İSİMSİZ KUŞA AĞIT

ÖZKAN/ANKARA

Sersemletici bir rüzgârla kendime geliyorum. Dalmışım. Haplar etkisini göstermeye başladı galiba. Bir türlü kendimi anlatamadığım ve her seansta bu işi sırf para kazanmak veya zaman öldürmek için yapıyormuş gibi gelen, hep aynı saf ifadeyle karşımda oturan benim iyilik meleği kılığındaki bayık psikoloğumun verdiği küçük sevimli sarı haplar ilk kez işe yarıyorlar. Buraya gelmeden önce çok sevdiğim minik ayıcıklı bardağımla bu haplardan 3 tane yuttum. Haberi aldığında o ifadesiz yüzündeki aptal gülümseyişinin ne hâle geldiğini görmek isterdim. Neyse ne düşündüğü pek de umurumda değil o da diğer insanlar gibi bir süre içinde bu fikre alışacaktır. Ayaklarımın altındaki, buradan oldukça net görünen devinim halindeki bu büyük şehre bakıyorum yeniden. Ne kadar da zavallı görünüyor; acıyorum, çığlık çığlığa bir yalnızlık yaşıyor ve bunu bir tek o ve ben farkediyorum. Bu koca şehre sarılmak istiyorum, koca bir adamın anasının koynunda ağlaması gibi ağlasın, beraber hıçkıra hıçkıra ağlayalım onun ölümcül yalnızlığına ve yalnız ölümüme (yalnız mıyım....?). Şehirler, ey hayatımın şehirleri, ne de sevdim hepinizi birer birer. Hepiniz oldum, hepinizin oldum (acaba....?). Çocukluğumun şehrine gidiyor aklım, o gül kurusu günlere. Kimdi oradaki o çocuk diye düşünüyorum. Ben miydim gerçekten (kahretsin evet bendim), eğer bensem, nerede kaybettim o çocuğu. Dudaklarımdan dökülen sözler gibi bir kere benden çıktı ve bir daha hiç geri gelmedi (veda bile edemedim), oysa ben onun hep benimle kalacağını, hep içimdeki dar, tek odalı evde birlikte oturacağımızı düşünüyordum (ilk yanılgım değil). Mutlu değil miydin çocuk. Çocuğum. Olmadı.....(senin yüzünden....). Kimin evindesin şimdi, kimlerin yatağında; kimler beceriyor seni (ne diyorum ben)... Her basamakta senden birşeyler bıraktım galiba, biraz aşk için, biraz yalnızlık, birazını da ölüm aldı zaten, bu bana kalan parçan ise inan hiç işime yaramıyor artık. Onu da ben kendim için öldüreceğim. Kendi çocuğunu öldüren annenin çaresizliğiyle vurup seni çıplak kaldırımlara öldüreceğim (ne olur affet beni çocuk). Yatağımla da küstük, artık pencere kenarında ki soluk koltukta sabahlıyorum. Her gece biraz daha uzun benim için, yıldızlarla konuşuyorum bazı geceler hayatımı anlatıyorum onlara, en sevdiğim kitabı, ilk aşkımı, bazen şiirler okuyorum onlara, hayatımın şiirlerini. Onlarda bana kendi tükenmişliklerini anlatıyorlar, kendi aşklarını, bir kaç gece önce yeni bir hikâye dinledim garip bir yıldızdan; bu diğerlerinden biraz farklı; daha solgun, daha gülen ama daha yalnız ve bir tek benimle konuşuyor dertlerini,hayatının aşkını buluşunu ve sonra onu kaybedişini anlatıyor ve birlikte ağlaşıyoruz yalnızlığımıza. Güneş çalmış sevgilisini ondan, bir sabah (evet onların da sabahları var hatta kahvaltıları) sevdiği uyanamamış uykusundan kapkara kalmış; ışıksız, aşksız. O da her gece yalvarır olmuş güneşe tekrar versin sevdiğini geri diye. Olmamış. Diyor ki güneş kıskanmış onların sevgisini o kocaman, kavurucu yalnızlığında. Şimdi her gece farklı göklerin, farklı aşkların yıldızı o ve gün sayıyor; kayıp hızla sonsuzluğa gideceği günü bekliyor sessizce. (Sevgilim bak bir yıldız kaydı; bir dilek tut, içinde ölüm olsun, umutsuzluk olsun...). Ona, benimle gel beraber gidelim dedim. 