ÇAĞRI ya da "Haklar verilmez, alınır!"
Enver/KÖLN (04.11.1997)
KAOS GL'nin son sayılarında grubumuz TÜRK-GAY'i tanıtıcı yazılar çıktıktan sonra, bize Türkiye'nin pek çok köşesinden gelen mektularda TÜRK-GAY'i tebrik eden, destekleyen, dayanışmacı mektuplar yerine, öyle mektuplar vardı ki, bunların içeriği beni yine yazmaya zorunlu hissettirdi.
Sorun, daha doğrusu sözü geçen bu mektuplarda bize yönelen rica, istek, hatta yalvarışlar kısaca şu iki sözle özetlenebilir: "Bizi kurtarın!"
Askerlik fobisi olan gençlerden tutun da, kadın olarak günümüz Türkiye'sinde kimi haksızlık ve ayırımlara belki de herkesten daha çok maruz kalan bu insanlar ülkeyi terketmeyi, yeni bir yaşama, daha doğrusu herşeye sıfırdan başlamayı istediklerini söylüyorlar. Adlarını burada doğal olarak vermek istemediğim bir kaç mektuptan alıntı yapmak istiyorum:
"Almanya'ya gidebilmem için benimle formalite -yani anlaşmalı- bir evlilik yapabilecek bir bayan bulabilir misiniz?", "Ne iş olsa yaparım, yeter ki siz bana yardımcı olun.", "Siz her konuda bizden şanslısınız, tek ve son ümidim sizlersiniz", "Oralara gelmek, orada yaşamak istiyoruz. Yapabileceğiniz bir şeyer olmalı, lütfen esirgemeyin". "Siz orada gönlünüze göre yaşıyorsunuz,
bizim buralarda neler çektiğimizi bilemezsiniz." vs. vs.
Arkadaşlar! Yaşam çok kez haksızlıklarla dolu. Bu bilinen bir gerçek. İnsanın burada kendisine düşen görev -önce kendinden sorumlu insanlar olarak- içinde bulunulan durumdan çıkarılabileceklerin en iyisini çıkarmaktır. Türkiye'deki eşcinsellerin durumunu çok iyi bilen arkadaşlarımız var burada. Olanların bilincindeyiz. Türkiye'de yaşamın getirdiği genel sorunları bizzat yaşamış olanlar da var içimizde. Türkiye'den yazan arkadaşların yanıldığı çok ön
emli bir nokta var. Belki şimdi okuyacağınız şeyler sizlere pek inandırıcı, tatmin edici ya da gerçeğe dayanan şeyler değilmiş gibi gelebilir. Ama eğer Almanya için konuşmak gerekirse, burası hiç de sanıldığı gibi "Güllük gülistanlık, insanların -ki hele hele eşcinsellerin- bir elinin yağda diğer elinin balda olduğu bir yer" değil. Lütfen bunu bir yere not ediniz. Ben aralıksız oniki yıl İzmir'de yaşadım. Şimdi burada "ne yapsam da, buralardan gidebilsem" diye çok düşünüyorum. Benim için alternatif tek ülke Türkiye. Çünkü dilini biliyorum, insanlarını tanıyorum, ortama uyum sağlamakta çok kez güçlük çeksem de, biliyorum ki -ve bunu tüm kalbimle söylüyorum- Türkiye, dünyanın herhangi bir yerinde olduğu gibi, insanın istedikten sonra normal koşullar altında yaşayabileceği bir ortamı insanlara artık sunuyor. Kaçmak, asla sorunlardan kurtuluş değildir. Çünkü kaçarak sığındığın yerde seni bekleyen ve senin ancak kaçtıktan sonra haberin olabileceği bambaşka sorunlar olacaktır.
Bugün 1998 Almanya'sında ekonomik koşullar özellikle iki Almanya'nın birleşmesinden sonra korkunç boyutlara ulaşmış durumda. Ülke ekonomisi artık AB'nin öngördüğü esasları yerine getirememekte. İşsizlik oranı savaş sonrası 4 milyon işsiz rekorunu çoktan kırmış durumda, ve gelecek yıllarda da
düşüş umudu yok. Politika ise tam anlamıyla bir kaos. Her gerilemenin en büyük günah keçisi ise -tabii ki her zamanki gibi- yabancılar, başta da hernedense Türkler. Bugün Almanya'da yerli yabancı herkesin varlığını bildiği, gözle görülen ama pek fazla sözü edilmeyen, pek çok Alman'ın da varlığını reddettiği bir gerçek var: Yabancı ayrımcılığı ve yasalarda günden güne sabitleşen gizli bir faşizm. Bana samimi olarak sorulduğunda düşmanıma bile Almanya'ya göçü tavsiye etmem. Çünkü bunun götürdükleri getirdiklerinden çok fazla.
Arkadaşlar! Bu ülke, Türkiye hepimizin. Kadını, erkeği, yaşlısı, genci, Kürd'ü, Çingene'si, Ermeni'si, eşcinseli, yerlisi, yabancısıyla hepimizin. Biz Almanya'da yaşayan, çoğunlukla da yaşamak zorunda olan eşcinseller olarak Türkiye'deki gelişmeleri çok yakından izliyoruz. Olan bitenden haberimiz var. Bir Stonewall olayını düşünün. ABD gibi demokrasisi son derece gelişmiş bir ülkede bundan daha 30 yıl kadar öncesinde, eşcinseller için tarihi açıdan böylesine önemli bir olay yaşanmasaydı
, acaba oradaki eşcinseller daha ne zamana kadar haksızlıklara uğrayacaklardı? Stonewall olmasaydı mutlaka başka bir zamanda başka bir olay olacaktı. Çünkü bu, zamanın getirdiği bir zorunluluk olacaktı. Bundan 30 yıl öncesine kadar Federal Almanya Cumhuriyeti'nde bile eşcinsel ilişki hapis cezasıyla sonuçlanıyordu. İnsanlar en doğal gereksinimleri yüzünden hücreye kapatılıp, denek olarak kullanılıyordu. O zamanın Alman eşcinselleri Türkiye'de eşcinselliklerini yaşayabilmek için neler vermezlerdi acaba? Bugün artık Almanya'da da eşcinsellik yasadışı bir olay değil. Peki bunun kavgasını verenler kimdi? Yine eşcinsellerin kendisi.
Çok iyi ve doğru bir politik deyiş vardır: Haklar verilmez, alınır. Sanırım Türkiye'deki eşcinsellerin parolası bu olmalıdır. Türkiye'de çok büyük bir eşcinsel potansiyel var ve bu potansiyelin varlığı -ne büyük bir şans ki- yasadışı değil. Evet, toplumdışı. Ama şu gerçeği görün arkadaşlar: Eşcinselliği toplumdışı yapan toplum değil, Türk örf, adet ve gelenekleri de değil, hatta İsla
m hiç değil. Eşcinselliği toplumdışı yapan eşcinselin ta kendisidir. O'nun korkaklığı, saklanması, iki yüzlü bir yaşam sürerek toplumdışı olmaya önayak olmasıdır.
Adını şimdi anımsayamadığım bir bayan Türk yazarı bir keresinde "insanın yaptığını saklaması en büyük gurursuzluktur" demişti. Bir keresinde de bir bayan hetero arkadaşım, bir söyleşimizde şöyle demişti: "Aslında erkek erkeğe ya da kadın kadına uluorta öpüşüp koklaşmanın, heterolarda olduğu kadar doğal bir şey olduğunu biliyorum. Ama böyle bir ş
eye homolarda tanık olursam, şaşırıyor, garipsiyor ve sürekli o tarafa bakıyorum. Ama bunun nedenini artık biliyorum. Bu benim olayı yadırgadığımdan falan değil. Homolar bunu insanların gözü önünde o kadar ender yapıyorlar ki, çok dikkat çekiyor. Çünkü sıradan bir olay değil. Bu da onların kendi suçu." Ben şimdi, "hadi gidin İstiklal Caddesi'nde, Konak Meydanı'nda öpüşün" demiyorum. Ama (eş)cinselliğinizin doğal bir şey olduğuna önce kendiniz inanın. Eğer cinselliğinizi "doğal" olarak görmez ve öyle de tanıtmaktan yoksun kalırsanız, eşcinsel olmayan baskın toplumun içindeki egzotik yaratıklar olmaktan başka yolunuz kalmaz. Böyle bir durumda da, -eğer ki şansınız varsa ve de sanki bu bir kusurmuş gibi- eşcinselliğinizden ötürü ancak hoşgörülebilirsiniz, ama asla kabul göremezsiniz. O da dediğim gibi gerçekten şansınız varsa, (benim kişisel olarak "hoşgörü" hakkındaki fikrim için bkz. KAOS GL 28/1997. s:7)
Arkadaşlar! Bu yazımı bitirmeden önce burada ulusçu, ülkücü vs. nutuklar çekmek istemiyorum. Ama bu ülkenin kurtuluşunu bir düşünün. Bizler, batmaktayken halkın elbirliğiyle kurtarıldığı bir ülkenin çocuklarıyız. Birileri harekete geçmeden özgürleşme kendiliğinden gerçekleşmez. Ben buradaki grup çalışmalarımızdan biliyorum. Herkes başkalarının birşeyler yapm
asını bekliyor, ama kimse kendisi bir işe el atmıyor, en önde yürümek istemiyor. Öyle olunca da olduğumuz yerde sayıyoruz
Birgün -ki ben buna içten inanıyorum- Türkiye'de de eşcinseller hakettikleri eşit konuma kavuşacaklar, er ya da geç, bu önlenemez. Eğer -ama şimdi- birşeylerin değişmesini istiyorsanız, şimdi birşeyler yapmalısınız. Ne yazık ki yüce Tanrı insanlara sadece bir kere yaşama hakkı tanımış. Bunun bilincinde olun. Korkmayın, saklanmayın artık. Kaybedeceğiniz ne var ki? İnsanca ve özgürce yaş
ama hakkınız elinizden zaten alınmışsa, geriye neyiniz kalmış ki? Savaşır, karşı koyarsanız bir kurtuluş şansınız olabilir. Ama bunu yapmazsanız, hiçbir şey beklemeye hakkınız yok demektir. Çünkü siz kendinizi zaten baştan koyvermiş, baştan "yenik" konumu kabul etmişsinizdir. Bu bağlamda, savaşın! Başkalarından değil, kendinizden neler beklenebileceğini düşünün. Kaçarak birşeylere ulaşabileceğine inanmak büyük bir yanlıştır. Tarihi başkalarının yazmasını beklemeyin, siz kendiniz yazın. Haydi elele verin, dostça kalın.OSMAN MURAT ÜLKE
YENİDEN TUTUKLANDI!
