YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR…

 

Parisli Amca, Gay, İstanbul

Sevgili KAOS GL okuyucuları,

Başımdan geçenler pek abartılmadan samimi ve olabildiğince sade bir dille kaleme alınmış gençlik yaşamımın hüzünlü öyküleridir.

Bu öykülerde verilmek istenen mesaj şudur:

Cinsiyetimiz hakkında yanlış fikirler, saplantılarla hayatımızı karartan zihniyete karşı Avrupalılar, Amerikalılar gibi sabırla mücadele ederek bir an evvel huzurumuza kavuşalım.

Dergimizin kapağındaki slogan ne güzel ve doğru.

Eşcinsellerin kurtuluşu aynı zamanda heteroseksüelleri de özgüleştirecektir.

İtilmekten, kakılmaktan, dışlanmaktan kurtulalım.

Bizleri psikolojik bir hasta, bir sapık olarak gören heteroların yanlış düşüncede olduklarını, tarih boyunca dişi cinslerin dişilerle, erkek cinslerin de erkeklerle beraberliklerinin hiç değişmeden günümüze kadar devam ettiğini, geliştiğini, özgürleştiğini, bizleri horlamakla ellerine nefretimizi kazanmaktan başka bir şey geçmeyeceği gibi, hiç bir şekilde değişemeyeceğimizi, böyle bir şeyin ilmen ve tıbben imkansızlığının bilincinde olmalarını izah edelim.

Ayrıca geçmişte ve günümüzde pekçok tanınmış saygın sanat ve bilim adamının eşcinsel olduğu, Osmanlı tarihinin de bu hikayelerle dolup taştığını hatırlatalım.

Yazılarımda kültürsüz, görgüsüz, mütecaviz kişiler tarafından uğradığım haksız saldırılar, hakaretler, dışlanmalar bir yana, beraber olduğumuz bazı art niyetli kişilerin tasarlayarak tertipledikleri soygun, şantaj tehditleri de cabası.

Bir çok arkadaşlarımızın başına geldiği gibi.

Zaman zaman gazetelerde okuduğumuz sözde sapık ilişki teklifi iddiası ile öldürülen günahsız masum kurbanların haddi hesabı yok. Hem sömürür hem soyarlar, vahşice de öldürürler.

Yakalandıklarında da çok az bir ceza ile kurtulurlar.

Hayat görgüm ve edindiğim tecrübeleri, olmuş bir öykü tarzında sizlere sunmak, cinsimize zalimce saldıran bu ahlâksız kişilere karşı alınabilecek tedbirleri anlatmak, tartışmak isterim.

Bakalım ne zaman bu iğrenç fanatizm ve tabulardan kurtulabileceğiz.

Arada sizlere Avrupa’da geçen günlerimi, cinsimize ait gece kulüpleri, saunalar Fin hamamları gibi mekanları, zihniyet ve adetleri izaha çalışır, KAOS GL sayesinde kendimi sizlere biraz daha yakın hisseder, mutlu olurum.

Beni okuma zahmetine katlandığınız için teşekkür eder, tüm KAOS GL okuyucu ve yazarlarının Kurban Bayramını kutlar, hepinizi sevgi ve şefkatle kucaklarım.

 

Parisli Amcanın Hatıra Defterinden

Senelerce önce, orta okul ikinci sınıf öğrencisi iken arkadaşım Muhsin, kısa pantolonumun paçalarından elini tüysüz baldırlarıma daldırarak bacaklarımı okşamış, hiç tepki vermediğim hatta hoşlandığımı da anlayınca cesaretlenerek elimi düğmeleri çözük pantolonu içine sokarak penisini tutturmuştu.

Birden şaşırmış amma çok da hoşlanmıştım.

Tombul, beyaz ve tüysüz bacaklarımı okşarken zevkten, heyecandan tir tir titriyordum.

İlk defa böyle bir durumla karşılaştığım için ne yapacağımı bilememiş, Muhsin’in penisinden de çok hoşlanmıştım.

Ben on dört Muhsin’se onbeş yaşlarında iri yapılı, kumral, Bulgar göçmeni bir ailenin çocuğu idi.

O güne kadar bazı okul arkadaşlarım çaktırmada hafifçe bacaklarımı ellerler, sulanırlardı.

Amma bu seferki durum bambaşka bir şeydi. Yavaşça kulağıma; istersen eve gidelim. Annemle babam Silivri’ye gittiler, yarın gelecekler, demesi ile kendimizi Muhsin’in bomboş evinde bulmuştuk. Evvala Muhsin pantolonunu, donunu çıkarmış, sonra da ben. Önlerimiz dimdik.

