YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR…

Parisli Amca, 2. Bölüm, İstanbul

Sayın Akın'a (Samsun) ithaf ediyorum. (Kaos GL Sayı 41 sahife 23) “Erkek erkeğe”

Hemen her gün sevgili Muhsin'imi hayal ederek mastürbasyon yapar, gece rüyalarımda da sevişerek infal (hamamcı) olurdum.

Sabahları uyandığımda üstünde haritalar çizili külotumu kirli çamaşır sepetine atar, ılık duşumu alır, kahvaltıya otururdum iştahsız, pısmış bir halim vardı. Sık sık da ağlama krizlerim tutuyordu. Annem zorla sütümü içirir, konuşturmaya çalışırdı. Zannedersem çamaşır sepetindeki kirlilerimi tetkik eder, horozun öttüğüne kanaat getirirdi. Eh kuşumuz da sağlamdı ama vaziyet hiç de annemin bildiği gibi değildi.

Doktora gidiyoruz.

O günlerde annem beni Almanya’dan gelen çok meşhur yahudi bir sinir doktoruna götürdü.

Doktor annemi dışarda bekleterek beni odasında anüsümden husyelerime kadar muayene etti.

Sorduğu suallerime kaçamak cevaplar veriyordum. Doktor durumu hemen kavramıştı.

Endişelenip ağladığımı görünce:

Bak yavrum, sapasağlam akıllı bir çocuksun, senin bu durumunda milyonlarca insan var.

Seks duygularının kendi cinsine yönelmesi herkes de olabilen bir ruh halidir. Sadece sende biraz erken başlamış. Sabırlı ol. İlerde aynen duygularını taşıyan çok arkadaşın olacak rahatlayacaksın şimdi annene sadece basit bir sinir zafiyeti geçirmekte olduğunu söyleyeceğim.

Vitamin hapları yazıyorum. Spor yap denize gir hadi güle güle, dedi.

Okul yaşamım

İstanbul Galata Kulesi’nin yakınındaki Fransız Kolejinde yatılı olarak okumaya başlamıştım.

Karda kışta okula gidip gelmeyi göze alamadığımızdan annem yatılı okumama karar vermişti.

Altışar kişilik ranzalı ve bir de çok büyük bir yatakhane vardı.

Cumartesi günleri talebe velileri okula gelir çocuklarını evlerine götürürler, pazartesi sabahları da tekrar okula teslim ederlerdi.

Ancak velileri taşrada olan beş on öğrenci cumartesi pazar günleri de okulda kalırlardı. Ben de cumartesi pazar tatillerini evimde geçirirdim. Ta ki Bursalı Tamer isimli arkadaşımla haşır-neşir olana dek.

Tamer’le birbirimize kanımız hemen ısındı. Her fırsatta üç beş dakika köşe bucak yerlerde gizlice öpüşür sevişirdik.

Tamer de Muhsin gibi kumral fıkır fıkır delifişeğin biriydi. Onla sevişirken sanki Muhsin'i öper koklar gibi olurdum.

Bazı hafta sonlarında eve telefon açar, ders çalışma bahanesi ile, beni okuldan almamalarını söylerdim. Tabii hafta sonları boşalan yatakhanelerin gizli köşelerinde Tamer’le daha fazla beraber olabilmek için. Repertuarımız zenginleşmiş, oral sekse bile başlamıştık.

Romantik iki sevgili yaz tatiline kadar mutlu birlikteliğimizi kimseye sezdirmeden sürdürmeyi başarabilmiştik.

Yaz Tatili

Okul yaz tatiline girmiş, öğrenciler evlerine memleketlerine dönmüşlerdi. Bizde İstanbul Bostancı’da oturan teyzemlere gitmiştik. Aradasırada Muhsin’le Tamer’le mektuplaşıyordum. Birbirimizden çok uzaklardaydık. Seks ihtiyacım, bunalımlar yine başlamıştı. Denize, plajlara gidiyor, mayolu insanları seyretmekten zevk oluyordum.

