TARTIŞMA, ELEŞTİRİ, VS.

 

LEZBİYENLER HANGİ ROLÜ SEÇELİM ...

SEVGİLİ GÜL'E

Yıllar önce bir gazetede okumuş olduğunuz iki kadının aşk öyküsünü ben de hatırlar gibiyim. Yaptıkları ya da ugyuladıkları yöntemin yanlışlığından ziyade söylemek istediğim başka bir şey var. Toplumun reddettiği bir ilişki biçimini, toplumun yarattığı kurumların ışında magazin basınına düşebiliyorlar. Haklısınız, belki o insanlar çok cesaretliydiler... Belki o yıllarda eşcinsellerden, eşcinsel yaşam biçimlerinden, hangi yöntemin doğru, hangisinin yanlış olabileceğini tartışabilen dergiler de yoktu. Belki iki eşcinsel bir araya gelip varlıkları ve de yoklukları hakkında konuşamıyorlardı bile. Belki yeterince cesaretliydiler ama yeterince bilinçli değildiler. Belki kendilerini ve yaşamı çok fazla irdelememişlerdi. Belki o iki kadından biri transeksüeldi ve tahmin edersiniz, transeksüeller lezbiyen ve gayler gibi düşünmezler bu konuda. Onları heteroseksüel kurumlara daha sıcak bakarlar. Belki... Belki... Bu belkileri çoğaltmak mümkün. Bu belki, ihtimallerini de hesaba katmak gerekir diye düşünüyorum sevgili Gül...

Yazınızda size hak verdiğim ve içtenlikle katıldığım bir çok nokta varsa da paragraflarınıza takılmadan da geçemiyorum bir türlü.

Heteroların yaşadığı erkek egemen-cinsiyetçi işbölümü, yaşam tarzı... Bunlar daha da açılabilir dediğiniz yerden açıyorum, açılıyorum. Mesele sadece bunlar değil, doğru. Ama biliyor musun "lezbiyen" kadınlar da bir yana, "kadın hakları" diye yırtınan ne kadınlar var biliyorum (zaten yoktular...) Başkalarının adlarını taşıyorlar. Kundakla kefen arasında duvak takıyorlar, hükmedilmekten şikayetçi oldukları halde, bir türlü hükmüm geçmiyor diye hayıflanıyorlar, başkaları için yaşıyorlar, susuyorlar, alınıp satılıyor, çalışmak için birilerinden izin istiyorlar. Vücutlarını hormon, ilaç, sipiralle kirletiyorlar, yaşamda birilerinin eşi, annesi, kızı, kızkardeşi olarak varoluyorlar. Geceleri korkusuzca yürüyemedikleri bütün sokaklara aydınlatma istemiyorlar ve biliyor musunuz onlar dünyanın yarısını oluşturuyorlar. Seksüel ayırım yapmadan; kadınların üzerinde süregelen binlerce yıllık baskı ve ayrımcılık bireylerin kaderi ya da doğallığı değil, toplumsaldır ve bu nedenden dolayı da siyasaldır. Bu eşitsizliğin temelinde gelenekleri, yazılı-yazısız yasaları, toplumsal değer yargılarını üreten ve devam ettiren erkek egemen sistem vardır. Bu sistem kadınlar tarafından da benimsenmiş ve içselleştirilmiştir. İlginçtir bu sistemi korumakta biz kadınlar da erkeklerden aşağıya kalmıyoruz. Kimi zaman kaderimiz deyip çekiyor, kimi zaman bir kaç kadının yükselmesiyle egemenlik ilişkisinin sona erdiğini sanıyoruz. Kimi zaman da erkek kadın eşittir, benim böyle bir meselem yok diyerek, aldatıcı bir bilinç yansıması içinde oluruz. Ve ne yazıktır ki dünyanın yarısını oluşturan biz kadınlar bütün bunları sadece bir birey olarak kendimizin yaşadığını sanırız. Toplum içinde ortak bastırılma durumlarımızın bilincine varırız da, teoriden pratiğe geçemeyiz bir türlü. Belki lezbiyenler olarak bizler ezilmişliklerimizin bireyselliğini terkederek, kendi yaşam koşullarımızı kendimizin belirleyeceği bağımsız bir örgütlenme modelini bir şekilde başlatıp çalışabiliriz ve bu aşamada bu söylediklerim "Eşcinsellik bulunduğu yer itibariyle ilerici bir unsurdur" cümlesini destekler.