Sedirin kenarına yan yana oturmuş, birbirimizin bacaklarını, penisini okşamaya başlamıştık. Muhsin iki sene evvel kadar sünnet olmuş, bense Hristiyan olduğumdan sünnetsizdim. Sünnetli bir penisi okşayıp sıkmaktan ne kadar zevk alıyordum ah bir bilseniz. Bir ara Muhsin parmakları ile anüsüme dokundu, okşadı. Sonra da parmağını ağzına sokarak ıslattı. Hafifçe anüsüme bastırdı.

Beş-altı santim kadar içime girmişti. Acı ile kıvranıyor, tüm vücudum elektrik cereyanına kapılmış gibi sarsılıyordu.

Birkaç saniye sonra ikimiz de dizlerimizin üzerine boşalmıştık.

Çok toy ve tecrübesizdik. Anlattığına göre Muhsin daha evvel kendinden büyük arkadaşları ile bazı serüvenler yaşamış, bense bu basit sevişmeyi ilk kez tadıyordum.

İleride anlatacağım öykülerin temeli böyle atılmış, eşcinselliğe tırmanılan merdivenlerin ilk basamağına ayağımızı basmıştık.

…………

Aradan uzun bir zaman geçmiş, yaz tatiline girmiştik. Münasip zamanlarda buluşuyor, zevkle sevişiyorduk. Ama içimizde hep bir korku vardı. Tedirgindik. Yaptığımız bu kadar güzel ve hoş şeyin korkunç bir suç sayıldığının farkına varmıştık.

Bu çok büyük kabahatin bir vesile ile ortaya çıkmasından çekiniyor, çarpılacağımız korkunç cezaları düşündükçe irkiliyorduk.

Her sevişmemizden sonra bir daha bu işi yapmayalım, desek de, münasip bir fırsat elimize geçtiğinde hemen bu korkunç günahı!… tekrar tekrar işliyorduk.

Bu işten vazgeçemeyeceğimizin bilincine varmıştık. Eğer bir gün iş üstünde yakalanırsak bizi kesseler bile hiç konuşmayacağımıza dair yeminlerle sözleşmiştik.

Birbirimizden ayrılmamaya da kararlıydık.

Galiba biz iki küçük çılgın aşk hastalığına yakalanmıştık. El ele tutuşsak, elektriklenir heyecanlanırdık. İçtiğimiz su sanki ayrı gitmezdi.

Ne biçim bir işti bu.

…………

Benden altı yaş büyük ablam bir sene kadar evvel evlenmiş, evimizin üst katındaki iki odaya eniştemle karı koca yerleşmişlerdi. Bazen gece yarılarına üst kattan acayip sesler, iniltiler gelir, kulak kabartır, ne olduğunu anlamaya çalışırdım. Ablamın karnı da şişmeye başlamıştı. Muhsin’le konuşa konuşa bu işleri çözmeye çalışıyorduk. Hani biz penislerimizi okşarken bir sıvı gelirdi ya işte o sıvı vücuda girince bebek oluşuyormuş. Demek ki sakınmalı idik.

Birgün anüslerimizi parmaklarken penislerimizi de değdirmiş, çok da hoşlanmıştık.

Penislerimizi bebek olur korkusu ile içimize alamıyorduk. Bu korku uzun bir zaman devam etmiş, sonra böyle bir şeyin doğru olmadığını öğrenmiş rahatlamıştık.

Artık usul usul içimize alıyor, rahatça anüslerimize boşalıyorduk. Ne güzel şeydi bu cinsellik.

İçimiz, gönlümüz ferahlıyor, sanki zeka seviyemiz gelişiyor, derslerimizde daha başarılı oluyorduk. Böyle hoş bir şeyi niye yasaklamışlar, sebebi ne idi? Bilinmez ki.

Bizi tanrı yarattığına göre, günah olan bu eşcinsel duygular ruhlarımıza nasıl olup da yerleşmişti.

O günlerde gazetelerde bir haber çıkmıştı. Paris’te 21 yaşında bir genç erkek ameliyatla kadın olmuş, sonra da bir erkekle evlenmiş, çok da mutlu imişler.

Herkes hararetle bu mevzuyu konuşuyordu. Tanrının erkek yarattığı bu genç nasıl kadın olur, hiç duyulmamış bir şeydi.

Bu mevzu dallanıp budaklanmış, neticede doğru olduğu, insanların cinsiyetini değiştirebileceği kanıtlanmıştı.

Muhsin’le bu mevzuyu hep tartışırdık. Acaba ben de kadın olabilir miydim. Ne güzel olurdu. Sonra Muhsin’le evlenir, mutlu olurduk.

Galiba ben kadınlığı da seviyordum.

