FESTİVALİN ARDINDAN
(Kare AS)
Şakir/
İstanbul
17. İstanbul Film Festivali
başladı ve bitti. Tam onaltı gün boyunca İstiklal Caddesi farklı bir kalabalık ve koşuşturmacaya sahne oldu. Yarışma bölümünde gösterilen Wilde ile doruklara çıkan eşcinsel karakter taşıyan filmlerin sayıları ve sinemaseverlerin filmlere olan ilgisi azımsanmayacak derece. Ne mutlu ki Hoolywod da yıllardır eşcinselleri görmezden gelen tavrını bırakıp, taşlayarak da olsa eşcinselleri –hem de gerçek eşcinselleri- filmlerinde yansıtmaya başladı. Sıçrayan ve devam edeceği pek aşikâr bu akımın etkilerini, gösterimi sona eren Türk filmlerinde de görebilmek mümkündü. Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla çekilen Ferzan Özpetek’in İtalya- Türkiye-İspanya ortak yapımı ilk uzun metrajlı Hamam‘da önce bu konu az da olsa işlendi. Hamamcılar ve Ferzan Özpetek’in tutarsız açıklamaları olmasa film gerekli mesajları verebilirdi. Ama Türk yemeğini gösteren plan görüntüler, sünnet töreni, Türk misafirperverliği, oyun havası, boğaz gezisi ve kapalı çarşı görüntüleriyle film, eşcinsel filmi olmaktan çok kültür bakanlığının Türkiye tanıtımı veren filmi havasını taşıyordu. Teacher İngiltere’sinin zor şartlarını anlatan film “The Full Monty/Anadon Doğma) içinde iki eşcinsel karaterle pek suya sabuna dokunmasa da en iyi film müziği oscarını alırken, İngiliz oscarlarından en iyi film ödülünü almayı da ihmal etmedi. Lezbiyen aşkı anlatan “Nobody Love’s Me” beklenen ilgiyi bulmazken şiir yazarak Muazzez Abacı kadar ünlü olmaya çalışan Küçük İskender sayesinde Ağır Roman ilk haftalarda kapalı gişe oynadı. Üzerinde çok şey söylenen film ve tartışmalı karakter hakkında birşeyler söylemeye gerek yok sanırım. Kendisine yapılan iyiliği, bedenini vererek –düşsel bir ayin havasına bürünen- karşılığını ödemek isteyen ki; cevap alamayınca hayata küsen ve kadın olmayı seçen kararsız bir eşcinsel profili çiziyor bizlere. Son 20 yılın en sürükleyici filmi olarak gösterilen 32 cm’lik penisle dudak uçuklatan “Boogy Nights”, içine zorlama bir karakter ilave edilerek şenlendirilmiş, yüzeyde porno film endüstrisini ve Amerikan aile yapısını sorgulayan bir amaca sahip. Rupert Everet ve “bir kadının en iyi sırdaşı bir eşcinseldir” mesajıyla yüklenmiş “My Best Friend Wedding” görsellik ve gerçeklikten uzak kalıyor. Zaman zaman sıkıcı, ders verme havasına hiç girmediği için izleyenin memnun ayrıldığı “Herkes kendi kendisini arar” içinde eşcinsel karakterle zenginleşmiş özgün bir Fransız filmi. En çok şaşkınlık veren de “As god as it gets” gibi oyunculuk oscarlarını kaptırmayan filmin geneline yayılmış eşcinsel karakter. Yine de sanatçı, ince ruhlu, kadınların sevdiği ama yatamadığı sloganının altı serçe çiziliyor. Bu sezon benim gördüğüm içindeki karakterlerin taşıdığı negatif derinlik nedeniyle en kötü film hiç kuşkusuz Richard Gere’ın ve Bruce Willis’in kötü oyunuyla birleşen “Çakal”. Seri cinayetler işleyen ve gözünü kırmadan adam öldüren azılı katilin olsa olsa tutarsız bir eşcinsel olabileceği bol tanıtımlı, içi boş Hollywood yapımında kafamıza vuruluyor. Bunların yanında festival kapsamında gay karakter taşıyan (gay film diyemiyorum bir türlü) filmleri izlemek mümkündü. Film öncesi sinema önleri ise birbirini uzun zamandır göremeye eşcinsellerin ve aktivist grupların toplantı yeri haline geldi adeta. Özenle koruduğumuz bilinen nadide eşcinseller K. İskender, M. Mungan ve Y. Türker ile aynı salonda film izleme şansına nail olduk. Konuyu fazla dağıtmadan festivalde görebildiğim gay karakterli birkaç film üzerine izlenimleri aktarmak istiyorum.
