TARTIŞMA, ELEŞTİRİ, VS.
Sayın Atilla KARAKIŞ,
Derginin 40, 41 ve 42’nci sayılarının “bütünü, resimleri, yazıları hakkında değerlendirmelerim”i sunuyorum:
Kapak berbat. İlk defa bir dergi kapağına bu kadar çok şey yazılabildiğini gördüm. Bu, dergi kapağının etkin kullanılmadığının bir göstergesi olabilir. “Eşcinseller seksten başka bir şey düşünmezler!”. O halde neden sürekli sevişen ya da sevişme hazırlığındaki erkek resimleriyle süslü bir kapak? “Eşcinsellerin kurtuluşu aynı zamanda heteroseksüelleri (neden karşıcinsel değil) de özgürleştirecektir”. Bu bence karşıcinsellerin sloganı olmalı. Böyle bir slogan seçmeni
n iki temel nedeni olabilir: Birincisi, eşcinsellerin varlığını ve kendilerini ifade özgürlüklerini masumlaştırma isteği. İkincisi, toplumda cinsel özgürlüğün sağlanması izleğinden geçen bir devrim özlemi. Yani; dünya tarihi boyunca toplumsal gelişmelerde başat katkısı olmuş (ama ne yazık ki kadri bilinmemiş) eşcinseller bir kez daha dünyayı bataktan kurtaracaklar. Ancak kendi kurtuluşları için de karşıcinsellere muhtaçlar. Ne kadar sentimental!Resimler fena değil. Bence eşcinsellerdeki duygusallığa hitap eden içerikleri var. Ancak, baskının kalitesi en çok resimleri etkiliyor. Bazıları sanki faksta çıkmış gibi. İki üç resimle yetinme yaklaşımınızı haklı buluyorum. Tabi, o kadar heterojen bir okur kitlesine sahipsiniz ki, politik bilinç üzerinde bastıranlar
la, pornografik içerik bekleyenlerin arasında adeta bir savaşım veriyorsunuz. Allah kolaylık versin.Eğer “politika”dan anladıklarımız farklı değilse, salt politik bir dergi çıkarmıyorsunuz. Araya serpiştirilmiş politik yazılarla birlikte bilimsel (veya olmaya çalışan), yazınsal, aktüel, iletişim amaçlı yazılar… İnsanların politik görüşleri olduğu kadar eşcinsellerin de olur. Eşcinsellerin ortak bir politik görüş çatısı altında toplanabileceği savı ise eşcinsellerin toplumun değişik sosyal, ekonomik ve kült
ürel kesimleri arasında normal dağılım gösterdiği savıyla çelişir gibidir. Toplumun genel görünümü ile toplumdaki eşcinsellerin genel görünümü koşutluk gösterir. Yani, en az toplumda bulunan kadar değişik algılar, yaklaşımlar, zevkler, tercihler, öncelikler, zaaflar, vs. eşcinselleri de birbirinden ayırır. Ortak bir politik bilince sahip olmaları olası görülmediği gibi, kanımca gerekli de değildir. İnsanlar kendilerini toplumdan soyutlamasınlar, kendilerini topluma karşı görmesinler yeter. Toplum bize karşı olsa bile biz olamayız. ‘Topluma rağmen’ kurtuluş olabilir mi?Acaba eşcinsellerin ortak yönleri, sigara içenlerin ortak yönlerinden çok mu fazladır? Kanımca eşcinsel mücadelesi veya eşcinsel hakları diye birşey olmaz. İnsan hakları mücadelesi kapsamında yaklaşmak daha doğru gibi görünüyor. Zaten sanıyorum insanlar da politik bilinç edinmek için değil, yalnızlıklarını paylaşmak için Dergiyi alıyorlar. Bu nedenle, Derginin çok renkli ve çok yönlü içeriği amaca hizmet ediyor kanısındayım.
