ULUDAĞDAKİ CEYLAN

ÖZGÜR OLMAK İSTİYOR MU?

 

METİN/İSTANBUL

 

Gece hayatının esrarengiz kişiliklerinden, 14-19-20 klüplerinin sahibi, bir kısım sosyete medyasının ilgi odaklarından, ulaşılamaz şahsiyet, enteresan fikirler adamı Ceylan Çaplı Uludağ'da 20-19-14 adında yeni bir klüp açmış. Basına göre Ceylan her türlü marjinaliteyi bu sefer Uludağ'a taşımış. Ne mutlu bu ülkenin insanlarına ki her istediklerini her yerde bulabiliyorlar. Eşcinsellere meraklı hetero sosyetemiz ne mutlu ki artık Uludağ'da da marjinalitelerden uzak kalmayacaklar.

 

Biliyorsunuz (bilmeyenler nasıl bilmez?) Ceylan daha önce de Maslak 2019'u açmış; bir süre kaymağını yedikten sonra devretmiş, sonra Radyo 2019'u açmış; yine kaymağını yedikten sonra onu da devretmiş, en son da Safran Restaurant'ı açmış fakat bu bir restoran olmasına rağmen burasını kaymak yiyemeden devretmişti. Şimdi diyorum ki şu Ceylan bir de Bodrum'a el atsa, orada da şöyle bir 19&14&20 versiyonlu bir yer açsa da şu üç rakamın tüm kombinasyonları tamamlanmış olsa. Böylece Bodrum sosyetesi de biraz marjinalite görse, gidip gidip hava atsa, rahatlasa. Çünkü Bodrum zenginlerinin Bodrum'daki kamyon şoförleri ile dolu eşcinsel bara gitmeye çekindiklerini duymuştum.

 

Ceylan'ın Club 14'ünü ilk defa 1990 yılında, Spartacus Int. Gay Guide'da görmüştüm maalesef. Maalesef diyorum çünkü o zaman İstanbul'da gidilebilecek başka bir yer olmadığından hafta içi, haftasonu demeden, yağmur çamur, kar kış demeden oraya gittim; götürüldüm, götürdüm, yerini gösterdim, tavsiye ettim, övdüm, hatta daha çok insan gitsin diye yeni bilgilerini spartacus'a yolladım vs... Bazen cebimdeki son parayı giriş ücreti olarak verdim, bazen vermeden girdim, bazen iki saatte sekiz votka içtim, bazen parasızlıktan dolayı içmeden çıktım, bazen de paramı biriktirip de gittim. Bir seferinde içeri alınmadım, akıllanmadım yine de gittim. Son bir yıldır, irade dışı bir kere gittim ve pişman oldum. İçeride ne bok var da gidiyorum. Bir iki dekor, bir iki müzik, bolca snobluk, parfüm kokusu ve yine yalnızlık yine yalnızlık. Allahtan 14 eski popülaritesini yitirdi de benim için bir çekim merkezi olmaktan çıktı.

Evet yıllar boyunca ben ve bir çok arkadaşım 14'e rutin bir şekilde devam ettik, zar zor kazandığımız paraları tereddüt etmeden verdik. Ceylan da yıllar boyunca rutin bir şekilde para kazandı. Ne kadar sıkıcı değil mi? Evet bu Ceylan için gerçekten sıkıcıydı herhalde ki o yüzden o yüzer kişilik göt kadar yerlerden kazandığı paralarla bir anda 5-6 bin kişilik Türkiye'nin en büyük diskosu olan Maslak 2019'u açtı, ardından radyo istasyonu kurdu vs. Şimdi size "acaba bunları nasıl becerdi?" gibi bir anaokulu sorusu yöneltiyorum. Cevap: "PARA İLE" Biraz daha zor bir soru: Parayı nereden buldu? Cevap: " Amerika'da bile üç dolara satılan içkiyi Türkiye'de sekiz dolara satarak." Tabi TL olarak. Giriş ücreti hikayesi ise ayrı bir vurgun, ondan hiç bahsetmeyeceğim.

 

Doğrusu adamı kutlamak lazım. Ülkede liberal ekonomi var, herkes istediği hizmeti istediği fiyata satabilir. Ceylan böylesine fahiş bir fiyata içki satarak klübünü doldurabildiği için diğer iş yeri sahipleri kendisini kıskanmalı.

 

Ayrıca kesinlikle es geçmememiz gereken bir şey var. Ceylan bu fahiş fiyatın karşılığında bizlere Avrupai marjinal bir sosyeteye üye olma hissini tattırdı. Bunu sakın küçümsemeyin, bu hissi İsviçre'de dahi yaşayamazsınız. Zaten yaşasanız İsviçre Switzerland olmaktan çıkar Swaziland (Güney Afrika'da bir ülke) olurdu.

 

Neyse edebiyatı bırakıp konunun biraz özüne doğru girelim. 14'e giden bazı arkadaşlar bir kaç yıl öncesine kadar sürekli Ceylan'ın eşcinsellerin sırtından küpünü doldurduğunu fakat eşcinseller için hiçbir şey yapmadığından yakınırlardı. "Ne isterdiniz ki" diye sorduğumda "daha geniş, daha rahat dans edebileceğimiz bir gay disko" derlerdi. Avrupa'daki büyük diskoları görmüşler ya daha büyüğü, daha büyüğü, daha büyüğü! Peki başka ne beklerdiniz Ceylan 'dan diye sormuş olsaydım muhtemelen şöyle diyeceklerdi: "dark room'u olan bir bar!"

 

Bazı arkadaşlar o sıralar daha büyük bir disko isterken bizler Lambda-İstanbul grubunun temellerini atacak olan liberasyon çalışmaları için finans arayışında idik. Allah Ceylan'ın açtığı klüpleri altın etsin, küplerinin sayısını arttırsın, o para arayışı sırasında bize klübünün kapılarını açtı ve müşterilerinden para toplamamıza göz yumdu. Yeterli parayı hiç bir zaman toplayamadığımızdan dolayı sık sık "acaba Ceylan da bu harekete katkıda bulunur mu" diye düşündük. Fakat her seferinde onu yakından tanıyan arkadaşlarımız bu alternatifi aklımızdan çıkarmamız gerektiğini çünkü onun böyle şeylere para verecek birisi olmadığını söylerlerdi. Tabi ki kendisinden şu ana dek böyle bir istekte bulunmadığımız için kendisinin bu isteğe nasıl karşılık vereceğini bilemeyiz. Fakat o sıralar paraya ihtiyaç duyduğumuzu bilmesine rağmen hiçbir teklifte bulunmaması sizlere bir fikir verebilir. Evet konu tamamen eşcinsel liberasyon hareketine maddi destek olayına gelmiş oldu. Bu tür çalışmalara katılmış olanlar bilirler ki toplantıların önemli bir kısmını finans konusu oluşturur. Çünkü ortaya somut bazı şeyler çıkartabilmek için çoğu zaman paraya ihtiyaç duyulur. Grup üyelerinin çoğunu öğrenci ve düşük gelir grubuna sahip eşcinsellerin oluşturduğunu düşünürsek para bulmak neredeyse en büyük sorun olarak karşımıza çıkar. Bizlerin bir çok kazanıma ulaşmasında parasızlık engel teşkil ediyor. Tabi ki bir alternatif olarak varlıklı olduğunu bildiğimiz eşcinsellerden yardım alma olasılıkları düşünülüyor. Bu varlıklı kişilerin başında da şu fakir ülkede eşcinsellerin sırtından zenginliğe ulaşmış olan, duyduğumuza göre sevgililerine araba hediye etmekten çekinmeyen Ceylan geliyor. Kafanızın içi bir anda milyonlarca sorularla, şüphelerle doluyor.

 

Acaba bu Ceylan ruhsuz mudur? İlgisiz midir? İnançsız mıdır? Homofobik midir? Egoist midir? Cimri midir? Kıskanç mıdır? Sadist midir? Yoksa bambaşka bir şeyler midir?

 

Türkiye'de bir eşcinsel hareketin kıpırdandığını duymaz mı, bilmez mi? Öğrenmek mi istemez? Yoksa gizli gizli takip eder de onları hasım mı görür?

 

Acaba bu Ceylan şu dergiyi eline alıp okumaz mı? Eline alır da şöyle bir bakıp okunmuş gazetelerin içine mi atar?

 

Acaba bu Ceylan Lambda nedir, Kaos nedir bilmez mi? Dertleri nedir, ne yaparlar,ne yer ne içerler, aç mıdırlar, tok mudurlar hiç merak etmiş midir?

 

Acaba üç dolarlık içkiyi 2900 GSMH'lik bir ülkenin eşcinsellerine sekiz dolara satarken klübünü dolduran hemcinslerine bakıp hiç onların cömertliğine şaşırmış, içi sızlamış, vicdan azabı hissetmiş midir?

 

Acaba ülkesinde bir fanus içerisinde yaşayan bu Ceylan daha özgür bir dünyada yaşamayı hiç istemiş midir?

 

Zannetmiyorum.

 

BAĞIŞLA BİZİ KEYSİ! COŞKUN/İSTANBUL

 

 

'93 yılının sonbaharıydı. Eşcinsel bir arkadaşımla birlikte Taksim parkındaydık. Belediyenin sanatsal etkinlikleri çerçevesinde, açık havada müzik dinliyorduk. Müziği dinleyen hatırı sayılır bir kalabalık vardı ve kalabalıktan ayrı tekil duran, mütevazi giyimli ama yüzünden, kibar ve ölçülü davranışlarından hem asilliği ve hem de gay olduğu belliydi o sevimli, tombiş yanaklı, otuzbeşlerindeki adamın.

Evet o sendin Keysi.

O kadar bizden biri gibi duruyordun ki önce seni Türk sanmıştık. Çekinerek sana saati sorduk. Bize Türkçe bilmediğini söylediğinde önce şaşırmış, sonra sana inanmıştık. Sanırım bize güvenmediğin ve niyetimizi öğrenmek için çok az Türkçe bildiğini söylemiştin. Sadece kendini korumak amacıyla, böyle zararsız bir yalana başvurmuştun ama gerçekten, sıradan bir Kürt'ten daha iyi Türkçe konuşabiliyordun Keysi.

Kafe Borsa'da oturup çay içerken, konuşmalarımız İngilizceydi. İstanbul'da İngilizce öğretmenliği yaptığını söylediğinde çok sevinmiştik. Çünkü seninle düzenli bir dostluk kurabilecektik. Sen de bize güvenmiş ve bizden hoşlanmış olmalıydın ki gözlerinin içi ışıl ışıl gülerken, ara ara Türkçe de konuşmaya başlamıştın. Arkadaşımla ben bir kez daha şaşırdık ama ne çok sevmiştik seni Keysi.

Semt olarak Kadıköy'ü sevmiştin ve orda bir ev kiralamıştın. Ama itiraf etmiştin ki aklın, Aksaray ve Yenikapı'daki birahanelerde; sıradan, halktan ama sıcak kanlı insanların, özellikle doğuluların yoğun olduğu bu semtlerdeydi. Boş vakitlerinde Kadıköy'den vapurla karşıya geçer, aynı akşam hem Aksaray hem de Taksim'i dolaşır, sıradan birahanelere girer, sanki onlarla beraber büyümüşsün gibi, esmer doğulu insanların arasına karışır, onlarla birlikte bira içerdin. Engin alçak gönüllülüğünle, sesiz ve zararsız halinle bir kelebek gibi süzülürdün o maço erkeklerin arasına. Onlar da sevmişlerdi seni, benimsemişlerdi.

Bir gece ikimiz, yine Yenikapı'daki birahaneleri dolaşıyorduk. Senin üzerinde koyu yeşil kadife pantolon, kahverengi mont ve siyah bir kazak vardı. Koluna girmiştim. Sıcaktın Keysi. Hatırlar mısın, bazı birahanelerin önünden geçerken genç, esmer garsonların seni tanımalarını ve seni selamlayıp, hal hatır sormalarını nasıl da kıskanmıştım. Çünkü ben, Aksaraylı olmama rağmen korkar, tek başıma buralara gelemez ve o esmerlerle tanışamazdım. Sen bunu, hem de bir Avustralyalı olarak nasıl başarmıştın Keysi.

Konuşmayı sevmezdin. Daha çok dinlemeyi ve insanları seyretmeyi severdin. Aldığın yüksek eğitimi ve asilliğini onlara hiç sezdirmezdin. Belki de onların o çok doğal, basit dünyalarını etkilemek, örselemek istemediğin için böyle davranırdın. Çünkü sen, onların doğal ve basit dünyalarını sevmiştin. Evet sevmeseydin, cennet bahçesi yeşil Avustralya'dan gelip çöp kokan Aksaray'ın ara caddelerindeki yaşama girmezdin.

Arasıra sana telefon açardım. Ben İngilizce konuşurdum sen ise Türkçe. 'Alo' deyince sesimi hemen tanır çocuklar gibi sevinirdin. Başkaları sana telefon açmaz mıydı yoksa, benden iyi bildiğin bu şehirde çok mu yalnızdın Keysi?

O yılbaşı beni evinde vereceğin küçük partiye davet etmiştin. Çok heyecanlanmıştım. Çünkü yılbaşı partilerine alışık değildim ve her yılbaşında evde ailemle oturur, gece 24'de tv'deki Zeki Müren'in şarkılarıyla yeni yıla girerdim.

Yılbaşı akşamı, arsız bir arkadaşımla sana gelirken, vapurda duyduğumuz heyecanın nedeni, bizimle tanıştıracağın arkadaşlarını görme arzusuydu.

Mütevazi döşenmiş evine vardığımızda, diğer konuklarınla tanışmıştık ve ben itiraf etmeliyim ki Keysi, hayâl kırıklığına uğramıştım. Arkadaşlarından hiçbiri benim tipim değildi. Fakat ilerleyen saaatlerde isterik krizlerimiz, abazalığımız, şişirdiğimiz prezarvatiflerle şen şakrak bir atmosfer yaratmıştık ve unutamayacağımız o güzel gecede, bazı güzel dostlukların da temellerini atmıştık.

Duvarda, ondokuz yaşındaki mavi gözlü, sarışın, uzun boylu bir gençle öpüşürken ve aynı yatakta uzanmış birlikte yatarken çektirdiğiniz resimler vardı. Gerçekten de yakışıklı bir gençti ama mavi gözlü ve sarışındı ve bu, sizi kıskanmamı engellemişti. Partide o çocuk yoktu. Altı aydır tanıdığın bu işsiz genç hakkında fazla konuşmak istemedin ve sadece utangaç ve kıskanç olduğunu söyledin.

Gecenin ortasında, "parti bitti, kim nerde uyursa uyusun, kimse yatağıma gelmesin" diyerek çift kişilik yatağında tek başına uykuya dalarken, içinden geldiği gibi davranmış, göstermelik, sahte ev sahipliği rolünü oynamamıştın. O gece orda tanıdığım bir gayle, tek kişilik divanı paylaşmıştım. Onunla saatlerce öpüşmüş birbirimizin popolarını avuçlamıştık ama sonunda, ikimiz de ereksiyon olamayacağımızı itiraf ederek, onunla birbirimize sarılmıştık ve yeni yıla cinsel partner olarak uykusuz girmektense, iki kız kardeş olarak girmeyi tercih etmiştik.

Sabah sen bir tas mercimek çorbasını kaşıklarken biz odanda komidin üzerinde duran kimliğini görmüş ve okumuştuk. Koç Üniversitesinde okutman olduğunu ve gerçek adının Keysi olmadığını öğrendiğimizde bizi bir kez daha şaşırtmıştın.

İki ya da üç ay sonra bir akşam seninle Taksim'de buluşmuştuk. Yine rehber sendin. Bir kaç tane gay barı gezdikten sonra Koloni'ye girmiştik. Kalabalık ve güzel bir ortam vardı. Ben, polis okulunda okuduğunu söyleyen bir esmerle kırıştırıken, sen elinde biran, her zamanki sakin hâlinle insanları seyrediyordun. Gecenin sonunda ben evime dönerken sen, yurtdışında bulunmuş esmer ama çok da beğenmediğin birini alıp evine gitmiştin.

Birkaç gün sonra bir akşam, seni telefonla aradım. Yine sesimi duyduğuna sevinmiştin. Duvarda resmi olan arkadaşınla yemek yiyip, içki içiyor olduğunuzu söylemiştin ama sanki biraz sıkıntılı gibiydin. "Onu neden Taksim'e getirmiyorsun, tanışırdık" dedim. "Olmaz, hem utangaç ve hem de kıskançtır, Taksim'e gelmez" dedin. Odanın içinden yükselen bağırmasını duyunca telefonu görüşürüz diye kapattık ama bir daha hiç görüşemedik Keysi.

Ertesi akşam seni telefonla aradım ama cevap veren yoktu. Romanya'ya kayak yapmaya gideceğini söylemiştin, oraya gittiğini sandım.

Ve bir kaç gün sonra bir sabah erken, yılbaşında senin evine birlikte geldiğim arkadaşımın telefonda buz gibi soğuk sesini duydum.

Senin öldürüldüğünü söylüyordu. Koştum bir Hürriyet gazetesi aldım. Üçüncü sayfada iki resmin vardı Keysi. Birisi pembe yanaklı, tombiş ve gülen yüzün. Diğeri ise, yatağında uzanmış, başına şişeyle vurulup, onbeş yerinden bıçaklanmış cansız bedeninin resmiydi. Şoka girmiştim Keysi, gözlerimden yaşlar dökülüyordu. Bir avuç para için mi canım dediğin o câni, canını almıştı.

Gazetenin manşeti, (Özür dilerim Keysi) "öğretim görevlisi sapık teklifinin kurbanı oldu" şeklindeydi.

Çok uzun zaman sonra, Koloni'den alıp eve götürdüğün genci gördüm Taksim Borsa'da. Oturup, bir kez daha ağladık Keysi. Onunla seks yapmamışsınız o gece. Ona sarılarak duvarda resmi olan çocuktan yani sevgilim diye bahsettiğin çocuktan korktuğunu, hem de çok korktuğunu ağlayarak anlatmış ve beni yalnız bırakma diye ona yalvarmışsın. Bunları duyduğuma inanamıyordum ve artık iş işten geçmişti. Neden, ama neden bunlardan bize hiç bahsetmemiştim Keysi.

Dünyanın öbür ucundan gelmiş, bilginle öğrencilerini bilgilendiriyor, dostluğunla bizi mutlu ediyor ve bu toplumun kültürüne, insanlarına saygı ve sevgi göstermekten başka hiç bir suç işlemiyordun. Bir güvercin kadar nazik ve zararsızdın.

Evet özür dilerim Keysi;

Sana gerçek dost olamadık, neşeni paylaştık ama kalbimizin kapılarını sana tam olarak açamamış olmalıyız ki Koloni'den alıp eve götürdüğün, tanımadığın bir insana anlattığın korkularını ve sıkıntılarını bize anlatamadın. Üstelik, gazetelerdeki ölüm haberinin ardından, korkak birer tavşan gibi evlerimizde saklandığımız, mahkemeyi takip etmeyip, gerçeği haykırmadığımız için senden özür dilerim Keysi.