Bilinçlenmek! Belki tüm kapıları açan anahtarımız bu. Bilinçlenmenin her kadının kendi içinde yaşadığı bir iç yolculuk olduğunu düşünüyorum. Dünyanın yarısını oluşturan biz kadınlar binlerce yıldır dayatılan "kadın kimliğini" böylesine benimsediğimiz için belki "kadın kimliğinin" sonuçlarını yaşıyoruz. Bunları daha da açılabilen ve sanırım her nokta ayrıntılı bir tartışma sürecini de başlatabilir. Şimdilik kapattığım yerden açmaya devam etmelerini umuyorum dergi okur ve yazarlarının.

Doğrudur, çoğunluk lezbiyen bu kurumu yeniden üretmek için rollerini seçiyorlar, farklı bir ilişki biçimini yine toplumun istediği, hep yaşanılan tarzda hayata geçirmeye çalışıyorlar. Ama biliyor musunuz, tüm bunları bilinçsizce yapıyorlar, ya da yanlış bilinçle, sakat, hasarlı bilinçle. Durum böyle olunca da tüm bunlar, üzerlerine emaneten giyilmiş bir elbise gibi duruyor. Kimbilir... Belki de kendine has bir lezbiyen dili ve ilişki biçimi bir yerlerde daha çok kişi tarafından umutla umutsuzluk arası keşfedilmeyi bekliyor... Sözüm meclisten dışarı demeye bilmem gerek var mı?

Düş Gezginleri... ne kadar gösterildiyse o kadar izlediğim "İki Gemi Yan Yana"yı da saymazsak ülke sınırlarında çekilen ve eşcinsel ilişkilere toplumun kör gözüyle bakan sıradan, önyargılı, isminin bile seyredenleri olumsuz yönlendirdiğini düşündüğüm bir film. Filmin konusu ve kahramanlarından çok yönetmenin bir düş gezgini olduğunu düşünüyorum. O film de sanırım onun düşlerinin beyaz perdeye aktarılmasından başka bir şey değil. Ama tamamiyle de yanlış olduğunu söylemek ne derece doğru olur? Tanıdığım lezbiyenlerin heteroseksüel yaşam tarzına bağımlı ilişkilerini filmdekilerden çok daha âlâ yaşıyorlar. Yeterince sorgulanmamış yaşamlarının içinde, doyum peşinde koşan ve devirip duran pek çok eşcinsel tanıyorum. Kaç lezbiyen çift kendilerini o filmin içinde buldular kimbilir. Doktor Nilgün'ün ayakkabılarını ulu orta bırakma, gelir gelmez yemeğe bakma, her çapkın erkek gibi eşinden hariç başkasıyla beraber olma ve kıskançlığı... Sizce düş gezgini yönetmen seyirciye hangi mesajı vermeye çalışıyordu dersiniz sevgili Gül? "Bakın eşcinseller de sevgililerine sadık kalamazlar, ihanet ederler"i mi? Yoksa, lezbiyen kadınlar lezbiyen ilişkilerinde yalnızca seksüel doyumlar peşindedirler ve onlar lezbiyen ilişkilerde bulamadıkları doyumu yine ve ancak bir erkekte bulabilirler" mi? Yani sözün kısası lezbiyenlik bir fanteziden ibaret, moda gibi geçici bir şımarıklıktır ve kürkçünün dükkanına uğramadan işi rast gitmez tilkinin. Sizce Nilgün'ün davranışları erkekliğe öykündüğünden midir? Rolü erkeklerin tekelindeki davranış biçimleri midir? Sevgilimin evine bırakın ayakkabıları ulu orta atmak, ayakkabılarımla balıklama daldığım da olmuştur zamanında. Hatta onun yemek yaptığı zamanlarda gelir gelmez yemeğe baktığım da, aldatmaya ve kıskanmaya ve de sahiplenmeyeyse oldum olası karşı olduğumdan veya içimden gelmediğinden, daha dürüstçesi ve de türkçesi beceremediğimden yapmamış olabilirim. Ama diğerlerini yapmış olmam benim erkekliğe öykündüğümü, erkeklere ait zannedilen rolleri benimsediğimi mi gösterir? Oysa kendimi hiçbir dönem erkek olarak hissetmedim, böyle bir özentim de olmadı. Hakkım olduğunu düşündüğüm için değil, içimden geldiğinden öyle davrandım. Arada bir kuralları boşverip dağıtmak da güzel aslında. Belki ilkelce ama içten, samimice... Heteroseksüel yaşam biçimlerini kabul etmiyorum. Sıradışı ilişkiler yaşamaktan yanayım. Ama musluk da tamir ediyorum, sigortayı da değiştiriyorum, elektrik kaçağıyla da uğraşıyorum zaman zaman, yemek ve ev temizliği de yapıyorum, çay da demliyorum, klasik müzik, pop, underground, arabesk dinlediğim de oluyor. Bunları herhangi bir rolü benimsediğimden değil, ya da birilerinin üzerinde egemenlik kurmak için de yapmış değilim. Lezbiyen ilişkiler inişli çıkışlıdır. Bazen teslim olmaya, bazen de kontrolü devralmaya gereksinim duyulabiliyor. En azından bence...