Çoğunluğun sahip olduklarından farklı özellikleri olan insanlar, diğer insanların hepsini birbirinin aynı sanırlar. İki işitme engellinin yolda birbirleriyle karşılaştıklarında nasıl sevindiklerini düşünüyorum. Ya da Londra’ya yeni gitmiş yalnız bir Türk’ün çarşıda bir başka
Türk’le karşılaştığında gözlerinin ışıldamasını… Kendinden başka kimse eşcinsel değil sanan bir gencin derginizi okuduğundaki sevinci de beni duygulandırıyor. İyi ki varsınız diyorum.Kaos eşcinselleri adına yazılmış eğitim sistemini mi eğitimin kendisini mi eleştirdiği belli olmayan, birçok yazım hatası, bilimsel hata ve çelişki ile dolu bildiriniz ise ancak alnımı kırıştırmama neden oldu. Birkaçından bahsedeyim: (1) Eğitim sözcüğünün kökeni Latince “educare” veya İngilizce “education” değildir, “eğmek” y
ani şekil vermekten gelir. Ancak eğitim, salt etimoloji bilgisi ile açıklanacak olsa bile, sadece etken anlam taşımaz. İnsanlar, kendi kendilerine de şekil verebilirler. (2) Eğitim “yetişkin neslin” değil toplumsal sistemin bir gereksinimi ve aracıdır. Sistemler, hangisi olursa olsun, kendi varlığını sürdürmek için, kendi tanımladığı bireyleri oluşturmak ister. Bu tanım içine yaşça büyük olanlar da dahildir. Ayrıca böyle bir tanım, bireyin eğitim dediğimiz sürece kendisinin belirleyici katkısını görmezden gelmektedir. (Eğer bizim eğitim sistemimiz faşist yetiştiriyorsa, siz nerden çıktınız?). Böyle bir tanım olamaz; bu ancak var olan sistemin yanlı bir tespitidir, bütüncül değildir. (3) Bireyi yok sayan ve eleştirdiği toplumsal baskı ve biçimlendirme sürecini bir başkasıyla değiştirmeye çalışan bir görüşün “aile kurumunda olduğu gibi okulda da öğrenciye birey olarak yaklaşılmaz” oluşundan yakınması, pragmatik zekayla mı açıklanacaktır? “Yaklaşılmaz” sözü çok kolay söylenmiş, iddialı bir söz gibi geliyor bana. Eğer okulun ve ailenin doğaları gereği böyle olmak zorunda oldukları ifade edilmek istenmiyorsa, cümle yanlış kurulmuş demektir. Ancak yazının tamamında bir dışlama olduğunun da farkındayım. Ancak tepkisel buluyorum: o halde bana göre bilimsel niteliği yoktur. (4) Okulları üretim sürecine teknik eleman yetiştiren birer kurum olarak görmenin ekonomistlik hastalığıyla bir ilgisi olsa gerek. Bir insanın 30 yılının nasıl okulda geçtiğini de anlayabilmiş değilim. İstatistikler Türkiye’de nüfusun ortalama eğitimlilik yılının 1990’da 4,22 yıl olduğunu gösteriyor. 37 yaşında diploma alan kişiden çok 37 yaşında emekli olan insanlar gördüm bu ülkede. Keşke öyle olsaydı. Çünkü okullar, özellikle üniversiteler bugün ülkemizde fikirlerin en serbestçe dolaşabildiği ve yayılma olanağını bulabildiği zeminlerdir. Hatta okulların gereksizliğini savunan görüşler bile ancak okullardan çıkabilir ancak kimi insanlar özgürlüğü sadece serbestçe ajitasyon yapabilmek için isteyebilirler. Feminist hareketin çarptığı duvar eşcinseller için de bir ipucu olabilir: Herşeyi reddederseniz üzerine bina kuracağınız bir temeliniz, zemininiz hatta tarihiniz kalmaz. Dostoyevski zamanının nihilizmini yeniden mi keşfediyoruz? Yoksa amaçsızca saldırmaktan bir şeyler mi umuyoruz? (5) Kürt sorunları ile eşcinsel sorunlarının zeminleri farklıdır. Karşıcinsellik ile karşıcinsel baskı farklı kavramlardır; “hetero” gibi düzeysiz bir sözcük seçilmiş olması bir talihsizliktir. Sonuç: Kusura bakmayın, yazıda sunduğunuz açı “sizin” açınız olabilir, “eşcinsellerin” açısı olamaz. Eşcinsellerin, eğitim sorunuyla ilgili olarak, diğer insanlardan farklı amaçları olması olası mıdır? Cinsel özgürlük herkesin sorunudur. Eğitim sorunu da öyle.Dergide, eşcinsellik için zaman zaman kullanılan cinsel “tercih” sözü beni rahatsız ediyor. Sanki tercih sözcüğüyle, insanların önüne seçenekler konulmuş da birini tercih etmişler gibi bir sayıltı yapılıyor. Oysa böyle bir tercih ne eşcinseller ne de karşıcinseller için geçerlidir. Bence doğru sözcük “yönelim (orientation)” olmalı.