Vermiş olduğun bilimsel hizmetlere rağmen can güvenliğini temin edemeyen ülkemiz adına özür dilerim Keysi.

Çok sevmene rağmen, sana yalnızlık çektiren bu şehir adına özür dilerim Keysi

Kangurular ülkesinden kucak dolusu sevgi getirdiğin bu iki yüzlü toplum adına özür dilerim Keysi.

Seninle yaşayıp aylarca maddi ve manevi yönden seni sömürdükten sonra daha fazlası için, seni öldürebilen o vahşi hayvan, o câni ve o psikopatla aynı milliyetten olduğum için özür dilerim Keysi.

Seni bir katilin ifadesiyle yargılayıp, sapık teklif kurbanı sayan patavatsız ve gayri ciddi basınımız adına özür dilerim Keysi.

Karşılıklı anlaşarak paylaşılan eşcinsel yaşamı, canı sıkılınca, "sapık teklif" diye adlandırıp, bu lafın arkasına sığınarak; gerçekte bambaşka bir gerekçeyle eşcinseli öldüren katile ceza indirimi yapan hakimlerimiz adına özür dilerim Keysi.

Örgütlenip tek ses ve tek güç olmaktan aciz olan yüzüne fırlatılan hetero tükürüklere yarabbi şükür diyen ve eşcinselliği bir günah gibi yaşayan eşcinsellerimizin bilinçsizliği için senden özür dilerim Keysi.

Bizi affedebilir misin. Söylesene yoksa sen bize dargın mısın Keysi.

Hayır sanmıyorum. Sen insana darılamayacak kadar insan sevgisiyle dolusun. Ama yüzünü görebiliyorum. Mercimek tanesi kadar ince gözlerin maviş maviş bakıyor ve sadece gülümsüyorsun. Kaderine mi yoksa halimize mi?

 

Seni çok özlüyoruz Keysi.

 

 

HÂLÂ MI? EVET HÂLÂ SAVAŞ/ANKARA

 

 

Kaos'tan biriyim ben. Dergiyi okuyan, toplantılara katılan. Aynı zamanda Nüans'a, Graffiti'ye ve diğer gay mekanlara takılan, üniversitede okuyan, yurtta kalan bir gayim.

 

İnsanlar barlarda bana hâlâ neden Kaos'a gittiğimi soruyor ve Kaos'u eleştiriyorlar. Yanıtımı beklemeden konuşmaya devam ediyorlar. İşte bunlardan birini anlatayım. Hemen belirteyim bu insanların bir kısmı Kaos'un bir veya iki toplantısına katılmış ya da hiç katılmamış, dergiyi ise ne derece ve nasıl okudukları şüpheli insanlar.

 

-Kaos'a hâlâ gidiyor musun abla?

-Bazıları bir şey olmadığını geç anlıyor, zeka seviyelerine göre abla.

-Çok saf değil mi?

-Kaos'ta Aliler var, onlar istediklerini yapıyorlar. Sen konuş, sen sus diye konuşuyorlar.

-Hayır efendim, hiç de öyle olmuyor, isteyen istediği kadar konuşuyor.

-Bundan sonra Kaos almayacağım.

-Neden?

-Kaos'takiler streytlere düşman ve bizim bunca zaman çaba harcayıp yapmaya çalıştığımız saygınlığımızı (?) yıkmaya çalışıyorlar. Biz, streytler olmadan bir hiçiz. Onlara düşmanlık besleyerek, iğrenç beyinler diyerek bir yere varamayız. Kaos'takiler gayleri streytlerden uzaklaştırıyor. Ve tamamen içine kapanık bir hale sokuyor. Sahte bir gay cenneti vaadediyorlar...

-Evet, bu tip tartışmalar içerde de (toplantılarda da) yaşandı. Ve dikkate alındı. Bu tip yazılardan vazgeçildi.

-Benim gittiğim bir toplantıda, toplantı boyunca kapağa ne koysak diye tartışıldı.

-Kaos'a mektup yazanlara Ali ve diğerleri cevap yazıyormuş.

-Oysa sorunlu insanlara psikologlar, psikiyatristler cevap yazmalı. Benim bir sürü psikolog ve psikiyatrist arkadaşım var. Gay olanları bile var!

-Ay tamamen amatörler hayatım. Lisede okul dergisi çıkartır gibi çıkartıyorlar dergiyi. Reklam niye yok dedim de. Bana, reklam verecek kimse bulamadık, dediler. Üstelik siyah beyaz dergi, kimse reklam vermeyi düşünmüyor, dediler.

-Kaos GL feminenliği savunuyor. Oysa hayatım biliyorsun biz gayiz. Yani erkek erkeğe ilişki yaşıyoruz. Öyle gözüne sürme çekip, dudağını boyayıp, kaşlarını alıp gayim dersen hata edersin. Düpedüz kadın olursun.

(Bu sözleri söyleyen kişiyi tanıyan biri, bir bakıma ondan bahsederek konuştu).

-Yatakta çatır çatır vereceksin ama görüntüde erkeklikten hiçbir şey kaybetmeyeceksin.

-Kaos'a gelenler kendilerini ailelerine ve ona buna söyleyip coming-out yapıyorlar. Ondan sonra başlarını belaya sokuyorlar.

-Çok yanlış.

-İşte toplantıya gelin de bunları söyleyin.

-Aaaa. Onlarla kavga ederim vallahi ben.

-Olsun, onu da yapın.

-Aliler buna izin verir mi, hem zaten bildiklerini okurlar.

-Kaos kimsenin malı değil. Kimse Kaos'un başkanı değil. Hem madem bu kadar rahatsızsın, o zaman gel sen yap, değiştir hepsini, istemediğin şeylerin yapılmasına engel ol.

-Aaa. Benim işim gücüm var. Ben boş insan değilim.

-Toplantılar haftada iki saat.

-Kaos'a gidenler boş insanlar, işleri güçleri yok.

(Susmayı tercih ediyorum).

 

Şimdiye kadar dergiye hiç yazı yazmadım. İstemedim değil, ama olmadı işte.

Aslında bu konuda yazmayı istemiyordum. Artık gına gelmesine karşılık hiçbir şeyin değişmeyeceğini de biliyorum çünkü. Nerden başlasam?.. Yaklaşık bir yıl oluyor Kaos'a katılalı. Ben daha önce dergiyi hiç okumamış ve Kaos hakkında hiçbir şey duymamış bir şekilde geldim toplantıya. Neden mi geldim? Hem kimseye söylemediğim, sadece sinemadakilerin bildiği bu sırrı daha fazla tutamayacağım için, hem de belki birilerini bulurum diye geldim. Sadece gay ve lezbiyenlerin olduğunu duymuştum. Şunu da söyleyeyim, bu hiç de o kadar kolay olmadı. Yani toplantıya gelmek. Hiç tanımadığım bir grup insana güvenip de en yakınlarıma bile söylemediğim, üstelik değiştirmeye çalıştığım bu yapımı söylemek. İlkinde pek utandım, ama çok da rahatlattı. Zamanla onlara bağlandığımı hissettim. Her hafta toplantı saatini iple çektim. Bu maskeli balo misali hayatta huzur bulduğum bir yerdi orası. Zaman zaman tartışmaların çıktığı, insanların bir gelip bir daha gelmediği, hayatımızın en ücra köşelerine gezintiler yaptığımız toplantılardı bunlar. Çok şey öğrendim bu toplantılarda. Tabi toplantılardaki insanlar sayesinde bir çok gay mekanı ve oradaki insanları da.

 

İnsanlar geldiler toplantılara. Yaşadıkları acıları anlattılar. Homofobik insanlardan yedikleri darbeleri, heteroseksistlerden çektiklerini anlattılar. Dinledik... Dergiye ve toplantıya yönelik fikirlerini söylediler:

 

-Daha renkli bir dergi olmalı,

-Yazılar az olmalı, fotoğraflar çok olmalı.

-Hayır, fotoğraflar az olmalı, yazılar çok.

-Fotoğraflar porno da olmalı.

-Hayır, yalnızca erotik, sanatsal olmalı.

-Ben fotoğraf getiririm.

-Ben yazı getiririm, yazarım da.

-Ben çeviri yaparım.

-Bence okullara gidip konuşmalıyız, gay çocukları eğitmeliyiz, yalnız olmadıklarını söylemeliyiz, ben gönüllüyüm.

-Toplantılar çok sıkıcı, neşelensin.

-Bence parti düzenleyelim.

-Neden dergiye reklam almıyorsunuz? Ben bu konuda bilgiliyim, bunu yapabilirim.

-Parasal kaynak niye bulamadınız?

-Bence bir başkan olmalı.

-Hayır, bence olmamalı.

-Toplantıya düzenli gelmeyenleri atalım.

-İnsanlar barlarda eğleniyorlar, bence burda olmalılar.

-Kaos'u tanıtmalıyız.

-Bu kadar mısınız?

-Neden kimse gelmiyor?

 

Dinledik, siz bilirsiniz dedik, bunları yapın dedik. Ama onlar gittiler ve sadece barlara, diskolara gittiler. Bir daha Kaos'a gelmediler. Hiçbir şey yapmadılar. Birşeyler yaptılar tabii. Kaos'u kötülediler.

 

Beni benim kadar kimse anlayamaz. Ama bunun için çaba sarfeden, anlamaya çalışan insanlar var. Dinleyen, o pek meşhur atasözünü onaylayan ("dost acı söyler") dürüst eleştiriler yapan, sorunlarıma ellerinden geldiğince çözümler üreten insanlar var. Benim gibi çirkin ördek yavrularına gerçekleri söyleyen, benim gibi insanlar var. dostlarım var. Bu dostlar Kaos GL toplantılarında hep oldu. Bazıları şimdi yok. Fakat geriye kalanları her Pazar saat 19.00'da orada beni bekliyor.

 

 

 

 

 

İngiliz Askeriyesinde İBNE Kadın Avı ARZU/İSTANBUL

 

 

16. yy.'da Engizisyon tarafından yakılmak üzere cadılar aranırdı, ama ne arayış, yaşadıkları yerler, didik didik edilir, okudukları yazdıkları her şey kurcalanır, dinlemeden anlamadan oracıkta yakılır yada Engizisyon mahkemesinde yargılanarak (!), daha farklı bir şekilde cezalandırılırlardı. Ya bir kafes içine kapatılır, açlığa mahkum edilip kemikleri çürüyünceye dek bırakılırlar ya da Nürnberg Bakiresi denilen hayati hiçbir organa değmeden acı içinde yaşayacağı içi çivili bir sandığa konulurlardı. Biçim ne olursa olsun hepsinin sonu insafsızca yok edilmekti. Tanrı adına, kitap adına, düzen adına ya da sadizmin öne alınmaz insafsızlığı adına ya da din adamlarının kıçının keyfine ya da her neyse...

 

Size bu yazımda, eski çağlarda Engizisyon mahkemeleri ve tutumlarını anlatacak değilim, çünkü bunlar günümüzde hala yaşıyorlar! Ve cezaları da Nürnberg Bakiresi ya da yakılmak gibi şeylere benzer, sadece isimleri değişik, yer değişik, kişiler değişik. Tavır aynı, acı aynı, haksızlık aynı. Olay, yine Engizisyonun doğduğu topraklarda, Avrupa'da geçiyor.

 

İşini seven ve onu çok iyi yapan, bu uğurda yıllarını veren bir insan düşünün... Gayet iyi sicili olan bir asker, üstelik ordu gibi erkek işi olarak görülen, kadınlara pek fazla sıcak bakmayan bir ortamda başarıyı elde etmiş ve yükselmiş bir yüzbaşı bayan, güzel, akıllı, başarılı; mesleğinde oldukça iyi, kimsenin hakkını yememiş, günlük hayatta kırmızı ışıkta geçmeyen, trafik kurallarına uyan bir genç hanım, her şeyiyle normal. Yani oldukça zararsız (kesinlikle tipim değil ya...) ama askeriye için o, ordudan kesinlikle atılmalı, çünkü yukarıda saydığım tüm bu örnek davranışlar onları ilgilendirmiyor; tüm iyi özelliklerini silecek bir özelliği var hanım kızımızın, yatağını bir erkek ile değil bir kadın ile paylaşmayı tercih ediyor! Yani o bir LEZBİYEN.

 

Soruşturmacı, 1970'li yıllarda İngiliz ordusunda lezbiyen avı yapan, ordunun komisyon ve soruşturmacıları lezbiyenlerin üstüne salan bir tutumu yıllar sonra ekrana getirmeyi hedeflemiş bir tv filmi. Filme konu olan ana karakter lezbiyen olduğu için ordudan atılan gerçek biri ve yaşıyor. Deyim yerindeyse film ve olaylar, ordunun yakasından tutup hesap soruyor. Çünkü olaylar sadece ordudan onca insanın atılmasıyla sınırlı değil, atılış biçimleri de çok iğrenç.

 

Başrolünü Helen Baxendale'in oynadığı (Kumral, hoş bir hatun, beni tutar) film, son karesinde olayın asıl kahramanına yer veren biyografik bir yapıda. Onun sözlerini İngilizcem yettiğince çevireceğim. Tabi tüm filmi anlatacak değilim, önemli olan da bu değil zaten.

 

Askerler tatbikat yapıyorlar, bayan askerler de bu işin içinde. Tatbikat sonrası büyükbaş bir asker, bayan askere yaklaşıp (esas kıza yani) ona "Orduda bazı kızların sapık, iğrenç ilişkileri olduğu hakkında duyumlar alıyoruz. Lezbiyen olan bu iğrenç yaratıkları şerefli ordumuzdan ayıklamalıyız, bu yüzden, onları bulup, ordudan ihraç etmek için sizi soruşturma ile görevlendiriyoruz" der. Yüzbaşı bayan, üslubu pek beğenmese de, peki der. Yatakhanedeki kızların mektupları, özel resimleri, kısacası her şeyleri didik didik edilir ve suçlu bulunanlar askeri lezbiyen avcısı komisyon önüne çıkarılır. Komisyonda iki erkek vardır, yüzbaşı bayan ve kurban da aynı odada yer almaktadır. Erkeklerden biri sanki kendisini otuz bir çekme durumuna

hazırlarcasına şeyler söyler: Kız sevgiline kaç parmağını soktun, onu öperken dilini ne kadar ittin, onun cinsel organını dilinle uyardın mı? Orgazm oldun mu? Onu tahrik etmek için neler yaptın? gibi alaylı ve oldukça özel sorularla hem 'kurban'ı sıkıştırıp hem de sadistçe bir zevkle onu aşağılamaya başlayınca, bunun basit bir soruşturma olacağını sanan bayan yüzbaşı, tepkiler verir ve kurbanı dışarı çıkarır. Bu olayın çok aşağılayıcı olduğunu buna hiç gerek olmadığını söyler, ama komisyon görevlilerinin cevabı ilginçtir: " Tabi ki gerekli değil, amaç biraz eğlenmek, nasıl davranırsın ki pis bir lezbiyene, bunların canını yakmak lazım, hatta onları gerçekten yakmak lazım, pislik hepsi bunların" derler.Olaylar, ordudan pis lezbiyenleri avlamakla, kaç tane parmak soktun, onu iyi becerdin mi, geldin mi? gibi iğrenç tavırlı sorularla ve haksız tutumlarla geçer ama önemlisi şu ki yüzbaşı bayan da kendisinin de aslında gizli bir lezbiyen olduğunu keşfeder, bayanın birine aşık olur, yapılan soruşturmanın iğrenç ve çok aşağılayıcı olduğunu, tıpkı bir cadı avı gibi ilkel bir tarzla geliştiğini savunur. Bazı lezbiyen askerleri korur, mektupları görmezden gelir, sevgilisinin resmine gizli bakar çünkü biri bunu görürse yargılanmadan infaz olacağını bilir. Asla ben bir lezbiyenim demez, namlular kendi üstüne dönünce, bu kez onun mektupları, özel eşyaları, sanki bir katil yada bir casusmuş gibi alaşağı edilir. Gören onu birinci derecede suçlu bir vatan haini sanır, çünkü bu aramalar, hiç ummadığınız bir anda evinize bir baskın mahiyetindedir abartısız. Orduda bir lezbiyen olmak, casus olmaktan daha kötüdür!. Ve tabiki bayan yüzbaşı, ordudan atılır. Filmin son karesinde, olayın gerçek kahramanı konuşur: "ordudaki bu tutumların abartısız doğru olduğunu ve her lezbiyene böyle davranıldığını" söyler. Ve ekler, "orduya on tertemiz yılımı verdim, hiçbir hatam olmadı,görevlerimi eksiksiz ve başarıyla tamamladım bu sicilimde sabittir. Lezbiyen olduğuma dair deliller vardı ama kesinlik yoktu. Onlara bir lezbiyen olduğumu asla itiraf etmedim ama onlar benim on yılımı çöpe atıp, sırf lezbiyen olmam düşüncesiyle askerlikten ihraç ettiler

Ve film biter, kısa bir yazı:"İngiltere, ordudan halen eşcinsel ihraç eden tek Avrupa Birliği ülkesi. Bu insanlık dışı tutuma karşı birleşin, cinsel seçimleri ne olursa olsun, insanların yaşam hakkı kutsaldır ve işten, görevden alınmaları için cinsel seçimleri gerekçe gösterilemez."

Gerçekler mi filmden, filmler mi gerçekten alınır? Bunun yüzdesi kaçtır? Bilemem ama bilmek istediğim şey sanırım hepimizin bilmek istediği şeydir: Bu Engizisyonca tutumlar, bu cadı avı nasıl ve nerede tarihe gömülecek? Yoksa haklarımızı kazanmak için Nürnberg Bakiresine mi girmeliyiz? Alanlarda bir kaçımızı sallandırınca mı hepsine ha siktirin lan diyeceğiz? Görülen şu ki tarihe gömdüğümüzü sandığımız, Engizisyon tavrı, içten içe sinsice yaşıyor. Kimimizi işten attırarak, kimimizi soyguna uğratıp, karakollarda mağdur duruma düşürerek ...

Ben kendi adıma hepsine ha siktiri çekiyorum! Gerisi bize kalmış!

 

 

DYKE TV Çeviren : İDRİS DEMİRALP

 

İngiltere'de BBC4 kanalında bir lezbiyen programı olan DYKE TV'de yayınlanan bu kısa filmi bize Arzu arkadaşın yazısı hatırlattı. Filmi yazıya dökmeye çalıştık.

 

Disgraceful Conduct

-Berbat İdare-

 

"Taraf tutmadan, etki altında kalmadan ve iltimas göstermeden Hava Kuvvetleri 1955 Kanununa göre hakkıyla adaletli bir yargılama yapacağız."