Vicdani retçi Osman Murat Ülke, askere gitmeyi, eline silah almayı, askeri üniforma giymeyi reddettiği için, Türk Askeri Mahkemeleri'nde, bir yılı aşkın bir zamandır yargılanmaktadır. Geçtiğimiz Haziran ayında geçici olarak tahliye edilen Osman (Ossi) yargılandığı maddelerin birinden (Halkı askerlik hizmetinden soğutmak) on ay ceza alarak yeniden tutuklandı ve cezaevine kondu. Osman'ın yargılanması, şu "suç"lardan devam etmektedir: Askerden kaçma
k, askerlik hizmetinden kurtulmak için hileye başvurmak, yoklama kaçaklığı, birliğine zamanında teslim olmamak, emirlere itaatsizlik. Şu anda devam eden bu davalardan istenen ceza toplam onaltı yılı bulmaktadır.
Osman Murat Ülke'nin, 9 Ekim 1997 tarihinde
Askeri Mahkeme'de yaptığı konuşmadan:"Bugün bana yapılan suçlamalardan 'emre itaatsizlikte ısrar' ve 'firar' üzerinde durmak istiyorum. Diğerlerinin sözünü dahi etmeye değmez zaten.
Geçen Aralık ayında tahliyemin ardından kışlaya gitmeyip evime dönmem 'firar' olarak değerlendirilmişti, oysa bu konuda ki tutumum zaten biliniyordu. Kışlaya kendi irademle gitmeyeceğimi, ama diğer yandan gizlenmeyeceğimi de tekrar tekrar vurgulamıştım. Nitekim bir ay kadar sonra, yani 28 Ocak 1997'de Ankara Genel Kurmay Mahk
emesi'ndeki duruşmaya, kışlaya götürüleceğimi bilerek kendim katılmıştım. Aynı suçlama bugün bu salona teşrifimin ardından bir kez daha gündeme geliyor. Açık ki, eylemim kağıt üzerinde 'firar'ı düzenleyen maddeye uymakla beraber aslında bu maddenin tanımlamakta yetersiz kaldığı yeni bir durum yaratıyor. Bu durum yasalarca tanımlanmamış ve cezai yaptırıma da bağlanmamış olan vicdani reddin kendisinden başka bir şey değildir. Vicdani red sürekli yeniden işlenen bir suç değil, iradi olarak kararı verilmiş ve süreğen olarak uygulanan tekil bir eylemdir.Aynı şeyler 'emre itaatsizlikte ısrar' için de söz konusu. Sonuçta ben askeri disiplini kabul ediyor ve bazı emirlere itaatsizlik ediyor değilim. İtaatsizliğim topyekün ve sürekli, dolayısıyla aslında tekil. İtaatsizliğim asker olma zorlamasına yönelik. Oysa 'emre itaatsizlikte ısrar' ile yargılandığımda bu itaatsizliğimden değil, resmen sadece üniforma giymeyişimden yargılanıyorum. Hiç asker olmamış bir insan bu şekilde asker sayılıp sürekli aynı emre itaatsizlik
gündeme getirildiği için mükerrer yargılamaya yol açmış oluyor.
Burada yaratılan bir kısır döngüdür. Bu kısır döngü, 'vicdani red' diye tanımlanabilecek bir fiili düzenleyen bir maddenin yokluğundan ve fiili, gerçek duruma karşılık düşmeyecek başka maddelerle ikame etme çabasından doğuyor.
Askeri Mahkeme'nin beni yargılama hakkına zaten sahip olmadığı şeklindeki iddiamın ötesinde (çünkü ben hiç asker olmadım) yargılanmanın gerçekleştiği teamülün çıkmazı basitçe böyle tariflenebilir. Bu portreden siz memnunsanız bana göre sorun yok, çünkü ben vicdani red kararımı zaten uygulamaktayım ve bu böyle olduğu için tabiri caizse davayı baştan kazanmış bulunuyorum. Bunun hukuki komplikasyonlarının içinden nasıl çıkılacağı kaygı alanımda değil. Adetten olduğu için
talep olarak davanın düşürülmesini istiyorum. Mahkeme sizin, karar da sizin".
Vicdani Red: Bireyin, ahlaki tercih, dini inanç ya da politik görüşleri nedeniyle askerlik yapmayı reddetmesidir. Etik ya da politik olarak farklı ön temellere dayansa da, birleşilen nokta "militarizmin her türüne karşı olmaktır". Ancak vicdani ret kendine yüklediği tanımla asker kaçaklığından farklılık gösterir. Vicdani redçiyi, asker kaçaklarından ayıran en temel nokta onun askerlik hizmeti yapmayacağını deklare etmesi, kamu
vicdanına yönelik politik bir çağrıda bulunması ve eyleminin sonuçlarına katlanmasıdır.
Bir vicdani redçinin sözlerinden: "Size askere gidin diyenlerin ellerinde her türlü olanak var. Dini, vatan sevgisini, gelenekleri, okulları ve bütünüyle eğitim sistemini, anayasayı, basını, televizyonu, şiddeti, korkuyu, kısaca her şeyi sizin askere gitmenizi sağlamak için kullanıyorlar. Oysa benim elimde bu olanakların hiç birisi yok. Sadece tecrübelerim var, hayati tecrübeler. Size ancak şunu söyleyebilirim, askere
giderseniz, fiziksel, ruhsal ve düşünsel yaşamınız büyük bir tehlike altına girer, ölmeme ihtimaliniz var ama hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağından eminim."
Jean GENET
Gülün Mucizesi
Miracle de la Rose
Jean Genet
Çeviren:
Hamdi Tuncer
Haziran 1994
Ekin Yayınları
Hırsızın Günlüğü
Journal du voleur
Jean Genet
Çeviren:
Yaşar Avunç
Haziran 1997
Ayrıntı Yayınları
Jean Genet, 19 Aralık 1910'da Paris'te doğdu. Annesi (Camille Gabrielle Genet)nin terk ettiği evlilik dışı bir çocuktu. Bir köylü ailesi tarafından büyütüldü. On yaşlarındayken kendisini evlat edinenler tarafından hırsızlıkla suçlandı. Gerçekte suçlu değildi. Bu olaydan sonra hırsız olmayı seçti. Mettray ıslahevine kapatıldı. 1926'da ıslahevinden kaçarak Fransız sömürge birliklerin
e katıldı. Çok geçmeden gene kaçıp Barselona, Anver ve Avrupa'nın çeşitli kentlerinde hırsızlık, kaçakçılık olaylarına karıştı. Tam bir serseri gibi yaşadığı bu dönemden (1930) kesitlere "Hırsızın Günlüğü" (1949) adlı otobiyografik yapıtında yer verdi.
To
plum dışı bir yaşamdan yazarlığa geçen Genet, yazmaya 1942'de Fresnes'de hırsızlık suçundan hapis yatarken başladı. Sınırlı sayıda basılıp gizlice dağıtılan "İdam Mahkumu" adlı şiiriyle edebiyat dünyasına girdi. 1944'te "Çiçeklerin Meryem Anası" adlı romanıyla savaş öncesi Montmartre'in muhabbet tellalları, sapıklar ve katillerden oluşan yeraltı dünyasını canlı bir biçimde anlattı kötülüğüyle ünlü Mettray ıslahevi ve Fontevrault hapishanesindeki aşağılayıcı deneyimlerinden çoğunu daha sonra (1945-46) "Miracle de la Rose" Gülün Mucizesi adlı romanında anlattı. Bu ilk romanlarıyla Jean Cocteau'nun ardından Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'ın ilgisini çekti.
1947'de onuncu kez hırsızlık suçundan yargılanıp yaşam boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ama aralarında Sartre, Cocteau'nun da bulunduğu ünlü yazarlardan oluşan bir kurulun Fransa Cumhurbaşkanına başvurması sonucunda bağışlandı. 1948-49 yıllarında "Hizmetçiler ve Gözetim Altında" oyunlarıyla tiyatroya el attı. Kısa sürede uluslararası üne kavuştu. Öy
le ki, "Balkon" Paris'ten önce Londra ve New York'ta "Paravanlar" ise Batı Almanya'da sahnelendi.
Gerçek bir asi ve anarşist olan Genet, toplumsal disiplin ve siyasi bağlantının her türlüsüne karşı çıktı. Yaşadığı şiddetli ve çoğunlukla aşağılayıcı nitelikteki erotizm onu mistik bir alçakgönüllülük kavramına götürdü. Erotik ve çoğunlukla müstehcen konuları evrenin şiirsel bir anlatımına dönüştüren Genet'nin romanlarında geleneksel bağlılık, gizlilik, alçak gönüllülük ve tanrılaştırma erdemleri yer alır.
Burjuva dünyasından tamamen sıyrılmış olarak Genet, bu dünyanın bütüncü niteliğini inceler, suç ve hukukun birbirinin gölgesinden başka bir şey olmadıklarını kavrar. Doğuştan gelen koşullar ve görevleri yüzünden bu dünyanın dışına atılmış olan Genet, bu d
ünyayı meydana getirenlere hakaret etmekle o dünyaya dokunmak cüretini gösterir.
Hırsızların katillerin, fahişelerin, eşcinsellerin, hainlerin dünyasına kötülüğün, ihanetin, suçun kol gezdiği bir dünyayı anlatır. Eserleri bu ortamı gözlemlemesinin değil, o ortamda yaşamasının bir sonucu, bir ürünüdür. İnsanların bel bağladıkları, inandıkları bütün değerleri altüst edip ikiyüzlülükleri suratlarına çarpar. Kurulu düzeni yerden yere vurur. Bunu en kaba; argo sözcükleri en açık seçik, edepsiz anlatımları liri
k bir tarzda kullanarak yapmayı başarır. Lanetli şairler soyundan gelen Genet 15 Nisan 1986'da Paris'te bir otel odasında ölü bulundu.
Ellen Bass: "Julie ile Konuşmalar"
Çeviren: Sibel Türker/HAMBURG
5 Yaşındaki Julie ile Thunder Restaurant'ının kadınlar tuvaletindeyiz. Julie tuvalette oturuyor ve ıkınıyor. Ben ayakta bekliyorum. Julie gülümsüyor ve arkasından çekingence kıkırdıyor. Sonra şöyle diyor: "Sen lezbiyensin, değil mi?"