'Olmaz, ben güneşe inanıyorum, o izin vermeden ben ölemem' dedi. (Benim güneşim yıllar önce bir bardak suya tav olup, sönüp gitti,öylesine...). Tekrar bakınıyorum etrafa yavaş yavaş ışıklar beliriyor etraftaki binalarda. Yeniden gözlerimi kamaştırıyor yalnızlığım. Çocukluğumun şehri aklımda yine. Her zaman bana sıcaklığı çağrıştırır o şehir. Yapış yapış teri, anasına, avradına ve hatta allahına (en çok ona galiba) küfürü, namusu (namussuzluğu), yalın duyguları. Akışan geceler aklımda günah dolu, yalnızlık dolu, kaybolmuşluk dolu (o dolu, bu dolu) geceler. Orada insanların yürekleri daha büyüktür, bu orantıyla beyinleri biraz küçük. Gözler daha yakıcıdır, daha hırçın, daha mert, daha aşıktırlar (daha şu, daha bu). Fazla sorgulamazlar kendilerini, dünyalarını. Kadercilik vardır serde (Allah bilir, God knows. allah onu da bilir, bunu da ama bir beni bilemedi galiba. Bil-mukabele güzelim). Belki bu yüzden hiç ait hissedemedim kendimi oraya, hep dışladı, dışladılar beni (ahmak). Orada herşey daha tekildir(hep birinci şahıs) tahammülleri yoktur kendilerinden farklı olanlara (ikinci şahıs). Eğer biraz farklıysan, onlar gibi davranmıyorsan ya orospusundur ya da sütü bozuk ibne (üçüncü şahıs). Bende hepsinden de vardı galiba. Biraz ondan biraz bundan, ki benim gibilere hiç tahammülleri yoktu. Kendi dünyalarında yaşarlar, farkında değillerdir öbür yaşamların, yaşananların. Kendi kavruk dünyalarının insanı olmak onlara yeter (bana yetmedi be güzelim). Bazı insanlar bir gün giderlerse başka şehirlere tesadüfen o zaman fark ederler farkı. Kimisi farkeder ve kaçar o yalın duygulardan, benim gibi ipinden kopmuş kuduz köpek misali, kimisi korkar gerçeklerden, acı çekmekten kolayı seçer ve geri döner kendi dünyasına. Bazen karanlığında kaybolmak isterdim o şehrin, hiç bilmediğim sokaklarını arşınlamak isterdim, beni içine almasını, sevip okşamasını, sevişmesini isterdim (hiç yapmadı; iktidarsız veya biraz frijitti galiba alçak. Kalkmıyo dimi...). Bazen de ölesiye korkardım şehrin o öldürücü yalnızlığından. Olmadı olamadı, başka şehirlere yâr oldum ben de. Başka şehirlerin otobüs duraklarını daha çok sevdim, kalorifer kokularını, parklarını, kaldırım taşlarını. Hatta ayaklarımın altındaki bu gri şehri bile. En çok bunu galiba, ne kadar da farklı oysa her şey burada. Herşey kafalarda; mantık denen şeyi bulmuşlar yanına parayı (kağıt, bozukluk hiç farketmez) koymuşlar ve birde başını sokacak evin ve sevgilin de oldu mu, buna onlar kısaca medeniyet diyorlar ve ben kusuyorum. Ama ne yazık ki zavallı kulunuz, ben, kendimi bir tek burada buluyorum, tüm korkaklığımla ve açlığımla. İlk kez bu şehirde aşık oldum ( evet bir zamanlar bende aşık? oldum, olmuşum; öyle dediler). Ben ilk kez bu şehrin duvarları ardında seviştim (penis mi, vagina mı yoksa hepsi mi, belki de hiçbiri.....).Burda özgürlüğümü buldum, burada kanatlandım (ve sonra burda yere çakıldım küt diye). Keskin bir mazot kokusu geliyor burnuma, biraz da üşüyorum galiba. Annemin işlediği hırkama biraz daha sarılıyorum (benimde bir annem vardı) beni bu halde görse ne derdi acaba. Ah anneciğim başaramadım, tutunamadım, küçük yavrun büyümeyi beceremedi (beceriksiz velet, hayırsız evlat olmak daha kolay geldi bana, üzgünüm anacığım), belki de fazlasıyla becerdi (becerdim, becerdiler, becerildik). Bilmiyorum. Seni görüyorum rüyalarımda sık sık, uyuyabildiğim zamanlar. Geri gelmişsin okşuyorsun beni, herşey eskisi gibi, saçların daha dökülmemiş. Saçların, tutam tutam dökülen o güzelim kızıl saçların. Okula giderken üstüne basıp geçtiğim saçların. Kâbuslarım, saçların. Ne düşündüm bilmiyorum, birden gördüm onları ve yanından yürüyerek geçtim, zâlimce. Aşağıdaki insanlara bakınıyorum hızlı hızlı ilerliyorlar gidecekleri yerlere (ecel amca bekliyor evlerinde haberleri yok). Hepsini çılgınca kıskandığım günler geliyor aklıma, onların arasında olmak bir oraya bir buraya savrulmak ne de hoşuma giderdi, kendimi onlar gibi hissetmek isterdim. Hepsinin ayrı ayrı gözünün içine bakıp farklı hayatların parçası olmak isterdim,hepsinin olmak isterdim (oysa kendi gözümün içine hiç bakamadım, baksam birşeyler değişir miydi, kendimi görüp tiksinirmiydim. Pis korkak...) Ama olmadı, olmuyor kendi yalnızlığımı öldürmek