 

Önce sorgulamayı yapan subay çağırılır ve davalının, soruşturmanın herhangi bir anında ifadesini değiştirip değiştirmediği sorulur.

 

- Evet efendim. 14 Ocak'daki bir sonraki sorgulamada aslında davalı, söz konusu gecede memur Robertson'un odasına gittiğini itiraf etmiştir.

- Bir önceki sorgulamada bunu niye inkar ettiğini söyledi mi?

- Hayır efendim açıklamadı ama o zamana kadar Teğmen Banes davalının, Robertson'un odasına girdiğini gördüğünü söylemiştir.

 

Uçuş subayı Robertson çağırılır.

 

- Sarhoştu, çok kötüydü, bana dokunmaya çalıştı. Gitmesini istediğimde hırçınlaştı, beni duvara itti. Onu durdurmaya çalıştım ama beni dinlemedi. Devam etti.

- Sonra ne oldu?

- Eğer gitmezse bunu bildireceğimi söyledim. O zaman gitti.

 

İddia makamı: Siz onu durdurmaya çalıştınız ama o ne yapmaya çalıştı?Devam etmekle neyi kast ettiğinizi söyler misiniz?

- Bana dokunmaya devam etti.

İddia makamı: Nerenize dokunduğunu bize gösterir misiniz?

 

Robertson memelerini gösteriyor. Ve daha alta, diyor.

 

İddia makamı: Bize gösterin

Kadın sıkılarak cinsel organını gösteriyor.

 

İddia makamı: O gece içki içtiğiniz doğru değil mi? Daha erken bir saatte arkadaşlarınızla barda görülmüşsünüz.

Davalı: Kendiniz söylediniz daha erken bir saatteydi. Odamda içki saklamıyorum. O gece sarhoş olan ben değilim o idi.

İddia makamı davalıya yönelir.

 

- Kaç yıldır Hava Kuvvetlerindesiniz?

- Nerdeyse 8 yıldır. Başta uçak gemisinde çalışıyordum.

- Niye subay olmaya karar verdiniz?

- Babam bir Hava Komodoruydu. İki yıl önce öldü.

- Orduya girmeniz için başka bir sebep var mı?

- Fiziksel, zihinsel heyecandan hoşlanırım. İşimde iyi olduğumu sanıyorum ve işimi seviyorum.

- Teğmen, şu anda yeteneklerinizin sorgulanması için burda bulunmuyorsunuz. Gayri ahlaki saldırı ile suçlanıyorsunuz. Bu konuda söyleyeceğiniz bir şey var mı?

- Ben yapmadım efendim.

- Ama 28 Aralık'da Robertson'un odasına gittiğiniz bir gerçek.

- Evet gittim, onu içki içmeye davet ettim.

- O zaman niçin ilk sorgulamada odasına gittiğinizi inkar ettiniz. Lütfen soruya cevap verin.

- Korkuyordum.

- Neden korkuyordunuz? Onu içkiye davet ettiğinizi söylemekten mi korkuyordunuz yoksa gidişinizde başka bir amaç mı vardı?

- Sorgulama biçiminden korkuyordum efendim.

- Robertson'la olan geçmiş ilişkilerinizi nasıl tarif edersiniz?

- Çalışma arkadaşı.

- Bu mantıklı değil. Sadece bir çalışma arkadaşı ve sıradan bir tanıdık idi ise niye o gece birden içkiye davet ettiniz? Onu arzuladığınız için gittiniz doğru değil mi?

- Bu doğru değil efendim.

- Gecenin o vaktinde astınız olan bir subayın odasına gitmek sizce doğru mu?

- Duruma göre değişir efendim.

- Ondan hoşlandığınız için ve onun da size ilgi gösterebileceği bir durum olabilir mi?

- Hayır.

- Onu baştan çıkartmaya çalıştınız mı?

- Hayır.

- Onun istediğiniz tepkiyi vermeyince hırçınlaştınız ve saldırdınız.

- Hayır efendim.

- Evet

- Onun odasına gittim çünkü onunla konuşmak istiyordum.

- Hangi konuda?

- Üzgündü.

- Ne konuda üzgündü?

- Benim terfi almam ve kendisinin alamaması konusunda bazı problemleri vardı.

- Peki bu doğruysa bunu niye daha önce söylemediniz? Şimdi size niye inanalım. Çok ciddi bir suçla itham ediliyorsunuz. Lütfen soruya cevap verin.

- Beni kötüye kullanan oydu. Odada beni fırlattı ve terfiyi haketmediğimi söyledi.

- Demek ki o size saldırdı. Niye onun söylediği gibi terfiyi haketmeyesiniz? Böyle bir şey söylemesi için bir sebep var mı? Subaylığı tercih etmenizin bir diğer sebebi de cinselliğinize bir kılıf oluşturacak olması idi değil mi? Çünkü aslında kadınlara ilgi duyuyorsunuz?

- Hayır çünkü mücadeleden hoşlanırım.

- Bir kadına karşı özel duygular hissetmediğinizi mi söylüyorsunuz?

- Tabi ki hissettim. Anneme ve kız kardeşime karşı.

- Başka bir kadınla cinsel ilişkinizin olup olmadığını soruyoruz size.

- 16 yaşındaydım, ne anlama geldiğini bilmiyordum, sonuçlarının farkında değildim.

- Bunu şimdiye kadar ısrarla sakladığınızı görüyorum. Bu ilişkide hangi cinsel davranışları sergilediniz? Baştan soruyorum bu kızla cinsel ilişkiye girdiniz mi?

- Evet efendim.

- Nasıl yaptınız?

- Ona mastürbasyon yaptırdım.

- Neyle, parmaklarınızla mı yoksa başka bir cisimle mi?

- Parmaklarla

- O zamandan beri başka kadınlarla da cinsel ilişkiniz oldu mu? Aslında gerçekte bir homoseksüel misiniz? Size bu soruyu sormak zorundayım. Halen bu ilişkilere devam ediyor musunuz?

- Aslında bir süredir ilişkide bulunmuyorum.

Yargıç: Bu bir komedi programı değil Teğmen. Size sorulan soruya cevap verirseniz iyi edersiniz.

- Soruyu tekrarlıyorum. Etkin bir homoseksüel misiniz?

- Evet öyleyim.

 

Karar: Suçlanan kişi edebe aykırı saldırı suçlamasından suçlu bulunmamıştır. Ama hizmetten azledilmesi tavsiyesinde bulunuldu. Dava sona ermiştir.

 

"Her yıl ortalama 60 personel lezbiyen ya da gay olmaları nedeniyle İngiliz Ordusundan ihraç edilmektedir."

 

 

 

ÜMİT SALİM/ANKARA

 

 

Eğilip boynunu öptü. Karşısındaki daha hızlı davranmıştı. O da öyle davranmalıydı. Kucakladı. Yukarı daha yukarı. Teni yumuşacıktı. Yatağa kadar taşıdı. Daha önce orda kimlerin yattığına aldırmadan yanına uzandı. Ya kapı çalmasını bekliyor ya da başka bir olay hani böyle zamanları hep berbat eder ya o tür bir şey.

 

Tuhaf, herhangi bir olağandışılık olmadı. Yukardakilerin hiçbirinin gerçekleşmediği gibi. Ama nasıl da geçiriyordu aklından tutkuyla, istekle. Ve zamanı gelince onla yaşayacaklarını kuruyordu kafasında, bir daha, bir daha, hiç bitmeyecekmişçesine.

 

Bunları ne zaman yaşayacağını tam olarak bilemiyor. Onu ilk gördüğünde içindeki ses yaşama amacını belirledi sanki. Ama, boş bir koltuk için nasıl bir mesafe, uzaklık kullanmalı. Boş bir koltuk.

 

Kim, ne, adı, işi bunları bilmeyi pek de istemiyor. Onun orada olduğunu bilmek, her hafta aynı sinemaya gelmek içini kıpırdatıyor. Bunları daha önce yaşamamış. Filmin, salonu aydınlatan karelerindeki değişen renk tonlarıyla her bir tonda yüzünün hatlarını incelemek... Her bir ayrıntıyı kafasına kazımalı; saçları, alnı, dudakları...

 

Yaşanan neydi ki zaten geçmişinde. Her Pazar sırf onu görmek için gelinen bu sinema onu mutlu etmeye yetiyor. Bunları yaşayan bir tek kendisi mi?

 

Onu ilk gördüğü anı sonraki anları hatırlıyor, birbirlerine bakmalarını. O da bir şeyler hissediyor mu? 20'li yaşlarda. Arkasında FBI yazan sarı bir mont giyiyor. Hafta boyunca sırf dışarda görmek için her gördüğü sarı montluyu o zannediyor. Etrafa bakışı, gözlerini kaçırışı kendinden birşeyler bulma isteği...

 

Bir Eylül günü onu gördükten sonra bilincine bu kadar işleyeceğini, yalnız anlarını paylaşacağını nasıl bilebilirdi?

 

O küçük oda değişime uğramıştı, yalnızlığa da. O bir yerlerde işte, evde, dışarda, yaşamda. Onu düşünen birinin varlığından habersiz. Varlığı bile sevinç veren O.

 

Zaman geçtikçe çocuğun yaşamındaki yeri de büyüyor. Artık düşlerinden de öte bir yerde. Bir tür ütopya veya erişilmesi güç bir doruk. Ne zor bunu açıklamak. Nasıl oluyor da birisi böyle ulaşılmaz, içerde taşınan, istenen biri haline geliyor.

 

Bunları düşünerek o dört duvar arasında saatler geçiriyor. Her hafta, Pazar sinemaya gelişini bekliyor. O da sanki onu ödüllendiriyor. Her hafta orda aynı sıra, aynı oturuş tarzı. Bir koltuk atla ve diğerine otur. Koltuğa lanetler yağdırıyor. Kırmak, parçalamak istiyor. Bir tür işkence ağır kokusuyla o sinemada. Onlarca insan arasında bir kendisi bir de o film aralarında dışarı çıkıp içeri girdikçe nasıl da ümitleniyor. Belki bu sefer, o nefret ettiği koltuğu sevecek.

 

Haftalarca o sinemada suskunluklarını paylaştılar. Onu ilk gördüğünden beri tam iki ay geçmiş ama hâlâ yolunu kesip gözlerinin içine bakmayı veya film aralarında dışarı çıkıp da birşeyler konuşmayı becerememişti. Hatta, soğuk Kasım ayı boyunca sinema çıkışında belki cesaret edip konuşurum veya böyle bir şeyi o yapar deyip; yağan kar altında beklemeleri, üşüyen ayakları, ağrıyan karnı.

 

Niyetlendiği her an öylesine bir heyecana kapılıyor ki kafasının içinde uçuşup duran onlarca şey kayboluyor. Çok mu uzak? Umutları, umutsuzlukları, onlarca düşünce. Bazı geceler uyuyamıyor. Yaklaştıkça uzaklaşan. Yine de yaşamında yeni bir olay.

 

Neler kurmuyor ki? Ne diyecek? Devamı nasıl gelecek? Sonu nasıl bitecek konuşmanın? Yanına uzanmak, ona sarılmak. O zaman onu boynundan öpecek, belki de o onu boynundan öpecek, onun tam da yapmayı planladığı şeyi karşı taraf yapacaktı, sonra kucaklayıp yukarılara ta yukarılara... Düşler, düşler, sonu yok. Ne ki istediği?

Başını göğsüne koyup saatlerce uyumak, uyumak.

 

Nihayet sinemadan çıktı. Yine saatlerce onu seyretmişti, onu farketmesini isteyerek. Bakıyor ama tereddütlü, yanına gelse mi yoksa çekip gitse mi? Yaklaşıp geri dönüyor.

Kasım ayı sonu. Bir kaç sokak lambası, tektük insanlar, diğer zamanlar pek de bir anlam ifade etmeyen bu cadde. Karşılığı alınmış bakışlar. Onu düşündüğü anları hatırlıyor. Yağmurda yürürken yanında olup şemsiyesini tutmak gibi veya gece yalnızken, lambaları söndürüp, cama çıkıp, içilen sigara dumanlarında nerde, kiminle, ne yapmakta olduğunu düşünmez gibi.

 

Şimdi ne yapmalı, peşinden mi gitmeli? Veya kendini bu kadar basit göstermemeli mi? Nasıl istiyor konuşmayı. Başka nasıl tanışılır? Evet, evet izlemeli.

 

Bunları düşünerek kendini onun peşinde buldu. Korkuyla karışık istek, biraz da ümit belki de.

 

Kafasında hızlı bir senfoni; flütler, kemanlar, çellolar... Bir an hepsi sustu. Koro şefi kayboldu. Onu göremiyor. Nasıl bu kadar dalgın olur. Çevresine bakınıyor. Hayır, yok, nasıl da hayıflanıyor. Hep böyle yarım mı yaşanacak? Oturup düşünse belki de peşine düşmeyecek. Ne bu, içgüdü mü? Bir hafta daha bekleyecek, ona ne kadar yaklaştığını düşünerek. Sokak dipsiz bir kuyu gibi geldi gözüne. Başı önde, kuyunun derinliklerine dalarak yürüyor. O karanlıkta koluna arkadan yapışan bir el:

-Baksana.

Dönüyor. Çözülüyor. Baksana, sanki gözlerime, bana, içime bak der gibi. Düşü mü gerçekleşiyor, ne cevap vermeli? Bu kadar kolay olmamalı onca gün, gece, ütopya.

-Beni mi izliyorsun?

Ağzından yo ile y arası birşeyler çıktı.

-İstersen bir otele gidelim. Paran var mı? Sana pahalıya patlarım.

Susuyor. Bağırmak istiyor "Yapma, düşlerimi yıkma, hayatıma bir tane daha ucuz, sıradan deneyim ekleme". Kafasında, günler, geceler, ütopya, yağmur, kar, üşüyen ayakları, suskunlukları, saatler, hepsi birbiriyle çarpışıyor.

 

Bu değil, BU DEĞİL!

 

MUHASEBECi GELDi HANIM!

 

Çeşitli sayılarda KAOS GL'nin nasıl çıktığını, ne gibi sorunları olduğunu sizlere ilettik. Belki sıkıldınız, belki okumadınız bile. Bunları anlatırken teknik olarak bilgi vermeyi hep atladığımızı farkettik. Çeşitli arkadaşlardan gelen "kaç satıyorsunuz, kaç aboneniz var" gibi sorularla bu eksikliğimizi gidermeliyiz diye düşündük. Ve ne dert yanmak için, ne de bunlardan bana ne diyenleri sıkmak için değil, KAOS GL'nin teknik bilgilerini sizlerle paylaşmak için oturup aylık dökümü yaptık. Buyurun bilançoya:

40. sayıdan itibaren 600 adet dergi bastırıyoruz. Matbaaya Temmuz ayına kadar her ay 40.000.000.-TL ödeyeceğiz. Dergilerimizin ortalama 30 adeti ücretsiz olarak gönderiliyor (tutsaklara, kurumlara ve bize dergi gönderen diğer gruplara). Derginin; yurtdışı 5, yurtiçi 9 abonesi var.

Dergilerin postayla ulaştığı yerler için masrafı ise şöyle: Kapalı zarf içinde bir adet dergi postası Amerika'ya 405.000.-TL, Avrupa ülkelerine 335.000.-TL, Yurtiçine ise 120.000.-TL tutuyor.

Ankara dışındaki illere dergiler kargo ile ulaşıyor. Her ay 2.000.000.- ile 3.000.000.-TL arası kargo ücreti ödeniyor.

Zarf, paket kağıdı vb. Gibi aslında masrafları arttıran ama pek göze batmayan şeyleri hesaba katmadığımızda, derginin çıkma aşamasında harcanan emekleri, zamanları düşünmediğimizde yaklaşık harcamalarımız bunlar.

Gelelim satış durumlarına;

Dada Dağıtıma 250 adet dergi gidiyor. Ancak 40. Sayıdan itibaren başlayan bu dağıtımın sonuçlarına henüz ulaşmış değiliz. Nereye ne kadar yolluyorlar, nerede ne kadar satıyor gibi... Bize ilk ödemeyi 43. sayıdan itibaren yapacaklarını belirtmişlerdi. Bu nedenle ilk iki ay birer arkadaşın katkısı, son ay da elimizde avucumuzda olan paraları vererek dergiyi çıkartabildik. Yani üç aydır çıkardığımız derginin yarısına bile ulaşmayan kısmından masrafları karşılamak zorunda kaldık.

Tabi derginin üzerinde gördüğünüz 200.000.-TL'ler bize direk dönmüyor. Satış fiyatının Kitapçılar %35, Dada %50'sini alıyor.

KAOS GL İstanbul, Ankara ve İzmir'de yoğun olarak dağıtılıyor. Şimdiye kadar ama az ama çok Ankara ve İstanbul kitapçılarından düzenli olarak para döndü. Ve dergiyi çıkartan da bu paralar. Ne yazık ki diğer satış noktalarının bazılarında arkadaşlarımız da olduğu halde bir türlü düzenli para dönüşü sağlayamadık. İzmir'deki Hakan arkadaşın son aylarda dağıtımı toparlaması Ankara ve İstanbul'dan sonra İzmir'den de bizi umutlandırdı.

KAOS GL şimdiye kadar hiçbir kuruluştan henüz bir maddi yardım alamamıştır.

The International Lesbian and Gay Association-Uluslararası Lezbiyen ve Gay Derneği (ilga) KAOS GL'yi ücretsiz olarak üyeliğe kabul etmiştir.

Kısaca ve yaklaşık teknik veriler bu. Dosta düşmana arz olunur.

 

 

 

 

GL KİTAPLIĞI

 

 

Felsefe-i Ferd (Birey Felsefesi-Anarşizmin Osmanlıcası)

Baha Tevfik, Günümüz Türkçesi: Burhan Şaylı, Aralık 1992, Altıkırkbeş Yayınları

 

 

"Memur ne demek? Memurlar kimlerdir? Memurlar nasıl yetişirler? Bunlar "memur" ünvanlı birer amir mi yoksa "amir" ünvanlı birer tutsak mıdırlar?"

 

"Memurlara gıpta değil merhamet etmeliyiz. Herkesin memur olmak istemesi zannedildiği gibi bizdeki memuriyetlerin gıptaya layık bir şey olmasından ziyade bundan başka olacak şeylerin azlığına, başka deyişle bizim terbiye ve yeteneklerimiz her türlü mesleğe bağlanmaya uygun olmadığına ve her şeyi kendisinden beklediğimiz hükümetin terbiye ve yeteneği arttıracak ortam ve kolaylıklar sağlamada çok eskiden beri devam eden aymazlık ve pintiliğinin belirtisidir.