İyi ve Kötünün Bahçesinde Gece Yarısı:
Clint Eastwood’un kamera arkasına geçtiği iki buçuk saatlik biraz yavaş ilerleyen filmi John Berendt’in çok satan kitabından uyarlama. Kentin önemli ve renkli sakinlerinden sanat eserleri koleksiyoncusu Jim Williams’ın her yıl merakla beklenen noel partisine dair izlenimlerini yazacak olan gazeteci John Kelso; Jim Williams ve erkek sevgilisinin arasında geçen tartışmaya
tanık olur. Aynı gece içinde sevgilinin (Jude Law) ölü bulunması üzerine açılan mahkeme nefis müdaafasına dönüşür. Basit bir dergi yazısı olacakken gözlemci, tarafsız gazetecinin bulgularıyla kitap haline gelen sorgulamalar J. Williams’a gerçeği açıklamayı getirir. Büyük bir servete karşın hapiste tüm dostlarının kaçtığı, gizli bir eşcinsel karakter yaratılarak yönetmence toplumsal değerler sorgulanıyor. Mahkemede cinsel kimliğini açıklamayı kabul ederken, annesinin salonda bulunmamasını istemesi saygı duyulan ilk kurum aileyi akla getiriyor hemen. Çokça mizahi öğeler, eşcinsel ve ağzı kalabalık travesti karakteriyle canlandırılmaya çalışılan, Worner Bross’un dağıtımdan son anda vazgeçtiği filmde, yüce mukadderat diye bağıran gereksiz finali ne yazık ki izleyicinin filmden hüsranla ayrılmasına neden oluyor. Festivalin Edebiyattan Beyazperdeye bölümünde gösterilen film kafalarda “Şeytanın Avukatı” filminin finaline benzeye “gerçek acaba ne” sorusunu yaratıyor. Film Kevin Spacey’nin “Olağan Şüpheliler”den sonra hayal kırıklığı yaratan oyunu ve traji-komik ölüm sahnesiyle sona eriyor.
Albay Redl:
Ülkesinin ve dünyanı en iyi yönetmenlerinden Szabo’nun filmografisinden nitelikli filmi Abay Redl’de sinemanın en büyük aktörlerinden Klaous Maria Brandaur’ı izlemek büyük şans. Kraliyete yönelik başarılı bir şiir yazan yoksul Ukraynalı küçük Redl’nin meziyetlerle dolu yükselişini içeriyor film. Sınırları çizilmemiş 20. yüzyıl Avrupa’sında askeri okullar bir stratejik, duygusuz yoketme makinaları yaratmak üzere çalışıyor.
Film boyunca sistemlerin savunucusu sert ordu ve insan psikolojisi üzerinde yaptığı hasarları görebilmek olası. Anne tarafından Yahudi kökenini ve eşcinselliği saklayarak askeri eğitimle yetişen, hayatını çalışmaya adamış, çıkan dedikodular üzerine isteksiz evlilik yapan Albay Redl tatmin edemediği duyguları nedeniyle casusluk yelpazesi içinde pek çok insanın düşmanlığını kazanır. Önüne sürülen köstebek karşısında düştüğü yılların verdiği zayıflıksa onu, ordunun monarşiyi desteklemek için aradığı hedef haline getirir. Filmin en can alıcı sahneleri vatan hainliği ile suçlandığı ordu karşısında intiharla yargılanma arasında bocalayıp, ölümü seçtiği final kareleri olsa gerek. İlk ve son cinsel ilişkisini yaşadığı casus sevgilisine uyurken baktığında yüzünün taşıdığı ifade sert karakterine rağmen göz ardı edilmemeli.