Yine de siz bilirsiniz. Ben fazla sert bir erkek olmadığım için herşeye itiraz edemiyorum.Düzeltmen arkadaşınızı tebrik ederim. Birçok dergi ve kitapta artık görmeye alıştığımız yazım ve yazılım hatalarıyla nadiren karşılaşıyorum. Ancak bütün yazılarda düzeyli bir Türkçe kullanıldığını da iddia etmiyorum. Örnek
(42/31): (1) “Eşcinselliğe önyargısız yaklaşımlarıyla tanınan İtalyanlardan birisinin…” cümlesinde bir mantık hatası vardır. Sözkonusu İtalyan eşcinselliğe önyargısız yaklaşımıyla tanınmış birisi değildir, hatta tanınmış değildir. Ancak, İtalyan olduğu ve eşcinselliğe önyargısız yaklaştığı doğrudur. Ayrıca, insanlardan “İtalyanlardan birisi” şeklinde değil, “bir İtalyan” şeklinde sözederiz. (İnsanlar niyetlerinizi değil yazdıklarınızı okurlar. Onun için dilin doğru kullanılması önemlidir.) (2) Aynı yazıda “öğe” yerine “öge” yazılmalıydı. (3) Yine aynı yazıyla ilgili olarak: Hamam filmi “En iyi Yabancı Film Oscar”ına aday olarak değil aday adayı olarak gösterilmiştir (4) Yine, cinsiyet ayrımcılarından bahsetmek için “heteroseksist” yerine “seksist” demek yeterlidir. Heteroseksist sözcüğünün pratik ya da kuramsal olarak bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Böyle bir sözcük de yoktur zaten. (5) Yine, “gurur duyacak kadar mağrur” olmak bir totolojiyi ifade ediyor. (6) Son olarak, “Biraz da dönüp Hamam filminin içeriğine bakalım isterseniz.” dendikten sonra filmin sahneleri ve çekim teknikleri ile yönetmenin haleti ruhiyesi anlatılıyor. Filmin içeriğinden ise bir önceki paragrafta sözedilmişti. Herhalde önceki paragrafa dönülmesi istendi de ben yine anlayamadım. Öte yandan, yazılardaki “isterseniz” türünden sözcükleri de anlayamıyorum. Çünkü, sözkonusu olan okuyanın değil yazanın isteğidir.Örnek (40/18)
: “Gariptir! televizyon seyrederken birden aklıma, yıllar önce yazdığım bir şiirin son dizeleri geldi. Belki de ben yıllar önce olmasını istiyordum.” paragrafındaki hataları bulalım. (1) Televizyon izlerken akla şiir gelmesindeki gariplik anlaşılmıyor. (2) Gariptir sözcüğünden sonra ünlem işaretine ne gerek vardır? Noktalama işaretlerini gerekli gereksiz kullanmamak gerekir. (3) Aklıma sözcüğünden sonra virgül kullanılmamalıdır. (4) Televizyon sözcüğü, eğer ünlem kullanılacaksa, büyü harfle başlamalı. (6) Yıllar önce olması istenilen şey şiirin akla gelmesi değil de yazılmış olmasıysa, “yıllar önce yazmış olmayı istiyordum” gibi bir ifade kullanılmalıydı. Aynı yazının son paragrafındaki “beyler” sözcüğü gibi sözcüklerle başka yazılarda da karşılaştım. Bu tür sözcüklerin seksist anlamlar içerdiğini unutmamak gerekir, yazınızı sadece erkekler okuyacak olsaydı bile.Örnek (42/16)
: “Klüb” değil “kulüp”; “sexuel” değil “sexual”, özgürlük arttırılmaz, genişletilir; serbestlik ve özgürlük sözcükleri birbirinin ikamesi değildir; ironik sözcüğü karamizah anlamına gelmez; vs.Be
nim fazla pimpirikli olduğumu düşünebilirsiniz. Merak ediyormuşsunuz, onun için değerlendirmelerimin bir kısmını yazdım (geyik malzemesi olsun diye). Daha önce de belirttiğim gibi her kafadan başka bir ses çıkıyor olabilir. Ancak, bundan yakınacak durumda değiliz. Yaptığınız işin zorluğunun benden daha çok farkında olduğunuzu görüyorum. Her zor işte olduğu gibi özenlilik, bu zor işte olduğu gibi kapsayıcılık temel ilkelerden olsa gerektir. Eşcinsel olmak, keskin sirke misali insanlığın değerlerini dışlamayı değil onlara sahip çıkmayı da gerektirmeli.“Sevgiyle dolu olmak.” Ne garip bir söz!
Saygılarımla.
Hüseyin ERGEN/ANKARA
VERDİMSE BEN VERDİM
Şimdi kimbilir kaç kişi bu başlığın çekiciliğine kapılarak yazıyı okumaya başlamıştır. Aslında “hatasız kul olmaz” diye düşünmüştüm; sonra vazgeçtim. Kült yönetmenimiz sayesinde yazının içeriğini tahmin edip okumazdınız o zaman. Şahsına pek münhasır Mustafa Efendi. Ne gariptir ki kendince hata olarak gördüğü eşcinsellik iki fil