 

En büyük ediplerimizden, yazarlarımızdan, ressamlarımızdan, musikişinaslarımızdan, tabiplerimizden, mühendislerimizden, mimarlarımızdan vs. bilim ve sanat erbabımızdan yalnız kendi mesleğine çabasını adayarak yani biraz da memur sıfatıyla hükümet hazinesinden para almayarak yaşantısını sağlayan kaç bahtiyar görülebilir?"

 

 

Soru ve Cevaplarla SEX Yaşamınız

Margeret Minker, Çeviri: Murat Ünlü, Alkım Yayınevi

 

 

"Bu kitap günümüzde tabu olarak görülen yüz soruyu ele alarak en son tıbbi, seksolojik ve psikolojik bilgiler ışığında cevaplandırmaya çalışmıştır."

 

"Bu kitap genç kızların ve her yaştaki kadının, kendi cinselliklerine daha iyi duygular beslemelerine, kadının anatomisi ve cinsel reaksiyonları hakkında daha çok şey öğrenmelerine ve gerektiğinde bilinçli olarak fikir danışabilmelerine ve yardımlaşabilmelerine bir basamak olacaktır."

 

Kitap, Anatomi ve Cinsel Tepkiler, Cinsel Davranışlar, Arkadaşlık, Cinsel Sorunlar ve Danışmanlık bölümlerinden oluşmakta.

 

İşte bazı sorular:

Klitorisin işlevi nedir? Lezbiyen ilişki sapıkça mıdır? Lezbiyen ilişkide neler olur? Bir kadının lezbiyen olduğu nereden anlaşılır? Kadınlar AIDS'e karşı nasıl korunabilir? Coming-out ne anlama gelir?

 

 

UZAYDAN GELEN EROİNMAN

ALİ KEMAL YILMAZ, İLGİ YAYINLARI, 1998

 

İsteme ve Yazışma Adresi: P.K. 1384 Sirkeci/İSTANBUL

 

 

"Alaylı gelenekten yetişme gazeteciyim. Mesleğe Yeşil Barış Dergisinde başladım. Sonra sırasıyla Yeni Gündem, Sokak, Tempo, Evrensel, Elele, 2000'e Doğru, Options, Radikal 2, Fesat, Kitap Günlüğü gibi dergi ve gazetelerde yazdıklarımı ve haberlerimiz okudunuz.

 

Bu kitap yaşamımın yirmi yılı aşkın bölümünde arkadaşlarım olan eroin bağımlıları ile yaşadıklarımı içerir. Özel yaşamlarını gizlemek amacı ile sadece isimleri değiştirilmiştir."

 

 

HOMOFOBİNİN DİĞER YÜZÜ

 

YEŞİM T. BAŞARAN/ANKARA

 

 

Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama sanki tarih on yıllara bölünmüş ve de her sıfırlı yıldan sonra yeryüzünde yaşayan tek düşünen canlı olduğu iddia edilen insanoğlunun yaşantısı başka bir köşeyi dönüyor, bu diğerlerini de etkiliyor (diğer canlıları demek istiyorum) ama hadi şimdilik konumuz bu değil diyerek onları bir kenara bırakalım. Ben öyle pek okuduklarımdan bir şey anlamam, yani çok okuyarak değil de çok gezerek öğrenebilirim ancak, ona da ne fırsatım var ne de zamanım; o nedenle sizleri hayatta geçirdiğim şu kısıtlı süre ve bakış açısıyla boğacağım bir miktar. Çok kızmayın bana, daha fazlasına gücüm yetmez çünkü. 70'ler benim için sadece bebeklik demek oldu, 80'ler ise Atatürk'le Allah'ı karıştırdığım yıllar, bu sadece baş harflerinin aynı olmasından kaynaklanmıyordu heralde. Zaten çok okumakla yol alabilen kuramcılar da o yıllarda çocuk olanların Atatürk'le Allah'ı karıştırmalarının olağan olmadığını söylemediler hiç, bunu da söylemediler ya neyse. 90'larda ailemden uzakta okuyup her yanlarına gidişlerimde Türkiye'de muhafazakarlık tanımının nasıl değiştiğini gördüm; her üç ya da bilmemne ayda bir farklılıklarını gözlemleyebildiğim ortalama Türk ailesi akrabalarıyla olan çirkef ilişkileri dışında her şeyini değiştiriyordu. Evlere girdiği ilk andan beri baş köşeyi kapan salon televizyonuna yeni kardeşler gelmişti, mutfak ya da yatak odası televizyonu gibi. Artık daha önemliydi, televizyon izlemeyenlere eskiden olduğundan daha garip bakıyorlardı; uzaylı görseler bu kadar şaşırmazlar; nasıl olur da bir insan kolanın yeni reklamını veya akılda tutması güç şarkıcı isimlerini bilemezdi. Tüm bu değişim benim kendimi toplayıp, olanların nasıl olup da olduğunu anlamama pek fırsat bırakmadan ilerliyor(du). Hadi diyelim, bunları anlamayı da o çok okuyan kuramcılara bırakalım. Geçirdiği değişim konusunda başkalarının ahkam kesmesine fırsat bırakmak istemediğim bir konu var yaşamda, çok şükür ki... O da olmasa heralde, tümden boşuna gelecek kendi hayatım bana, siz de bilirsiniz canım, bu konuları ayrıntılandırmaya gerek yok, her zaman sizin yerinize birileri düşünür ya hani, onu demek istiyorum.

Neyse ortaokul kompozisyon derslerinde öğrendiğim giriş-gelişme-sonuç safsatasının bende yarattığı saplantı yüzünden ne kendi canımı ne de sizinkini sıkayım, benim bahsettiğim konu Türkiye'de eşcinselliğin algılanışı konusundaki değişiklikler üzerinde olacaktı. Ama lafı oraya bir türlü getiremedim; biraz önce dedim ya, okumama gerek kalmadan öğrendiğim ve okuyarak öğrenenlerin ahkam kesmesine dayanamadığım konu, bu işte... Tamam bir çok konuda algılayışı kıt ve cahil olabilirim ama bu konuyu, önce yıllarca kendi kişisel tarihinde çözümlemek için debelenmiş ve sonra onunla sokağa çıkmış biri olarak bana bu kadarcık şeyi de hak görün canım. İşte sorunu yaşayan biri olarak sahiplenmeye çalışıyorum, kendi laf kalabalıkları arasında söndürmesin bir kaç insan diye. Yanlış mıyım?

Türkiye'de yaşantı -kimi komik insanların söyledikleri gibi Kaos'a doğru (!)- sürüklenirken, değişen şeylerin arasında eşcinselliğe bakış da vardı. Hatta ne yalan söyleyeyim bir çok şey kötüye doğru giderken, eşcinsellik daha farklı bir yol izledi, şimdi bunun sosyo-politik gerekçelerine girmeyeyim, bunu sosyologlar düşünsün; heh hee şaka şaka... Yani Batı Avrupa ve Birleşik Devletlerde daha eski yıllarda olduğu gibi gelişince büyükşehir ve üniversite kültürü Türkiye'de, ailelerinden ayrılıp bu kentlere okumaya gelen gençler suyun akışının yönünü değiştirdiler, bir çok kişi bunu planlayarak yapmadı, hatta planlayarak yol alanların çabalarından çok farklı girişimlerle geldi bu noktaya Türkiye'de eşcinselliğe bakış. İnsanlar kendi cinselliklerini tanıma fırsatı edinirken onu özgürce yaşayabilme fırsatından yoksun kaldılar, ama bir kere kendilerini tanıdıktan sonra bundan pek de vazgeçemediler. Kimi ailesiyle boğuştu, kimi arkadaşlarıyla. Ama üç yıl önce açıldığım insanların hayatlarında ilk gördükleri eşcinsel benken, geçen sene taşradan büyükşehre okumaya yeni gelmiş kuzenime söylediğimde bana "Lambda İstanbul'u biliyor musun peki?" diye sorması, sadece küçük bir örnek olmaktan çok öte. Aradan bu kadar az yıl geçmesine rağmen insanlar okullarında, yaşadıkları yurtta eşcinsellerin bulunduğu ön bilgisini edindiler. Artık kimsenin ilk tanıdığı eşcinsel ben değilim, bunu duymayalı çok oldu. Evlerde ya da başka mekanlarda yapılan eşcinsellik sohbetlerinden nasibini almayan öğrenci kalmamıştır heralde ülkemizin büyük şehirlerinde. Sakın bana "Eeee!..." demeyin, bunun neden "Eeee!..."lik bir çözümleme olmadığını anlatacak kuramsal cümlelerim yok çünkü.

Bu yıllarda bayağı sayıda insan lezbiyenlerin erkek minyatürü, gaylerin de kadın minyatürü olmadığını öğrendi; eşcinselliğin sadece seks değil aynı zamanda aşk, başkaldırı, kendini anlama çabası, kendini gerçekleştirme çabası, kısacası kendine özgü bir varoluş olduğunu anladı. Zeki Müren, Bülent Ersoy ya da Huysuz Virjin dendiğinde insanların kafasında sadece beceriksiz bir karikatür canlanıyor, hayatta "bir kendi, bir de Zeki Müren" var sanan erkek eşcinsellerin sayısı eskiden az artık (valla ahkam kesmiyorum); tabi kadın eşcinseller bu kadar şanslı değiller ya, konuyu saptırmayayım. Ama bunlar daha ilk yıllar, insanların karşısına geçip "sen ne diyorsun yahu, binlerce önyargı sıralıyorsun ama ben varım işte, tek başıma bile olsam -ki değilim- bu benim, bu benim kendi gerçekliğim; senin kafandaki şu şu vede bu önyargı tamamen asılsız, yıllarca kandırılmışsın" demek henüz atılan ilk adımlar, belki de kolay olanları; neyse yazımın konusunu düşündüm de bu belki fazla... İnsanlar da aptal değiller sonuçta, hakkında hiçbir şey bilmedikleri bir konuda gerçekliği ta kaynağından dinleyince o kadar da mızmızlık yapmıyorlar... ama mızmızlanmamaları acaba doğru noktada olduklarını gösteriyor mu (oh bee, nihayet asıl konuya girebildim, zaten ortaokulda da beceremezdim)? Göstermiyor, çünkü kişisel ve toplumsal tarihler boyunca birikmiş önyargılar, öyle semer gibi çıkarılıp atılamıyor sırttan. İnsanların konuştukları cümleler değişiyor konu eşcinsellik olunca, "canım bu da onların özgürlüğü... ne diyorsun sen, neler de söylüyorsun, benim eşcinsel bir arkadaşım var ve de hiç de senin tarif ettiğin gibi insanlar değiller, benim arkadaşım üniversitede okuyor ve iki senedir sevgilisiyle birlikte oturuyor, ay ne tatlı kızlar bir görsen, aaa geçen gün başlarına ne gelmiş biliyor musun... ay çok tatlı insanlar şu gayler, bir keresinde bir tanesiyle sabahlamıştık, bir erkeğin sana asılmadan seninle muhabbet etmesi çok farklı canım, bana geçenlerde yaşadığı bir aşk hikayesini anlattı, ay ne değişik şeyler yaşıyorlar bilemezsin... tüm kadınlar şöyle şöyledir- saçmalama ben hiç de öyle değilim- ee ama sen lezbiyensin(?)... çok duyarlı insanlar, çok inceler, benim bayağı eşcinsel arkadaşım var... eşcinsellere de özgürlük... tamam sizi anlıyorum ama yanımda kız arkadaşınla öpüşmesen olmaz mı?- sen benim yanımda erkek arkadaşınla öpüşüyorsun ama- (?)... senin yanında dolaştığım için beni de gay zannedecekler, bir şey değil kısmetim kapanacak..." Bunları ya da benzerlerini duymuşsunuzdur hadi canım, artık insanlar erkek eşcinsellerin penislerinin kalkıp kalkmadığını ya da kadın eşcinsellerin nasıl olup da penissiz sevişebildiklerini değil, bunları konuşuyorlar. İyi mi, eskisinden iyi tabi; doğru mu, şüphesiz hayır.

Artık sohbetlerimde üç yıl öncesinde olduğu gibi eşcinsellerin öldürülmesi gerektiğini, ya da daha ılımlı olup da iyileştirilmesi gerektiğini savunanlarla karşılaşmıyorum pek, en olumsuz tavır "tamam sizi anlıyorum, çok sorun yaşıyorsunuz ama bunun özgürlük mücadeleriyle ne ilgisi var, etrafımızda bunca sorun dururken" filanvari oluyor. Buna da şükür (!), en azından birileri birşeyleri anlıyorlar ha!... Ama eşcinsellerin özgürlük istemlerinin boyutlarını anlamak "onların ne de duyarlı, iyi ve de hoş insanlar olduklarını" konuşmaktan geçmiyor. Bunlar artık eskisinden daha çok midemi bulandırıyor, çünkü bunları konuşanlar eşcinselleri, sorunlarını, mücadelelerini ve de bilmemneleri anladıklarını sanıyorlar, iddia ediyorlar. Eşcinsellere insanlar hakkında dedikodu yapma çerçevesinde yaklaşıyorlar, o nedenle ya benim durup durup "ama benim eşcinsel bir arkadaşım var, ve de.." nımnımlarını tekrarlamam. Ah gözü batasıca hoşgörü.... Öhhö öhööö... Evet... küfür için isterseniz kusura bakabilirsinz, hiç gocunmam, bizim duyarlı olduğumuzu söyleyenler kadar mücadelemizde agresif olduğumuzu söyleyenler de var... n'apalım canım yaşadığımız acılarla hakettik bunları, hatta Aktüel ve benzerleri "gündüz gay, gece bey" gibi manşetler atmaya devam ettikçe biz de agresifliğimize devam edeceğiz, çok görmeyin yahu...

Eşcinselliğin heteroseksüellikten hiç farkı olmadığını ve de aynı zamanda çok farkı olduğunu anlamalarını istiyorum ben. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz, bir insana Kürt olduğunu unutarak yaklaşmak ve ardından onun Kürt'lüğünü (tarihini ve şimdisini) hiç unutmamak. Bunu yaşayabildiniz mi hiç, başkasını (ötekini) kabul etmeyi ve onu anlamayı. Hiç kolay değil, göründüğü gibi değil yani. Ne var, işte insan insandır, ha Kürt, ha Alevi, ha eşcinsel... ha hepsi birden... ama Kürt, ama Alevi, ama eşcinsel... ama hepsi birden...

Ben küçük ve de safkenki anne-kız tartışmalarımda anneme yeryüzünün çok geniş, tarihin de çoook uzun olduğunu, ve aynı anda ve farklı zamanlarda insanların çok değişik kültürlerde yaşadıklarını, ve her yer ve zamanın pek çok kereler birbirlerine taban tabana zıt değerleri ve yasakları olduğunu, dolayısıyla kendi yaşadığı şimdiki zaman ve mekandaki doğrulara böyle körükörüne sarılmasının insanlık tarihine haksızlık olduğunu anlatmaya çalışırdım. Saflığım şimdi artık bu şekilde düşünmediğim anlamına gelmiyor, annem konusunda saflık etmişim. Geçelim... Eşcinseller hakkında önyargısız olmak onların asla partnerlerini aldatmadıklarına inanmaktan, kızlarının harbi, erkeklerinin de duyarlı olduğunu düşünmekten geçmiyor. Onları kabul etmek ve anlamak için hayatta yaşanan ne varse lezbiyenlerin ve gaylerin de bunları yaşayabileceğini farketmek gerekiyor; kendimizi (kendinizi) eşcinsellerin özgürlük istemlerini hakedecek denli iyilikte olduklarına ikna etmeye çalışmam(n)ız beyhude... Aman... Agresifmiş gibi yazıyor olmayayım diye, biz mi siz mi diyeceğimi şaşırdım doğrusu. Mesela ilk olarak burada ne demek istediğimi anlamaya çalışarak başlayabilirsiniz. İster istemez siz "siz"siniz. Ama bir lezbiyen "siz" dediğinde tedirginlik duyabiliyor veya duydurulabiliyor. Çünkü insanlar seni kabul etmek için o kadar da çok "siz"li "biz"li olmak istemiyorlar. Onlar sana gayet iyi niyetli yaklaşıyorlar ya. Daha ne istiyorsun da, şımarıklık yapıyorsun... Aslında ben verilenden fazlasını istiyor değilim, verileni sevmiyorum zaten, hoşgörüyü. Ve de verilen, bu kadar benimle ilgili iken, bu konuda edilgen olmayı sevmiyorum, hiçbirimiz sevmiyoruz. Biz sizlerin hayatında bir değişiklik değiliz, biz kendi hayatımızız. Ben kimsenin bana hoşgörü göstermesini istemiyorum, ben her tür medyada yüceltilen kadın-erkek aşkının benim yaşantımda yarattığı baskının anlaşılmasını istiyorum. Bir filme sırf lezbiyen filmi diye gittiğim zamanki coşkum "ne abartı" diye karşılanmadan önce bir miktar düşünülsün istiyorum.

Bu yazının başlığının "Homofobinin diğer yüzü" olması uydurma değil. Homofobi sadece "eşcinsel insanlara ve eşcinselliğe duyulan tedirginlik" diye açıklanamaz. Homofobi, eşcinselliği olduğundan farklı anlama yönelimidir, çünkü bu yönelimden kaynaklanan algılanış nasıl olursa olsun yanlıştır. Birileri bizim "iyi" olduğumuzu düşünüp, kendini bizim hakkımızda bununla ikna ediyorsa bu yanlıştır. Bizi küçükken anneme verdiğim öğüdün çerçevesinde anlamak gerekir, işte homofobi o zaman devre dışı kalır. Ta derinlerden gelen önyargıların şekil değiştirip insanca haller alması değil eşcinsellerin özgürlük istemi. Eşcinsellerin sizden istediği onların eşcinsel olduklarını hiç hatırlamamanız ve onların eşcinsel olduklarını asla unutmamanız. Kimdi söyleyen, nasıl biriydi hatırlamıyorum ama biri "insana dair hiçbirşey bana yabancı değil" demişti. Belki de bizim isteğimiz, bu cümlenin laflıktan çıkması. Sakın bundan heteroseksüellerin eşcinsel olması gerektiğini söylediğim gibi bir sonuca varmayın, çünkü nasıl bir eşcinsel zorla heteroseksüel yapılamazsa, bir heteroseksüel de eşcinsel yapılamaz. Bir ev ödevi: siz nasıl heteroseksüelliğinizi farkında olmadan 24 saat taşıyorsanız, eşcinsellerin de neden 24 saat eşcinselliklerini taşımak istediklerini anlayın. Evet yine agresif bir cümle değil mi? İyi size yeni bir ev ödevi daha: bu cümlelerin neden agresif olduğunu da anlayın...

 

 

 

 

 

 

 

MEKTUP-LAR-DAN

P.K. 90 Üsküdar-İSTANBUL

 

Sevgili KAOS,

 

Sizinle tanışalı bir yıl olacak. Her ayı sabırsızlıkla bekliyor, gün geçtikçe gösterdiğiniz gelişiminizi takdir ediyor, başarılar diliyorum.

