BULUŞMA/MA HEZEYANLARI

(dört/1)

ECE GÖKSENİN/….

HERHANGİ BİR BÖLÜM

 

Ürkek ve telaşlı, kırık dökük sözcükler dökülüyor ağzından; dura düşüne konuşuyor, söyleyeceklerini toparlamakta zorlanıyor, eksik ya da yarım bırakıyor, tamamlamıyor, tamamlamak istemiyor.

Kendini açığa vermenin telaşıdır bu olsa olsa, heyecanıdır. Yerinde duramıyor. Küçük bir çocuğun heyecanını içinde taşıyor, zihninde tutuyor. Kalbi küçük bir çocuğun kalbi, gözleri küçük bir çocuğun gözleri.

Birbiriyle uyumlu davranışlar bunlar. Hatırında kalan bir dansın figürlerini prova ediyor. Dans kursuna gitmek istemesinin anlamı da bu kıpır kıpırlığında yatıyor. Ama bunu kimseye anlatamıyor, kimseyi ikna edemiyor.

Kendinden çok benim konuşmamı istiyor. Sözü hep karşısındakine bırakıyor. Sanki ürkeklik değil de bir çekingenlik hakim yaptıklarına. Hiç saklamıyor, saklamıyor ama; saklandıkça bulunmasını kolaylaştırıyor. Gözlerini bir noktada tutmuyor, sürekli kaçırıyor, gözgöze gelmekten kaçınıyor, gözgöze gelmekten korkuyor, kaçıyor.

Kaçarken de arkasında izler bırakıyor, arkasından gelmemi sağlıyor. Birbirimizin izini sürüyoruz, birbirimizi arıyoruz. Birbirimizi bıraktığımız izlerle buluyoruz.

Bakıyorum bana anlatacağı çok şey var, anlatmaya başlasa hiç bitiremeyecek, hiç bitmeyecek. Unutmayı istediği için düşündüklerinden, düşünmeyi duymayı, yaşamayı istediklerinden korktuğu için anlatmıyor. Ama unutmayı düşündükçe içinde biriktiriyor, içinde birikiyor, içine doluyor. Dışarı çıkacağı, çıkaracağı günü heyecanla bekliyor.

Oluşturduğu girdabının içinde kendine de, bana da, başkalarına da güvenmiyor. Düşündüklerinin açığa çıkmasından, anlaşılmaktan, anlaşılmasından korkuyor. Gizliliği bundan seviyor, gizlediklerine sığınıyor. Ömrüne kalkan ediyor. İçindeki karanlığa bağlanıyor. O karanlığa koşup duruyor. Kendini o karanlığın bir parçası sayıyor, kendi kabul ediyor, kendi sanıyor. Hayatının, ömrünün gizli yanlarını o karanlık sayesinde kendine saklamayı beceriyor, kendine bırakıyor. O bıraktığıyla yetiniyor. Kendine aitliğinin bulup çıkarılmasına böylelikle izin vermiyor.

Neyi düşündüğünü, neyi yaşamak istediğini tam anlamıyla bildiğine, farkında olduğuna inanmıyor, inanmamaya çalışıyor. Kuşkulu, hatta onu arayıp aramaması gerektiği konusunda bir karara varmaya bile yanaşmıyor. Ama istediklerinin çok ve imkansız şeyler olduğunu biliyor. Bunların imkansız ve yaşanmaz şeyler olduğuna kendini inandırmaya çalışıyor. Bütün bunlar için bir şeylere karşı çıkması, karşı koyması gerektiğinin farkında, ama karşı koyuşa hazırlıklı olup olmadığını bilmiyor, bunu düşünmek bile istemiyor. Göze almaktan uzak duruyor. Bunlara hazırlıklı mı belki de onu bulmaya çalışıyor. Kendini bir karar vermeye zorluyor, bilmediği bir yol ayrımına gidiyor.

Çoğu zaman yanımda otururken boş gözlerle odasını tarayışının, göz gezdirişinin nedeni de bu. Çoğu zaman sanki saklanmaya, kaçmaya hazırlanıyor, kendini böyle bir şeye hazır tutuyor. Dolanıp duruyor, susuyor ve bekliyor. Bu davranışlarıyla beni de telaşlandırıyor, korkutuyor.