minde de fena halde ön planda. Kaldı ki ilk filmi “İstanbul Kanatlarımın Altında”nın gişe yapmasını padişahın cinsel kimliği üzerine çıkan tartışmalar sonrasına bağlayabiliriz.Sembolik başlığımıza geri dönelim. Hani olur ya bazı zamanlarda inanılmaz anlamlı bir başlığa rastlarsınız. Ve çekiverir sizi o yazıyı ya da kitabı, her neyse kelime atlamadan yüksek bir inançla okursunuz. Birşeyler ararsınız o başlığa dair. Bazı kitaplar da böyledir aslında. O çekici iki üç sihirli kelimeye aldanıp kapılıp gideriz v
e aradıklarımızı bulamayız. Leon Uris-Topaz’da, Zeynep Oral –Bir Ses’de, Pınar Kür –Asılacak Kadın’da bunları yaşadım. Bazı kitaplarsa adıyla eleverir kendini. Hüseyin Rahmi –Can Pazarı, Pierre Duchesne –Ölesiye Sevmek, Halide Edip –Kerim Usta’nın Oğlu. Ama ne okursanız okuyun bir amaca dair yazılmış olduğunu bilirsiniz. Hedefleri, hayalleri, yaşanmışlıkları olan insanların hayatlarından kesitler sunar size. Buket Uzuner’in dediği gibi “ne okursanız okuyun bir gün çizginizi mutlaka yaratırsınız”. Bunca satır başlıktan yola çıkarak niye yazıldı diyenler merak etmeyin geliyorum. BURAYA KADAR NASIL OLMUŞ. GEYİK OLSUN DİYE SORMUYORUM. 42. sayıdaki Birkaç Not başlıklı –hâlâ içerik kaygısındaki- Atilla Karakış yazısına istinaden birşeyler söylemek istedim. Derginin olumlu olan yönlerine hiç değinmek istemiyorum. Keza Atilla, körler sağırlar birbirini ağırlar misali dergiyi çok güzel övmüş. Doğru mu? doğru. Eksik, AZ BİLE! Ben bir arkadaşımın dediği gibi dört aylık ibneyim derginin geçmişle kıyaslamalarında sağlıklı yorumlar getiremem. Ama yine de 4 yazı ve 4 şiiri (4’üncüsü 2 ay gecikmeyle 43. sayıda yer aldı) basılmış sadık bir KAOS takipçisi olarak eleştiri hakkını kendimde görüyorum. İlk Ağustos sayısı var elimde. Şubat sayısına kadar özde olmasa da gözle görülür pekçok değişiklik var. Kırkıncı sayıyla sona eren şu malum klasik KAOS kapakları artık içler acısı. Dahası resimler; evlere şenlik. Şişme bedenler, taze etler, saf güzelliğin –sözde- göstergeleri. Böylesi resimlere, dolayısıyla bu resimli kapaklara bi anlam veremiyorum. Ben hiç yaşamadım ama dergiyi, öne eğerek alanlara, kötü, içeriksiz resimleri –en azından- kapakta kullanmayarak yardımcı olabilirsiniz. Biraz dürüst olmak gerekirse kaç kişi böylesi seyire layık bedenlere sahip? (Evet diyenler bana yazsın).Dergi 42. sayıda GÜL imzalı bir yazıyla başlıyor. KAOS çizgisine yakışır kara bir söylem. Pek sahiplenemediğim, “titre sapık sistem, geliyoruz” nidalarına eşlik ediyor. Katıksız bir ezilmişlik, itilmişlik senaryosu. Kendine acımanın farklı bir biçimde anlatımı. Bıktım artık zavallı eşcinsel kisvesini üzerinde eğreti de olsa taşımak zorunda hisseden insanları görmekten. Dahası tanımaktan.
Acaba bu insanlar sistemi kendilerinden bile korkarak ve utanarak mı titretecekler. Yazık ben de böyleyim işte kabullenişiyle mi haklarınızı kazanmak amacındasınız. Ataerkille başlayıp toplumsal düzenin yaptırımlarıyla biten ahkam keser imzalı cümleler ne verebilir libidosu yüksek gayretlerinize. Dayatılan cinsellik mi?.. Kim neyi dayatıyor kuzum size. Nasıl bir yanılgı bu
. Hiç cinsel kimliğimin özensiz rolünü üstlenmedim. Aksine, pek çok arkadaşıma futbol sapıklığı olmadan, tükürmeden, yoldan geçene laf atmadan, nasıl tespihsiz erkek olunacağını anlattım. Laf olsun diye genelev muhabbetlerine katılma ihtiyacı duymadım, göz boyamak için taş gibi kız arkadaşları sepet misali gezdirmedim yanımda. Ama erkek gibi ibne değil erkektim.Yusuf Can, JeWel, Omayra yazı mı, posta yoluyla eski sevgiliye ulaştırılacak mektup mu? Çıkaramadım. TAHA, “İnadına Varız” belki diğerlerine göre daha oturaklı ama koyu kalın harflerle sayfanın yaklaşık üçte birini kaplayan başlık ve sayfa düzeni ile sanki okumayın çağrısında. Keşke Burhan (Bayramlık) gibi okuduğumda keyif veren yazılar çoğalsa. Hakan K. imzalı sinema yazısı eksik ama gerekli ve başa