 

Yıllarca kendimi kapalı bir kutuda saklayıp, yeni yeni merhaba dediğim gay dünyasında payınız çok büyük. Açılmak istemi, sizin güzel yazılarınız bana kendimi anlamayı (şu an için) öğretti. Bu cesaretle de ufak kaçamaklar aradım son zamanlarda.(Küskün olmama rağmen !)

 

Bu kaçamaklar günübirlik olup, vapurda, otobüste vs. de kendime güvenimi arttırdı. Fakat yine de kalbimde o bire bir ilişkinin, duygu selinin yarattığı heyecan hiç tükenmiş değil. Hele o günden sonra, yine o kapalı insan mı olsam demiyor değilim!

 

Geçen yaz vapurda rastladığım ve duygularıma engel olamadığım için eve getirdiğim o genç yakışıklı ile yaşadıklarımı düşününce utanıyorum. Cebimden alınan paralar (gizlice almış) bir saat sonra gelip "enayi homo" diye hakaret edişi beni öyle yıktı ki! Artık yalnız beni anlayacak, beni sevecek, bana saygı duyacak "o kişiyi" buluncaya kadar kimseye inanmayacaktım. Fakat yaşanan bir çok olayın anlatıldığı derginizde yalnız olmadığımı ve bunun belki de bir yazgı olduğunu fakat yılmamak gerektiğini, hep savaşmamızın bir gün bize yeni ufuklar yaratacağını anladım.

 

Sevgili KAOS, sizlerden aldığım fikirler, verdiğiniz manevi destek bizi daha güçlü ve özgür bir kişiliğe dönüştürüyor. Bir de şu hetero görünüp de elinizde KAOS'u görünce merakla okumak isteyen "gizliler"i fark etmek zevki verdiniz bana. Sayenizde çok iyi bir dost olduk (cinsellik olmadan).

 

Sizlere teşekkür ediyor, başarılar diliyorum. Özgür bir eşcinsellik, özgür umutlar, mutlu yüzler, güzel dostluk için yeni arkadaşlar! Bana yazmanızı istiyorum! Ciddi bir ilişki, güzel bir sevgi için mektuplarınızı bekliyorum. Sizlere sevgiler yolluyorum.

 

Duygu Zafer/İstanbul

 

Sevgili KAOS dostlarım,

Dergiye lezbiyen katılımın az olduğunu görüyorum. Benim Şubat ayında bir tanışma mektubum yayınlandı. Ben daha çok bilinçlendikçe ve bazı şeyleri yaşadıkça yazılarımla, şiirlerimle, kitap ve sinema eleştirilerimle dergimize katkıda bulunacağımı söylemek istiyorum. Gönül isterdi ki parasal açıdan da katkıda bulunayım.

 

KAOS'da uzun süre yazılarını zevkle okuduğum Yeşim T. Başaran arkadaşımın artık neden yazmadığını merak ediyorum. Ben yeni bilinçlenmeye başlayan bir lezbiyen olarak onun yazılarından o kadar çok yarar gördüm ki. Diğer arkadaşların da bu güzel yazılardan faydalanmalarını isterdim. Lütfen Yeşim T. Başaran KAOS'a dön. Lezbiyenliğin senin gibi birine ihtiyacı var.

 

Genel olarak dergi hakkındaki görüşüm her zaman olumlu. Dergiyi şu ya da bu şekilde eleştiren insanların iyi niyetine çoğu zaman şüpheyle bakıyorum. Bir takım katkıda bulunmadıkları gibi güzel olan şeyi de karalamaya çalışıyor bazıları.

 

Tek isteğim lezbiyenlikle ilgili resimlerin biraz daha fazla yer alması. Özellikle kapaklarda.

 

Salih/Ankara

 

Merhaba Sevgili KAOS GL,

Derginizden haberdar olduğum günden itibaren severek alıp okuyorum. Tabi ki derginin adını söylemeyi bir yana itersek. Çünkü bazen insanlar suratlarını ekşitebiliyorlar. Ben Antakya'da yaşıyorum. Bu şehir modern görünmesine karşın her Türk ve müslüman kentindeki gibi bazı tabulara sahip. Bu da haliyle bazı güçlükleri beraberinde getiriyor. Diyeceğim bu toplumun değişmesi ve bu doğrultuda gerekli çalışmaların yapılmasıdır. Gerçi bizimki gibi erkek hâkimiyetinin olduğu bir toplumda bunun değişmesi zaman alacak.

 

Ben ilk defa, hemcinslerimle 14 yaşlarımda ilişkiye girmeye başladım. Herşey önceleri bir oyun gibi başlamıştı aramızda. Ama sonra her şey değişti ve 7 yıl sürecek bir ilişkiye dönüştü. Arkadaşımın komşumuz olması bizi birbirimize yaklaştırmıştı. Özellikle evde yalnız başımıza kalmamız bizi bu işe daha rahat itti. Önceleri ikimiz de birbirimizi beceriyorduk. Ama sonra kendimi onun güçlü kollarına teslim edip bu ilşikinin tadını çıkarmaya başladım. Şimdi yeni birileri ile tanıştım.

 

Sevgili KAOS GL, hazırlamakta olduğunuz eşcinsel mekanlar (barlar) rehberini bir an önce bitirmenizi istiyorum. Çünkü ben şimdi Ankara'da kalmama karşın bu tür yerlerin adreslerinden habersizim. Onun için beni bu konuda aydınlatırsanız çok mutlu olurum.

 

Bu arada kendimi tanıtmayı unuttum. Adım Salih. Antakyalıyım. Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesindeyim, yayınlarınızda size başarılar diliyorum. Rehberi bitirmenizi istiyorum.

 

Not: Sevgili Salih, mektubun için teşekkürler; Antakya'dan da yazmanı bekleriz. KAOS GL olarak eşcinsel mekanlarla ilgili bir broşür çalışmamız bulunmuyor. Dergimizde daha önce bu konuyla ilgili yer alan ilan İstanbul'dan Lambdacı arkadaşlara aitti. Ankara ile ilgili şu bilgileri verebiliriz: Ankara'da eşcinseller park , sinema, hamam ve bar gibi pek çok mekan ve ortamlara takılmaktadırlar fakat bunlar açıkça bilinmekle birlikte adları konmamaktadır. Bu mekanlarda ne aradığın ve neyi nasıl bulacağın biraz da sana kalmış, bazı ortamlarda dikkatli olmak gerekebilir. Güven Park, Gençlik Parkı, Şengül hamamı, Efes ve Cep sinemaları, Nüans Bar (Kızılay) ve Graffiti Disko (Çankaya)...

 

Tarkan/Ankara

 

Merhaba KAOS GL,

 

KAOS GL'den 1997 Aralık ayında haberim oldu. Sizi bu cesaretinizden dolayı kutluyorum. Fakat bu dergiyi alırken hayli zorlandım. Çünkü utandım, korktum. Kasiyerin bana tuhaf tuhaf bakacağını biliyordum. Dergiyi kasaya götürdüm ve o bana tuhaf tuhaf baktı. Bu yüzden bir isteğim var. Lütfen kapak üstüne çıplak erkek ya da kadın resmi koymayın. Türkiye'de yaşıyoruz ve o tuhaf bakışlar hep üzerimizde olacaktır.

 

Herneyse ben üniversitede okuyan bir gencim. Gay'liğim yalnızlık ve monotonlukla arkadaş olmuş geçinip gidiyor. Kadınsı bir eşcinsel değilim. Normal bir erkeğim fakat gözümü yakışıklı erkeklerden, onların vücutlarından alamıyorum.

 

Ailemle oturuyorum. Tam anlamıyla özgür değilim. Türkiye'de gay olmak kolay değil. Birbirimize ulaşamıyoruz. İçimizdeki eşcinselliği saklıyoruz. Konuşmaya, tanışmaya cesaret edemiyoruz.

 

Arkadaşım yok. Genelde Güven Park ve Yüksel Caddesi'ndeyim. Bir arkadaş bekliyorum. Onunla konuşmak, sevişmek istiyorum. 20 yaşındayım ve esmerim.

 

Toplumun eşcinselliğe bakış açısı ortada. Damgası, küfürü hazır. İnsanlık tarihinin başından beri olagelmiş bu gerçeği kabul etmeseler de böyle düşünenler umarım ilerde azınlıkta olacaklardır. Herkes cinsel tercihinde özgürdür. Herkes kendinden sorumludur. Eşcinsel olan da olmayan da insandır. Bütün eşcinselleri öpüyorum.

 

Ayrıca KAOS GL'yi de kutluyor, yayınlarının devamını diliyorum. Umarım toplantılarınıza gelecek cesareti kendimde bulabilirim. Ama inanın gelmeye cesaret edemiyorum.

 

Coşkun/İstanbul

 

Efendim, KAOS GL sayı 40 (Aralık) ile KAOS GL sayı 42 (Şubat) sayılarını lütfen yan yana koyunuz ve alıcı gözle her ikisine de eşcinsel olarak değil, göz zevki olan sıradan birer insan olarak bakınız. Bakınız ve acemi şoförler gibi nasıl da zigzaklar yaptığınızı görünüz. En iyi renk, en sade, en estetik, en kalite arka kapak itibariyle en iyi mesaj ileten... Bütün zamanların EN İYİ hazırlanmış sayısı Aralık 40. sayı. 40. sayı, gelecek tüm sayılar için bir model, bir şablon olmalıydı.

 

42. sayı (Şubat): Ön kapak; ön kapak estetik ve sade olmalı. Ön kapak mesaj veya "bilgi" sunulan değil, "merhaba" diyen, albenisi ön planda olan bir sayfa olmalıdır. 42. Şubat ön kapağı çok iyi hazırlanmış bir arka kapaktır. Çünkü içiçe girmiş ruh karartıcı bir KAPAK, standdaki diğer dergilerin arasından ayırdedilmiyor ve okuyucuyu ilk anda ürkütüyor.

 

42. sayı (Şubat): Arka kapak; Toplu seksi çağrıştıran karmaşık bir resim. Toplu seks hem hetero toplum ve hem de homoseksüel toplumda halen tartışılan marjinal bir fantazidir. Bu yönüyle arka kapak, çok iyi hazırlanmış, derginin içine konulacak bir sayfadır.

 

42. sayı (Şubat): İç sayfa resim; iki insan, sade bir resim. Karmaşası yok. Erkek olduğu hâlde erkekle öpüşen iki erkeğin birbirine olan sevgisini doğanın en masum ifade tarzı olan öpücükle ifade ediyor olmasıyla çok iyi hazırlanmış bir ÖN kapak olacaktı. Ama maâlesef 42. sayı mum ışığında alelacele hazırlanmış bir sayı olarak karşımıza çıktı.

 

Nasıl Bir Eşcinsel DERGİ?

Eşcinseller ikiye ayrılır. 1) Kaşarlar: Kendisiyle barışıklığını tamamlamış, eşcinsel çevresi olan, ununu elemiş, morale ihtiyacı olanlar. 2) Tomurcuk eşcinseller: henüz kendisiyle barışıklığı tamamlanmamış, kendini sorgulayan, eşcinsel arkadaşları olmayan, terapiye muhtaç olanlar. Bunlar kitapçıları gezerken tesadüfen dergiyi görür ve satın alırlar. Yüzlerce dergi içerisinden KAOS'u seçip görebilmesi için ise orijinal bir kapak, iyi bir görsel malzeme, estetik bir resimle mümkündür.

 

Her iki gruptan onlarca insanla konuştum. Nasıl bir eşcinsel dergi diye sordum.

 

Tomurcuk eşcinseller ki dergiyi tesadüfen bulup, Lambda'ya gelenler; bunlar, konuşmaya ihtiyaçları olan, hep konuşan dergideki yazıları okuyarak yalnız olmadığını gören, terapi isteyen insanlar. Öncelikle dergideki "Mektuplar" kısmını okuyorlar. Bol yazılı olmasını istiyorlar. Metinlerle resimlerin yan yana olmasını istiyorlar.

 

Kaşarlar: Çok konuştuk, çok dinledik. Artık yorulduk. Deli değilim, bir ömür boyu terapi olmaz. Artık yaşamak istiyorum. Laf üretmek değil, hayattan zevk almak istiyorum. Fotoğraflar istiyorum, diyorlar. Bunlar derginin fotoğraf ağırlıklı olmasını isterken, metinlerden bazılarını ve mektuplar kısmını okuyorlar ama kaşarlardan derginin tamamını okuyanlar çok az. Bunlar kısa yazıları tercih ediyorlar.

 

Sonuç: Terapiye muhtaç olanlar çok okumak istiyor. Kaşarlar terapi istemiyor, fotoğraf ve güncel şeyler okumak istiyor. Bu iki grubun ortak noktası, fotoğraflar.

 

Öneri: Her iki grup da kendi ihtiyaçlarını ön plana çıkarıyor. Bu çok doğal. Öyleyse her iki grubu kucaklayan bir dergi nasıl hazırlanır. Bol yazılı, bol resimli bir dergi.

 

Resimlerin porno olmaması uygun olur. Erotik, estetik, tek bir kişilik resim, giyinik insanların estetik resimleri neden olmasın? Fotoğrafın önemi: 1) Karamsar anında kişiye hayatın güzel anlarını çağrıştırır ve onu tekrar moralize eder. 2) Cinselliği, aşk ve sevgiyi cesaretlendirir. 3) Yan yana duran iki erkeğin resmini gören lubunya, gerçek gay yaşam tarzı hakkında kültür, fikir sahibi olur. Sıradan bir lubunya hep domalmış, vurdurmuş ve terk edilmiştir. Partnerinden sevgi, dokunuş, öpücük alamamış, yanyana durmayı bilmeyen lubunya, bu erkek erkeğe duruş fotoğraflarıyla yeni bir eşcinsel yaşamı, davranışı öğreniyor. 4) Estetik bir fotoğrafa bakmak hızlı, stresli şehir yaşamında, insanın gözünü gönlünü dinlendiriyor.

 

Kişisel önerim: 1) Her sayıda en az üç resim. Unutmayın satılmayan bir derginin mesajı sadece raflarda kalır. Resimlere bakarken, araara yazı okumasını da öğrenecek kaşarlar, bu sayede kısmi bir bilinç sahibi de olabilirler. 2) KAOS özel sayılarında (yılbaşı, yıldönümü, 50., 70. vs sayılarında) bir kaç sayfalık erotik ek versin. Büyük sevaba girersiniz. 3) Kendilerinin çok çirkin olduğuna inanan ve bu nedenle güzel adamların fotoğraflarına bakarken acı çeken, psikiyatrik tedaviye muhtaç bir kaç problemli insanın siyah beyaz bunalımlarına kulak asmayın. Gençliği, genç nesli takip edin.

 

Hıncahınç yazıyla doldurulmuş, okunması zor bir dergi yerine, bazı yazılar bir sonraki sayıya bırakılarak, daha kolay ve insanı yormayan bir dergi bekliyoruz!

 

İlhan/Ezine

 

KAOS GL'nin Ekim'97, sayı 28'de yayınlanan askerlikle ilgili yazıyı okuyunca bir eşcinsel olarak kendi askerliğim aklıma geldi ve yazmak istedim. Sene 1992, ay Mayıs, Askerlik Şubesi'nden arandığım haberini aldım, hemen oraya gittim. Birkaç işlemden sonra Mayıs ayının 27'sinde belgelerimi alıp 72/2 tertip olarak, Balıkesir Çayırhisarı'nda bulunan, ordunat çavuştakımgâh bölüğüne acemi er olarak gönderildim. Gündüz eğitimler, gece dersler derken çok yoruluyorduk. Acemi birliğini üç ay zarzor geçirdik. Usta birliği Malatya'ya çıktı. Malatya Orhangazi'deki birlikte 15 gün civarında kaldım. Buradan Maraş'a gönderildim. 20 gün civarında orada kaldım. Sonra tekrar 2. Ordu Komutanının emri ile Malatya Orduevine bilgisayarcı olarak geldim. Daha önceden bilgisayar kursu görmüştüm. Asma katta olan bilgisayar odası fazla gelen giden olmadığı için çok iyiydi, istediğim gibi çalışıp, istediğim gibi kalabiliyordum. İki üç ay cinsel kimliğimi sakladım. Hiç kimseyle eşcinsellik hakkında konuşmadım. İlk ilişkim, mutfak çavuşu vardı Urfalı, onunla oldu ve yavaş yavaş ilşkiye girdiğim kişiler çoğalmaya başladı. Üç-dört arkadaş edinmiştim. Her şeyden mahrum olan askerlerin cinsel ilişkiye ne kadar istekli olduğunu tahmin edersiniz. Askerliğim çok güzel gidiyordu. Askerliğimin bitimine az bir süre kala eşcinsel olduğumu bir kaç kişi daha duymuş; bu kişiler bana el hareketi yapmaya başlamışlardı. Onlara karşı soğuk davranarak kendimden uzak tutuyordum. Askerliğimi 15 ay olarak bitirdim. Askerliğim biraz daha sürmüş olsaydı neler olurdu bilemiyorum ama askerliğimi çok güzel anılarla bitirdim.

 

Barış Evren/Bursa

 

Yaşasın Artık Raporluyum.

 

Askerlik Şubesi'ne ilk çağrımı aldığımda lisedeydim. O zaman 3 yıl tecil ettirdim. İkinci çağrıda rapor almaya karar verdim ve sevk istedim. İstanbul GATA'ya gönderdiler. Hastanenin ortamı soğuktu, doktorlar eşcinsellere alışkın oldukları için sıradan bir konu gibi davranıyorlardı. Askerler bir eşcinsel görmenin heyecanını yaşıyor, konuşmak için bahaneler arıyorlar, diğer sırada bekleyenler ilgiyle süzüyorlar. Doktor çağırıp içeri girdiğimde polis tarafından eşcinsel olduğum için işlem gördüysem bunun bir kopyasını, travesti kılığında-ilişki anında fotoğraflar istedi ve 15 gün sonra tekrar çağırdı. Ben de baktım iş uzayacak ve götüme zor geldiği için de gitmedim.