"Evet", diye cevap veriyorum. "Lezbiyenim. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun, değil mi?"
"Evet", diyor.
"Lezbiyen; kadınları seven kadınlara denir", diyorum. Başıyla onaylıyor ve ekliyor: "Ayrıca erkekleri seven erkeklere denir."
"Hayır", diyorum. "Erkekelri seven erkeklere gay denir. Lezbiyen normalde yalnızca kadınlar için kullanılır."
"Babam gay", diyor Julie.
"Öyle mi", diyerek gülümsüyorum. "Nerden anladın bunu?"
"Bir erkeği sevmesinden. Sevdiği bir arkadaşı var."
"Birbirlerini sevdiklerini gerçekten biliyor musun?" diye soruyorum. "Yoksa birbirleriyle iyi ar
kadaşlar mı?"
"Herhalde iyi arkadaşlar", diyor Julie.
"Ben de öyle olduğunu zannediyoruım", diyorum. "İnsanlar bazen "gay" ya da "lezbiyen" sözcüklerini birbirleriyle iyi arkadaş olan erkek ya da kadın anlamında kullanıyorlar, ama aslında "sevgili" dem
ek istiyorlar. Kate ve ben birbirimizin sevgilisiyiz."
"Sevgili ne demek?" diye soruyor Julie.
Daha önce ki kadınları seven kadınlar, erkekleri seven erkekler, erkekleri seven kadınlar, kadınları seven erkekler, hamile kalmak, doğum sancısı, doğum, doğum kontrolü ve tüp bebek konuları üzerine yaptığımız konuşmalarımızda "sevgili"nin ne anlama geldiğine dair hiç bir soru yöneltmemişti Julie, şimdiye dek.
"İki kadın arkadaş birbirleriyle sevişiyorlarsa sevgilidirler", diye başlıyorum. "Sevişmek ise, birbirine sarılmak ve öpüşmek, birbirine bedensel sevinç ve zevk vermektir."
"Bir kere, nasıl yapıldığına bakabilir miyim?" diye soruyor Julie dosdoğru.
Derin bir nefes alıyorum. "Hayır"", diye cevap veriyorum dümdüz.
Julie'nin yüzünde şaşkınlık beliriyor. "Kate mi istemez bunu?" diye soruyor inanamayarak. Julie Kate'i doğduğu günden itibren tanıyor.
"Ben istemem", diyorum.
"Sen mi?!" Çok şaşkın Julie şimdi. "Ama ben senin kızınım."
Elimde olmadan gülümsüyorum. "Birazcık sevişirken bakabilirsin" diyorum. "Şimdiye kadar birbirimize nasıl sarıldığımızı ve öpüştüğümüzü çok defalar gördün zaten."
Başıyla onaylıyor.
"Ama onun haricindeki sevişme iki yetişkinin arasında ki çok özel bir şeydir. Hiç kimsenin bakmasına izin verilmez. Sevişme, iki yetişkinin yalnızca birbirleriyle paylaştığı bir şeydir."
"Nasıl sevişiyorsunuz?" diye soruyor.
"Birbirimize sarılıyoruz. Birbirimizin her yerini öpüyoruz. Sevişmek, sevdiğin kişiye 'seni seviyorum' demenin başka bir yoludur. Sevdiğin kişinin vücuduna sevinç ve zevk vererek o kişiyi sevdiğini söylersin."
Julie'nin yüzü küçücük bir osuruğu vücudundan dışarı atmak için ıkınmaktan kıpkırmızı kesiliyor. Gözlerine yaşlar doluyor. Julie bu durumdayken onu seyretmemin, en mahrem ve kırılgan olduğu bir durumda onu gözetlediğim anlamına geldiğini hissediyorum birden. Julie ise, bunun bilincinde değil.
Rahat ve ilgili bir tavırla, "sevişirken soyunuyor musunuz?" diye soruyor.
"Evet, genellikle soyunuyoruz"
"Erkeklerde mi soyunurlar sevişirken?"
"Evet, genellikle onlar da soyunurlar, zannedersem."
Bu noktada üreme ile bağlantı kurmaya karar veriyorum. "Erkekler ve kadınlar sevişirken, kadın bazen vajinasını açarak erkeğin penisini içine alır. Böylee bir bebek yapabilirler. Kadınlar birbirleriyle sevişirken birbirlerinin vücudunu okşarlar, öperler ve vajinalarına, klitorislerine dokunarak birbirlerine haz verirler."
Julie, bu güzel duyguyu onaylayarak şöyle diyor: "Ben bazen parmağımı vajinama sokuyorum, sonra da parmağımı kokluyorum. Vajinamın kokusunu çok sev
iyorum."
"Ben de vajinanın kokusunu çok severim", diye itirafta bulunuyorum.
"Benim vajinam o kadar güzel kokuyor ki", diye heyecanla devam ediyor Julie, "bazen parmağımı vajinama götürerek aşağı ve yukarı doğru sürtüyorum" parmağını vulvasına götürerek dudakların arasında sürtüyor nasıl yaptığını gösteriyor. "Böylece, vajinamın kokusu parmağıma iyice geçiyor. Parmağımı doya doya kokladıktan sonra, tuvalet kağıdına veya halıya siliyorum -genellikle halıya siliyorum- boş yere ağaç harcamamak için. Doğa
Anne söylüyor böyle yapmamızı."
"Evet", diyerek gülümsüyorum. Ev sahibinin halıfleksinin başına neler geldiğini düşünmeye uygun değil şu anda yaptığımız konuşma. Arkasından ekliyorum: "Sevişmek, yetişkinlerin birbirine 'seni seviyorum' demelerinin bir çeşididir. Yetişkinler ve çocuklar birbirlerine farklı şekillerde 'seni seviyorum' derler."
Julie başıyla onaylıyor: "Mesela, ben senin kucağında otururken sen bana kitaptan bir hikaye okuyorsun ya, işte o senin bana 'seni seviyorum' demen oluyor değil mi?"
"Evet, tam öyle", diyorum. "Bitirdin mi işini?"
"Evet", diyor ve pantolonunu yukarı çekiyor.
HEPATİT'li
GÜNLERiM
COŞKUN/İSTANBUL
Aylar önce bir gazetenin iç sayfalarından birinde, büyük bir manşette şöyle yazılıydı:"Yanıbaşınızdaki büyük tehlike". Altında Hepatit-B (Sarılık) hakkında uzun bir açıklama yapılmış, hastalığın yaygınlığından bahsedilmiş, en büyük risk grubunun alkolikler ve eşcinseller olduğu söylenmişti.
Başka bir zaman Lambda-İstanbul toplantısında bir arkadaş yine aynı uyarıyı yapmış, aşı vurulmanın öneminden bahsetmişti. Hepimiz korkuyla sinerek, önce verilen bilgileri sessizce dinlemiş ve sonra kaderci bir toplumun, kaderci birer eşcinselleri olarak kendi kendimize "Allah korusun, bunca insandan bana mı denk gelecek" diye düşünmüş
, duyduğumuz o karamsar sağlık bilgilerini salonun ortasına bırakıp yaşamlarımıza, evlerimize dönmüştük.
O toplantıdaki ihmalkar insanlardan biri olarak aylar sonra, 9 Ekim günü, evde aynanın karşısındaydım. Bir yandan kirli sakallı yakışıklı görüntüme se
ksi öpücükler verirken, öte yandan Kral TV'den yükselen"Bu devirde kimse sultan değil
Hükümdar değil, bezirgan değil"
şarkısına eşlik ediyor ve ahenkle kendimi okşuyordum.
Ne olduysa o anda oldu. Karnımdan bir gürleme sesi geldi. Tuvalete koştum. İshal olduğumu gördüm. Olsun, ne ziyanı var. tuvaletten çıkınca kendimi daha hafif hissettim. Ama onbeş dakika sonra tekrar tuvalete koştum. Korkunç, tazyikli bir ishal devam ediyordu. O gün moralimi bozmamaya kararlıydım. Yarım saatte bir tuvalete koşuyor, son
ra tuvaletten çıkıp televizyonun karşısında müzik eşliğinde kırıtıyordum. Akşama doğru bütün içim boşalmış, mide bulantılarım başlamıştı o gün midemi ve bağırsaklarımı üşüttüğümü zannediyordum. Sadece haşlanmış patates yiyor, ayran veya açık çay içiyordum. 48 saat içerisinde belki de 40 defa tuvalete çıktıktan sonra ishalim durdu. Ama ben halsizlikten yatağa düşmüştüm ve ayağa kalkamadığımdan, Kral TV'nin şarkılarına yatağımın içinden eşlik ediyordum. 3. günden sonra ishalden eser kalmadı. Ama bağırsak gürültülerim, mide bulantılarım ve devamlı gaz çıkarmalarım nedeniyle halen midemi üşüttüğümü düşünmekteydim.
5. günün sonunda kusmalarım başladı. Korkunç bir halsizlik, mide ağrısı, bulantılar, gaz çıkarmalar ve kusmalarla beraber aşırı kilo kaybı şikayetleriyle doktora gittim. Yapılan kan testleri sonucu, karaciğer enzimlerim çok yüksek çıktı. Doktor, "bulaşıcı bir sarılık geçiriyorsun. Başta cinsel ilişki olmak üzere kandan, tuvaletten, idrar ve tükrükten de bulaşan bu hastalığın ilaçlı tedavisi yok. Yapma
n gereken tek şey eve gidip haftalarca yatakta yatmak, dinlenmek ve bol B vitamini almak, kayısı hoşafı içmek" diyerek beni eve gönderdi.
Evdekiler büyük bir panikle beni odama kapattılar. Üç gün boyunca hemen hemen hiçbirisi korkudan odama girmedi. O üç gün boyunca sırtüstü yatıyor başımı kıpırdattığım zaman derhal kusuyordum. Bu süre içerisinde gözlerimin beyazı da dahil olmak üzere bütün vücudum öyle sarardı ki, sanki, koca bir kanarya kuşuna döndüm.