Wilde:
Filmin döneminde yazdıkları, yaşadıkları ve sözleriyle aykırı Oscar Wilde’ın hayatının derin olmayan bir kesitini sunuyor film. Brian Gilbert’in filminde Oscar Wilde’a fizik olarak çok benzeyen Stephan Frears kendini geç keşfetmiş eşcinsel, karısını seven koca, sevecen ama noksanlı baba olarak Wilde’ı aktarıyor. Dostlarının bildiğimiz zamanı geldi telkiniyle evlenen Oscar, oyunlarını sevgilisiyle ailesinden ayrı yaşadığı evde yazmaya başlıyor.
Bir eşcinsel topluma ve dedikodulara karşı ince ailesi koruyacağı gibi ona, aşkla bağlı olan eşi Oscar’ı koruyor. En verimli döneminde kösteklediği ve hem de babasını mahkemeye vermeye ısrar ederek iki yıl ceza almasına yol açıp sonunu hazırladığı için yazarı sevenlerinin gözünde son sevgili Bosie Wilde’ı mahveden kişi Judie Law’ı (Bosie) iyi ve kötünün bahçesinde geceyarısı filminde kolleksiyoncunun öldürdüğü sevgilisi Hanson olarak görebiliriz. İki filmin hikayesi de ilginç, iki film de gerçek. Law ikisinde de eşcinsel ve huysuz bir felaket kuşu. Senaryoda aksayan nota büyük dahi Oscar’ın hayatına yalnızca üç erkeğin girmesi ve ölümünün –son yıllarının tamamen es geçilmesi. Jude Law (filmde Oscar’ın oğlanı diye tanımlanıyor) ise Oscar’ın aşkını hakeden sevgiliyi yansıtmaktan çok uzak daha sonra Lord Douglas (Bosie’nin babası) gibi dar kafalı, beş para etmez bir heteroseksüel haline geldiği unutulmamalı.
Kırık:
Yürek burkan, baştan sona insanın tüylerini diken diken eden sahnelerle dolu bir film. Sessizliğin sesiyle film nazi Almanya’sının üçgenlerle yokeden temerküz kamplarını tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Tv’deki kliplerde rastlanan insanların ateş çıkarıp dans ettiği bir gece klübünde başlayan Max-Rudy ilişkisi, Max’in sevişmek için bir Aman as
kerini evlerine getirmesi; Alman subaylarının evi basıp Alman askerini öldürmelerine kadar geliyor. Yakalandıktan sonra kampa götürülürken trende gördüğü işkence sonucu ölen Rudy, Max’e hayatta kalması için yardakçılık etmesi sonucunu hazırlar. Max’in kampta tek yaptığı bir yığın taşı on metre ileriye tek tek taşımaktır. Trende tanıştığı pembe üçgen takan Horst ile yahudilerin taktığı sarı üçgeni tercih eden Max arasında zamanla yakınlaşma başlar. Birbirine dokunamayan, yan yana oturup kelimelerle sevişen iki erkeğin aşkı yaşayış biçimleri filmin en duygusal sahnelerini oluşturuyor. “Sevme beni, beni sevmeni istemiyorlar” sözleri ise çok anlamlı. Film Horst’un askerlrce öldürülmesinden sonra Max’ın sevgilisindeki pembe üçgenli mahkum kıyafetini giymesi ve intihar etmesiyle sona eriyor. Sean Mathias’ın yönettiği üç tiyatro oyunundan sonra sanırım pek çok kişi ikinci uzun metraj çalışmasını merakla bekleyecek. Kırık, nazi Almanya’sına eleştirel bakabilen, içinde güçlü ve çarpıcı bir aşk öyküsü.Ne acı ki bahsi geçen onca film içerisinde mutlu, düzenli bir yaşamı olan eşcinsele rastlamak da mümkün değil. Galiba “mutlu aşk yoktur” derken azılı mutlu aşkın tarihi yokturu kasteden Aragon gibi düşünüp, unisex dünyanın oluşumuna kadar mutlu eşcinsel prototipi beklemek
hayal olur.