 

Aradan bir iki yıl geçti şubeden tekrar çağrı geldi. Şubeye gitmeden önce özellikle vücudumdaki kılları aldım, unisex ama daha kadınsı hafif makyaj yaparak şubeye gittim. Çünkü dış görünüşün etkisi kaçınılmazdı. Ben gittiğimde 6-7 genç daha vardı. Onlarla beraber benim de soyunmamı istediler. Komik bir andı. Kendimi bir tuhaf hissettim onların yanında soyunduğum için. Soyunmaya başladığımda çocukların siklerinin kalkmaya başladığını gördüm. Orospuluğum tuttu ne o hiç ibne görmediniz mi, dedim. Cevap vermediler. Şubede jartiyerlerle dolaşmak ilginç bir duyguydu. Askeri bir ortamda bile bir özgürlüğü yakalamıştım. İlgilenilmiştim, itilmemiştim. O an aynı durumda emniyette bir travesti olsa ne yaşardı diye düşündüm. Ya aşağılarlar ya döverlerdi. Kilomu boyumu ölçtüler herkes gibi. Diğer gençlerle beraber sıraya girdim. Şube başkanı çeşitli sorular soruyordu. Sıra bana geldi. Yavuz bey, 'ne o kız yine mi geldin' dedi. Ben de sizi özledim ne yapayım dedim. Gülüştük. 'Ne o kız göğüsleri büyütmüşsün, ne yaptın' dedi. Hormon aldım dedim. 'Ne istiyorsun, söyle bakayım' dedi. Ben de sevk istiyorum ama GATA'ya gitmek istemiyorum mümkünse Gölcük olsun dedim. O, tamam dedi ve sevk verdi. Giyindim, şubedekiler çay ısmarladılar; Yavuz bey, Hüseyin bey filan lafladık, bir de bir bayan vardı hep benim ince çoraplarıma takardı... Neyse muhabbet filan derken zaman geçti. Dışarı çıktığımda şubedeki bir kaç gencin dışarıda beklediğini gördüm. İşiz ya toplum gözünde... Şşt, kız...filan muhabbetlerine aldırmadan bir taksiye bindim...

 

Ertesi gün yine travesti havasında hazırlanıp Gölcük'e gittim. Danışmada Murat adında bir subay vardı. Onunla birden ordan burdan muhabbet gelişti. Saat 16 civarlarıydı. Muayene bitmişti. Eve dönmeyi düşünürken, birazdan benim görevim bitecek istersen seni bırakayım dedi Murat. Ondan hoşlanmıştım, onun da ilgilendiği ortadaydı. Ama onun askeriyede böyle bir yaklaşımda bulunması beni şaşırtmıştı. Arabayla giderken istersen bu akşam bende kalabilirsin, senin için daha iyi olur dedi. Hiç düşünmeden kabul ettim. Eve gittik, yemek yedik. Ardından son derece romantik bir ortamda onun ve benim yaşamım hakkında konuştuk, içtik, beraber olduk. Tek kelimeyle harika bir geceydi. Neyse ertesi gün sabahtan yalnız hastaneye gittim. Murat'ın bana bazı konularda yardımcı olacağını belirtmesi beni rahatlatmıştı. Sevk alıp psikiyatriye gittim. Doktor bazı saçma sorular sordu, fotoğraf istedi ben de verdim. Normalde cerrahi müdahale filan varmış ama ben ayakkabımı dahi çıkarmadan bana rapor yazdı ve kurul için gün verdi. Doktor iyi biriydi artı Murat'ın da etkisi vardı. Bir akşam daha Murat'da kalıp bir hafta sonra tekrar gelmek üzere eve döndüm. Kurul günü gelmişti. Yine travesti kılığında hastanedeydim. Kırıta kırıta o koridorlarda yürümek hoştu. Doğrusu hep kraliçeler gibi hissettim kendimi. Bayan memurlarla orada güzel bir diyaloğum olmuştu, daha ilk defasında. Çaylar kahveler içtik diğer kuruldakiler girene kadar lafladık. Sıra bana gelince tam orospu havasında içeri girdim. Ters u şeklinde bir masada 10 kişi vardı, ortada başkan oturuyordu. Beni baştan aşağı süzdü, beni kontrol eden doktorla bir ara göz göze geldiler ve yüksek sesle askerliğe elverişli değildir, çık dedi. Ben de zaten bunu bekliyordum deyip çıktım. Arkamdan gülüştüler. Ordan çıkıp önceden sözleştiğim gibi Murat'a gittim. Bu onu son görüşümdü, salaklığım yüzünden onu bir daha aramadım, aslında tam tipimdi.

 

Aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra tekrar şubeden çağırdılar. Gittim, raporum Ankara'dan onaydan gelmişti. Raporumu sevinçle aldım. Okudum çok komik bir rapordu tam filmlik. Tanı kısmında ise transseksüalite yazıyordu ne alâka ise. Neyse tanı manı umurumda değildi raporu almıştım ya. Yaşamımın en güzel yıllarını askerde geçirmek bana çok aptalca geliyordu. Sonunda kurtulmuştum.

 

Bazı eşcinseller askere gitmeyi cennete gitmek gibi yorumlasa da bence aptalca bir düşünce. O düşünceye göre ben askere gitmeden de zaten cennetteyim.

 

Belki de hayatımda ilk kez eşcinsel olmamın avantajını görmüştüm benim açımdan. Oysa onların açısından ben hastaydım komik de olsa. İşin tuhafı askerde olan yığınla eşcinsel var. Eminim çoğu göz ardı ediliyordur bizim şubenin adı çıkmasın düşüncesiyle. Ya da askerlerin cinsel ihtiyaçlarını gidermesi için tolerans tanınıyor. Hep duyarım zaten askere giden erkek arkadaşlarımdan eşcinsel deneyimlerini. Zaten çoğu da ilk ilişkilerini askerde yaşamış oluyor. Eşcinsel arkadaşlarım da biraz abartarak ballandıra ballandıra anlatıyorlar askerlik maceralarını.

 

İşte ben de "askerliğe elverişli değildir" raporumu böyle aldım. Darısı sizin başınıza.

 

Çetin/Kayseri

 

Sevgili KAOS GL,

Dergimizin 40. sayısında Enver/KÖLN'den yazan beyfendinin yazdıkları hayli tuhafıma gitti ve sizlere yazamadan edemeyeceğim.

 

"Türkiye'deki eşcinsellerin durumunu çok iyi bilen arkadaşlarımız var burada. Olanların bilincindeyiz. Türkiye'de yaşamın getirdiği genel sorunları bizzat yaşamış olanlar da var içimizde." Ve diyor ki " Arkadaşların (Türkiye'deki) yanıldığı çok önemli bir nokta var. Almanya sanıldığı gibi eşcinsellerin bir eli yağda... olduğu yer değil." diyor.

 

Peki kendisine sorarım; Türkiye'den de mi kötü? Yine "Türkiye, dünyanın herhangi bir yerinde olduğu gibi insanın normal koşullar altında yaşayabileceği bir ortamı insanlara sunuyor." diyor. "Kaçmak asla sorunlardan kurtuluş değildir. Çünkü kaçarak sığındığın yerde seni bekleyen..." neyse söyledikleri bunlar.

 

Türkiye'de, ekmek kuyruklarında, emekli maaş kuyruğunda insanlar ölmüyor mu, rezillik çekmiyor mu? Bir işçinin ve memurun kahvaltı sofrasında peynir ve zeytinden başka gıda mevcut mu? Bu bahsettiğim ikinci sınıf üstelik. Daha düne kadar İstanbul'da yaşandı bu olay: Bir travesti dostumuzun bilmem neresi kırılmış, arkadaşları hastane hastane dolaştırdılar ama hastaneler kabul etmediler, vebalıymışçasına muamele yaptılar alçaklar.

 

Kayseri'de ramazan ayında, sen neden sigara içiyorsun diye devletin askerini, devletin astsubayını sopa ve zincirlerle linç ettiler. Buna bizzat ben şahit oldum. Şimdi bu dostumuza soruyorum: Normal koşullar altında yaşayabileceğimiz ortam bunlar mı oluyor artık.

 

Psikiyatristlerin kullandığı bir söz vardır; uygun bir zamanda ve uygun bir dille. Uygun bir yaşam ortamı olmayan yerde mücadelenin başarıyla sonuçlanacağına inancım yok. Kolaysa orada verdiğin mücedeleyi bir de Kayseri'de ver. Seni nasıl şekilden şekile sokuyor bu yobazlar. Sorunsuz yer, sorunlarla karşılaşmayan insan var mı? Türkiye dışına gidip yaşamayı, kaçmak şeklinde değerlendirmeniz bence büyük yanlış Enver bey. İnsanlar gittiği yerde de çalışmalarda bulunur, mücadele eder. Evet Almanya güllük gülistanlık olmayabilir. Nasıl bir rengin tohumları varsa, kötü teriminin de derecesi vardır. Türkiye'den de berbat, rezil, kepaze değil ya!...

 

Saygılarımla...

 

Sayın Atilla Karakış,

Önerilerimizi sormuşsun; cevap veriyorum

Dergiyi burada satan kitapçı yok. Zaten burada kitapçı yok. Üst katımızda oturan Döndü Yinge (96 yaşında) de olmasa dergiyi okuyamazdım. Döndü Yinge'ye de sevgilisi Perdane (83) Bacı Ankara'dan gönderiyor. Önerim şu, acaba buraya önce paravan bir kitapçı açsanız da sonra dergiyi satın alsam şu Döndü Yinge'nin yaşını aşan isteklerinden kurtulsam. Bıktım artık, gayrı dayanamayıp canıma kıymaktan şey ediyorum (Bakın kelimeleri de unutuyorum sinir miydi neydi o duygudan işte.). Her ay dergi gelince yok bir koli yumurta ister, yok halıları sildirir (İhtiyar bunağın derdi eğilince kalcalarıma bakmak ... Bakmasına bişey demiyorum ,hatta hoşuma gidiyor, eğilince kıçımın çatalını gösteren lastiği gevşek şalvarı giyiyorum özellikle halı silerken ,sedirde mastürbasyon yapan (31 çeken) ve haz çığlıkları atan 94 yaşında bir ihtiyar dikkatini dağıtıyor insanın; nereyi sildiğimi unutuyorum ,baştan sildiriyor moruk.Onun bu isteklerine alıştım, hatta kıçımın çatalından şampanya içme fantazisini bile anlayışla karşıladım (şampanya bulamadık ,artık çarığımdan sahanda pişmiş tereyağlı yumurta yedi kahpe ,dediğine göre orkazm olmuş ama tereyağı ishal etmiş ) Şimdi ricam beni bu karıdan kurtarın ne olur (ama bu mektubu yayınlamayın eğer birine söylersem boz eşeğe harman yerinde bacaklar semere yaptığımı herkese anlatmakla tehdit etti beni)

İkinci öneri geliyor. Hazır mısın Garagışım: Dergide cinsiyet ayrımı yok ama yaş ayrımı var. (O ayrımlı yaş yerler beni tüketiyor.) Ben doğum tarihimden emin değilim ama soğan sökümünde dünyaya gelmişim. Ben doğalı 67 kere soğan sökmüşler. 5 yıl soğan yerine mercimek ekmişler onu saymazsan yaşım ortada. Niçin dergide biz 70'ini geçmiş lezbiyenler ve zoofili (ben) için resim yok. (Evladım ben ciddiyim. Yakışıyo mu size alay etmek.)

Döndü yingede (96) ilk 27 sayınız yok. O zaman Perdane (83) bacı ile tanışmamışlardı. Şimdi o ilk 27 sayıyı bize kaç liraya gönderirsiniz.. Dudunun tepesinde bir tarlam var ne zaman satışa çıkarayım?

Bazen dergide ilanlar oluyor. Partnır arıyorlar. Şu ilanı da yayınlar mısınız? (Gerekirse bilezik bozdurayım.) İlan! Baldırları gelişkin, perçemleri uzun, yeleleri siyah bir midilli aranıyor. Fazla kaslı olmasa da olur, dişilik tercih sebebidir.

Çok sağol karagışı. Ee daha ne yazalım. İyiyiz hoşuz.

Gülizar (Kısaca Güli ya da dilber!)

Not: Bu ciddi bir mektuptur. Eğer isteklerimize yer vermezseniz rakip dergiyi çıkarırız (tarlanın parasıyla tabi). BALAMOZ KAOS GL adında, sizi tarihe gömeriz.

Döndü Yinge özel bir resim istiyor. İç dudakları dizlerine inmiş, memeleri omuzlarından geriye atılmış, bir elinde bastonu bir elinde takma dişi, umurunda mı evişi olan bir kadın resmi var mı diyor. (Eğer yoksa uygun bir fiyata bir düzüne kadar satabilirmiş. Uyanık karı.)

Ha bir de o Sıtkı Sıyrık mıdır, Sıtkı Sıyrıldı mıdır nedir o yazarın bize bir imzalı romanını gönderin. Pek sevdik onu. Hatta sizin yerinizde olsam onu ayda 500 milyona aylıkla çalıştırırdım. O bir klasik, o bir dahi, o bir zeki (müren)... Onun yeni yazılarını heyecanla bekliyoruz. Ama bu yaşta fazla heyecan orgazmlarımızı geciktiriyor ( O bir geciktirici) ve zevkin doruklarında daha uzun geziniyoruz. Yine de yalvarın, ikna edin bu sefer Marakeş'ten bildirsin.

Eğer kitapçıyı açmaya karar verirseniz bizim eski buğday AMbarını size veririm. Köye de yakın. 1785 orta parmak uzunluğunda.

İletişmek isteyen için adres

PK 9157886-AZJ

Çillikli Mezrası/Cıvırbucak Köyü/Kutudağları/Marakeş

 

 

 

 

 

 

 

İSİMSİZ KUŞA AĞIT ÖZKAN/ANKARA

 