Karaciğerim şişmiş, midemi sıkıştırırken, mide ağrıları, ekşimeleri ve şiddetli bulantılarla yatakta kvranırken, doktorun "aşı olsaydın Hepatit-B'den korunabilirdin" sözünü hatırladıkça beynim zonkluyor, kendime kahrediyordum dört gün boyunca hiç yemek yemeden tek başıma odamda akşama kadar bazen dalıp gi
diyor, bazen ağlıyor, ıslanan yastığıma yüzümü koyamıyordum.
Geceleri onbeşer dakikalık uykularımdan kabuslarla uyanıyordum. Arasıra annem odama geliyor "Oğlum, ben sana evlen dememiş miydim? Bak ne hallere düştün, şimdi bize de bulaştıracaksın, evlenmeyen adamın sonu bu olur. Bari bize sebep olma, evine taşın da, orda ne halin varsa gör" diye, her defasında balyoz gibi başıma inen laflarıyla, beni daha da kabuslara sürüklüyordu. Oysa ben mide bulantılarım nedeniyle konuşamıyor, kendimi savunmak isterken
kusmaya başlıyordum.
Hastalığımla beraber depresyona girip gün boyu ağlama krizlerim başlayınca, beni bir gece yarısı enfeksiyon polikliniğine kaldırdılar. Klinikte altışar kişilik odalar hastalarla dolup taşmış. Kadın, erkek, genç, yaşlı, başörtülü... insana sarı sarı gözlerle bakan sayısız hasta. Sanki herkes sözbirliği etmişçesine sarılık olmuş, aynı klinikte toplanmış. Orada sedye üzerinde yapılan muayene ve test sonuçlarına göre doktor "hastalığın normal sürecinde seyrettiğini, psikolojik desteğe iht
iyacımın olduğunu" söyedi. Ailemin ısrarına rağmen doktor "henüz seruma ihtiyacı yok" diyerek beni kliniğe yatırmadı ama, ailemi hastalık hakkında bilgilendirip, bana daha iyi davranmaları gerektiğini öğütledi.
Eve döndük, ailem bana daha ilgili ve sıcak davranmaya başladı. Ama annem, bana her yemek verişinde "iyileşince ilk işin evlenmek olacak" diyerek beni iğnelemeyi de ihmal etmedi.
Hastalığımın 15. gününde kusmalarım durmuş, iştahım artmış, hafif mide yanması ve halsizlik dışında şikayetim kalmamıştı. Ancak 15 gün daha yatakta dinlenmem gerekiyordu. Ayrıca, edindiğim bilgilere göre, hasta kendini iyi hissetmesine rağmen, Hepatit-B geçiren insanların yüzde yirmisinin bünyesi bu virüsü yenemiyor ve daha ileri komplikasyonlara, kronikleşmeye sebep olab
iliyordu. (Bu sonuç hastalıktan sonraki altıncı ayda yapılan test sonucuyla belli oluyor. Yani hastalığa yakalananların %15-20'si ömür boyu taşıyıcı olabiliyorlar. Taşıyıcılık döneminde hastalık en çok kan ve cinsel yolla bulaşıyor. Bu kişilerle cinsel ilişkide hem oral seks ve hem de anal seks'te prezervatif kullanılmalıdır). Sonuç ne olursa olsun benim için, istirahat + B vitamini + dua'nın dışında yapılacak bir şey yoktu.
Evet, ben daha önce bilgilenmiş olmama rağmen aşı vurulmamış, prezervatif kullanmadan çok genç ve yakışıklı biriyle oral seks yapmış, bu nedenle hayatımın en kabus dolu 15 gününü yaşamış, kırkbeş günümü ise eve kapanarak geçirmek zorunda kalmış, ailemi risk altında bırakırken, kendi ruhsal sağlığımı da alt üst etmiştim.
İsterseniz siz de geleneği bozmayın, kaderci davranarak sıradanlığınızı koruyun, ve bu hikayemi okumanıza rağmen "Allah korusun, inşallah bana denk gelmez" diyerek, yarın gidip en yakın bir sağlık kurumunda Hepatit-B (sarılık) aşınızı yaptırmayın. Kimbilir, belki de ge
rçekten size denk gelmez.
Ama ya gelirse?
Hepinize aşılar ve diğer tedbirlerle sigortalanmış sağlıklı günler dilerim.
TOPLANDIK
Uzun bir aradan sonra nihayet İzmir'li gay ve lezbiyenler ilk toplantılarını gerçekleştirdiler. Toplandılar toplanacaklar diye uzun süren tartışmaların sonucunda buluşmaları gerçekten sevindirici bir olay. Umarım bundan sonra da kesintisiz toplantılar devam eder. Bütün gay ve lezbiyen camiasına hayırlı olsun.
Evet toplandık. Ben dahil toplam dokuz kişiydik. Pardon birde ürküp kaçtığını düşündüğümüz bir arkadaşımız daha vardı. Toplantı öncesi bir arkadaş O'nun sıkılgan bakışlarla etrafı gözlediğini farketmiş; ama gidip de sormamış kendisine. Zaten çocuk da az sonra çıkıp gitmiş. Dokuz kişinin sekizi gay biri lezbiyendi. Umuyor
um erkek arkadaşların sayısında artış olacağı gibi bayan arkadaşların sayısı da artacaktır. Birkaç arkadaş ise sanırım hava muhalefeti -toplantı günü sağanak bir yağmur vardı- yüzünden gelemediler sanırım. Yine bize Afyon'dan kuşların ilettiği haberlere göre Lambda'dan bir kaç dost bize uğrayacaklarmış sanıyorduk. Onlardan da bir haber çıkmadı. Başka bir toplantıya umarım...
Eminim ki dokuz kişi ile sınırlı değiliz. İzmir'de bizim gibi yüzlerce gay ve lezbiyen insan olduğunu tahmin ediyorum ama onlara ulaşmak zor oluyor. Ulaşabildiklerimizden kimisi çekingenliklerinden, kimisi de rahatlıklarından dolayı toplantı olayını reddediyorlar. Bir arkadaş, toplantıdan haberi olan çevrenin genelde yaşlarının ufak olması nedeniyle toplantı saatlerinde dışarıya çıkma
sorunu yaşadıklarını söyledi. Tabi bunun da toplantıya katılım sayısını etkileyeceğini biliyoruz. Şimdilik 19:00 - 21:00 saatleri arasında olan toplantı bir saat daha öne alınabilir diye düşünülüyor. Ama zaten bizden en az iki üç kişi orada daha erken saatlerde bulunuyor.
Sanırım gruba, bir isim bulmak gerekecek. Buluşmamızı bir arkadaşından duyup gelen bir başka arkadaş İskenderiye Kütüphanesi'ne geldiğinde "Gayler burada mı toplanıyormuş?" diye bir soru yöneltmiş. Bunu bu kadar açık yüreklilikle ifade edebilecek arkadaşları tebrik ediyorum ama yukarıda bahsettiğim ürkek arkadaşlar bu durumda bize ulaşmakta zorluk çekeceklerdir. En azından "X grubunun toplantısı mı varmış?" diye rahatça sorabilirler diye düşünüyorum. Bir ilan asmamız gerektiğinde "İzmirl
i gay ve lezbiyenler" diye asmak pek hoş olmaz sanırım. Çünkü ileride grubun düzenlediği bazı aktiviteleri ilan etmemiz gerekecektir.
Buluşmamız genelde tanışma havasında geçti. Belki ilk toplantılar böyle oluyordur. Daha önce böyle bir tecrübem yoktu. Neler yapabiliriz sorusu gündeme geldi fakat tam olarak bir şeyler ortaya konmadı. Bir süre daha birbirimizi tanımamız gerekecek. Birbirimizi tanımadan bir şeyler üretmek zor olabilir; karanlık bir odada yolunu bulmak gibi.
Tanışma faslının ardından şu günlerde çok meşhur olan iki filmin eleştirilerini yaptık. Tahmin edersiniz Hamam ve Ağır Roman. Filmlerin genel olarak güzel olduğu ama eşcinselliği iki farklı kutupta işlediğini düşünenler oldu. Ağır Roman'ı eleştirenler, küçük İskender'in rolünde eşcinsel
liğin bir kez daha aşağılandığını ifade ettiler. "Hamam'daki eşcinsellik ise bir love story olmaktan öte gidemedi" diyenler vardı. Ama diğer taraftan bir grup Ağır Roman'da yönetmenin olanı gösterdiğini de iddia etti. Yine de Hamam'a kimse laf etmiyordu. Her neyse sanırım bunların toplantı ile alakası yok kısa keseyim.
Daha ne yazabilirim ki; aslında yazdıklarım size bu müjdeyi vermek için yeterli. Zaten aklımda kalanlar: Sokakta yağan yağmur ve bizlerin Yavuz Bingöl'ün türküleri eşliğinde gerçekten sıcak bir ortamda sohbet etmemiz, ıhlamur, kuşburnu çayı, nescafe ve çay...
Hepinize İzmir'den sevgiler...
JeWeL
İletişim Adresi : P.K. 41 35602, Karşıyaka-İzmir.
E-Mail : [email protected]
Her Pazar buradayız : İskenderiye Kütüphanesi Gani Bar Karşısı, Kıbrıs Şehitleri Caddesi Alsancak/İZMİR
Telefon: 0.232.464 63 14
Yabancıya
Sakladığım Hikayeler
(Sarı Yumurta)
Son buluyordu sanki gün
Dört adım ötemde, ya da içimde,
Ne farkeder;
İkisi de bir…
Ölüme de yakınım şimdi;
Ya da sarhoş olmaya,
Güzel bir nefes kadar,
Soğuk bir kış sabahında alınan.
Duyun beni diyor göremediğim birileri,
-emanete verilmiş yüreklerini (bedenlerini) alsın herkes…
Son artık herşey bitiyor;
-Haberciler duyursun davudi sesleriyle;
Akordiyon ve zurnalarıyla.
Bu şehir de ölüyor zamanı geldi
;Yaşanıcak kimse kalmamış, saydım…
Ne farkeder!
burda kalmak;
ve burda olmak şimdi.