Doğru veya yanlış bir şey varsa, sanırım bunları ben kadınım, ben değilim, ben heteroyum ben homoyum diyerek bir kimliğin sınırları içinden ayıramayız. Hiç bir kimliğin sınırları içine hapsolmadan, özgün bir ruh, özgür bir varlık olarak, biricik "ben" olarak varolmam ve hissetmem çok daha iyi değil mi? kimlikler çok mu gerekli dersiniz? Söyler misiniz, ille de kimliklerleyse... Peki nereye kadar?

Bilinçli ilişkilerde rollere gerek yoktur, ya da davranış rol olarak değil de özgünlük olarak değerlendirilir. Böylesi güzeldir, sıradışıdır. Bu dünya teraneleri ve reenkarnasyon da bir kenara... Fani olduğumuz bir gerçek! Bu gerçek de pek çok şeyi açıklamıyor mu? Sahi Candan Erçetin ne demişti...

F. Meral /İstanbul

s s s

Duygu Zafer'e...

43. sayınızda Duygu Zafer adlı zat-ı muhteremin "Lezbiyenliğin Yüzeyinden Derinine" adlı yazısını kızkardeşimle birlikte okudum. Kendisi heterodur, ama en azından gayleri anlamaya çalışan iyi niyetli, aklı başında bir kızdır. Bu zat-ı muhteremin yazısını görünce bayağı afalladı garibim. Önemli olan yazıyı şunun bunun beğenmesi değil, kimse kimseye birşey beğendirmek zorunda da değil. Canı öyle istemiş yazmış, helal olsun. Ama insan biraz daha derli toplu bir şekilde ifade eder düşüncelerini. Bu yazıyı okuyan kardeşim ve ondan sonra okuyan dostlarım, 'hepiniz iyisiniz hoşsunuz da seks manyağı mısınız? Ne bu ya, karı arıyorum, beni arayın, yalarım ilanı mı' deyince tabi Duygu'yu savunmaya geçtim. Ama sonra arkadaşlarla aynı şeyi düşündüğümü fark ettim.

Bu olayı ağız dalaşına çevirmeyi asla istemiyorum. Zaten ne o beni tanır ne de ben onu. Galiba bir kez görmüştüm kendisini. Efendim, Duygu hanımın yazısından bir bölüm: "Esmer pisi pisim. Vajina kılını kaybettim gelip alacam... Kadınlarım, Duygunuz size kuran olsun... Kızlar siz ne güzel şeysiniz, yalarım, öperim... Tüm lezbiyenler sizi toplantıda görmek istiyorum... (Tüm yazıyı okursanız ne için beklendiğiniz aşikar.) Gelin tanışalım, kaynaşalım, birbirimize koleksiyonlarımızı gösteririz... Kadınlarım, gelin alın beni, güzel olayım, kadın olayım, sevişelim, kadın olalım... Acıkalım birbirimize doyalım.' Arkadaş bir de lezbiyenliğin türküsünü yazacakmış... Yahu Duygu hanım, sizi bir kez görmüştüm, anladığım kadarıyla halim selim bir kızdın. Ne oldu sana böyle, abazalığın doruğunda mısın? Kafana tuğla mı düştü? Ne biçim ifade bu?