Sersemletici bir rüzgârla kendime geliyorum. Dalmışım. Haplar etkisini göstermeye başladı galiba. Bir türlü kendimi anlatamadığım ve her seansta bu işi sırf para kazanmak veya zaman öldürmek için yapıyormuş gibi gelen, hep aynı saf ifadeyle karşımda oturan benim iyilik meleği kılığındaki bayık psikoloğumun verdiği küçük sevimli sarı haplar ilk kez işe yarıyorlar. Buraya gelmeden önce çok sevdiğim minik ayıcıklı bardağımla bu haplardan 3 tane yuttum. Haberi aldığında o ifadesiz yüzündeki aptal gülümseyişinin ne hâle geldiğini görmek isterdim. Neyse ne düşündüğü pek de umurumda değil o da diğer insanlar gibi bir süre içinde bu fikre alışacaktır. Ayaklarımın altındaki, buradan oldukça net görünen devinim halindeki bu büyük şehre bakıyorum yeniden. Ne kadar da zavallı görünüyor; acıyorum, çığlık çığlığa bir yalnızlık yaşıyor ve bunu bir tek o ve ben farkediyorum. Bu koca şehre sarılmak istiyorum, koca bir adamın anasının koynunda ağlaması gibi ağlasın, beraber hıçkıra hıçkıra ağlayalım onun ölümcül yalnızlığına ve yalnız ölümüme (yalnız mıyım....?). Şehirler, ey hayatımın şehirleri, ne de sevdim hepinizi birer birer. Hepiniz oldum, hepinizin oldum (acaba....?). Çocukluğumun şehrine gidiyor aklım, o gül kurusu günlere. Kimdi oradaki o çocuk diye düşünüyorum. Ben miydim gerçekten (kahretsin evet bendim), eğer bensem, nerede kaybettim o çocuğu. Dudaklarımdan dökülen sözler gibi bir kere benden çıktı ve bir daha hiç geri gelmedi (veda bile edemedim), oysa ben onun hep benimle kalacağını, hep içimdeki dar, tek odalı evde birlikte oturacağımızı düşünüyordum (ilk yanılgım değil). Mutlu değil miydin çocuk. Çocuğum. Olmadı.....(senin yüzünden....). Kimin evindesin şimdi, kimlerin yatağında; kimler beceriyor seni (ne diyorum ben)... Her basamakta senden birşeyler bıraktım galiba, biraz aşk için, biraz yalnızlık, birazını da ölüm aldı zaten, bu bana kalan parçan ise inan hiç işime yaramıyor artık. Onu da ben kendim için öldüreceğim. Kendi çocuğunu öldüren annenin çaresizliğiyle vurup seni çıplak kaldırımlara öldüreceğim (ne olur affet beni çocuk). Yatağımla da küstük, artık pencere kenarında ki soluk koltukta sabahlıyorum. Her gece biraz daha uzun benim için, yıldızlarla konuşuyorum bazı geceler hayatımı anlatıyorum onlara, en sevdiğim kitabı, ilk aşkımı, bazen şiirler okuyorum onlara, hayatımın şiirlerini. Onlarda bana kendi tükenmişliklerini anlatıyorlar, kendi aşklarını, bir kaç gece önce yeni bir hikâye dinledim garip bir yıldızdan; bu diğerlerinden biraz farklı; daha solgun, daha gülen ama daha yalnız ve bir tek benimle konuşuyor dertlerini,hayatının aşkını buluşunu ve sonra onu kaybedişini anlatıyor ve birlikte ağlaşıyoruz yalnızlığımıza. Güneş çalmış sevgilisini ondan, bir sabah (evet onların da sabahları var hatta kahvaltıları) sevdiği uyanamamış uykusundan kapkara kalmış; ışıksız, aşksız. O da her gece yalvarır olmuş güneşe tekrar versin sevdiğini geri diye. Olmamış. Diyor ki güneş kıskanmış onların sevgisini o kocaman, kavurucu yalnızlığında. Şimdi her gece farklı göklerin, farklı aşkların yıldızı o ve gün sayıyor; kayıp hızla sonsuzluğa gideceği günü bekliyor sessizce. (Sevgilim bak bir yıldız kaydı; bir dilek tut, içinde ölüm olsun, umutsuzluk olsun...). Ona, benimle gel beraber gidelim dedim. 'Olmaz, ben güneşe inanıyorum, o izin vermeden ben ölemem' dedi. (Benim güneşim yıllar önce bir bardak suya tav olup, sönüp gitti,öylesine...). Tekrar bakınıyorum etrafa yavaş yavaş ışıklar beliriyor etraftaki binalarda. Yeniden gözlerimi kamaştırıyor yalnızlığım. Çocukluğumun şehri aklımda yine. Her zaman bana sıcaklığı çağrıştırır o şehir. Yapış yapış teri, anasına, avradına ve hatta allahına (en çok ona galiba) küfürü, namusu (namussuzluğu), yalın duyguları. Akışan geceler aklımda günah dolu, yalnızlık dolu, kaybolmuşluk dolu (o dolu, bu dolu) geceler. Orada insanların yürekleri daha büyüktür, bu orantıyla beyinleri biraz küçük. Gözler daha yakıcıdır, daha hırçın, daha mert, daha aşıktırlar (daha şu, daha bu). Fazla sorgulamazlar kendilerini, dünyalarını. Kadercilik vardır serde (Allah bilir, God knows. allah onu da bilir, bunu da ama bir beni bilemedi galiba. Bil-mukabele güzelim). Belki bu yüzden hiç ait hissedemedim kendimi oraya, hep dışladı, dışladılar beni (ahmak). Orada herşey daha tekildir(hep birinci şahıs) tahammülleri yoktur kendilerinden farklı olanlara (ikinci şahıs). Eğer biraz farklıysan, onlar gibi davranmıyorsan ya orospusundur ya da sütü bozuk ibne (üçüncü şahıs). Bende hepsinden de vardı galiba. Biraz ondan biraz bundan, ki benim gibilere hiç tahammülleri yoktu. Kendi dünyalarında yaşarlar, farkında değillerdir öbür yaşamların, yaşananların. Kendi kavruk dünyalarının insanı olmak onlara yeter (bana yetmedi be güzelim). Bazı insanlar bir gün giderlerse başka şehirlere tesadüfen o zaman fark ederler farkı. Kimisi farkeder ve kaçar o yalın duygulardan, benim gibi ipinden kopmuş kuduz köpek misali, kimisi korkar gerçeklerden, acı çekmekten kolayı seçer ve geri döner kendi dünyasına. Bazen karanlığında kaybolmak isterdim o şehrin, hiç bilmediğim sokaklarını arşınlamak isterdim, beni içine almasını, sevip okşamasını, sevişmesini isterdim (hiç yapmadı; iktidarsız veya biraz frijitti galiba alçak. Kalkmıyo dimi...). Bazen de ölesiye korkardım şehrin o öldürücü yalnızlığından. Olmadı olamadı, başka şehirlere yâr oldum ben de. Başka şehirlerin otobüs duraklarını daha çok sevdim, kalorifer kokularını, parklarını, kaldırım taşlarını. Hatta ayaklarımın altındaki bu gri şehri bile. En çok bunu galiba, ne kadar da farklı oysa her şey burada. Herşey kafalarda; mantık denen şeyi bulmuşlar yanına parayı (kağıt, bozukluk hiç farketmez) koymuşlar ve birde başını sokacak evin ve sevgilin de oldu mu, buna onlar kısaca medeniyet diyorlar ve ben kusuyorum. Ama ne yazık ki zavallı kulunuz, ben, kendimi bir tek burada buluyorum, tüm korkaklığımla ve açlığımla. İlk kez bu şehirde aşık oldum ( evet bir zamanlar bende aşık? oldum, olmuşum; öyle dediler). Ben ilk kez bu şehrin duvarları ardında seviştim (penis mi, vagina mı yoksa hepsi mi, belki de hiçbiri.....).Burda özgürlüğümü buldum, burada kanatlandım (ve sonra burda yere çakıldım küt diye). Keskin bir mazot kokusu geliyor burnuma, biraz da üşüyorum galiba. Annemin işlediği hırkama biraz daha sarılıyorum (benimde bir annem vardı) beni bu halde görse ne derdi acaba. Ah anneciğim başaramadım, tutunamadım, küçük yavrun büyümeyi beceremedi (beceriksiz velet, hayırsız evlat olmak daha kolay geldi bana, üzgünüm anacığım), belki de fazlasıyla becerdi (becerdim, becerdiler, becerildik). Bilmiyorum. Seni görüyorum rüyalarımda sık sık, uyuyabildiğim zamanlar. Geri gelmişsin okşuyorsun beni, herşey eskisi gibi, saçların daha dökülmemiş. Saçların, tutam tutam dökülen o güzelim kızıl saçların. Okula giderken üstüne basıp geçtiğim saçların. Kâbuslarım, saçların. Ne düşündüm bilmiyorum, birden gördüm onları ve yanından yürüyerek geçtim, zâlimce. Aşağıdaki insanlara bakınıyorum hızlı hızlı ilerliyorlar gidecekleri yerlere (ecel amca bekliyor evlerinde haberleri yok). Hepsini çılgınca kıskandığım günler geliyor aklıma, onların arasında olmak bir oraya bir buraya savrulmak ne de hoşuma giderdi, kendimi onlar gibi hissetmek isterdim. Hepsinin ayrı ayrı gözünün içine bakıp farklı hayatların parçası olmak isterdim,hepsinin olmak isterdim (oysa kendi gözümün içine hiç bakamadım, baksam birşeyler değişir miydi, kendimi görüp tiksinirmiydim. Pis korkak...) Ama olmadı, olmuyor kendi yalnızlığımı öldürmek için kendimi içine attığım yalnızlıklar beni daha da boğdu, tüketti, ya da tam tersi, ben kendi yalnızlığımla onları tükettim, oyunlar oynadık beraber ama ben oyunun kurallarını sevemedim, şimdi de oyunu terk ediyorum kendi isteğimle repliğimi yarıda bırakıp koşarak terkediyorum sahneyi ve sahneden çıkarken düşüp ölüyorum... Kahverengi montlu birini görüyorum ileride (en sevdiğim renk, kakaonun kahverengisi, koltuğumun kahverengisi, yalnızlığımın kahverengisi, kahverenginin yalnızlığı, ölümün kahverengisi ve nihayet kahverenginin ölümü). Karşıdan karşıya geçiyor. O mu yoksa. Hayır o bu saatte çalışıyordur. Nasıl da yenik düştüm duygularıma yine, bir parçamı hâlâ değiştiremedim galiba, o da biraz sonra yok olacak, son anlarını yaşıyor benimle (Çırpın çırpınabildiğin kadar, "bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç"....). Dudakları geliyor aklıma öpmeye doyamadığım dudakları (sadece et parçaları onlar ahmak), gözleri geliyor aklıma, tüm insanların gözlerinden farklı bakar onunkiler(seni kandırmışlar be koçum). Soğuk bakar, sıcak bakar, yalnız bakar, seksi bakar (o bakar, bu bakar..). Sevişmelerimiz geliyor aklıma. Günahlar, ihanetler ve uçurumlar (her seferinde düşüp düşüp kıçımızın üstüne, tekrar zirveye çıkıp kendimizi umarsızca aşağıya attığımız uçurumlar). Kokusunu hatırlamaya çalışıyorum olmuyor (yazık..), büyümüş gözbebekleri geliyor aklıma, çığlık çığlığa doruklarda. Kahretsin yeter. Güneş bulutların arkasına girdi şimdi, oda mı küstü bana ne. Yoksa korkuyor mu görmekten ölümümü (korkak, korkak). Şimdi rüzgâr dostum. O beni daha çok seviyor galiba bana destek oluyor (ben de seni seviyorum rüzgâr kardeş). Tüm vücudumda baskısını hissediyorum, hadi, diyor, hadi uç. Uzaklardan bir şarkı 'ah kalbim ben senden çok çektim......'.sırası mı şimdi bu şarkının, kulaklarımı tıkıyorum, duymak istemiyorum hiç bir ses kendi sesimden başka (0 da benim sesim mi hâlâ emin değilim). İşte şimdi rahatım, bir şarkı mırıldanmak istiyorum, en sevdiğim şarkıyı mırıldanmak istiyorum. Hangisi? O kadar çok şarkı seviyorum ki (ama onlar beni sevmiyorlar). Onları hâlâ sevebiliyor olmam güzel (saçmalama).. En sevdiğim şarkıyı buldum mırıldanıyorum. ''Kan ter içinde uykularından uyanı......'' bir anda bu şarkıdaki herşeyin gerçekleştiğini fark ediyorum hayatımda. Ne garip. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde bir insanın bu kadar yalnız, bu kadar zavallı olması beni derinden etkilemişti, ama meğer o insan benmişim ve kendime ağlamışım onca zaman bu şarkının dizelerinde. Kan ter içinde uykularımdan uyandım her gece, yalnızlık sevgili gibi boyluboyunca uzandı koynuma, olur olmaz yere ıslandı kirpiklerim herşeye, annemi daha sık anımsadım ve anladım, kalbimi bir mektup gibi buruşturulmuş ve fırlatılmış hissediyorum. Peki ya içimdeki çocuğa sarılmak, bana beni anlatması, onu içimde bulamadım ben. O başkalarına sarılıyor şimdi, başkalarına anlatıyor kendini, insanı. Ve ben burda bu kahrolası binanın tepesinde kahrolası yalnızlığımı, varlığımı ya da her neyse bu şeyi yokediyorum. Bir kuş uçuyor tepemde çığlık çığlığa, martı mı acaba? Atıyorum, ne anlarım ben kuşlardan. Bir an göz göze geliyoruz. Anladı mı neden korktuğumu? (Evet korkuyorum, neden?) Hâlâ tepemde, çığlıkları gitgide yükseliyor. Hırçınlaşıyor. Korkuyorum. Tekrar gözgöze geliyoruz. Tanıdık birşeyler var gözlerinde. Anlamıyorum. Bir an için kuş kayboluyor, çığlıkları da.. Karanlık. Boşluk. Çok derinlerden duyuyorum sesi yine, sonra daha yakından, çok yakınlardan. İçimden, yüreğimden. Kollarımı hareket ettirdiğimi farkediyorum, ama onları göremiyorum, gördüğüm sadece bir çift beyaz kanat, çığlık çığlığa uçuyorum. Artık korkmuyorum, seni buldum! Çocuğum benim..........Çocukluğum........

 

 

 

ÜNLÜLERİMİZ: ŞAİR NEDİM (1681-1730)

 

FETHİ IŞIK /ANKARA

 

 

Osmanlı İmparatorluğunun 1718'den 1730'a kadar 12 yıl süren devrede savaşların olmadığı, siyasi hayatın bir dereceye kadar sessizliğe kavuştuğu İstanbul onarılma devresi olan, bilim ve sanatta, canlılığın başladığı ilk devlet basımevinin kurulduğu, kağıt fabrikasının açıldığı, saray ileri gelenleri tarafından, bilim ve sanatçıların korunduğu zevk ve sefahatin yaşandığı bir dönemde ortaya çıkar Şair Nedim.

 

Şair Nedim, Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul'a gelen eski bir soylu ailenin üyesidir. Nasıl bir öğrenim gördüğü bilinmez ama Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendinin başkanlık ettiği kurul önünde sınavdan geçerek hariç müderrisliği payesini aldığı bilinir. Bir süre Mahmut Paşa Mahkemesinde naiflik (kadı vekilliği) ile görevlendirilir. Şiirlerini beğenen ve kendini seven Ali Paşa ve Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından korunurdu. Daha sonra Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından musahipliğe (padişahın özel hizmetinde bulunan, eğlendiren) seçilir. Daha sonra Nevşehirli İbrahim Paşa Kütüphanesine hafızı kütûp (genel kütüphane memurluğuna) getirilir. Bütün zevk ve eğlence meclislerinde sadrazamın ve bazı devlet büyüklerinin Nedim'i (büyük kimselerle sohbet eden) olur.

 

Sadrazam İbrahim Paşa tarafından III. Ahmet'in bulunduğu toplantılara katılır. Sultan tarafından şiirleri takdirle karşılanır. Bu arada kimi medreselerde müderrislik (medrese dersi veren profesör) yapar. İbrahim Paşa'nın önderlik ettiği doğu dillerinde tercüme çalışmalarına katılır.

 

Şiirlerinde genellikle zevki ve aşkı işler. Tasavvufla pek ilgilenmez. Nedim şiirinde yerli ve renkli bir hava getirir. İstanbul'un değişik semtlerindeki yaşama sevincini, aşkı ve hayatın birçok yanlarını şiirine sokar. Genç erkeklere duyduğu coşkuyu şiirlerinde saklamaz Şair Nedim. O, fidan boylu oğlanların, gönlünde yarattığı fırtınadan bahseder o dantel misali şiirlerinde. Eğlence ve içki meclislerinin bütün inceliklerini ve çekiciliğini konu eder. İçkinin verdiği sarhoşlukla o içinde yüzdüğü güzel oğlanların gözlerinden bahseder. O zarif, ince, üzüm kurusu memelere sahip vücutlara olan hayranlığını gizlemez.

 

Nedim bütün şiirlerinde dışa dönük ve yaşadığı dünyaya bağlıdır. Eğlence hayatındaki eşcinsel yaşantı da şiirlerine konu olmuştur. Şiirleriyle yaşantısı ve davranışları arasında bağlantı kuran birisidir. Nedim'in tüm duygusallığı ve kibarlığı şiirlerinde görünür. Şair Nedim, bir efemine kişilik taşır. Yaşadığı devirde çevresince sevilmesine rağmen gerçek değeri çok sonraları anlaşılır.

 

Lale devrinin tüm bu olumlu güzel yanlarına rağmen halktan çok uzak olması; halk açlık ve sefalet çekerken saray ve çevresinin zevk ve sefahat içinde yaşaması halkı isyan ettirmiştir. -Patrona Halil isyanıyla son bulan- bu dönemde Şair Nedim de bir buhran geçirerek ölür.

 

Sözümü Şair Nedim'in çağının en coşkun raks toplantılarının birinde sarhoşluktan başı dönmüş ve sinirlerinin titrek mızrap vuruşları altında dayanamayıp, kanun telleri gibi koptuğu sırada verdiği ve Divan'ının en güzel parçalarından biri olan şu rubâisi ile bitirmek istiyorum:

 

Rakkas1 bu hâlet2 senin oyununda mıdır

Âşıklarının günahı boynunda mıdır

Doymam şeb-i vaslına3 şeb-i rûze4 gibi

Ey sim-beden5 sabah koynunda mıdır

 

 

 

1. Rakkas: Erkek dansöz, 2. Halet: Hal, durum, 3. Şeb-i vasl: Kavuşma gecesi, 4. Şeb-i rûze: Oruçlu günün gecesi, 5. Sim-beden: Gümüş bedenli

Kaynakça: Meydan Laurusse

 

 

KARANLIK UZAMLAR

 

CAN UĞUR/NAZİLLİ

 

Anna sen karanlıkların içinden beyaz elbisenle geldin hep bana. Bilirdin oysa yüreğimin dayanamayacağını bu renge, bu rengin bende masum bir ölümü çağrıştırdığını. Önce çok uzaklardan gelen bir ışık gibi süzülürdün. Belliydi farklı yerlerden geldiğin yorgun halinden. Hep benden önce davranıp. Geldiğin yerlerden getirdiğin bir deste gülü hemen göz açıp kapayıncaya değin masamdaki vazoya koyardın. Sonra ağır ağır başını oynatıp çevrene bakardın; odamdaki değişimleri gözlerdin. En çok manzarası her ay değişen takvim sayfaları dikkatini çekerdi. Odamdaki annemin çeyizinden tek tahta sandalyeye gıcırdatarak otururken de 'Demek bir ay daha geçti' derdin hüzünlüce.

Her gelişimde başka bir elbisen vardı. Ama renkler hep aynıydı: beyaz! 'Sen masum bir ölü müsün Anna ?' . Hiç beklemiyordun değil mi böyle bir soru sormamı !. Oysa ne kadar da çok severdin hayatı. Bana hayat dolu doğduğun ülkeleri anlatırdın. Ülkendeki mavi göllerde nasıl yüzdüğünü. Bazen bir ceylan gibi kaçıp gittiğini dağlara .

Neyse ,bırakalım bunları. Sahi o sandalyede sen çok şey düşünmüş olsan da,ben çoğu kez o kahverengi gözlerinin derinliğinde anılarıma dalardım . Gözlerinin içinde küçücük bir çocuk olurdum ; şeker almak için para çalan . Ah Anna sana tutunuyorum, sende buluyorum çocukluğumu. Öyle doğurgan ve arısın ki;her gelişinde kendine çekiyorsun beni.

Biraz zaman geçince -eğer mevsim kışsa ve dışarda sulusepken bir kar yağışı varsa- ne de güzel yakardık o teneke sobayı. Yanan çınar ağacının dallarının çıtırtısı sanki bize kurumuş otların arasında gezen bir yılanın çıkardığı sesleri anımsatırdı. Nedense sen hep o tahta sandalyeden inmez, yerde oturan beni tepeden tırnağa süzerdin. Bu süzüşte gözlerin parıl parıl yanardı. Bazen arada bir kalkar sobanın içine odun atardın.

Odam sade ve çıplaktı. Ama sen her seferinde, odamda daha keşfedilmemiş yeni şeyler bulacağını sanırdın. En çok bu anlarında kitaplarıma ve kasetlerime takılırdı gözün. Her bakışında kitaplara, eline bir kitap alıp 'Her kitap apayrı bir dünyadır' derdin. Bazı kitapları okuduğunu gözlerinden ve kitabı ellerinin arasına alışından anlardım. Biraz zaman geçince müzik setine o narin ellerinle genellikle bir piyano konçertosu kordun. Ben hep bunları ve senin ağırdan devinimlerini seyrederdim Anna. Seni seyretmek içimi ürpertirdi; çünkü ben bu görüntünün sonsuza dek böyle kalmasını isterdim. Sense biraz sonra gideceğinden habersiz, duvar köşelerindeki örümcek ağlarının içinde kaybolurdun. Örümceklerin o gizemli dünyalarını anlamaya çalışırken her seferinde bana bu örümcek ağlarını neden bozmadığımı sorardın. Bense bunu bilmediğimi söylerdim. Oysa ben o örümcek ağlarının içinde kaybolmak için bozmazdım bunları. Bunu sana söyleyemezdim; çünkü yalnızca senin içimde kaybolmamı anlamanı isterdim. İşte bundandı bazen sana 'saçların örümcek ağlarından da gizemli' demem.

Zaman çok acımasızdı. Seni benden ayırmak için tüm fırsatları kollardı. Zamanla aramızda soğuk bir savaş vardı. Bu savaş senin için olsa da sen bunu bilmez ve artık gitmene yakın anlarında aynaya bakıp onun içinde dalıp giderdin Bense zamanın seni her an yaşlandıran bir canavar olduğunu düşünürdüm. Görüntünün içinde kaybolurdun Anna. Sana eşlik eden o eşsiz melodiler her tarafını sarardı kutsal bir ateş gibi. Sonra beni çağırırdın beyaz ellerini oynatarak kendine doğru. İşte o an aynaya beraberce bakma oyunu oynardık. Ama yalnızca gözlerimizin derinliğine bakıp sen benim gözlerimin, ben senin gözlerinin içinde kaybolurduk. İşte o an ruhum titremeye başlar ve bu korkunç titremenin sonsuza dek süreceğini sanırdım korkarak. Bilir misin Anna, işte o an aramızda ceryan eden bu gerilim bizi sonsuzluğa götürürdü. Bense sonsuzluğun o kadar korkutucu birşey olmadığını anlardım; gözlerinin derinliğindeki o sevgi kıvılcımlarını gördükçe.

Giderdin yıkılmış bir kenti terkedercesine. Giderdin tüm yolların aksine bir yolda. Odam sensiz kalırdı. Giderdin zifiri karanlık bir uzamın içine. Giderken de hep 'Işıkları söndür' derdin. Sen ve karanlık; kardeştiniz Anna. Ben umarsız bir adam; ardından umutları kararan. Seni sevmek bu olmalı; yokluğunda umutların kararması, umutların okşadığın örümcek ağlarına sığınması. Ama sen bunu bilmeden giderdin. Kâinatın tüm sırlarını bilsen de bunu bilmezdin. Çünkü seni sevmek daha doğmamış bir sırdı Anna, kaybolduğun karanlık uzamlarda.