Uzaklardan birileri
Duyun beni diyor, duyun
Titrek sesiyle, yorgun ve ateşli
Bir şairin sevdalanması kadar kederli
Şiir yazması kadar keyifli gece
“hayatta dört duvar olma
lı”bu bir bilgenin sözü
hayatımda tek erdem var diyebilmek
emanete verilmeden cesur ve atılgan
sevişmeden de güzel bir şey var
olmalı; …
Yoksa eğer senin içindeki
arayışların sonu
anlamsızlaşıyor birden
Ahmet Altan’ın aşk sorguları
“Sevmeye mi ihtiyacımız
var sevilmeye mi?”Ya da Özdemir’in söz oyunları
…
Sona ermekte gün biliyorum
Sanki emanetçiler demir kepenklerinin-
çok uzağında,
Şimdi ne farkeder,
Burda ölmek; ya da yaşamak öylesine…
ardına dolanmış ölesiye sevda sorgularıyla,
diyebilmek –duyun beni!
“çaresizliklerin en güzelidir aşk”
-bu bin şairin sözü olsa gerek
duyamadıktan sonra seni şair,
duyamadıktan sonra, gerçeğini senin ne farkeder;
aşık olmadan da sevişmek.
…
Kara trenlerle Anadolu’ya açılmadan da
Olmaz! Öte yandan ışıkları kararırken,
Son
namazı kılınmış günün.Bacak arasında şehit vermek
Olur mu canım yiğitlerini,
Duman arasında –ağaçların arasında
bi bilinmez
bi tren yolculuğu vardırır seni-sana
ilahi bir güç gibi
“ölüp öldürdüğün kadarsın”
Senine ulaşırsın, kahramanlık destanlarıyla
Ve
yazanı bilinmez! aslında aşk şiirlerininbelki dört duvar arasında hayat
Beden sahip olduğun tek erdemin timsali
…
Savunabilmelisin kendini senine;
Ya erguvanların olmalı gür ve ulaşılmaz
Kısa pantolon ve şekerlerin
Ya da pazuların, endamın ve duvarında
Çi
zikler adını bilmediğin adamlar-adına
yorulabilmelisin tek başına da severek
Ya da erdemine yenilmeden de cesur ve ayakta
Sevişmeden de güzeldi birşeyler
…
Şair ölmeli mi bu gece?
Daha fazla anlatmadan kendini şiirlerinde
Elbet az da olsa sürmeli-
Hayatın
happy end’leri;Sevebiliyorsan iyidir elbet-
EN azından olanları da
Varmalı son tren istasyona,
Şehvetli gecenin çocukları adam olmalı
Köşe başlarında, şehir zulalarında
olmalı
Dört duvar arasında kulunçu ve
Erdemli bir şair
rahmetli diye de anılmalı Birgün
bi küçük bilinmez erdem uğruna
Şakir
/İSTANBUL (24 Kasım 1997)benim …… ( 2 )
Arayış-/ANKARA
*Hesabımı ödeyip, çıkıyorum KiBar’dan. Saat sabahın 3’ü olmuş. Şimdi ne yapmalı? Kime gitmeli? Kime anlatmalı derdimi? Sabahın 3’ünde gidebileceğim arkadaşlarımı geçiriyorum aklımdan ve birden hepsinin erkek olduğunun ayrımına varıyorum. Ne diyeceğim onlara? “Kız arkadaşım beni terketti ve sizin gibi bir heteroyla evlendi!..” Sinirden ne yapacağımı bilemiyorum, gülmekle ağlamak arasında sıkışıyorum. Eve git
sem daha kötü, annem sabahın köründe geldiğim için beni davul zurnayla karşılar. Sonunda her iki olasılığın da üzerini çizip büroya gidiyorum.Sabah gelen temizlikçi kadın ve sırasıyla dökülmeye başlayan iş arkadaşlarım patrondan sonra gelmeme alışık olduklarından epey şaşırıyorlar. “Hayrola neyin var, hasta mısın?” diye soruyor biri. “Hayır, iyiyim” diyorum. “Sen bu saatte gelmezdin, bu işte bir iş var” diyor öteki. “Ne oldu kız, sevgilinden mi ayrıldın” diyen bir başkasına öyle bir bakıyorum ki suratındak
i o aptal sırıtış anında siliniyor. “Anlaşıldı, demek bizim kızın da bir kalbi varmış” diyor işe başladığım günden beri çıkma teklifini inatla yineleyen ve ne zaman yüzüne baksam tüylerimi diken diken eden Murat.Olayı kavradıklarına inanan sevgili arkadaşlarım, işlerinin başına dönüyorlar, akşama kadar fısıltılarını duyuyorum… İHANET.
Eve gidip kendimi odama attığımda ne kadar bitkin olduğumu anlıyorum. Yorgunum, boşum, yıpranmış haldeyim. Kendimi tükenmiş hissediyorum. Senden nefret ediyorum, yaşamıma girdiğin, ruhumun derinliklerine işlediğin için. Bana yaşattığın acılara rağmen seni düşünmekten kendimi alamıyorum.
**”Bugünki ufacık bir değişiklik bizi çok farklı bir yarına götürür.” Defalarca tekrar ediyorum bu sözü. Bu gece yaşadıklarımız bizi nasıl etkileyecek, 3 yıllık arkadaşlığımız boyunca böyle bir şey yaşayacağımızı tahmin ediyor muydum? Evet. Sen de biliyordun ama hep erteledik. Cesaretimiz mi yoktu? Henüz hazır mı değildik? Yoksa birbirimizi yeterince iyi tanıyamadığımızı mı düşünüyorduk? Sebep
her ne olursa olsun, samimi olmaya başladığımız dönemden itibaren aramızda varolan cinsel çekimin farkındaydık. Sınıfça çıktığımız gezilerde, kızlar arasında verdiğimiz partilerde hep yanyanaydık. Biz dansederken diğerleri sanki bizim sonunda bu noktaya geleceğimizi biliyorcasına anlamlı anlamlı güler, laf atarlardı. Bizde kaldığın gecelerden birinde müziğin ritmine kendimizi kaptırıp dansederken aynı yürek çarpıntılarıydı hissettiğimiz. Bir başka gece birbirimize cinsel yaşamımızla ilgili kaçamak sorular sormuştuk. O zamanlar ikimizin hayatında da birlikte olduğumuz insanlar vardı. Ben Emrah’tan sen Cemo’dan bahsediyordun. “Nasıl iyi öpüşüyor mu?”, “Evet, ya senin ki?”, “Eh işte idare eder”. Sonra birden “Öp beni” dedin. Hazırlıksızdım. İşi şakaya vurup konuyu değiştirmeseydim çok daha önce yaşanırdı herşey. Şimdi anlıyorum biz bu gece değil, gecelerce önce arzulamıştık birbirimizi. Emrah ve Cemo birbirimize duyduğumuz isteği ardlarına gizlediğimiz insanlardı sadece. Onlar yaşamımızdan çekip gitti, biz hâlâ beraberiz ve isteklerimizi arkamıza saklamak faydasız. Kaçınılmaz son, belki de sonun başlangıcı.Mutluyum, içimde tarifi imkansız bir sevinç var, ruhumun en ücra, en karalık köşesine kadar koşup yakıyorum bütün ışıkları ve o an sana aşık olduğumu anlıyorum. Seni uyandırmak, seni sevdiğimi söylemek istiyorum, beni nasıl mutlu ettiğini gör istiyorum. Dudaklarını okşar gibi öpüyorum. Birden yüreğim daralıyor, seni sevdiğimi kendime söyledim ama sana nasıl söyleyeceğim? Sen de mutlu musun? Beni tekrar isteyec
ek misin? Ya istemezsen 3 yıllık arkadaşlığımızı tehlikeye atıp, ortadan kaybolmalı mıyım? Duygularımı bir süre daha kendime saklayıp, sana açılmak için uygun anı mı beklesem? Peki ya o an hiç gelmezse? Daha bir sürü soru, onlarcası üşüşüyor kafama. Karmakarışığım.Sırtüstü yatıyorsun, yüzün bana dönük elinin biri yastığımın üzerinde. Yanağını elinin üzerine koyup iyice sokuluyorum sana. Seni sanki ilk kez görüyormuşçasına yüzünün tüm hatlarını beynime kazıyorum. Kafamın içinde sana şiirler yazıyorum: öyle özel, öyle destansı dizeler ki yazmaya kıyamıyorum. Ve o an ölmek istiyorum.
Neredeyse aynı anda gözlerimizi açıyoruz “Merhaba” diyorum gülümseyerek, gözlerinde geceden kalma bir iz arıyorum. Hiçbir şey söylemeden yataktan kalkıp mutfağa gidip çay koyuyorsun, sonra banyoya doğru seyirtiyorsun. Peşinden banyoya giriyorum, ne hareketlerinde, ne de bakışlarında duygudan eser yok. Bana bakmıyorsun bile.