Beni yalnızca atletik yapılı, mayosunun önü kabarık gençler ilgilendiriyordu. Kızlara nedense hiç bakmıyordum bile. Bir müddet evvel Karaköy’deki genelevlere gitmiş, sarışın bir kadını beğenerek odasına çıkmış, soyunup birbirimize sarıldığımızda penisim hiç uyanamamış, mahcubiyetle kıpkırmızı olarak hiç bir şey söylemeden parasını ödemiş, giyinip gitmiştim. Daha evvelki denemelerim de böyle olmuştu. Halbuki plajda hoşuma giden erkekleri gördükçe hemen uyanıyordum. Çok çekingen, tecrübesiz bir insan olduğundan tanımadığım kişilerle hemen arkadaşlık kurmam imkansızdı.

Hep ilk teşebbüsün karşı taraftan gelmesini beklerdim. Hâlâ da öyleyim. Bu kötü huyumu değiştiremedim.

Bir gün yine plajda sıcak kumların üzerine yatmış etrafımı seyrederken yirmibeş yaşlarında, esmer, göğüsleri kolları bacakları simsiyah tüylerle kaplı çok sevimli bir genç yanıma uzanıverdi. Birbirimizin vücuduna hayran hayran bakışıyorduk.

Ben tüysüz bembeyaz, o ise çok kıllı esmerdi. Bir ara gözüm mayosuna takıldı.

Önü bir çadır düzeği gibi kabarmış, sanki yalvaran bakışlarım oraya kilitlenmişti.

O da durumun farkındaydı.

Bembeyaz iri dişleri ile gülümsüyor., yüzüme tatlı tatlı bakıyordu.

Yüreğim heyecanla çarpıyor, olumlu bir teşebbüsde bulunamıyordum. Pasif ve cesaretsizdim. Neyseki biraz daha yanıma sokuldu, kolumu tuttu, omuzuma ateşli bir öpücük kondurarak hemen çekildi. Vücudumu müthiş bir seks alevi sarmış, zangır zangır titriyordum. Yavaşça doğruldu.

Elimi tutarak:

Hadi gel, bak şu karşıdaki yedi numaralı kabindeyim. Ben içeri girdikten bir iki dakika sonra geliver e mi, dedi. Gülümseyerek başımla olur işareti yaptım. Kısa bir tur atıp heyecanla, aralık kapıdan içeri süzüldüm.

Yataklı bir kabin tutmuştu. Kapının sürgüsünü çekip boynuma sarıldı.

Oh, tatlım dedi. Adanalıyım. İsmim Yaşar, mimarlık fakültesindeyim. O kadar sıcak bakışları vardıki, ondan çok hoşlanmıştım. Mayolarımızı sıyırdık göğüslerimi omuzlarımı öpüyor emiyor, bacaklarımı okşuyordu. Tahta gibi sert penisi oldukça büyüktü. Başımı önüne doğru hafifçe bastırarak oral seks yapmamı istedi. İsteğini zevkle yerine getirdim. Birkaç dakika sonra plaj çantasından çıkardığı pembe renkli bir kremi penisine, sonra da anüsüme sürerek, beni yüzükoyun yatırdı. Çok dikkatli ve tecrübeli idi.

Biraz canım yanıyor, ama müthiş hoşlanıyordum o gün tam üç defa uzun uzun sevişmiş çok zevkli heyecanlı dakikalar yaşamıştık.

Muhsin’le Tamer’den sonra üçüncü olarak seviştiğim bu tatlı insan, benzeri bulunamaz bir aşk ilahı idi.

Bir büyük şair;

“Nazirin yok senin ey mah

Arar göynüm seni seyyarelerde”

“Benzerim yok senin ey ay,

arar gönlüm seni gezegenlerde” demiş.

Bazı günler hüzünle yalvardığım gökteki parlak yıldızlar mı, yoksa geylerin hiç sözü geçmeyen mitolojik aşk tanrıları mı, gezegenlerden inen manyetik ışınlar mı? Nedir?

Bizi, Suadiye plajının kızgın kumları üzerinde ılık terlerimizi birbirine kaynaştırmış bir aşk mucizesi gerçekleşmişti.

Birlikteliğimizden duyduğumuz hazzı samimiyetle fısıldaşır, dudaklarımız tekrar tekrar birbirine kenetlenirdi.

Sanki bir rüya aleminde yaşıyor gibiydik Acaba birbirimiz için mi yaratılmıştık? Sevişmek ne tatlı, aşk ne yüce bir duygu idi...

Birbirimize adres ve telefon numaralarımızı vererek bir hafta sonra aynı yerde buluşmak üzere sözleşmiş, uzun uzun tekrar öpüşerek ayrılmıştık.