Cesareti yok, cesaretsiz, belki de, yola çıktığında kendini nelerin beklediğini, nelerin karşılayacağını, nelerle karşılaşacağını, neler yaşayıp duyacağını bilmekten uzak duruyor, bilmek istemiyor. Hayatın üstüne üstüne gelişini, saldırışını, kendini zorlayışını bundan anlamamaya direniyor, anlamaktan kaçınıyor. Hayatını görmezden geliyor, odasında kendine hayatlar buluyor, hayatlar kuruyor, o hayatlarla hayatla yaşıyor, yaşadığını sanıyor. O hayatın, hayatların kendini içine almasına seviniyor. Kurmaca da olsa bir fantazinin, oyunun gitme şansı olmasa da içinde kalmayı, orda olmayı sürekli duymaya çalışıyor.

Bir anda büyüdüğüne inanmak istemiyor, şaşırıyor. Genç miyim sorusunu yanıtlamaya yanaşmıyor. Gençliğin, genç olmanın baştan çıkarıcılığını, asiliğini anladığını sanmıyor. Belki de onun anlamamayı istediği, akıl erdiremediği bu gençlik duygusu, genç olmanın insanı baştan çıkaran yanı. Ama bir yanıyla gençliğinin farkında. Gençliğinin ve içinde yaşadığını sandığı dünyanın ne anlama geldiğini, kendine neler yapacağını, neler yaptıracağını biliyor. Yaşadığı evden, içinde bulunduğu ilişkilerden, basitlikten, sıradanlıktan bundan rahatsız.

Kendini çok huzursuz buluyor, hiç bir şeyi hakettiğine inanmıyor. Hayatı ve ömrünü acımasız buluyor. İnsanları sevdiğine ve onların da kendini sevdiğine inanmıyor. Çevresinden uzakta durmak, kalmak için ne gerekiyorsa yapıyor. Bu sığındığı, saklandığı odada olmasa, kapısını kapamasa, pencerelerini kalın perdelerle örtmese, dalıp gitmese belki her şey daha kötü ve daha içinden çıkılmaz olacak. Odası bırakın insanları, kendinden bile saklandığı, kaçtığı ini. Sık sık ondan kapıyı kontrol ediyor, gece yarıları uyanıp kapıya koşuyor, pencereleri yokluyor. Orda düşünürken, bir şeyler okurken, gözlerini kapatmış kendini ve yaşayacaklarını beklerken kapı açılır mı kaygısıyla tetikte duruyor.

Kapıya vurulsa, zil çalsa, telefon zırlasa fırlıyor, köşe bucağı düzeltiyor. Bir şeyler odanın ortasına saçılmış (da) onları topluyor. Oysa her şey yerli yerinde. Ortalığa dağılan düşüncelerinden başka bir şey yok odada. Kahve ikram ederken kendinden saklandığını düşünüyor bir kez daha, kendini oyalıyor, kendinden uzaklaşıyor. Odada gezinirken anlıyorsunuz (ki) kendine ve gençliğine güvenmiyor. Kendini tanıyıp tanımadığını bırakın başkasını kendine bile sormuyor. Kendini tanımaktan, tanıtmaktan korkuyor. Ben buyum, ben buymuşum demekten alıkoyuyor. Sanki ben buyum dese daha bir gelecekler üstüne, daha bir saldıracaklar. Bunları kaldıramayacağını düşünüyor, hayatla didişmek için (daha) erken sanıyor. Hiçbir şeyi deneme cesareti ve kararlılığı yok. Kendini hazır hissetmiyor. Bu soruya tahammül bile yok. Yanıtını da bilmeyi hiç istemiyor. Unutmaya çalışıyor, kendini buna zorluyor.

Bana ya da bir başkasına, televizyona bakarken uzaklarda yarattığı düş ülkesinde, (oyun) odasında gözleri dalıp gidiyor. Ruhu çekip gidiyor, gövdesi benimle kalıyor, onu bırakıyor, put gibi duruyor, gözlerini diktiği noktadan ayırmıyor. Böyle zamanlar kılı bile kıpırdamıyor, kirpiklerini bile oynatmıyor, kalbi atmıyor, soluğu duyulmuyor. O dalgınlığının içinde yakalamanıza, düşündüğünü bulup çıkarmanıza, onu oyundan almanıza izin vermiyor. Gözlerime bakmamaya, gözgöze gelmemeye çalışıyor, gözlerini kaçırıyor. Hemencecik ya duvarlara ya da yere dikiyor gözünü, kahveyi tazeliyor, şekeri getiriyor, bardağıma atıyor. Oturuşunu düzeltiyor. Ayaklarını topluyor, ayaklarını bırakıyor. Çoğu zaman ellerini yüzünde tutuyor. Avuçlarının arasında sıkıyor, onu duymaya çalışıyor.