Yazınla çağrıştırdıkların, maganda, abaza erkeklerin tacizkâr laf atmalarını hatırlatıyor, bir lezbiyen olarak utanç duydum. Diyebilirsiniz ki 'kardeşim sen ahlak polisi misin? İstediği yazar, isterse basar küfürü.' Hayır arkadaşlar bu dergi sıradan bir dergi değil. Ne emekle çıkarıldığını biliyoruz, Türkiye'de ilk çıkarılan bir gay dergisi ve bu yüzden seviyeli olmalı. Hadi biz neyse halden anlarız. Kızın ateşi vurmuş başına deriz, güler geçeriz. Ama bu dergiyi heterosu okuyor, ön yargılısı okuyor zaten hepsinin fikri belli, hepsi önyargılı, Duygu da bunların ekmeğine yağ sürüyor.

Ben de lezbiyenim, ben de kadınlarla sevişiyorum ama senin tavrın beni tiksindirdi, tavrın resmen yakalarsam kaçırmam... Ve unutma ki Pazar toplantıları konuşmak tanışmak içindir. Ha olur, tanışılır, belki çıkılır, flört edilir o ayrı.

Bu dergiyi yolladığım hetero dostlarım var, hatta bazıları, gaylerin paraya kıyıp almadığı ya da önemsemediklerinden almadıkları bu dergiyi alıyorlar. Hemen hepsi Lambda'nın Pazar toplantılarına katılıp maddi-manevi destek vermek istiyorlar. Ama senin karı bulma havası verdiğin bir toplantıya gelirler mi bilmem artık... Öyle ya, arkadaş kız arkadaşıyla oraya gelecek, orada kıl tüy avcısına kaptırmak da var hatunu. Boşver ya, ne işim var der... Gerçi gelene de selam olsun, gelmeyene de ama, tavır yanlış, ben kız arkadaşımla gelmem şahsen.

İnsan, toplum önüne yazısıyla dahi çıkarken biraz daha lafı sözü dinlenir olur, senin ne hakkın var, zaten var olan önyargıları körüklemeye. Zaten lezbiyen imajı belli, sen de biz tam sizin bildiğiniz gibiyiz, der gibisin. Sizin yüzünüzden Duygu hanım, diğer lezbiyen arkadaşlar da töhmet altında kalıyor. Eşcinselleri seks manyağı, abaza, sapık göstermeye kimsenin hakkı yok.

Daha mantıklı yapıcı şeyler peşine düş. Sadece lezbiyen olarak sen değil, tüm lezbiyenler de insan. Kadın ama lezbiyen olduğumuz için ne bir kat daha fazla insanız ne de daha azı. Bir kat daha insan olmak, lezbiyenlik veya heterolukla yahut sevişmekle, kıl tüy koleksiyonu yapmakla olmaz. Yaptığın güzel işlerle olur. Uçana kaçana saldırmakla, gaylerin bir amaç için toplandıkları yerleri -randevu evi- olarak görmekle değil.

Hadi güzel kardeşim toparla kendini, kötü örnek olma!

Hacer TUNALI/İstanbul

s s s

Derginizi çok severek okuyorum. İstanbul'da Pazar toplantılarına bir kaç kez katıldım. Fakat, nedense lezbiyenlerin katılımı oldukça azdı. Ben, her zaman katılamıyorum. Tabi kendimce sebebim, ailemle oturuyor olmam. Vakit geç oluyor, acaba toplantılar daha erken bir zamana alınamaz mı?

