çoğunluğu gay, lezbiyen ve transeksüellerden oluşuyordu. Büyük ihtimalle hetero olduklarını düşündüğümüz bir grup insanın hemen yanındaki boş masaya oturduk. Sarmaş dolaş dans eden eş-cinseller bütün pisti kaplamışlardı. Onların bu denli sınırsız davranmaları hepimize haz veriyordu. O ruhsal ve tensel çekimlerin tanığı olmak bizlere olağan dışı gelmiyordu. Sanki her an her yerde böylesi güzelliklere rastlıyormuşçasına, bir taraftan da sınırsız özgürlüğü yaşamanın ve bu kadar eş-cinselle bir arada olmanın verdiği ayrıcalığı içimizde tarifsiz bir duyguyla yoğurmanın hazzıyla… (neden ayrıcalık: bir çok eş-cinsel farklı şehirlerde tüm bunlardan habersiz, tek başına varolma mücadelesi veriyor, eğlenmek veya eğlenenleri seyretmek, belirli bir grubun arasında olmak şöyle dursun, en basitinden konuşabileceği bir eşcinsele bile rastlayamayan o kadar çok eş-cinsel varki… (not:I) Sanki hepimiz gündelik hayatta da hep böyle rahat ve özgürdük. Sanki canımız her istediğinde yanımızdakinle sevişiyor ve dans ediyorduk.

Büyük yalnızlıklarımızı unutmuştuk… Sınırlandırılmışlıklarımızı, esaretimizi, koşullandırılmışlıklarımızı, duvarlar arasındaki küçük dünyalarımızı, itilmişliklerimizi, heteroseksist dünyayı, mekanları, mekansızlıkları, kendimiz dışında her şeyi unutmuş gibiydik ya da öyle görünüyorduk ve hiç değilse bu gece, hiç değilse burada… Sanki her birimiz birer Tanrıydık veya Tanrılaşıyor, Tanrılaştırı-lı-yorduk ve aslında olmamız gerektiği gibiydik. Sahte dünyalar, sahte cennetler, sahte özgürlükler ya böyle oluyordu yada her birimiz kendimizi kandırıyorduk. Kafesinden başka yerde yaşayamayacağına inanmış, bu kadar özgürlüğün kendine yettiğine kanaat etmiş bir kuştan ne kadar farklı davranabiliyorduk ki? O gece orada rahat ve sınırsız olmamız oradaki çoğunluğun eş-cinsel olduğunu bilmemizden mi kaynaklanıyordu? Bizim gibilerle bir arada olmamızdan mı? Yudumladığımız içkilerden mi? Rahat davranmamızın eş-cinsellerce tepkiyle karşılanmayacağından mı? Heterolardan tepki alsak bile onların borularının burada ötmeyeceğinden mi? Yoksa herkes, herşey pembe mi görünmeye başlamıştı bu gece, sırf gecenin rengi pembe diye…

İçki... müzik... dans... makyajlı gay'ler. Lezbiyen sevgililer... tuvalette sevişen çiftler... Topu topu bir kaç saatlik eş-cinsel cennetimiz... Sonra her şey bitmeyecek miydi? Sınırlı saatlerde ne yaşasak kâr, ne yapsa helâl miydi?.. Helâldi... helâl.... Çünkü birazdan sokağa çıkıp, gerçek dünyaya döndüğümüzde başlayacak olan cehennemimizin gönüllü-gönülsüz zebanileriydik biz.

Olup bitenleri seyrederken bir an geldi, bakışlarımız buluştu. Sanki iki yüklü bulut çarpışmıştı beklenmedik bir anda. Yanyana oturuyorduk... Elini elimin üstüne koyup gülümsediğinde karnımda kelebekler uçmuştu... Oysa ilk kez de yaşıyor değildik bunları, sevgiliydik çünkü biz ve doğal olanı yaşıyorduk kuşkusuz. Başbaşa olduğumuz yoğun anlardaki gibiydik ve ilk kez kalabalığın içinde duygularımızı bastırma, kendimizi kontrol etme ihtiyacı duymuyorduk... Sonra gözler dudaklara kaydı ve yalnız ikimiz vardık ve bizden başkası yok gibiydi... Dudaklarımız birleştiğinde masadakiler coşkuyla alkışlamışlardı da bizi ve zafer kazanmış iki komutan gibi nasıl da şımarmıştık, eh.. bu kadarcık da olsundu artık. Kutsanmıştık ilk kez ne de olsa, kolay hazmedememiş olmalıydık. Bizden cesaret alan masadakiler de başlamışlardı öpüşmeye. Çoğunluk bizdik orada ve bir kaç heteronun pis pis sırıtmaları kimin umurundaydı sanki? Kimin yargılamaya gücü yetecekti bizi orada? Kim suçlayabilir, kim utandırabilirdi bizi? Hoş yapsalar bile hangimiz gocunurduk ki? Bu bizim gecemizdi ve nasılsa yarın sokakta bu denli özgür olamayacaktık.

Ve o hep anlatılan pembe üçgenin içinde hapsolup özgür olduğumuzu sanmaktan başka ne olabilirdi yaşadıklarımız ve tüm bunlarla yetinmemiz? Özgürlüklerimizi sokağa, gündelik hayata taşıyamayışımız... Yeterince rahatsızlık duymayışımız... Pembe üçgeni kırmaktan, sınırlarının dışına taşmaktan korkmamız... Niyetimiz vardı belki ama yeterince cesaretimiz mi yoktu neydi? Birileri üçgeni kırma harekâtına başlasın varsın, bize bir kaç metre kare alan, bir kaç kapalı mekan, sınırlı özgürlükler yetiyordu nasıl olsa... Hem ille de çemberi kırmaksa bütün sorun, neden bu biz olalımdı ki? Nasılsa birileri vardı, bunları yapacak, hem bize de neydi tüm bunlardan? Bilmiyor muydu bunlar "BÖYLE GELMİŞ, BÖYLE GİDER"

NOT: Sevgili Lambda sizlere şehir dışından da ulaşmak isteyenler ne verdiğiniz adrese yazarak ne de telefon ederek ulaşamıyorlar. Yol gösterir ve bir açıklama yapabilirseniz bir çok insan mutlu olacak.

Ne kadar ulaşılmazsınız!

Hosted by www.Geocities.ws

1