Yanında kılavuz kaptan olsa dahi boğazımdan geçemeyen lokmaları yutamıyorum. Bir eziyet haline gelen kahvaltı faslı bitiyor sonunda: kardeşlerin okula, annen komşuya gidiyor ve nihayet yalnız kalıyoruz. Sen odadan odaya dolaşıp etrafı düzeltirken ben de söze nasıl başlayacağımı, ne söyleyeceğimi bilemeden peşin sıra dolanıyorum. Sonunda bütün cesaretimi toplayıp
“Dün gece hakkında konuşmak ister misin?” dedim. Elindeki çamaşırları düzeltmeye devam ederek “Aman” dedin, “konuşacak bir şey yok. Oldu bir kere. Hâlâ arkadaşız.” “Yani” dedim, “şimdi hiç bir şey olmamış gibi mi davranacağız”. “Tabi” dedin, “ne olacak yani”.Doğruydu aslında, ne olacaktı, ne olmasını istiyordum? Lise 2’den beri devam eden bir arkadaşlığımız vardı, birbirimizin her şeyini en ince ayrıntısına kadar biliyorduk. Sadece bir kez beraber olduk diye tüm bunları gözardı edemezdim ya. Hem bana lütufta bulunup “Hâlâ arkadaşız” deme yüceliğini gösteren birine aşık olmanın sırası mıydı şimdi? Akıl yoluyla düşündüğümde sana hak veriyordum vermesine ama sana her bakışımda kalbim niye öyle hızlı atıyordu? Ve o kayıtsızlıkla söylediğin sözleri duyduğumda, m
idemde niye bir düğüm oluşuyordu? Aşk bu muydu? Yoksa aşk değil miydi? Peki ya öyleyse bu neydi?O gün ve ondan sonraki günler seni ve yaşadıklarımızı bitmeyen bir filmi izler gibi hayal edip durdum. O gece yaşadıklarımız seni benden uzaklaştırırken, beni sana doğru iten bir güç oldu. Ne zaman seninle konuşmaya çalışsam, sinirleniyor aramızda olanları kabullenmeyi reddediyordun. 3 yıllık arkadaşlığımız süresince aramızda varolan saygıdan eser kalmamıştı. Daha önce birbirimizi kırmamak, üzmemek için elimizde
n geleni yaparken, şimdi artık tartışmadan, kavga etmeden 5 dakika bile konuşamaz hale gelmiştik. Gündüzleri aramızda sürüp giden bu soğuk savaş her ne hikmetse gece yatağa girdiğimizde kendiliğinden son buluyordu. Sıcaklığını, sevecenliğini sadece sevişirken hissedebiliyordum. Ertesi gün yine soğuk, mesafeli, ulaşılmaz ruh haline bürünüyordun. Ben günün her anı seni yaşarken, senin beni yalnızca geceleri istemen aramızda sürekli bir gerginlik yaratıyordu. Devamlı değişen ruh halin yüzünden sana nasıl davranacağımı bilemiyordum.92’nin Haziran ayında annem 2 haftalığına Ankara dışına çıktı. Annem gider gitmez seni aradım hemen. Kaldı ki annem gitmeden önce annenle konuşup gerekli izni almıştı. Oysa sen “gelemem” dedin. Uzun bir telefon konuşmasının ardından her zaman olduğu gibi öfkeyle kapattık telefonlarımızı. Dayım geldi sonra, senin gelmenden ümidimi kestiğim için bakkaldaki bütün tekel ürünlerini eve taşıdım ve içmeye başladım. Hem içiyor, hem de dayımın anlayamayacağı bir dilden sana verip veriştiriyord
um. Çevremdeki her şey netliğini yitirdiği bir anda kapı çaldı. Merdivenlerden inip sokak kapısını bulana kadar, karşıma çıkan bütün kapıları açıp durdum. Nihayet asıl hedefe ulaştığımda karşımda seni gördüm. Gecenin o saatinde gelmene çok şaşırmış eh bir o kadar da mutlu olmuştum doğrusu. İçeri girdin “Oh maşallah, ben de şimdi kavga ettiğimiz için üzgündür diye buralara kadar geliyorum, hanımefendi zil zurna sarhoş” dedin. Ama ben senin gelmenle öyle sevindirik olmuştum ki yüzümde aptal bir gülümseyiş sallanıp duruyordum. Senin gelmenden hemen sonra dayım içsel bir anlayışla bizi yalnız bırakıp gitti. Sen bir yandan annemin bıraktığı boşluktan bana azarlar yağdırıyor, bir yandan da etrafı topluyordun. Sonra duş aldırdın, pijamalarımı giydirip yatırdın beni. O geceki beraberliğimiz öncekilerden daha tutkulu, daha özeldi. Her şeyi seninle birlikte hissediyordum. 2 hafta boyunca hiç olmadığımız kadar yakındık birbirimize. Maskeni ve silahlarını evde bırakmıştın anlaşılan. 2 hafta boyunca hiç tartışmadık, hiç kırmadık birbirimizi. 10 aylık birlikteliğimiz boyunca ilk kez tamamiyle benim olduğunu hissediyordum. Sonra annem döndü, sen de döndün; evine, temizlik günlerine, toz bezlerine, maskene ve silahlarına. Ateşkes sona ermiş, yine savaş rüzgarları esmeye başlamıştı aramızda. Bitip tükenmeyen kavgalar, tartışmalar, dargınlıklar, kaprislerin, suçlamaların. Beni habire lezbiyenlikle suçlarken, kendinin ne olduğunu asla düşünmedin bile.İlişkimizin 1. yılını kafasını gözünü yara yara tamamladık. Derken sizde olduğum birgün, okuldan tanıdığımız ve aynı mahallede oturduğumuz 2 kız arkadaş geldi. Ogün sesinde, hareketlerinde bir başkalık vardı, bir şeyler döndüğünü hissediyordum ama bunun ne olduğunu bilmiyordum. Mutfakta çaylarımızı içip, keklerimizi kemirirken üçünüz
habire kıkırdayıp duruyordunuz ve sonunda niye o kadar mutlu olduğunu söyleyiverdin. Nedeni Cemo’ydu. Yeniden çıkmaya başladığınızı söyledin. Karşımda oturmuş onunla yaptığın telefon konuşmasını, buluşmanızı anlatıyordun. Kızlar senin adına ne kadar mutlu olduklarını söyleyip herşeyi öğrenmek için ağızları açık seni dinliyorlardı. Ben de dinliyordum ve ağzından çıkan her kelimeyle vuruluyordum. Sonra sesler fısıltıya dönüştü. Şimdi fısıltılarınızı duyuyordum sadece. İHANET.“Demek seni hâlâ sevdiğini söyledi”. “Ee, ya sen? Sen ne dedin?” O an göz göze geldik: “Ben de onu sevdiğimi söyledim”. Kızlar sanki bir aşk filmi seyrediyorlar da, filmin kahramanları sonunda kavuşmuşlar gibi kendilerinden geçmişlerdi.
Demek seni sevdiğini söyledi. Aman ne güzel. Sen de onu seviyorsun öyle mi? Ya ben, benim duygularımın hiç mi önemi yok? Hem bana tüm bunları böyle bir ortamda söylemen adil mi? Bana bunu yalnızken söyleyemez miydin sanki? O kadarcık bir ayrıcalığım da mı yoktu gözünde? Ben neydim senin için? Yalnızca bede
nsel arzularını tatmin ettiğin biri mi? Göz göze geliyoruz yine “Bana öyle bakma, sorun yok” diyorsun. Yok mu gerçekten. Ne olacak şimdi, ikimizi birden idare mi edeceksin? Nasıl yapacaksın bunu? Gündüzlerini ona gecelerini bana mı ayıracaksın? Aman ne kadar adil!.. Ben onun varlığını öğrendiğime göre, onun da beni öğrenmesi gerekmez mi? Hadi bana ihanet ediyorsun, ya ona? Sevdiğini söylediğin insana ihanet etmiyor musun? Seviyorsun öyle mi? Sevgiyi yalnızca bedeninin belli bölgesinde yoğunlaşan kan basıncıyla açıklayan biri sevgiden ne anlar? Kızlar gidip yalnız kalınca kafamın içinde dönüp duran tüm bu soruları bir çırpıda sayıp döküyorum. “Sorun yok dedim ya, ne diye büyütüyorsun?” “Ne demek sorun yok, ortada 1.75 boyunda büyük bir sorun var”. “Ne istiyorsun benden, ikinizin arasında bir tercih yapmamı mı?”. “Sen tercihini çoktan yaptın zaten”.
*Sensizliğin 76. günü, bir kaç saat sonra 96’ya gireceğiz. Perişan haldeyim. İçim ölümcül bir öfke ve nefretle dolu. Annemlerin yanında durumu kurtarmak zorunda olmak zaten yeterince zor. Bir robot gibi benden istenilenleri yerine getiriyorum. Görmeyen gözlerle televizyona bakıp oturuyorum. Mekanik olarak yiyor, konuşuyorum. Çocuklar yeni yıla girerken ne dileyeceklerini konuşup duruyorlar. Ben ne dilemeliyim acaba
? Ölmeyi dilesem gerçekleşir mi? Öldüğümü duysa belki rahatlar, birlikteliğimiz boyunca olmadığı kadar mutlu olurdu, kimbilir? Ya da birdenbire seni unutabilmeyi dilesem, düşüncelerimden birdenbire silinip, yokolsan…Aradan geçen zaman insanı katılaştırıyor mu? Hâlâ senin yokluğunu hissederken böyle söylemek ikiyüzlülük. Seni hâlâ severken ve özlerken. Söylemek zor ama sen benim için vazgeçilmezliğin diğer adısın, seni özlemekten, seni beklemekten yorgunum. En son görüştüğümüzde nasıl kırgın ve bitiksem yin
e öyleyim. Bana bıraktığın anılarının yükünü taşıyamıyorum. İçimde alev alev yanan bir yangın var sanki, sönmüyor acı veriyor. Dayanılmaz bir acı bu. Acının bu kadar büyük olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şu an tek istediğim yanımda olman. Ve oturup şu şiiri yazıyorum;Bu gece bir başkayım / Yılların gecesinden / Haykırmak istiyorum / Seneler öncesinden. / Bu gece bir başkayım / Sefaletler içinde. / Ne bir dost eli istiyorum / Ne yarin kollarını / Bu gece bekliyorum / Azrail yollarını. / Ölümle randevum var / Azrail başucumda / Bu gece gelme artık / Kapım kapalı sana…
Lambda İstanbul tarafından çıkarılan
%100 Gay & Lezbiyen adlı eşcinsel dergisi artık 20 sayfa. Başlangıçta “bülten” olarak çıkarılan ve KAOS GL’nin İstanbul dağıtımı arasında okurlarına ulaşan %100 Gay & Lezbiyen, iki aylık bir eşcinsel dergisi olarak beşinci sayısına ulaştı. ‘Açılmak’ sorununu kapak yapan dergide, “Açıl susam açıl”, “Açılmak, esaretin farkına varmaktır”, “Tarkan, Perihan Mağden ve parodi”, “Sivil ruh, yeni bir dil” … başlıklı yazılar yer alıyor.5. sayısı matbaa baskısı ile çıkan %100 Gay & Lezbiyen’e başarılar dileriz. (Bundan sonra
“…Cins…” adıyla çıkacakmış).%100 Gay & Lezbiyen’i İstanbul’da KAOS GL’nin satıldığı kitabevlerinde bulabilirsiniz.
Lambda İstanbul, her pazar, Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf’ta saat 19.00’da açık toplantılar gerçekleştirmektedir. Başağa Çeşmesi Sokak, No:17, Beyoğlu İSTANBUL
Lambda İstanbul’a ulaşmak için
P.K. 103, Göztepe / İSTANBUL
e-mail:
[email protected]web sayfası:
http://www.grd.org/grd/www/world/europe/turkeyBir Türkiyeli Eşcinsel Rehberi Hazırlamamıza Yardımcı Olur Musunuz?
Lambda-İstanbul grubu olarak bir Türkiye eşcinsel rehberi hazırlığı içerisindeyiz.