 

 

 

 

LEZBİYENLİĞİN

YÜZEYİNDEN DERİNİNE

 

Duygu Zafer/İSTANBULl

 

 

Her yerde kadınlar var. Kadınlarım. Gözlerimde, ellerimde, dudaklarımda, memelerimin arasında, vajinamda, yastığımın altında, biramın içinde, ojelerimde, yüreğimde, bütün hücrelerimde. Büyük bir tesadüfle esmer kadınlar. Yüreklerinden, gözlerinden, alınlarından, avuç içlerinden öptüğüm, hayatımı anlamlı kılan, çoğunlukla maddesellikten arınıp ruhlarına nüfuz ettiğim yaban çiçeklerim. Onlarla orgazmı demleyip içerken iştahla hayata saldırıyoruz. Kana susamış vampirlerin boyun dişlemeleri gibi gözyaşına terine, vajina salgısına susayarak vücutlarımızı sevecenlikle, acıtmadan ve ruhlarımızı çarmıha germeden dişliyoruz. Beynimize mayın döşemiyoruz, benliğimizde asla el bombası patlatmıyoruz. Çünkü biz kadınız. İki kadının sevişmesinin kimyasını biliyoruz. (Bilmeyenler hemen öğrenmeli).

Tarzı kötü olanlar hemen tarz değişikliğine gitmeli. Yağcılık yapmaya gerek yok. Bundan sonra benden küçük kadınlar asla kardeşim değil, benden büyük kadınlar da asla ablam değil. Esmer pisi pisim kolleksiyonumun en güzel parçası olan vajinanın kılını maalesef kaybettim. En kısa zamanda bir tane daha almaya geleceğim. Merak etme seni aşk anlamında asla sevmeyeceğim, çünkü bunu istemeyen sensin. Sen ve diğerleri benden ne isterseniz onu alacaksınız. Bakalım duygusuz bir Duygu hoşunuza gidecek mi? (Bu arada duygusal lezbiyenlerden af diliyorum).

Sözüm bir kısım lezbiyenlere: Cinsellik anlamında lezbiyen olmanız yetmiyor; dişinizle, tırnağınızla, yüreğinizle, beyninizle lezbiyen olun. Vücudunuz lezbiyenken, ruhunuz maço bir erkek olmasın lütfen. Yani, lütfen kendinizden bıktırmayın beni. Ben iyiyimdir, güzelimdir, yurdumu ve milletimi özümden çok sevdiğim gibi büyüklerimi de sayarım. Ne mutlu Duygu Zafer'im diyene.

Bu arada Hürriyet gazetesinin 29 Ocak 1998 tarihli bir haberine göre Pkk'de sapık ilişki varmış. Yazık, milletime de devletime de yazık! Pkk zaten çok zararlı bir şey, bir de örgüt içinde lezbiyen ve homoseksüel kadro oluşmuş. Bu ne demektir şimdi yıkıcı ve bölücü teröristlere bir de sapıklık eklenince kötünün karesi hatta küpü oluyor (!). Aynı gazetenin aynı tarihli bir başka haberinde ise dünyanın en önemli birinci hanımefendisinin lezbiyen olduğu söylentisi yer alıyor. Çok güzel ya!Artık biz lezbiyenlerin sırtı yere gelmez! Sağolasın Hillary!..Bir de -elime şimdilerde geçtiği için- Kadınca dergisinin Şubat 1997 sayısını karıştırırken "Kadınların imam nikahı çıkmazı" başlıklı bir haberi okumaya başlıyorum. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir kimlikle ortaya çıkan ben, benim de sevdiğim bir insan olan Prof. Dr. Necla Arat'ın, konu tarikatlarla birlikte imam nikahı olmasına rağmen şu cümleyi söylediğini okuyorum: "... tarikatlarda sadece kızların değil, erkeklerin de tehlike içinde bulunduğunu, buralarda lezbiyenlikten homoseksüelliğe kadar her türlü cinsel sapkınlığın bulunduğunu...". Ben, böyle kendimi çağdaş olarak gören bir Türk kadınının kaş yapayım derken göz çıkarmasına anlam verememekle birlikte, acaba diyorum öküz altında buzağı mı arıyorum (!). Sayın hocam, Necla Hocam yapmayın etmeyin böyle devam ederseniz bol bol sıfır alıp sınıfta kalırsınız. Ben hocama bir ceza ödevi verip kendi güzel kadınlarıma dönmek istiyorum. Hocam, ceza olarak "Eşcinsellik asla sapkınlık değildir" cümlesini beş milyon defa yazıp, yüreğinizle buna eşlik edin. Yazarken pembe renkte yazan bir kalem kullanırsanız beni çok sevindirirsiniz. Sizin şahsınızda tüm homofobik eğilimli insanları süresiz protesto ediyorum.

Kadınlarım, lezbiyen kadınlarım. Sizler ne güzel şeylersiniz. Duygu Zafer kurban olsun size.

Ben İstanbul'da yaşayan bir lezbiyen olarak, İstanbul'da lezbiyenliğin çok olmalarına karşın ortalıkta neden bu kadar az olduklarına şaşırıyorum. Neden bir kopukluk var, neden bir kutuplaşma var, neden çoğunluk olan sığ heteroların yaptığı gibi duygudan uzaklaşmak ve sadece eğlence insanı olmak için uğraşıyorsunuz. Ben Lambda'ya katılan lezbiyen olarak İstanbul'daki bütün lezbiyenleri pazar toplantılarında görmek istiyorum. Dünyayı kurtaralım demiyorum ama, bir yürek bir nefes olursak bu heteroseksist bir toplumla mücadele etmemiz kolaylaşır. Gelin, tanışalım, konuşalım, tartışalım, kaynaşalım. Haydi, bir adım daha öte bir şey olarak birbirimize kolleksiyonlarımızı gösteririz. Benim vajina kılı kolleksiyonum ve telefon numarası kolleksiyonum vardır (!). Bu arada ben güzel mantı açar, börek yaparım (!). Kızlar ciddi ciddi gelin ya! (Belen Karadağlı arkadaşımı özellikle bekliyorum. Lezbiyen kültürünün onun gibi duygusal birine ihtiyacı var bence ). Kızlar gelin ve lezbiyenliğin türküsünü yazalım. Lezbiyenliğinizi yatak odasına kapatmayın. Çığlıklarımızı kendimiz atıp, kendimiz duymayalım. Herkese duyuralım.

Sevgili kadınlarım sizinle benim arama lütfen vibratör gibi tuhaf bir aleti sokmayın. Artık biraz öze ve gerçeğe dönün. Toplumun bize yakıştırdığı asılsız bazı şeyleri asıl hale getirmeyin.

Kadınlarım, güzel kokulu, baldan bile tatlı olan kadınlarım sizlerle her seviştiğimde yaşam dolu oluyorum. Güzel oluyorum, kadın oluyorum. Gelin. Alın beni. Yaşam doldurun damarlarıma. Güzel olayım. Kadın olayım. Sevişelim kadın olalım. Acıkalım. Birbirimizle doyalım.

 

Evet. İnsanım. Kadınım. Lezbiyenim. Mutluyum ve bir kat daha insanım.

 

 

 

 

 

Kadınlar Günü'nün Tarihi

 

SİBEL TÜRKER/HAMBURG

 

 

 

ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar,1800lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları,emeklerinin karşılığında hakkettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedirler. Ama,bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çarelerden biri olan greve baş vururlar ve grev ilan ederler. Patronların buna verdiği cevap ise hunharca bir saldırı olur. Patronlar ve onlarla iş birliği yapan "gardiyan"lar işçi kadınları fabrika binasına kilitler. Patronlar, bu yolla işçi kadınlara destek veren sendika aktivistlerinin grev yapan kadınlarla dayanışmaya girmelerini önlemek amacını gütmektedir. Patronların korkusu, işçi kadınların verdikleri kavganın güçlenmesi ve grevin başka fabrikalara sıçramasıdır.

 

Fabrika binasında birdenbire beklenmedik bir yangın baş gösterir,kısa bir süre içinde binanın hemen hemen tümü alevlere teslim olur. İçerde bulunan kadın işçilerden yalnızca çok azı kaçarak canlarını kurtarabilir. Fabrikanın çevresinde barikatlar kurmuş olan karşı grevcilerin çemberini yarıp dışarı çıkabilmeyi ne yazık ki pek az emekçi kadın başarabilir. Fabrikada kapalı kalan 129 işçi kadın alevler içinde can verir.

 

Aynı yıl yine tekstil,tütün ve diğer endüstri kollarında kadın işçiler mücadeleyi devam ettirirler, işlerini bırakarak grev dalgasını sürdürürler.

 

Grevler 1909 yılında da devam eder. Manhattan'da tekstilde çalışan 20.000 kadın işçinin ilan ettiği grevde,binlercesi tutuklanır. Buna rağmen,grev önlenemez. İki ay süren grevin sonunda kadın işçiler kavgasını verdikleri hakları elde ederler;patronlar kadın işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kalırlar.

 

Amerikalı sosyalist kadınların inisiyatifiyle, kadınların seçme/seçilme hakkı, sosyalizm mücadelesi çerçevesinde "enternasyonal kadın mücadele günü" fikri doğar. Her şubat ayının sonuncu pazar gününün kadınların seçme/seçilme hakkı konusunda etkinlikler ve toplantılar düzenlenmesi kararı alınır.20 Şubat1909 günü Amerika'nın hemen hemen bütün kentlerinde "Kadınlar Günü" kutlamaları yapılır.1910 yılında sosyal demokrat partilerin Kopenhag'da düzenlediği ve 17 ülkeden 100'e yakın kadın delegenin katıldığı II. Enternasyonal Kadın Konferansı'nda Clara Zetkin' in girişimleriyle "II. Enternasyonal Kadın Mücadele Günü" resmen kabul edilir. Bu günün anlamı,dünyanın neresinde olursa olsun kadınlara uygulanan sömürü ve baskıya karşı mücadele yürütülmesi zorunluluğudur. Kadınların seçme/seçilme hakkını alması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve emperyalist savaşa karşı mücadele bütün dünya kadınlarının ortak mücadele prensiplerinin başında yer almaktadır.

 

19 Mart 1911 günü,milyonlarca kadının katıldığı ilk "Enternasyonal Kadınlar Günü"Danimarka,Almanya Avusturya, İsviçre ve ABD'de gerçekleştirilir.1912 yılında, düzenledikleri yürüyüşlerle Fransız, Hollandalı ve İsveçli kadınlar da katılırlar Kadınlar Günü'ne. Kadınların seçme/seçilme hakkı ve günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi, insanca çalışma koşulları ve daha yüksek ücret talepleriyle başlayan proleter mücadele, kadınların yürüttükleri mücadelenin temelini oluşturmaktadır.

 

1914 yılı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Kadınlar Günü' nün büyük toplantılar ve yürüyüşlerle kutlandığı son yıl olur. Bu yıl da önceki talepler yinelenir ve "savaşa karşı savaş" sloganıyla, başlayan Birinci Dünya Savaşı'na karşıt tavır alınır.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın beraberinde getirdiği acılar ve dertler nedeniyle 1917'ye kadar Kadınlar Günü yürüyüşleri ve etkinlikleri birkaç yıl boyunca yapılamaz. Tâ ki, 8 Mart 1917 günü Petrograd'da greve gitmelerine kadar. Kadın işçiler, bu grevi Kadınlar Günü'nde başlatarak bu güne özel bir anlam kazandırırlar. Aynı gün metal işçilerine delegeler göndererek onların da greve katılmalarını talep ederler. Grev dalgası çok kısa bir süre içinde tüm kente yayılır; 8 Mart akşamına kadar yaklaşık 120.000 işçi bu grevde yerlerini alır. 1921 yılında toplanan II. Enternasyonal Konferansı'nda 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olması kararlaştırılır.

 

İki dünya savaşı arasındaki zaman diliminde kadınların talepleri ve 8 Mart Kadınlar Günü'nde yoğunlaştırdıkları mücadelenin içeriğini, serbest ve yasal kürtaj hakkıyla işçi kadınların hamileliklerinde ve anne olduklarında koruma altına alınmaları konuları oluşturur. Ayrıca, aynı işe eşit ücret, günlük çalışma saatlerinin ücretlerde düşme olmadan azaltılması gibi konularda kadın-erkek eşitliği konusunda getirilen istemlerdir.

 

8 Mart, bu gelişme içinde Enternasyonal Kadınlar Günü olarak dünya çapında yayılmıştır. Kadınlar Günü, bugün de, aynı başlangıçta olduğu gibi, politik haksızlıklara, savaşa ve faşizme, emperyalist sömürüye karşı; daha iyi yaşam ve çalışma koşulları, bağımsız ve sömürünün olmadığı bir düzen ve sınıfların ortadan kalktığı eşit bir toplum için verilen mücadele olarak algılanmaktadır.

 

Tüm dünya kadınlarının Kadınlar Günü'nde mücadeleyi devam ettirmeleri dilekleriyle!

 

 

 

öylece; aniden

 

bir masal yazmak ne kolay olurdu

bu saatten sonra

ardına kadar açıp bir camı

ey halkım burdayım diyebilmek

kollarımın tüm gücüyle sarılmak

Birşeyi yaşamak ilk seninle

tadını emanet alıp dudağıma

düşünü canlı tutabilmek, çocukça

hiç bilmediğim bir semtin

arka sokaklarında, arınıp korkulardan

ben seni özlerim diyebilmek

Şiirine sahip bir deli

ardına kadar açıp bu canı

aşk bitti sevişebilirim seninle

bir öyküme kahraman ol mesela

hiç düşünme öylece aniden

saf, pezevenk, kibirli

adını ben koymalıyım, şehadetle

ve yüzün emanet göğsüme

ardına şiir salmalıyım

Ne kadar masa olabilirim ki ben

Sen ne kadar kahraman

Biz nasıl savaşmadan sevişiriz

ey halkım çok güçlüsün diyebilmek

tüm bedenle sarılmak sihrine

Bil halkım ki yenilmeyiz

ardım önüm her yer çalı

Pembe gül bu çekinmeyin

İlk olmaz ki sizde

Kırabilirsiniz

adı konmamış bir şehvetle

 

Şakir/İSTANBUL

 

 

 

12. LONDRA LEZBİYEN VE GAY FİLM FESTİVALİ 12-26 MART 1998

 

Derleyen ve Çeviren : İDRİS DEMİRALP / ANKARA

Bu yıl 12. Düzenlenen Londra Lezbiyen ve Gay Film Festivali (LLGFF), Amerikan kaynaklı filmlerin ağırlıkta olduğu geçtiğimiz yılların aksine, bu yıl değişiklik yapılarak Dünya sineması ön plana çıkarılıyor. Gine'den Tayvan'a kadar geniş bir coğrafyadan filmler gelirken özellikle Kanada, bu yıl ağırlığını hissettiriyor. Ev sahipliği yapan İngiltere'de ise dağıtım şirketlerinin lezbiyen ve gay filmlerine karşı olan ilgisizlikleri bu yıl hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta bazı gay film yapımcılarının çalışmalarını festivale getirmemeleri de üzüntü yaratan bir konu oldu. Artık belki de sadece eşcinsel olmak, kamçılayıcı bir faktör olmaya yetmeyebiliyor.

Bu yıl festival programı kapsamında eklemeler ve bazı değişiklikler yapıldı. Kadınlar ve erkekler için karışık bir program hazırlanmasına özen gösterildi. Ayrıca Ulusal Film ve Televizyon Arşivi'nden alınan klasik filmlerin gösterimi de program kapsamında.

Festival galasında iki film gösterimi yapılacak. İlki "The Hanging Garden" (1997 yapımı, 90 dakika) adlı Kanada yapımı bir film; diğeri ise Amerikan yapımı olan "The Sticky Fingers of Time" (1997 yapımı, 81 dakika) adlı film.

"The Hanging Garden", Thomas Hardy ve Tennessee Williams'ın çarpıcı ortaklığından ortaya çıkan ve Thom Fitzgerald'ın tabuları yıkan, ödül kazanmış yönetimi ile dikkat çeken bir film.

"The Sticky Fingers of Time" ise zaman yolculuğu yapan bir lezbiyenin geçmişten günümüze gelip tanıştığı bir kadınla olan ilişkisini anlatıyor.

İşte gösterilecek filmlerden bazıları:

Gine-Fransa ortak yapımı olan, Muhammed Camara'nın yönetmiş olduğu, "Dakan/Kader" adlı film, iki erkeğin bir araba içinde ateşli öpüşmeleri ile başlıyor. Camara, Gine toplumunda yaşayan iki eşcinselin karşılaştığı evlenme ve üreme ile ilgili baskıları ve ailelerin beklentilerini filminin odağına yerleştiriyor.

Avustralya yapımı, "Sevgili Jesse" adlı film Tim Kirkman'ın Kuzey Carolina senatörü ve iflah olmaz homofobik olan Jesse Helms'e bir mektup yazmasıyla başlıyor. Kirkman, yetiştirilişlerindeki benzeyişleri vurgulayarak, "Amerikan senatosundaki 24 yılınızın çoğunu homoseksüel erkeklere yönelik takıntınızla geçirdiniz. Belirtmeliyim ki erişkin hayatımın büyük bölümünü ben de öyle geçirdim." Kirkman, New York'u ve erkek arkadaşını terk ederek hem Kuzey Carolina'ya hem de kendi iç dünyasına bir yolculuk yaparak ırk, cinsel kimlik ve cinsiyet konusunda bir sorgulama sürecine giriyor.

"East Palace, West Palace": Zhang Yuan'ın bu filmi, ilk Çin "gay" filmi olması açısından Çin sinemasının çehresini değiştiriyor. Haksızlığa uğramış ama boyun eğmeyen bir gay Çinli gençle onu bir gece boyu sorgulayan homofobik bir polisin hikayesini izliyoruz. Hikaye Çin'de sado-mazoşizmin çok yaygın olduğu varsayımından yola çıkıyor. Kahramanımız gay yaşantısından hikayeler anlattıkça, giderek hikayelerinin geçmişiyle ilgili anlatımlar olmasından çok onun polise karşı olan çekiminin örtülü bir ifadesi olduğunu anlıyoruz.

"Çin sinemasında böyle bir şey görülmedi ve Çin sineması bundan böyle eski Çin sineması değil" diyor, Londra Film Festivalinden Tony Rayns.

Festivalde bizden de bir film var. İtalyan/Türk ortak yapımı olan film hatırlayacağınız gibi yönetmen Ferzan Özpetek'in "Hamam" adlı filmi.

Festivalde gala gösterimi ile genel gösterim (Panorama) dışında, Ang Lee'nin "The Wedding Banquet" (Düğün Yemeği-Türkiye sinemalarında gösterildi) adlı filminden hatırlayabileceğiniz Tayvan'a festival kapsamında özel bir bölüm ayrılıp bu ülkeden 5 film gösteriliyor. Ayrıca yine festival kapsamında kısa filmler, konserler, deneysel video filmleri gibi bölümler de bulunuyor. Darısı Türkiyeli eşcinsellerin başına!

Hosted by www.Geocities.ws

1