rılı. “Buluşma/ma Hezeyanları”nı ise Gaye Efendisiz’in az da olsa içine düştüğü sayfa doldurma çarpıntısına veriyorum. Aynı şeyi önceki bir kaç sayıda X 1, 2, 3 Arayış yazılarında görmek mümkün. Ama en kötüsü çizgisindeki yanılgıdan dolayı beni üzen Coşkun. Böylesi bir gidişin iç aksını bir türlü kestiremiyorum. Coşkun kim? Laleli sokaklarında sallamak isteyen travesti özentilerini bastırmış bir eşcinsel mi? Acaba eşcinsel miyim derken (Kasım-Kaos) kendine güçlü erekte aktif erkek yaftasını yükleyen biri mi? Yoksa tava sapıyla rapor alan, pasif olmaktan korkmayan ve bunu sıkça dile getiren bir eşcinsel mi? Hangisi? Dahası geldiği bir Lambda toplantısında KAOS reklamcısı mı, yoksa kulaktan dolma bilgiler ve sokak ağzıyla gözlüklü parktan parka gezen entelektüeli eleştirerek, aslında istemediği KAOS içindeki kopmalara belki de yenisini ekleyen birisi mi? 89’dan beri eşcinsel hareketin bir rumuzun ardında da olsa takibinde bulunmakla sanırım cinsel kimlik sınırlarının net tespiti yapılamıyor. Kendisine ecnebisiz Laleli sokaklarında –sonu gayet belli- sert penisli gerçek erkekleriyle muhabbetler temenni ederim. Umarım elindeki nostalji buhranıyla yazılmış stok altı yazıyı beklemeden gönderir de bizler de ibne güruhun geçmişi üzerine bilgi edinir “müslüman toplumlarda erkekler arası cinsellik ve erotizm-Arno Schmitt” gibi kitapları okumak zorunda kalmayız.Bitiyor. Bayram (Ramazan) günü ücretsiz olmanın çekiciliği ile dolu otobüste yaşadıklarım geliyor aklıma son yazdıklarım üstüne. Feminenliğin, belki de tacizin doruğundaki iki kişi. Yanında birinin olmasıyla alınan güç, atılan şuh kahkahalar. En acısı da aradaki kısa bir dialog. “Sus kız, bak bu otobüsten de atılıcaz şimdi, ha ha…” Az sonra indiler ve Laleli sokaklarında değil ama sallayarak yok oldular yoktular. B
elki birgün onları da Kaos’ta okuruz ezilmişlik edebiyatları, heteroseksist toplumu titreten naraları, yalnızlık depresyonları ve haddi olmadan Pazar toplantısının adı KAOS olmasın söylemiyle… olur mu? olur.EK:
Yanılgılar tragedyasının kanıtları elimde. Sayı 43. Affet Bizi Keysi. Naftalinli stok yazılardan biri olduğu belli. Okudum. Dili, kurgusu yerinde. Bir de Ayşecikle, ağlak Doğuş olsa klasik bir Yeşilçam senaryosuna ulaşabilirsiniz. Keysi’yi affettiniz mi? Ben edemedim. Sadece kendisine zor anlar yaşatan biriyle birlikte olduğu için değil, sadece hayatına böyle birini aldığı için değil, sadece Laleli türevi Aksaray ve Kumkapı’da esmer erkek seyrine daldığı için değil. Cinsel kimliğini saklayabilecek kadar alçalan birini yatağına alarak ezilmişlik edebiyatına konu olduğu için. 93 yılında yaşanmış, dahası toprak olmuş; hataları reel gözden hemen görülebilen; başarılı bir melodramın kime ne faydası var? Sevgiyi haketmeyen biriyle seks yapmak mı, asla! Bu herşeyin özeti bir söz. Mastürbasyon yapmayın, seks sevdiğiniz insanla yaşanır (Annie Hall). Geçmişin hatalarını taşımadan, 5 yıllık melodramlarla popülist olma buhranlarına kapılmadan, gerçeği düşünebilen insanları görmek ümidiyle.ŞAKİR/İSTANBUL
ALİ’YE NOT: Bunu ben değil de yazımı okuyanlar soruyor. Sayı 42’deki “kimse beni öpmüyor” –kurgu öykü- neden mektup olarak basıldı. Mesele değil, insanlara ulaştı ya yeter. Ama bi sebebi varsa özlediğim “Orada Kimse Var mı” köşende yaz da herhangi bir yazımın altında iki satır cevap yazarsan sevinirim. Bir de iki ay önce gönderdiğim bir şiiri atmayıp basman ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti. Helâl.
DİNLE ŞAKİR!
Ve gerçekten dinle. Dinle ve düşün ki kurgu-öyküler dışında yazı yazmak istediğinde aklı başında şeyler yazabilesin. Sadece ve sadece 42. sayıdaki yazının özel bir sayfada değil de mektuplarda yayınlanmasından dolayı ağzından köpükler saçarak “saldırmadığım kimse kaldı mı” kaygısını da bir kenara bırakarak birşeyler yazabilesin. Yazabilesin ki bizleri
n severek okuduğu kurgu-öyküler dışında da yazılarını okuyabilelim.Sen KAOS GL’yi bir edebiyat dergisi olarak görmek isteyebilirsin. KAOS GL kesinlikle böyle bir dergi değil, bu bir.