Bir kaç defa evde kimse yokken, ablamın elbiselerini giymiş, aynanın karşısında kırıtmış, sırıtmıştım. Bir defa da ablamın rujları ile dudaklarımı boyamış, parmaklarıma da oje sürmüştüm ablamın çoraplarını giymek de çok hoşuma gitmişti. Tüysüz bacaklarıma ne kadar güzel yakışmıştı. Hele o file çoraplar… Bayılıyordum onlara. Ne güzel şeylerdi bunlar. Bayağı kendimi beğenmiş, bambaşka hayallere dalmaya başlamıştım.

Bir gün yine evimiz müsaitken Muhsin’i çağırmış, onu alt katta bekletip hemen ablamın odasına çıkıp gardolabından elbiselerini giymiş file çorapları da giyip, düz göğsüme sütyen takmış, dudaklarımı boyayıp Muhsin’in karşısına çıkıvermiştim çocukcağız bu halime şaşırmış amma çok da hoşlanmıştı. File çoraplı bacaklarımı okşuyor, sütyenlerimin kenarlarından ufacık meme uçlarımı bir emiyordu ki zevkten, heyecandan mest olmuş, sıkı sıkı kenetlenerek saatlerce öyle kalmıştık…

Bu ne mutluluktu. Artık rollerimiz belirlenmişti. Ben kadın Muhsin kocam olabilirdi…

………………

Mahalle Dedikoduları

Büyüklerimizin konuşmaları ilgimizi çeker, çaktırmadan kulak kabartırdık. Bizi anlamaz zannederek ulu orta konuşurlar; Şengül hamamı denen yere gitmişler, tüysüz, parlak bir dellak’ı düzmüşler, aman o ne sıkı götü varmış, ballandıra ballandıra anlatmışlardı.

Başka birileri arasında şöyle bir konuşma geçmişti:

Gül gibi karısı var, iki de çocuğu. Göt vermekten utanmıyor. Gece karanlığında bir otomobilde şoförle düzüşürken bekçiler yakalamış, karakola götürmüşler, herkes duymuş. Şimdi karısının yüzüne nasıl bakacak, ne ayıp, ne ayıp.

……………

Mahallemizdeki dişçinin üniversite talebesi olan oğlu İlker ibne imiş, arkadaşları hep sikiyorlarmış. Saçlarını kızlar gibi uzatmış, babası da hiçbir şey söylemiyormuş.

Birgün de tüylerim ürpererek şunları dinlemiştim: İbnelerin siki küçük olur, kalkmaz, belleri de hiç gelmez. Erkek erkeğe iş tutulur mu? Kadınlar niye yaratılmış? Böyle ters iş yapan sapıkların cezası cehennemde kızgın katran kazanlarında yanmakmış.

Aman, aman bu duyduklarım ne korkunç şeylerdi. Bu kızgın katran kazanı cezaları Muhsin’le benim için de olabilir miydi? Herhalde olmaması lazımdı. Biz melekler gibi saf ve temiz iki arkadaştık, isteklerimizle okşanır, kumrular gibi sevişirdik. Kimseye de bir zararımız olmazdı ki. Derslerimiz de başarılı, uslu terbiyeli öğrencilerdik. Öğretmenlerimiz bizi sever, ailelerimiz varlıklı olduğundan okula yardım ederlerdi. Biz erkek erkeğe birşeyler yapıyorduk ama hiç de deli, sapık değildik. Penislerimiz hem büyük, hem dikilir, bellerimiz de gelirdi. Bu söylenenlerin bizimle ilgili veya benzer hiçbir yönü yoktu.

Ama bu sözler kimler için konuşuluyordu. Bu soruların yanıtını bulamıyorduk. Hele ibne kelimesi çok kullanılıyordu ama ne biçim bir şeydi bilemiyorduk.

Hüzünlü Günler-Kara Sevda

Orta okul bitmiş, liseye başlayacaktık. Elektrik mühendisi olan Muhsin’in babası İzmir’de iyi bir iş bulmuş, taşınmaya karar vermişler.

Bu kötü haberi duyunca her ikimizin de sanki başından aşağı kaynar sular dökülmüş, üzülmeye başlamıştık. Biz birbirimize çok alıştığımızdan ayrılık zor olacaktı.

Nitekim kısa bir zamanda eşyalarını kamyona yükleyip İstanbul’dan ayrıldılar. Giderlerken göz yaşlarımızla birbirimize sarılmış, öpüşmüş, koklaşmış onları uğurlamıştık. Bayramlarda, tatillerde İstanbul’a geleceklerine dair sözler vermişlerdi.

