GÜZEL ADAMA SON MEKTUP

Ali FERHAT/Ankara

“Ne Olduysa Aysız Gecelerde Oldu”

 

Gidiyorum…

Ölüm adil değil güzel adam. Bu sana son mektubum. Sen nerde olacaksın, diye sormadan gidiyorum. Gitmek senin kadar güzel.

Yağmur yağıyor. Sensiz, dallarında açan çiçeklerin tadı yok. Sensiz İstanbul’un bile tadı yok. İstanbul’a gittim de Kadıköy’e uğrayamadım bile, Haydarpaşa’ya bir selam vermedim. Aşık değildim. Aşık mıydım?… (“.. aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı, o zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk -sevgi-, sözden önce de vardı” Cehenneme Övgü)

Yağmur yağıyordu, “sensiz Haydarpaşa bana haram olsun ulan” diye bağırdım. Gecenin en madi saatiydi. Mendireğin orda bizden başka kimse yoktu. Zoru başardık seninle, biraraya gelmesi belki de olanaksız şiirleri, şarkıları ve hatta ilahileri buluşturduk. Ay üstümüze doğuyordu. İçtik içtik güzelleştik.

Bırak Haydarpaşa yerinde kalsın güzel adam, “senin sonun yok” ama ben gidiyorum. Çünkü ölüm adil değil. Çünkü her sorunun karşılığı, hayat böyle, diyerek de verilebiliyor. Çünkü… aşığım. (“Yaşam aşktan üstündür. Aşk yaşamın bir parçasıdır. Yaşarken severiz. Severek ve acı çekerek yaşarız. Acı çekmek de, sevmek de yaşama aittir. Yalnız sevmeyi yeğlemek ve acı çekmeyi reddetmek, yaşamı reddetmek anlamına gelir.” Yine Cehenneme Övgü. Yine cehenneme…)

Aşkı aramıyordum. O ve ben, biz birbirimizi aramıyorduk. Bulduk, bulduktan sonra aramaya başladık. Onun için binlerce yıl yaşamayı göze almıştım. Seni kalemin ucunda sayfaların ortasında bulmuştum güzel adam. Ama O, yaşamın içindeydi. Sana, güzel sözler söylemek istedim, kelimeleri süsleyip süsleyip yazdım sana. Ama O’nunla, konuştuğumuz dili beraber yaratmıştık. Giderayak sana bunları –O’nu- anlatırken neden hep geçmiş zaman kullandığımı sadece terkedilmemle açıklayamam. İnsanları kaybetmek ölüm gibi hem adil değil hem de hiçbirşeye benzemiyor.

Uzun zaman önce yazmaya başlamıştım sana “son mektubu”. Şimdi okuduklarınla aynı değildi yazılanlar. Ne farkeder ki, sen hiçbir şey bilmediğini bile bilmedikten sonra ne farkeder? Varlığın yerini yokluğun alması ne kadar zorsa, mutluluğu ifade eden kelimelerin yerini acının alması da o kadar zor oldu ama… Bitirdikten sonra, not, yazıp, iki nokta üstüste koyup, bu bir öyküdür, diyeceğim son mektubu yazıyorum sana. Kelimelerin esiri ettin beni ama bunu da hakediyorsun; kaldır kadehini, gitmelerin şerefine…

Haydarpaşa bizi seyrederdi, biz içerdik, hep güzelleşirdik. Boşver, bırak Haydarpaşa yerinde kalsın. Boşverme, bırak herşey yıkılsın. Hiç arabesk olmuyor, hem de hiç. Zaten bizim atalarımız Arap-es-k’azaya uğramışlar. Helâk olmuşlar. (“Lût kavmi, gönderilen peygamberi tekzip ettiler. O vakit onlara kardeşleri Lût dedi ki: Korkmaz mısınız? Muhakkak ki ben sizin için emin bir peygamberin. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ve buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım –başkasına değil- ancak alemlerin rabbine aittir. Siz âdemilerden erkeklere mi gidiyorsunuz? Ve rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıyorsunuz da. Hayır, siz haddi tecavüz eden bir kavimsiniz. Dediler ki: Ey Lût!.. And olsun ki, eğer sen nihayet vermezsen elbette çıkarılmışlardan olacaksın. Dedi ki: Şüphe yok, ben sizin için buğz edenlerdenim. Ya rabbi!.. Beni ve ehlimi onların yapar oldukları şeylerden necata erdir. Artık onu ve ehlini tamamen necata erdirdik. Ancak bir kocakarı geri kalan içinde –kaldı-. Sonra geri kalanları helâk ettik. Ve onların üzerlerine yağmur yağdırdık. Artık ne fena oldu o korkutulmuşların yağmuru.” Şuarâ: 160-173)