Senin yaptığın da kesinlikle bir eleştiri yazısı değil, bu iki. Neden bir eleştiri yazısı değil? Eleştiri karşı çıkılan noktalar belirtilerek, yanlışların altını çizerek yapılır. Kendini övüp, diğer insanların yazılarını değil de kişiliklerini hedef alarak yapılan şey eleştiri diye nitelendirilemez. İnsanların tava sapıyla rapor almasını eleştirebilirsin, otobüsteki tavırlarını eleştirebilirsin, ama bunlardan yola çıkarak onları aşağılayamazsın. Buna hakkın olmadığını da bilmelisin. Toplumun “ah canım, sen de insansın” diyen sıcak kollarında sorunsuz yaşıyor olabilirsin. Sana n
ice sorunsuz seneler dilerim, ama bırak da sorunu olan insanlar sorunlarını dile getirsin, isyanını etsin, karşı duruşunu gerçekleştirsin. Toplumla eşcinsellerin karşı karşıya geldiği noktada sen yine de toplumun saflarında yerini alırsın.Senin beğenmediğin yazıların senin gibi beğenmeyenleri de var, bayıldım diyenleri de. Yer doldurma kaygısıyla konulduğunu iddia ettiğin Buluşma/ma Hezeyanları için tekrara düştüğünü söyleyenler de var, “enfes bir yazı” diyenler de. Senin yazılarına hayran olanlar da var,
“ne zırvalıyor” diyenler de. Ama doğrusu hiç kimse senin gibi, beğenmediği yazılar için Gaye Efendisiz’in yer doldurma kaygısıyla konulduğu gibi gülünç bir iddiada bulunmuyor. İddia gülünç; çünkü bu ve/veya diğer yazıların Gay’e Efendisiz tarafından konulduğu yargısını nereden çıkarıyorsun? Ne Gay’e, ne de bir başkası “şu yazı konulacak, bu konulmayacak” demiyor.Ali’ye not’da sözünü ettiğin şiirinin “atılmayıp da konulması” gelir gelmez dergide yer almayan ürünlerin atıldığı gibi dayanağı olmayan, gerçekle ilgisi olmayan bir düşüncenin sonucu. Bu düşünceyi nereden edindiğini de zahmet edip yazsaydın çok sevinirdik. Defalarca sözünü ettiğimiz, ama senin gibilerce “körler sağırlar birbirini ağırlar” olarak nitelendirilen durumu bir kez daha altını çizerek be
lirtmek istiyorum: KAOS GL’ye gönderilen hiçbir yazı atılmıyor. Özellikle posta yoluyla gelen yazılar mümkün olduğunca sıralamada öne alınıyor. Senin beğenip beğenmediğini, okuyup okumadığını bilmediğimiz bizlerin yazıları ilk etapta dergiden çıkarılan yazılar oluyor. “Güncel” sayfası yapmak istiyoruz, insanların yazılarını bekletmeyelim diyerek her ay bundan vazgeçiyoruz.Senin iki ay gecikmeyle yayınlanan şiirine gelince; başta da belirttiğim gibi KAOS GL bir edebiyat dergisi değil. Bir edebiyat dergisinde nasıl ki onlarca şiirin yer alması kaçınılmazsa, KAOS GL’de de fazla şiirin yer almaması kaçınılmazdır. KAOS GL sayfa sayısını artırabilse, okuyucu/yazarlarının dışında da, kimi basılı şiirleri yayınlamaktan zevk alırız. Ama bir sayıda birden çok şiirr y
ayınlayamayız. Yazıları fazla bekletmemeye çalışıyoruz, ama şiirler gerekirse aylarca bekleyebilir diye düşünüyoruz. Daha doğrusu düşünüyorduk, çünkü bazılarının bekleyemediğini, hemen yayınlanmamasından alındığını, şiirinin atılmış olduğunu düşündüğünü görmüş olduk..Peki ben neden bu senin eleştiri dediğin, benimse eleştiri böyle olmaz dediğim yazının sadece “kimse beni öpmüyor” kurgu-öykünün mektuplar köşesinde yayınlanmasından dolayı kaleme alındığını iddia ediyorum? Önceki yazılarını yolladığın mektuplarda dergiye yönelik övgülerinin birden bu olaydan sonra böylesine düzeysiz bir yazıya dönüşmesi birinci neden. Yazının mektuplarda yer almasından dolayı “sinirle” kaleme aldığını düşündüğüm yazının böyle olmadığı, gayet sakinken, ciddi bir eleştiri yazısı
amacıyla kaleme alınmış olması halinde bu kadar saldırgan olmasının mümkün olmayacağını düşündüğüm için, bu ikinci neden.Yazındaki her noktaya değinmek, sırf polemik kaygısıyla böyle bir yazı yazdığımı düşündürecek olduğundan burada kesiyorum. Bu yazıyı gözleriyle değil de başka yerleriyle okuyanların, “eleştiriye katlanamayanların karalaması” olarak algılayacağına karşı ise “Ankara’dan Hüseyin Ergen’in yazısını dikkatle okumalarını, bu yazının da övgü içermediğini dikkate almalarını ve neden ona da böyle
bir yanıt verilmediğini kendilerine sormalarını istiyorum.Atilla KARAKIŞ
DÜZEY SORUNU
Artık önümüzde 42 sayı çıkmış bir dergi var. 42 sayıda birikenler, biriktirilenler bir şekilde değerlendirilmeyi, olabilirse sorgulanmayı bekliyor. Böylesi bir yaklaşım şimdiyle birlikte gelecek için gerekiyor. Eksiklikleri, zaafları, gözden kaçırdıklarımızı ortadan kaldırmak için önce bulmalıyız. Kuşkusuz bunu yapacak olanlar da KAOS GL’de yazanlardır. Bu bir yanıyla iç bir muhasebe de olacaktır. Bugünün insanı şu anki