İçimize ayrılık ateşi de düşmüştü. Günlerce sevgilim biricik Muhsin’imin ardından gözyaşları dökmüş, içim, yüreğim azap içinde kalmıştı. O ilk aşkım ilk sevgilimdi. Acımı, ızdırabımı kimseler anlamaz, zaten anlatamazdım. Dünyam yıkılmış, tenha yerlerde hüngür hüngür ağlardım. Bu ayrılık ne dayanılmaz acı idi. Bu hasret artık melankoliye, kara sevdaya dönüşmüştü. Aynen şarkıdaki gibi

Hiç ayrılamam derken

Kavuşmak hayal oldu.

Sanki bizim için bestelenmişti. Yemekten içmekten bile kesilmiştim. Onsuz yaşayamazdım.

Tatlı bir müzik sesi bana onu hatırlatır. Hislenir, göz yaşlarına boğulurdum. Annem, teyzem, evli ablam, komşular bendeki bu ani değişikliğin hemen farkına varmışlardı. Ama ellerinden hiçbir şey gelmezdi ki. Zaten nedenini de bilemezlerdi.

Maddi bir problemimiz, rahatsızlığımız yoktu. Tahminlerine göre benim bu durumun ancak kara sevda denilen bir hastalığa benziyor, bu hastalığa tutulanlar sevdiklerine kavuşamazlarsa ya veremden ölüyor veya intihar ediyorlarmış. Zavallı annem ağlayarak bu durumu fısıltı ile konuşmasına rağmen duymuş ve ürkmüştüm. Kendi hayatımın hiç kıymeti yoktu. Muhsin’i düşünüyordum. Annemse biricik oğlunu zamansız kaybetmekten korkuyor, araya koyduğu kişiler vasıtası ile kimin kızına aşıksam söylememi, hemen isteteceklerini hiç bir fedakarlıktan da kaçınmayacağını, başlık parası vesaire ne masraf olursa olsun, benim mutluluğum için seve seve vereceğini söylüyordu. Her şey iyi güzel ama, ben konuşamazdım ki. O devirdeki sofu bağnaz zihniyete ters gelen bu durumu nasıl anlatabilirdim ki.

Mahallede bizi tefe koyarlar. Kimsenin yüzüne bakamaz, insan içine çıkamazdık. Bu onulmaz dert, bu ızdırap ne zamana kadar devam edecekti? Muhsin’i düşündükçe burnumun direği sızlıyordu.

(Okuyor musun beni biricik Yusuf Can’ım. Bir de bizim için: Bu sapıklar sevgi-aşk hislerinden mahrumdur, derler değil mi. Benim için KAOS GL’ye bir şeyler yazarsan çok sevinirim, biricik küçük Yusuf Can’ım.)

İlk Mektup

Muhsin’den ve annesinden ilk mektup gelmişti. Yakında lise tahsiline başlayacağını, İzmir’e hiç alışamadığını, bunalımlara girdiğini, sık sık ağlama krizleri geçirdiğini ve beni çok özlediğini yazıyordu.

Annesi de anneme yazmış, bir çok şeyden bahsettikten sonra oğlunun gençlik bunalımına girdiğini, durup durup ağladığını, İzmir’i ise hiç sevemediğini, derdini hiç anlamadıklarını, evlendirmeyi düşündüklerini ama evlenmeyi de şiddetle red ettiğini, halbuki on yedi yaşında bir gencin güzel bir kızla evlenmeye can atması icap ederken, Muhsin’in bu durumuna hiç akıl erdiremediklerini yana yakıla anneme yazmış. Nereden bilsin zavallı kadın, işin içinde ne işler döndüğünü.

Anlaşılan Muhsin de aynı benim durumunda idi. Canım Muhsin’im. Tatlı Muhsin’im. Vah Muhsin’im. Neydi bizim bu kötü kaderimiz.

………………

Okurlar, kurşun dökerler.

Mektuplarımı hemen cevaplamış. On gün sonra da ikinci mektubu gelmişti.

Muhsin’in babası kültürlü adamdı. Annesi ise cahil köylünün teki idi. Mektuplarında Muhsin’e kötü cinlerin musallat olduğunu anladıklarını, okuyup üflettiklerini, bir de kurşun döktürdüklerini yazmışlar!…

Evimize kahve içmeye gelen komşumuz Emine nine de bana bir güzel okumuş, üç defa da uzun uzun yüzüme üflemişti. Ne çare hiç bir değişiklik olmamıştı.

Nereden bilsinler. Biz Muhsin’le birbirimizi bir üfleyebilsek içimizde ne cin kalırdı ne şeytan.

 

Birinci kısmın sonu.

(Devam Edecek)

Hosted by www.Geocities.ws

1