Yüzüne dokunmayı seviyor, yeni yeni çıkan sivilceleriyle oynuyor, yoluyor bir bir kopartıyor. Gençliğinin izlerini silmeye, yok etmeye çalışıyor. Bilmediği bir nedenden yüzünü tüylerinden temizliyor, sarı yumuşak ayva tüylerini yoluyor. Ama yüzünü temizlediğini belli etmiyor. Temizlediği gün sürekli yüzünü saklıyor, değişikliği bildirmemeye çabalıyor.

Yüzünü tanımaya çalışıyor, aşkla okşuyor. Kıvrımlarını çıkıntılarını buluyor uzun uzun yokluyor, yüzünün yumuşaklığına, sıcaklığına bakıyor, o sıcaklığı içlerine taşıyor, gövdesinde dolandırıyor. Terliyor, ter içinde kalıyor. Kimi zaman da ellerini fazlalık gibi görüyor. Onlardan kurtulmayı düşünüyor. Yorulmuş gibi gövdesinin iki yanına bırakıyor. Onları iki yanında umutsuzca bekletiyor, gövdesine yabancı ediyor, kendinden uzak tutuyor.

Elleri bir süre sonra yeniden devinmeye başlıyor, hareketleri sıklaşıyor. Gövdesinde dolanıyor, dokunuyor, geziyor. Sırtını yokluyor, kulaklarını elliyor, ensesini belli belirsiz okşuyor. Ellerini daha aşağıya kaydırıyor, gövdesini buluyor, karış karış dolaşıyor, ellerini karnına götürüyor. Orda tutuyor bir süre, dokunuyor tanımaya çalışıyor.

Gövdesini sevdiğini ve beğendiğini düşünüyor, bundan bilmediği gizli bir tad alıyor, hoşlanıyor. Ellerini yeniden boynunda gezdiriyor, göğüslerine götürüyor, uçlarına dokunuyor, avuçlarının içinde tutuyor, bir süre öylece bekliyor. Onlarla oynuyor. Göğüslerinin sıcaklığını içine çekiyor, dudaklarına değdiriyor.

İkide bir yeniden göğüslerini buluyor, uçlarını yakalıyor, çekiştiriyor, acıyla karışık bir şey buluyor yaptığında, bırakmıyor. Bir süre ellerini kaçırırcasına göğüslerinden uzaklaştırıyor.

Aslında en çok göğüslerini tanımak istiyor, karnını merak ediyor. Onlara dokundukça, onları okşadıkça, çekiştirdikçe bir şeyler duyduğuna, yaşadığına, çokça da kendine verdiği acıyla heyecanlandığını sanıyor. Kimi zaman yeni baştan üstünü başını düzeltiyor. Nasıl oturması, ne yapması, ne yapmaması gerektiğini düşünüyor. Eşofmanının altını ta karnının üstüne kadar çekiyor. Oturuşunu yeniden değiştiriyor. Ellerini bulundukları yerden çekip çıkarıyor. Eşofmanının üstünün yakalarını düzeltiyor.

Yine de kendine bir türlü engel olamıyor. Ellerinin yaşattıklarından, duyurduklarından vazgeçmiyor. Elleri yine yavaşça üst eşofmanının altından dalıyor, içeriye, yukarılara uzanıyor, göğüslerini buluyor. Karnı açığa çıkıyor, göbeği beliriyor. Göbeği küçücük tomurcuk bir gül gibi karnının ortasından fışkırıyor. Parmağını o küçük oyuğa sokuyor, belli belirsiz içinde gezdiriyor. Sonra yine yukarılara göğüslerine, göğüslerini buluyor elleri, bırakmıyor, uçlarını çekiştirmeyi sürdürüyor. Bundan hoşlandığına iyice inanıyor. Tatlı bir ürpermenin her yanını dolaştığını duyumsuyor. Alt eşofmanı ağır ağır aşağılara kayıyor. Karnının bir bölümü iyice açığa çıkıyor. Beyaz külotunun ucu görünüyor. Kasık çizgileri külotunun üstünde beliriyor. Bundan rahatsız olmuyor, belki de farkına varmıyor.