Dökülen gözyaşlarım artık sevinç ve mutluluğumuz içindi.

Not: Bu mutlu beraberlik iki sene kadar sürer. Çok cahil bir toprak ağasının en küçük oğlu olan sevgilim Yaşar, Adana’ya çağrılır. Çok yakın akrabalarından, hiç sevmediği, hoşlanmadığı bir kızla zorla evlenmeye mecbur edilir. Altı ay kadar sonra... sonrasını yazmaya elim varmıyor..

Bu yiğidim,. arslanım.. İlkel törelerden birine… Bunca sene sonra bile gözyaşlarımı tutamıyorum.

İstanbul’da Geylerin Acıklı Yaşamı

Lise son sınıfta iken Adanalı sevgilim Yaşar'ın korkunç akıbeti beni yaşamdan soğutmuştu.

Okulu terk ettim. Yerli filmler çeken bir stüdyoda işe başladım. İş ağır fakat çok zevkliydi.

Artistler, figüranlar, set işçileri bir hengame ki sormayın gitsin. Kendimi işe vermiş yeni bir hayata başlamıştım. Zeki Müren’in “Beklenen Şarkı” filmi çekiliyordu. Zeki Bey’in enteresan bir kişiliği vardı. Tavırları, sesi, giyimi kadınsı idi ama, kendine aykırı, zıt gelen hareketlere hiç göz yummazdı.

Tüm set çalışanları, hepimiz, elimizden geldiğince saygılı, dikkatli olmaya çalışırdık.

Bu arada sinemanın bir çok ünlülerini yakından görmüştüm. Etrafımızda konuşulanlardan anladığıma göre epeyce eşcinsel, lezbiyen sanatçı ve figüran vardı. Bu yönden de sinema sanatını çok sevmiş, çabuk intibak etmiştim.

Zamanla iş arkadaşlarımla samimiyetim ilerlemiş, seks arkadaşlığı kurmuştum.

Beyoğlu Tarlabaşı’nın arka sokaklarında oturan gey arkadaşlarımın evlerinde üç beş kişi gizli gizli toplanır, yer içer sevişirdik.

Zevklerimizden biri de Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı’nda bira içmekti. Arada bazı heterolar, geyliğini belli eden, kırıtan, sırıtan arkadaşlarımıza laf atarlar, müstehcen el işaretleri ile hakaret yağdırırlardı. Bazen bu öküzlerle kapışır, polislik, karakolluk bile olurduk.

Tabiî ibneler haksız çıkar, öküzler salınır, bizlerle de gırgır geçildikten sonra iş tatlıya bağlanır, evlerimize dönerdik.

Toplumda itibarlı onurlu yerimiz yoktu. Olur olmaz yerlerde bizleri birbirlerine baş parmakları ile işaret parmaklarını halka şekline getirerek gösterirler, bak şu var ya yengen olur, diye öğünürlerdi.

Kahvehane, gazino gibi yerlerden bile bazı arkadaşlarımızın kovulduğu olurdu.

“Bir daha buraya gelmeyin ha...” derlerdi.

Bu hakaretler yenir yutulur şeyler değildi. Neydi bize reva görülen bu zalimce düşmanlık, bizlerden ne kötülük görmüşlerdi ki. İşte otuz sene evvelki medeni İstanbul’da itilip kakılıp, her yerde dışlanan geylerin acıklı durumu...

Pariste bir akrabasının ziyaretinden dönen bir gay arkadaşım;

Hemen hazırlan, Paris’e gidiyoruz, demişti.

Mırın kırın istemem. Yeni bir hayata başlayacağız.

Hakikaten, bir ay kadar sonra Cartier Latin’in, Saint Michel'in sihirli havasını koklayarak, sarı saçları bellerine dolanan cinslerimizle, altı sene sürecek, çok mutlu cinsel yaşama kavuşacaktım. Daha ilk geldiğim aydan gönlümce beğendiklerimle aktif pasif kolayca temas mümkündü. Mekan, otel problemi bile yoktu.

İstanbul’daki mahallemizin namusunu koruyan zorbaların, iğrenç iftiralarla dolu dedikoduların zerresi burada söz konusu olamazdı.

Kimse kimseye, gözünün üstünde kaşın var, bile demiyordu.