 

Yağmur yağıyor, sırılsıklamım, yağmuru sevmediğine yanarım, bir de kirpiklerinin kuruluğuna. Aman ıslanma, aman kirpiklerin kuru kalsın ama… Ama acele et, çabuk oku! Şimdi bir palyaço gelip bütün mektuplarını yakacak. Senden gözyaşı isteyip çığlıklar atacak, sonra yakandan tutup gözlerinin içine koşacak. “Onu seviyordum ulan, beni niye terketti” diye soracak sana. İteceksin palyaçoyu, kovacaksın. Her adımda dönüp arkasına –sana- bakıp geldiği yere -yağmura- gidecek palyaço… Saçağın altında kozalarından çıkan kelebekler, yağmura uçacaklar. “Bunlar zaten hep ölümüne uçar” diyeceksin. Ama kelebeklerin öleceklerini bile bile ateşe uçtuğu yalandı hani, hani bilerek ya da bilmeden kelebeklerin ölüme uçtuğu egemen ideolojinin öğretisiydi… Haberin olsun, terkedilmek de öğretiyor. Yani; ateşe ya da suya… Kelebekler ölmek için uçmaz güzel adam. Ama sen… Sen bunların hepsini görmezden geleceksin. Sonra sırıtacaksın. Gülümsemeyeceksin, sırıtacaksın, dişlerinin arasından erittiğin dudaklarım sızacak, sonra yağmur yağacak. Hep yağmur yağacak, yağmur yağacak… (“Çölün, ölümü taşımasına yardım edecek bir omuz olduğu yerde kaldı ve ‘sevgilim’ dediği bir cerenin kanına banılmış bir güneş parçası bıraktı geleceği sevene. İkinci yurdu olması için bir anlaşma yaptı ufukla… Vurgunum ben tufana dönüşen bir güvercin olan gözyaşlarının oyununa, ‘tufana gereksinimi var dünyanın.’ Yürek ister peygamber ve Kur’ân üzerine başka sorular sormak için. Konuşuyorum ve ateşle sarılmış bir bulut görüyorum, aktığını görüyorum insanların gözyaşları gibi.” Ah Ali Ahmed Said ah… Tırtılın ördüğü kozanın içinde kelebek olması mı zordur, senin Adonis olman mı, yoksa hep ölmek mi?…)

Sorularla beraber sana yazdıklarım ve onunla yaşadıklarımız geçiyor aklımdan. Sonra karnımın oralarda bir yerde bir ağrı duyuyorum. Uzun süredir yoktu bu ağrı… Gitmeden, son birşeyler söylemek istiyorum sana, olmuyor. Sayfaların arasında söylenecek söz, yaşamın içindeki gibi rahat çıkmıyor ağızdan. O’na nasıl da söylemiştim… Beraberliğimizin ilk günleriydi –ortak bir dil kullanma kaygısı taşıdığımız günler- Ağır Roman’a gitmiştik. Hani orda Salih Tina’ya, hastayım sana, deyince, Tina da “geçmiş olsun” diyor ya, bilinç altıma yerleşmiş olmalı. Birlikte geçirdiğimiz yine güzel bir gündü, dolmuşa biniyordu, arkasından birşey –çok şey- söylemek istedim. “Seni seviyorum” diye bağırmak istedim. Olmadı, olamazdı. Bir anda ağzımdan çıktı; “Geçmiş olsun”. Döndü, gözleri de güldü “sana da” dedi…

Bütün bunları anı olsun diye yaşamadık güzel adam. Ateşe de yağmura da, uçmak istediğimiz için uçtuk. Öleceğimizi bilerek değil, öleceğimizi düşünmeden, istediğimiz için uçtuk, sen ateşe güzel adam, ben yağmura… ………………… …………………………………………………………………………………………………………………………………

Birbirimize “son kez” birşeyler söylemedik hiç. Yağmurun son damlası düştü sonra biz yağmaya başladık. Vücudu giderek soğuyordu ama elleri, elleri yanıyor muydu?… Bir kaçış değildi bu, yalanı yaşamaktansa bize bırakılan son inisiyatifimizi kullandık.

Gidiyorum… Ölüm adil değil güzel adam… Bu sana son mektubum… Sen nerde olacaksın, diye sormadan gidiyorum… Gitmek senin kadar güzel… Bak yağmur yağıyor güzel adam… Sana bir kez daha –son kez- söylemek istiyorum; …. ……………………………………………………………………………………

Hosted by www.Geocities.ws

1