neşten uzakta duran, onu etkilemeyi başaran teninin beyazlığı orda öylece duruyor. Bundan hoşlanıyor. Sakladığı beyazlığı seviyor. Bir zaman öylece duruyor. Elleri yine göğüslerinde, karnı açık, külotu, pürüzsüz kıvrımların ve çıkıntıların saklayamadığı beyaz teni kendini çekiyor ya da çektiğini düşünüyor. Gövdesinden de, teninden de etkilendiğini sezinliyor. Gizli bir cinselliği bilmeden yaşadığını duyumsuyor. Yeni yeni cinselliğini keşfettiğini anlıyor, tadını çıkarmaya bakıyor, inanmasa da böyle bir düşünce beliriyor zihninde. Cinselliğini bulmayı ve doya doya yaşamayı düşünüp düşünmediğini kestiremiyor.

Arada ellerini eşofmanın üstünden baldırında gezdiriyor, bacaklarına götürüyor, ayaklarını tutuyor. Başka yerlerine kendini çeken noktalara varmıyor, dokunmayı isteyip istemediğini bilmiyor, üstünde durmuyor. Bu arayışı, oyunu sürdürüp sürdürmeyeceğini düşünse de düşündüklerinin içinden çıkamıyor, çıkmıyor. Çoğu zaman düşündüklerinden vazgeçiyor, uzak duruyor, unutmaya çalışıyor. Belki de etkilenmeyeceğini, etkilemeyeceğini düşünüyor, yetinmesi gerektiğini kendine tembihliyor.

Kimi zaman kendi gözlerinde kendini soyup, çıplakken gözlerini başka yerlere kaydırıyor. Göğüslerine dönüyor, uçlarını buluyor, avuçluyor, sıkıyor. Gövdesini kucaklıyor, sarılıyor. Bir anda elini beyaz külotunun içine sokuyor. Külotu biraz daha sıyrılıyor, kalçalarının üstüne iniyor. Karnının altında kasığı biraz daha belirginleşiyor. Kasığındaki sertleşmemiş tüyleri bulup okşuyor, ellerini kasığının kıvrımlarında, çıkıntılarında dolandırıyor.

Yeniden karnına dönüyor. Tüylerinin yumuşaklığı ve etkileyiciliği hâlâ ellerinde avuçlarında duruyor. Aldığı haz zihninde tortop oluyor. Onu zorluyor, geri çağırıyor, duyduklarını geri istiyor, yeniden yaşamayı arzuluyor. Hormonları beynine saldırıyor. Bocalıyor, tekrar toparlanıyor, üstünü başını düzeltiyor. Külotunun görünen kısımlarını eşofmanının içine sokuyor, karnının altına kadar çekiyor, parmakları istemeden yine tüylerine değiyor, dokunuyor, heyecanlanıp titriyor.

Bütün bunları yaşarken, yaparken, bana sezdirmediğini, bana duyurmadığını sanıyor. Rahatmış gibi davranmaya, öyle görünmeye çalışıyor. Kalkıyor kahveyi tazeliyor, uzaktan kumanda ile televizyondaki kanalı değiştiriyor, ama bunu televizyona bakmadan isteksizce yapıyor. Kahveyi doldururken bile bir boşluğa bakıyor, kahve bir boşluktan dökülüp fincanı dolduruyor. Saate hiç bakmıyor, zamanla ilgilenmiyor. Hatırlatmama üzülüyor, alınıyor. Yalnızlığını sevdiğini düşünse de ban bir şey demiyor. Birlikte olmamıza ses çıkarmıyor. Gizli gizli bunu istiyor. Benim yanımda da yalnız olduğunu düşünüyor. Ama, bu yalnızlığı seviyor. Beni de yalnız buluyor. Yalnızlığını paylaşıyor, belki de daha da çoğaltıyor. Benim yalnızlığıma ortak çıkıyor, birleştiriyor. Gitmeme izin vermiyor. Biraz daha, diyor, biraz daha kal. Gözlerinden, davranışlarından anlıyorum, cesaretlenip söylüyor da.

Orda yatmamı istiyor. Belki de biriyle yatmanın gizini merak ediyor. Belki de birisinin yanında uyumayı özlüyor. Hep kal, diyor. Benim kal, benimle uyu, benimle ol. Kendinden çok beni konuşturuyor, konuşmaya zorluyor, anlattırıyor. Çoğu zaman benim anlattıklarım onun anlatmak istedikleri oluyor, düşündükleri oluyor.

Hosted by www.Geocities.ws

1