için kendimi içine attığım yalnızlıklar beni daha da boğdu, tüketti, ya da tam tersi, ben kendi yalnızlığımla onları tükettim, oyunlar oynadık beraber ama ben oyunun kurallarını sevemedim, şimdi de oyunu terk ediyorum kendi isteğimle repliğimi yarıda bırakıp koşarak terkediyorum sahneyi ve sahneden çıkarken düşüp ölüyorum... Kahverengi montlu birini görüyorum ileride (en sevdiğim renk, kakaonun kahverengisi, koltuğumun kahverengisi, yalnızlığımın kahverengisi, kahverenginin yalnızlığı, ölümün kahverengisi ve nihayet kahverenginin ölümü). Karşıdan karşıya geçiyor. O mu yoksa. Hayır o bu saatte çalışıyordur. Nasıl da yenik düştüm duygularıma yine, bir parçamı hâlâ değiştiremedim galiba, o da biraz sonra yok olacak, son anlarını yaşıyor benimle (Çırpın çırpınabildiğin kadar, "bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç"....). Dudakları geliyor aklıma öpmeye doyamadığım dudakları (sadece et parçaları onlar ahmak), gözleri geliyor aklıma, tüm insanların gözlerinden farklı bakar onunkiler(seni kandırmışlar be koçum). Soğuk bakar, sıcak bakar, yalnız bakar, seksi bakar (o bakar, bu bakar..). Sevişmelerimiz geliyor aklıma. Günahlar, ihanetler ve uçurumlar (her seferinde düşüp düşüp kıçımızın üstüne, tekrar zirveye çıkıp kendimizi umarsızca aşağıya attığımız uçurumlar). Kokusunu hatırlamaya çalışıyorum olmuyor (yazık..), büyümüş gözbebekleri geliyor aklıma, çığlık çığlığa doruklarda. Kahretsin yeter. Güneş bulutların arkasına girdi şimdi, oda mı küstü bana ne. Yoksa korkuyor mu görmekten ölümümü (korkak, korkak). Şimdi rüzgâr dostum. O beni daha çok seviyor galiba bana destek oluyor (ben de seni seviyorum rüzgâr kardeş). Tüm vücudumda baskısını hissediyorum, hadi, diyor, hadi uç. Uzaklardan bir şarkı 'ah kalbim ben senden çok çektim......'.sırası mı şimdi bu şarkının, kulaklarımı tıkıyorum, duymak istemiyorum hiç bir ses kendi sesimden başka (0 da benim sesim mi hâlâ emin değilim). İşte şimdi rahatım, bir şarkı mırıldanmak istiyorum, en sevdiğim şarkıyı mırıldanmak istiyorum. Hangisi? O kadar çok şarkı seviyorum ki (ama onlar beni sevmiyorlar). Onları hâlâ sevebiliyor olmam güzel (saçmalama).. En sevdiğim şarkıyı buldum mırıldanıyorum. ''Kan ter içinde uykularından uyanı......'' bir anda bu şarkıdaki herşeyin gerçekleştiğini fark ediyorum hayatımda. Ne garip. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde bir insanın bu kadar yalnız, bu kadar zavallı olması beni derinden etkilemişti, ama meğer o insan benmişim ve kendime ağlamışım onca zaman bu şarkının dizelerinde. Kan ter içinde uykularımdan uyandım her gece, yalnızlık sevgili gibi boyluboyunca uzandı koynuma, olur olmaz yere ıslandı kirpiklerim herşeye, annemi daha sık anımsadım ve anladım, kalbimi bir mektup gibi buruşturulmuş ve fırlatılmış hissediyorum. Peki ya içimdeki çocuğa sarılmak, bana beni anlatması, onu içimde bulamadım ben. O başkalarına sarılıyor şimdi, başkalarına anlatıyor kendini, insanı. Ve ben burda bu kahrolası binanın tepesinde kahrolası yalnızlığımı, varlığımı ya da her neyse bu şeyi yokediyorum. Bir kuş uçuyor tepemde çığlık çığlığa, martı mı acaba? Atıyorum, ne anlarım ben kuşlardan. Bir an göz göze geliyoruz. Anladı mı neden korktuğumu? (Evet korkuyorum, neden?) Hâlâ tepemde, çığlıkları gitgide yükseliyor. Hırçınlaşıyor. Korkuyorum. Tekrar gözgöze geliyoruz. Tanıdık birşeyler var gözlerinde. Anlamıyorum. Bir an için kuş kayboluyor, çığlıkları da.. Karanlık. Boşluk. Çok derinlerden duyuyorum sesi yine, sonra daha yakından, çok yakınlardan. İçimden, yüreğimden. Kollarımı hareket ettirdiğimi farkediyorum, ama onları göremiyorum, gördüğüm sadece bir çift beyaz kanat, çığlık çığlığa uçuyorum. Artık korkmuyorum, seni buldum! Çocuğum benim..........Çocukluğum........

Hosted by www.Geocities.ws

1