Gözlerim epilasyonu henüz bitmemiş yüzünde geziniyor o çok sert diye yakındığı kahvesinin yudum aralarında konuştukça. Yüzünde ayrıldığımız zamanlar olmayan ifadeler çekiyor dikkatimi; konuşurken mahcup kızlara benziyor, aniden canlanıp tanıdığım kişi oluveriyor. Bir kahve, bir kahve daha…
Merak ettiklerimi ben sormadan anlatıyor.
(Hepsi yalan bunların. Kötü bir başlangıç daha ne olduğuna karar verilememiş bir yazı için. İşsizim ama iş bulmak için bir şey yapmak da gelmiyor içimden. İstanbul zehirliyor şimdi de beni. Önce çekiyor içine, sonra hırpalıyor. Kaçıp gitmek istiyorum. Kendimi kandırıyorum, iş görüşmelerim hep yarına kalıyor. Ne istediğimi söyleyemeyecek kadar uykum var uzun
Karanlık sarmıştı Beşiktaş’ı, kolkolaydık, o yarı narin bir oğlan çocuğu; belki de haklıydı bu yüzden gelmişti dünyaya, kadın olmak için… Ben ilgisizlikle uzamış sakallarının ardından bakan bir çift siyah göz… Bir pastane arıyoruz, oturacağız, konuşacağız… Bir erkek gibi yürüdüğünden şikayetçi: Uzun bacaklarının, mesafeli adımlarıy
la erkeklikte direndiklerinden şikayetçi. Hiçbir şey söylemiyorum ona, konuştukça daha çok konuşsun istiyorum. Sessiz arzumu gönüllü getiriyor yerine. Çok acı çektiğini fısıldıyor gözleri, dudakları tüm harflerle vurguluyor acılarını: Hastane koridorlarında asla anlamayacak doktorlara kendini ifade etmek için seçtiği kelimeleri unutturamamış zaman.
(Üzgünüm bu şehire sığındığım için. Ciğerlerim ağrıyor günlerdir. Ne kadar süreceğini asla bilemediğim yaşamımın son zamanlarını geçirmediğimi kim söyleyebilir? Her anlatılan hüzünlü ve gerçek yaşam öyküsünün gizlice kurulan bir yakınlık ile kahramanı olmak yoruyor beni. Bir iş bulmalıyım, saygın bir hayatım olmalı, bir ev ve belki bir araba ya da daha ileri gidip yaşlı ve ünlü bir sanatçı ile gayri bir meşru i
lişki.)
“Beni muayene ettiler,” diyor, “kemiklerim, hücrelerim, beynim… Hepsini tek tek gözden geçirdiler. Tek bir cümle: Yüzde yüz erkek! Dönüşüm olamaz.” Kahveler soğuyor anlatırken. “Dört saat durmadan ağladım sonucu öğrenince. En sonunda kabul ettiler.” Neden yüzünde kazanılmış bir zaferin debdebeli izleri yok? Sessizce hedefine varan bir komutan gibi: Ne yaptığından emin ve ne için istediğini bilen. “Şimdi bir raporum var: Doğumdan sonra cinsiyetin yeniden belirlenmesi için. Ama beklemem gerek. Ameli
yat dörtbin dolar!” Yan masalardan birinde bir kadın küçük bir kız çocuğunu azarlıyor. İçimden geçen ‘anne ve kızı… dörtbin dolardan sekizbin dolar’ hesabına gülümsüyorum.(Rahat bırakın beni diye bağırmak geliyor içimden. Böyle de mutlu değilim nasıl olsa. Üzerimde bir ağırlık var kaç zamandır. Bakınca görmek yoruyor beni, işitince duymak…Gözlerim ışıktan rahatsız oluyor benim. Bir azim geliyor bazen, ben de katılacağım bu koşuya. Yapabilirim istesem -sanki-.)
Ellerinin derileri incelmiş, daha narin, beyaz. Göz kapaklarının ince, morumsu damarları ellerine bakarken beliriveriyor. Sen bıraktığım insan değilsin, diyeceğim, tutuyorum kendimi. Yüzüne baktığım her seferinde bir yabancı ile göz göze gelmenin çekingenliği ile irkiliyorum. Saniyeler sonra farkedi
yorum üç yıl önce bıraktığım kişi olduğunu/olmadığını. “Defalarca epilasyona girdim. Yüzüm şişti, sarı sular boşaldı gözeneklerimden. Dokularımın ‘neden bu kadar saldırdın bize’ dediklerini duydum sanki. Ellerimi koydum üzerlerine. Beni anladılar ve acıya alıştılar.” Garip bir iletişim onunkisi, bedenimle temasım kaşınmak olmuş hep, madalyonun bu yüzü konuşacak yeni birilerinin varlığını fısıldıyor bana. Epilasyonun ince çizgileri kalmış yüzünde, yine de canlı ve parlak.
(Güvenli bir hayatım olsun istedim işte ben de. Sonunda tüm yaşanmışlıklarımın saçma,boşvegeleceğiolmayanbirhayat olduğuna ikna oldum. Ben yaşamadım onları, ben istemedim: İçimdeki iflah olmaz canavar istedi. İnce bir fısıltı ile girdi rüyalarıma, usulca konuştu. Benden başka kimse duymadı/ kanmadı. Sonunda gördüm o canavarı.)
Yeni yeni çıkan göğüslerini biraz da övünerek gösteriyor kazağının üzerinde ellerini gezdirerek. Biraz aceleci, daha büyük olsun istiyor hemen. “Saklanabiliyormuş meğer” diyor. “Yazın daha zordu saklamak ama artık kış geliyor. Kazağın altında kalıyor.” Belki gizlice kadınlara bakıyordur, ne zaman göğüsleri onların ki kadar olacak? Küçük göğüslü kadınlar hatırlıyorum o dahabüyük dahabüyük derken. Nilüfer’in hayasızlık derecesinde şikayetlendiği küçük göğüsleri, “Erke
kler büyük göğüslü kadınları tercih ediyor” diyerek avuçlamaya çalıştığı küskün memeleri geliyor aklıma. Yan masadaki kadın, neredeyse masaya yayılacak göğüslerinin farkında değil sanki, küçük kızı azarlamaya devam ediyor. Küçük kızın hiç yok memeleri, başına geleceklerden habersiz ve arsız.
(Ben de bilinir şeylerin daha güvenli olduğunu kabul ediyorum artık. Yaşanacak tüm hayatların aynı olduğunu ve yaşanacak farklı, en azından bana özgü minik hiç bir tonun kalmadığını… Kırmızı ışıkta geçenlerin feci sonu beni de derinden etkilemeye başladı kaç zamandır. Ben de kırmızı ışıkta geçenlerin üzerine çevireceğim direksiyonumu bundan böyle, ama önce bir ehliyet alacağım hem de bir arabam yokken.)
“Bazen banyoda penisimi bacaklarımın arasına saklayıp bakıyorum. O zaman daha çok seviyorum, gözlerim ısınıveriyor, ellerim okşuyor bedenimi. Sabırsızlanıyorum: Bir an önce olsun istiyorum.” Soğumuş kahve hiç haz vermiyor bana. Garson da dik dik bakıyor sanki. Küçük kız, gizlice yediği minik bir tekme ile sessizce otu
ruyor annesini yanında. Gözleri tavanı ve masaları dolanıyor, dilinde anlamadığım bir şarkı.. Belki hiç bir zaman sevmedi anne bedenini ve minik kıza da öğretmeyecek dörtbin dolarlık küçük serveti ama yaşamsal olanları öğretecek anne ona. Neleri olduğunu değil, neleri olması gerektiğini aktaracak. Sıkıştığında, unutkanlığı nedeniyle anneanne azarlayacak anneyi.
(Önce bir iş bulmalıyım. Uzun zamandır kafamda zaten. Sonra işarkadaşı denen yaratıklardan başlayarak kazıklama idmanları yapmalıyım. Bir şey almak için eğilenin arkasına dayanmalıyım. İtiraf etmek gerek, hissettirmeden becermeyi öğrenmek zaman alacak. Dedikoduları hiç kaçırmamalıyım, bir hafiye gibi açık verecek birilerini kollamalıyım. Patronlarıma ispiyonlamalıyım geç gelenleri, telefonu meşgul e
denleri. Böylece aylığıma zam alamasam bile işime son verilmez.)
“Az kaldı biliyorum. Bir gün ameliyatım olacak ve işe asıl giysilerimle, makyajımla gideceğim. Ben dünyaya bunun için geldim.” Hesabı isterken ben ne için geldim diye düşünmeye başlıyorum. Ya şu kadın ve öğrenen kızı?.. Ya diğerleri?
Akaretler durağına gelen bir Eminönü otobüsü alıp gecenin karanlığına karıştırdı onu. Son kez izledim, turuncu montunu, gür siyah saçlarını, sakalsız beyaz yüzünü ve merakla bakan bir iki kişiyi gördüm. Yağmur başlamıştı, insanlar ıslanmamak için kuytulara kaçıyorlardı. Çoğunluğa uydum ve bir kuytu da ben aramaya başladım. Hepsi yalan bunların. Kötü bir son daha ne olduğuna karar verilememiş bir yazı için. İşsizim ama iş bulmak için bir şey yapmak da gelmiyor
içimden. İstanbul zehirliyor şimdi de beni. Önce çekiyor içine, sonra hırpalıyor. Kaçıp gitmek istiyorum. Kendimi kandırıyorum, iş görüşmelerim hep yarına kalıyor. Ne istediğimi söyleyemeyecek kadar uykum var uzun zamandır. Aklıma hep o geliyor; Akaretler’den, turuncu montu ile bir gece karanlığına tek başına dalan o, başlayıp bitiremediğim onlarca işin içinden bir tek o geliyor aklıma.
25 Kasım 1997
Sıtkı Sıyrıldı/
İSTANBULEROTİZM AYIPTIR
BİR KATİLİN SON SÖZÜ: Eğer AŞKI öldürürsem ayak parmaklarımın da izini alsınlar. Fotoğrafımı profilden çekin. İBNE olduğum belli olmasın...
Gariptir! televizyon seyrederken birden aklıma, yıllar önce yazdığım bir şiirin son dizeleri geldi. belki de ben yıllar önce olmasını istiyordum.
-Ben şairsem/Şiirse bu/yalanla tüm yalanlarını/yeni yalanlarınla...