entelektüel düzeyiyle dışarıdan bu tartışmaya girecek gibi görünmüyor. Onları bir yana bırakalım bizler hayatımızın oluşturduğu düşünsel paydayı daha tam anlamıyla anlıyor, algılıyor değiliz. Kendimizi, hayat biçimimizi, cinsel tercihlerimizi açıklayabilecek konuma ulaşmamıza biraz daha zaman gerekiyor. Galiba öncelikli olarak hem kendimizi anlamamız hem de kendimizi anlatmamız için KAOS GL yazanları olarak kendi aramızdaki tartışmaları, sorguları geliştirmek, daha üst düzeylere taşımak zorundayız. Bu kendimizi anlatmaktan çok anlamak olacaktır. Çünkü biz bütün tercihlerimizle başkalarının çizdiği, belirlediği bir hayatı değil de kendi hayatımızı özgürce yaşamak istiyoruz. KAOS GL bu özgürleşme isteği için yayımlanıyor, biz de o özgürleşme düşüncesinin yaygınlaşması ve bizi de içine alması için KAOS GL’de yazıyoruz.Bizler hâlâ kendimizi ortalama insanın sığ düşünsel kavrayışının dışına çıkarabilmiş sayılmayız. Kendi kendimizi yorumlamakta, anlamakta hâlâ karşı karşıya olduğumuz zorluklarımız var. Kendimizi ifade etmede çaresiz kalıyoruz. Kullandığımız dil tartıştığımızı ya da tartıştıklarımızı açımlamaya yetmiyor. Kendimiz gibi değil de bir başkasıymış gibi yazıp çiziyoruz. Kendine yabancı birisi gibi konuşuyoruz. Başkalarının kurguladığı ama hiç istemediğimi
z bir konumdayız. Kendimizi başkaları gibi anlıyor/görüyor, yine başkaları gibi kendimizi dışlayarak yorumluyoruz. Konuştuğumuz, yazdığımız bizim ya da bize ait olan bir dil değil. Bizim olmadığı için de bizi anlamakta, içimize girmekte olabildiğince çekingen ve yabancı. Bu da düşündüklerimizi ve hayatımızı özgünleştirme isteğimizin önüne çıkıyor. Önünü kesiyor.İnsan, düşünür, duyar ve yaşar. Yaşadıktan sonra yeni düşünmelere, duymalara açar zihnini. Bir önceki düşündüğünü aşan düşüncelere zihninde yer verir. Ama insanın yazdıkları doğrudan yaşadıkları değildir. Yaşadıklarının ya da yaşayacak olduklarının öncesinde ve sonrasında düşünüp duyduklarıdır. Orda gerçek sandığımız şey yeni bir düşünceyle, yeni bir düşüncenin içinde varolur. O düşüncenin çemberinde
yaşadıklarımız çok farklı anlamlar yüklenir. Yaşadıklarımıza ya bizi bağlar ya da temelli ayırır. Kısacası insanın yazdıkları ya da yalnızca düşünmeyle, aklından geçirmeyle yetindikleri yaşadıklarından çıkardığı, ürettiği şeylerdir ve biçim olarak hayattan apayrıdır. Hayat ve yaşanılanlar yalnızca o düşüncenin oluşmasına katkıda bulunan şeylerdir. Yaşamış olalım ya da olmayalım zihnimizde kurguladığımız bu yeni şey bizim asıl istediğimizdir. Zihnimizdekini yaşama olanağını bulunca da yeni düşünceler, duygular sarar bizi, daha ilerilere götürür ve daha fazlasını istememizi tembihler.Yazı, kaynağı ne olursa olsun zihinsel bir üretimdir. Herbir şeyin olduğu gibi aktarılmasıyla ilişkisi yoktur. Hatta “gerçek” zihinsel üretimin içinde yiter, bulunmaz olur. Belki de bile isteye biz yitiririz onu. Yeni hayatlar, yeni düşünceler için “kaybedilmesine” rıza gösteririz. Zihinsel üretim sayesinde gündelik olan dönüşür ve kendi dilini oluşturur, kendi özgünlüğüne kavuşur. Gerçek diye aldığımız o başta bildiğimiz, yaşadığımızı hatta haz aldığımızı sandığımız şey değildir. İster mektup olsun isterse bir olayı anlattığımız bir yazı olsun sonuç olarak yazınsal bir metindir. İnsan yaşarken düşünecek değildir. Düşündüğü birşey varsa o anı doya doya yaşamak istediğidir. Önemli
olan yaşadığından aldığı hazlar, tadlardır. Kimse girdiği ilişkinin, sevişmenin içinde yaşadığını yorumlayacak değildir. Böyle birşeyi düşünen de yoktur. Yaşadığımız bir dakika sonra ya da geçmiş olduğunu anladığımızda zihnimize girer, düşündüklerimize karışır, düşünce halini alır. Burada ötede yaşadıklarımızı zihnimizde yeniden üretiriz, yeniden yaşarız. Bu da düşünme ve duymayla gerçekleşir. Zaten önemli olan yaşananın ne düşündürüp ne duydurduğudur.Yaşadığımı yazıyorum dediklerimiz artık onun peşinden düşünüp duyduklarımızdır. Yaşadıklarımızı derinliksiz ve ortalama insan gibi anlamaya çalışırsak, öyle yaklaşırsak onu hiç düşünmemiş, hiç istememiş, hiç yaşamamışız demektir. Düşünemediğimize göre yaşadığımız hiçbir şey de yoktur. Kişisel ilişkilerimizin y