Muazzam katedral ve kiliselerde pazar sabahları orglu müzikle ayinlere katılan dindar hristiyanlar pek çoktu. Hiçbiri ibnelerin cehennemin kızgın katran kazanlarında çatır çatır yanacağından söz etmemişti. Bilmem ki. Belki de devletten maaş alıp da vatandaşına hayırlı iş yapmayan günahkarların çokluğuna bu kazanlar kafi gelmiyor, Avrupa’da şube açılmıyordu.

Saint Michel Paris’in meşhur talebe ve ressamların mahallesi.

Yorum Sizin

Paris’e geleli iki ay kadar olmuştu. Le Bronze denen diskoda Jean Pierre'le tanışmış, samimi arkadaşlık kurmuştuk. Jean kendi yaşımda, efemine, beyaz tenli, güler yüzlü, pasif bir geydi.

Her cumartesi pazar günleri de Le Bronze'nin darkroomunda buluşurduk.

Bazen tam kadın kılığında, travesti olarak, dudakları rujlu, parmakları ojeli, makyajlı, ince sivri topuklu ayakkabıları ile zarif bir kız görünümünde gelirdi. Birbirimizden çok hoşlanırdık. Bir modaevinde dekoratör olarak çalışıyordu. Ben de bir sinema film laboratuarına kapağı atmış, akşamları da meslek sanat okuluna devam ediyordum.

Bir cumartesi Jean Pierre beni evine davet etti. Annesinin çok lezzetli yemekler pişirdiğini ve beni tanımak istediğini söylemişti.

Bir güzel pasta alarak beraber yakın bir banliyöde oturdukları apartman dairesine vardık. Kapıyı güler yüzle annesi açtı. Evde Jean Pierre'ın kendinden iki yaş büyük güzel bir ablası vardı.

Tanıştıktan sonra sofraya kurulduk. Annesi Jean Pierre’le samimi ve dürüst bir arkadaşlık kurduğumdan beni çok sevdiklerini söyledi. Yemek esnasında anne: Kocasının erken öldüğünü, çocuklarını yetim büyüttüğünü, oğlunun ve kızının ancak kendi cinsleriyle mutlu olduklarını, birbirlerinin elbiselerini giydiklerini, psikologların hiç bir müdahalede bulunulmaması yönünde tavsiyelerde bulunduklarını samimiyetli anlattı. “Ne yapalım. Ancak torun sahibi olamayacağım ama çocuklarımdan çok memnunum, mesleklerinde de çok başarılılar. Patronları da çok seviyor..”

Yemek esnasında kapı çalındı.

Jean Pierre kapıyı açtı.

İçeriye yirmi yaşlarında, kot pantolonlu güzel bir kız girdi. Elinde motorsiklete binenlerin başlarını korumak için kullandıkları kocaman bir kask vardı. Anlaşılan motor ile gelmişti. Öpüştüler. Beni de tanıştırdılar, sofraya buyur ettiler, yedik içtik…

Yeni gelen kızcağız anlaşılan Jean Pierre'in ablası Janette'in partneri idi. Her halleri yapmacıksız, samimi idi.

Mutlulukları hemen belli oluyordu. Yemek uzun sürmüş, kanyakları içmiş, kahve ile pastaları yemiştik.

Vakit gece yarısına da yaklaşmıştı. Müsaadelerini rica edip kendilerine lezzetli yemekleri için teşekkür edip, gitmek istedim, Jean Pierre hemen atıldı:

Bu saatten sonra hiç seni bırakır mıyım?

Annesi de, yerimiz müsait, kalırsanız çok sevinirim. Zaten yarın pazar

Size öğlen, soslu tavşan kızartması pişireceğim, dedi.

Samimi konuştukları belliydi. Kalmaya karar verdim. Biraz sonra Jean Pierre duşu ve yatacağım odayı gösterdi.

Ilık bir duş alıp yatak odasına geçtim. Jeam Pierre’de duşa girmişti. Bir kaç dakika sonra kapı açıldı. Jean Pierre usulca koynuma girdi. Oh... Bebeğim.. Kullandığı parfüm başımı döndürmüştü. Onu öperek ışığı söndürdüm.. Anlaşılan motosikletli kız da Jean Pierre'in ablası Janette'in koynunda yatıyordu... Şefkatli anne çocuklarının mutluluğu için her türlü fedakarlığa katlanıyordu...

Evet cennet annelerin ayakları altında idi.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1