Bir ara Güneş diye bahsedilen hanımın SAPPHO adlı lezbiyenlere has bir dergi çıkaracağını duydum ama mesele yılan hikayesine döndü. Galiba Güneş hanım bu konuda çok yalnız kaldı. Gerekli desteği göremedi. Ama destek görmesi için en azından Pazar günleri Beyoğlu'nda yapılan toplantılara iştirak etmesi gerekmez miydi? Korkarım çok içine kapandı. Dergiyi nasıl çıkaracak? Tek başına mı? Öyleyse, korkarım o, lezbiyenlerin değil, kendi şahsına bir dergi çıkarıyor, yani şahsi oynuyor, paslaşmıyor. O halde kendi kendine çıkarsın dergisini, kendi kendine okusun, kendi kendine yazsın, çizsin. Lezbiyen arkadaşlarla bile konuşmayan, toplantılara bile katılmayan, lezbiyence bir dergi çıkarmaya çalışan Güneş'e kolay gelsin. Medya onun olsun, Aktüel'de poz vermeye devam etsin, bir de dizi çeksin artist olsun. Ona ne eşcinsel mevzusundan, ne gereği var... keşke diğer lezbiyenlerle de kaynaşıp konuşsaydı. Kendini çekmeseydi. O zaman dergi 25. sayısına ulaşırdı. Dergi, kolay iş değil. Siz iyi götürüyorsunuz bu işi, kolay gele arkadaşlar.

Aslında bu yazıyı yazmamın asıl amacı, Duygu Zafer adlı bir şahsın, geçen ayki yazısı. Kendisine başarılar diliyorum, laubaliliğin, seviyesizliğin, lezbiyenliğin aşağılanması bu kadar olur. Peh! Ne oluyor yahu, ilk defa bir vajinadan bu kadar tiksindim, nedir o öyle vajina kılı koleksiyonu, sevişelim, birbirimize doyalım. Böyle seviyeli bir dergide onun yazısı 15 numara küçük geldi doğrusu. Çok acil ihtiyacı varsa bir kadına ve sekse ya vibratör alsın ya da hayırlısı ile baş göz edelim kendisini sevabına. Yoksa bütün kızlar kestaneyi çizdirecek. Kendisini, lezbiyen insanları sadece seks ile seviyesizce ilgilenen varlıklar olarak lanse etmesinden dolayı esefle kınıyorum. Çok ayıp etti çok.

Gül S./İstanbul

s s s

ELEŞTİRİ... AMA, NASIL?

Eleştiri olumlu ya da olumsuz her türde yapılabilir. Önemli olan yapıcı mı olduğu yoksa yıkıcı mı olduğudur. Bir insan yaptığı eleştiriden kişisel bir çıkar umuyorsa o eleştiri midir? Yoksa Türkiye'de alanında ilk ve en uzun süreli çıkan (maddi-manevi zorluklarla) bir dergiye (eşcinsel bir dergiye) bütün eşcinsellerin maddi-manevi bir şeyler katarak destek olmaları gerekirken hâlâ hetero beyin düzleminde düşünerekte- köstek olmaları mıdır?

KAOS GL çok az kişinin teknik işleriyle uğraştığı ama, Türkiye'den ve yurtdışından bir çok kişinin yazılarıyla katkıda bulunduğu bir dergi. Kaç dergi vardır ki böylesine hem okurlarıyla hem yazanlarıyla bütünleşmiş ve hiçbir çıkar gözetmeden yayın hayatına devam eden.

İnsanlar duygu ve düşünceleriyle farklı oldukları gibi tabii ki bunların kağıda dökülen hali olan yazılarıyla da farklılık göstereceklerdir. Bir yazının her kişiye hitap edebilmesi zordur ama, zorunlu da değildir. Azı kişiye özeldir. Bazıları böyle yazar. Bazıları genele bütünler. Ama, her kişisel yazıda genellik, her genel yazıda kişisellik vardır. Onun için kimsenin başkalarının yazısını eleştirmeye hakkı yoktur. Sadece derginin genel biçimsel gidişi eleştirilebilir. Bazı arkadaşlar kendilerini ortaokul Türkçe öğretmeni sendromu içine sokuyorlar. Tabii ki KAOS GL biçim ve öz olarak en iyiye ulaşacaktır. Ama bu herkesin düzeyli katılımı ve teknik olarak da parasal sıkıntıların giderilmesiyle olacaktır.

Dergiye yazan her arkadaş bir emek harcayarak yazıyor. Herşey eleştirilsin ama, lütfen EMEĞE biraz saygı. Eğer bunu başarabilirsek özgürlüğümüz arkadan gelecektir, eminim. Bugün 1 Mayıs... Emeğe, barışa, özgürlüğe, ÖZÜMÜZE doğru bütün KAOS GL dostları el ele, omuz omuza... Sevgiyle kalın.

Duygu ZAFER/İstanbul

Hosted by www.Geocities.ws

1