a da ateşli bir sevişmemizin bize verdiği hazzın ve tattırdıklarının ayrımına bile varamamışızdır. Çünkü sevişmemiz zihnimizde yer alamamıştır, düşüncemize girememiştir. Düşüncemiz ve düşünüp duyduklarımız yitmiştir. Bu da insanal birşey olmaktan uzaktır.İnsanın doyasıya yaşadığı cinselliği duyurduğundan ayrı tutulamaz, ayrı düşünülemez. Herşey cinsel ilişkiyle sınırlanarak açıklanamaz. Böyle olduğunda hayatımızı da, cinsel yaşantımızı da sıradanlaştırmış, basite indirgemiş oluruz. La Folette’ye göre cinse
l ilişki dokunmayla ilgilidir. Dokunma en önde gelen ve en temel samimiyet biçimidir. İnsanlar biyolojik olarak sevdikleriyle cinsel ilişkiye girmeyi tercih etme eğilimi gösterdiklerinden cinsellik özel, simgesel bir işleve sahiptir. Böyle düşünürsek aşkın ya da kişisel ilişkinin daha çok düşündürdüğü, duyurduğu yanıyla önemli olduğu kanısına varırız. Bu demektir ki cinsellik düşündürdüğü kadar önemli ve gereklidir. Biz de o ilişkinin, cinselliğin yaşadığımız yanından çok bizde bıraktığı, ortaya çıkardığı düşünceleri yazdığımıza göre, yaşadığımızın derinliğini ve ayrıksılığını, kolay ulaşılmazlığını yazdıklarımızda duyumsamamız ve duyumsatmamız gerekir. Bu da KAOS GL’de yayımlanan ürünlerin düzey sorunu olduğu düşüncesini ortaya çıkarır. Benim belirtmeye çalıştığımın özü bu. Yaşadıklarımızın ve düşündüklerimizin basitleştirilmesine, basite indirgenmesine karşı duruyorum. Çünkü yaşadıklarımızın ve düşündüklerimizin kolay yaşanılır ve kolay düşünülür şeyler olduğunu sanmıyorum. Bir erkeğin bir erkekle, bir kadının bir kadınla, bir kadının bir erkekle sevişmesinin, cinsel ilişkiye girmesinin ve bütün bunların düşündürttüklerinin kolay açıklanır ve yorumlanır şeyler olduğunu kabul edemiyorum. Hiçbir şey basit ve yüzeysel, klişe yaklaşımlarla açıklanamaz. KAOS GL yazarlarının büyük çoğunluğunun derinlikli ve düşündüklerini daha yoğunlukla anlatabileceğine inanıyorum. Önümüzdeki süreç galiba bunu başarmanın, en azından istemenin yoğun olarak yaşanacağı dönem olacak diye düşünüyorum.KAOS GL yazarları ya da farklı hayat biçimleri, cinsel tercihleri olduğuna inananlar ortalama anlayış düzeyinin üstüne çıkarak, yaşanan aşkların, ilişkilerin derinliğini yazdıklarında ifade etmeliler. Son birkaç sayıdaki niteliksel sıçrama bunun herkesi içine alan bir eğilim haline geldiği
ni şimdiden gösteriyor. Aşkın ve sevginin daha çok düşünüp duymayla şekillendiğini düşünürsek, aşkı düşünüp duymanın geliştirdiğini benimsersek bunun da böyle olması gerektiğinin ayrımına varabiliriz. Dilimizi bizi kuşatan aşkların içinden çıkarmanın, o aşkın dilini bulmanın tam zamanı; kendimize gecikmeyelim: haydi!ECE GÖKSENİN
"HAMAM'DAN AĞIR ROMAN'A EŞCİNSELLİK"
Ahmet Güntan.
42. sayınızdaki "Hamam'dan Ağır Roman'a Eşcinsellik" başlıklı yazıda Hakan K.'nın Küçük İskender'e çok büyük haksızlık yaptığını düşünüyorum.
Küçük İskender'in canlandırdığı karakter, eşcinsel bir okuyucu için kitabın en duygusal karakteri. Ağır Roman'ın bir yerinde aşağı yukarı şöyle deniyor: eğer mahalleliler nazik bir dille istemesini bilseydi, o herkese verecekti. Şimdi, hem bir yandan Hamam filmindeki "göz göze bakışılan" eşcinsel ilişkiyi "derinliğin yaşandığı bir sevgi" olarak yücelt, hem de Küçük İskender'in canlandırdığı duygusal karakteri "mahallenizin ibnesi" olarak küçümse, bu çok saçma. Küçük İskender, bu karakteri
sinemada canlandırarak "özgürlük mücadelemize" nasıl ters düşüyor, ben anlamadım. İsteyen, istediği biçimde yaşar: iyi kötü,herkesin kendi götü, işte esas özgürlük mücadelesi bu! Peruk takıp, yüzüne ağır makyaj yapıp, üzerinde kadın kıyafetiyle dolaşanların "göz göze bakışılan", "derinliğin yaşandığı bir sevgi" yaşama damarları tıkalı mı zannediyor, Hakan K.?Eşcinsel olduğunu deklare ettikten hemen sonra Türk eşcinsellerinin neden birden kıyafeti, düşüncesi, yemesi içmesiyle kozmopolitleştiğini çok merak ediyorum. Nasıl oluyor da Francesco cazip, mahallenin ibnesi cazip değil? Eşcinsel elitizm bundan sonraki onyılın mücadele edilmesi gereken konularından biri olacak galiba, bütün dünyada. Hakan K.'ya özgürlük mücadelesinde başarılar dilerim, ben (filmi deği
l ama) Küçük İskender'i çok seviyorum.