Kocaman adamlardık aslında biz: o güzel apoletli YİRMİÜÇ NİSAN TÖRENLERİNde. Kocaman aşklar yaşadık bilmeden. Yalanları yaşadık ve gürbüz yalnızlıklar büyüttük içimizde. Sonra SAHİP ÇIKTIK YENİ YALANLARIMIZLA, SAVUNDUK TÜM ESKİ YALANLARIMIZI. Yani YALANLADIK ve YALANLANDIK birden TÜM yaşananları. Belki gerdanı olmayan, bir elinde acı, bir elinde MUTLULUK taşıyan eski bir dilberdi hayat. Bize AŞKI savunuyordu. Kaçmak en kolay yoldu her zaman. Yüzleşme sadece bir film adıydı. YOLUN SONUNDA.
Korkularım vardı elbet... kocaman çocuklarıydık biz seksenlerin lokum bisküvi sokak aralarında. Sadece çişimizi söylemek marifet olmaktan çıkmıştı. Avucumuzdaydı herşey, biriktirdiğimiz kırkiki tekmil karışıp macun olmayı bekliyordu aşk düvele duyurulsun, ruhumu satmadım ben, sadece cennete bıraktım masumiyet karşılığında!
Sözler nerden geldiği belli olmayan tokat gibi iniyor ardı ardına. Küçük bedenin sonbahar yaprağı garip, savruluyor dört yana. Acı veriyor ölüme bir soluk kadar yakın oluşum. Yo aşkı ben öldürmedim. Sadece bacaklarına ateş etmiştim.
Sinemaya gittim. Her zamanki gibi keyifle osurdum. (Harf hatası yoktur). Yanımdaki kadının yüzünü buruşturması, altmış yılı devirmiş yüzünde, şaşıbak görürsün mizanseni yaratıyordu. Yaratıcılığımdan dolayı seviniyordum. Filmde Yusuf (Güven Kıraç)-"Seviyorum abla suç mu? dedi. Gözleri ürkek ve yere bakıyordu. (Ah bilirim ben yere bakmaları). Suç ulan suç dedi aşık olunan kadın -Sikmek mi istiyorsun beni? -Al işte donumu da ben çıkarayım
. Kime vermedim ki? Senden mi saklıycam?" Ne kolaydı işin içinden çıkmak. Kolaydı aşk ve erotizmi bir tutmak, dahası sevişmeyi. (tam olarak kullanılan tabir bu değil ama!) Tekdüze hale getirip herşeyi umursamazlıkların pirimsel dopingine engel olamayıp sikmek seviyesine indirmek tüm masum dokunuşları. Bir düşün! Ne korkularla gelir aşk adamın yüreğine. Ya beni sevmeyen, birini seversem, ya sevilmezsem soruları (NİL GÜN). Ne kolay uzak tutmak erdemsel tüm sancıları erotizmle aynı kefeye koyarak. Biter herşey bir anda. Seviyorum derken yatmak mı geçiyordu içinden Yusuf'un. Yoksa Uğur (Derya Alabora)'mu korkuyordu sevilmekten. Korkmamalıyız aklımıza gelen tüm soruları sormaktan. Sevmeye mi yoksa sevilmeye mi ihtiyacımız var? (Ahmet Altan). Hele de KARŞILIKSIZ olursa. Ölmek istiyorum böyle zamanlarda Zweig* gibi. kaçarcasına. Ünal Ersözlü bile avutamıyor beni. "Karşılıksız aşk olmasaydı, aşk bu kadar yüce ve kutsal bir duygu olmazdı."
Sözler de zaman gibi dönek, dönüp dolaşıp aşk ve beden ikilemine geliyor. Ve hemen aklıma süzülüyor bir öyküye başladığım sözlerim. "Yaşamın içgüdüsel tüm isteklerine karşılık olabilmek için doğdu aşk. Ve Julyet de aşık olduğunda bir bedendi aslında. Soğuk bir gecede, sıkıca, özlem dolu, belki çocuksu bir sarılmayı erotize kaydırma
nın kime ne faydası var? Ne farkı var Uğur'un "sikmek mi istiyorsun beni" sözlerinden tüm bunların? Erotizm mi her şey? Gizli öznelerin tümü kuyruk sokumunda mı saklı? Evet savunuyorum erotizm ayıptır! Dahası aşkın ete göte bürünmeden yaşanılanı yok mu? Saf aşk mesela. Rafine. Ne menem birşeydir erotizm. Farkında değilizdir aslında tüm tutsak alınışlarımızın. Sorarım birisiyle seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp, seni seviyorum dediği anı mı? Sevmek hep suçtur beyler... Ancak paylaşılırsa kurtarırsınız. Ama bu suçu işlerken yalnız kalırsanız felaketiniz olur. Sonra korkmaya başlarız sevmekten. Aşk acısı öyle büyüktür ki bir daha sevmemeyi seçebilirsiniz. Yalnız kalırız ve uzaklaşırız insanlardan. (Bir dahaki engelsiz sefere kadar) YALNIZIZDIR çünkü biz aramıza köprüler kurmak yerine duvarlar öreriz (Ira J. Tanner). En kolaydır her zaman kaçmak. Bilmeyizki yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlıklarımız, yaşayamadıklarımızdan pişman olacağız!..
Zincirinden b
oşanmış tesbihteki küçük, renkli taneler gibi aşk üzerine söylenmiş sözler geliyor aklıma. Mutlu aşk yoktur-Aragon, hepsi yaralar, SONUNCUSU öldürür-Latin atasözü, aşk acı ve mutluluğu beraber verir, acıyı almadan diğerini alamazsınız (Ira J. Tanner) ve seks üzerine olanlar; orgazma ulaşırken entelektüel olamazsın (k. İskender), Kimse kimsenin olmasın (Edip Cansever), Ben ancak dostumla yatarım-Aragon, Mastürbasyon yapmayın, seks sevdiğiniz insanla yapılır (Annie Hall) Şu an hatırıma yanaşanlar...
Sevmek
mi yoksa sevilmek mi daha çok korkutur İNSANI. Kaçımız hazırız sevildiğimizi duymaya. Sevilmeye mi daha çok ihtiyacımız var yoksa sevmeye mi? Amuda kalktığımızda otuzbir çekebilir miyiz? Kış aylarında buhar olan nefesim gibi, yellendiğinde dışarı bir buhar çıkar mı? Niye lise yıllarında aniden yapılan -beyin ötesi- herkesin elindeki kendine şakasına gocunmuyorum artık...
Tüm bunlara rağmen ben bu kara gözleri bir yerden hatırlıyorum, bu kaşları, dudakları, bu saçları Allah Allah bile diyemezsiniz. O gözlerini çıkaramadığınız kişi "Ulan Recai naber ya" derse gerçekten boku yemişsiniz demektir. Anlayana davul zurna devamı neydi çıkaramadım.
ŞAKİR/İSTANBUL
* Stefhan Zweig dünya savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için böyle bir dünyayı daha fazla paylaşamya tahammül edemeyip kendini öldürdü. Oysa savaştan çok uzakta ve güvenlikteydi. Yazar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım
Güzel adama 5. Mektup
"Yaktığımdan Daha Büyük Ateşlerde Yandım"
Merhaba, adım Muzaffer, 23 yaşın... (ay olmadı kapat kız şu teybi)...
Selam, ben Muzaffer, 23 yaşındayım. Nereli olduğumu boşverin. Aslında insanlara gerçek adımı da söylemem. Ama burada öbür adımı söylemiyorum... (böyle daha iyi oldu dimi? Şeye girim mi, okula falan?)... Lise 2'den terkim. En çok Türkçe dersini severdim. Öğretmen hep benim kompozisyonlarımı beğenirdi. Şiir yazardım. Hâlâ yazıyorum. Bir gün roman yazacam. (ayol benim hayatım roman hahahahayy. Şaka yapmadım kıız valla öyle)... Ferhat olan Ali istedi size bu öyküyü anlatmamı. (bak bak bak nası
l da hoşuna gitti, ibneee)...
Herkesin böyle güzel öyküsü var mıdır güzel adam? Herkes kendi hayatını yaşıyor ama öyküsünü anlatamıyor.
Ali'yle tanışalı 2 ay oluyor (di mi lan?) Çor çıkarmıştım. Dövmüşlerdi beni. O gece çalışmıyordum. Bulaşmalarına en çok bu yüzden sinirlendim. Çalışmadığım geceler biraz farklı oluyorum galiba, biraz sinirli... (has gacıların ay hali gibi ayol.. hahahayy....... Ne de olsa ben de.. hahaha...)
Kötü görünüyordu. Dudağı kanıyordu, kanıyla aynı renkti ruju, çorapları kaçmıştı, kaçmak ne, yırtılmıştı. Bağırdı bana: "Ne bakıyon lan hiç mi nonoş görmedin? Güldüm. "Çook" dedim. Şaşırdı mı bilmiyorum, yüzüme baktı, sonra o da güldü. Sigara verdim, kalitesizmiş, kendisi kalite takılırmış, uzattı, aldım, "ay sakallıya bak ibne gib
i tutuyor sigarayı" dedi ve uzun uzun kahkaha attı.O akşam arkadaşlarımdaydım. Misafirleri gelecekti. Beni uyardılar "belli etmemem" için. Tepem attı, vurdum kapıyı çıktım. Eskiden olsa ağlardım. Şimdi bir tek senin için ağlıyorum. Seni düşününce... Benden "erkek" taklidi yapmamı isteyenler, paltonun cebine elimi sokup, eline dokunduğumda, duyduğum mutluluğu hergün ayrı bir kadının üstünde aldıkları zevkle duyamayacaklar, onlara acıyorum. Acıyorum. Onlar beni acıtıyor, kalbimi, ellerimi, heryerimi, ben onl
ara acıyorum. Geceye, sokağa veriyorum kendimi. Gece de sokak da daha dürüst, rol yapmamı kendileri için değil, güvenliğim için, benim için istiyor gece de sokak da... Muzaffer de söyledi bunu: "Raconsa, kralını kes güzelim. Sakalının her bir kılını kullan korkma. Gece güvenini boşa çıkarmaz. Kaldırımları seversen, en pis en madi heriflerin yanından geçerken, şu dar omuzlarının bir anda genişlediğini hissedersin.". O da senin gibi güzel adam, kelimeleri süslemiyor. Anlattı, anlattı, ailesini, nasıl Ankara'ya geldiğini, ameliyattan sonra neler yapacağını, nasıl çalışmaya başladığını, ilk çarka çıkışını, sonra, sonra avcıyı anlattı, sevgilisini, sevgisini. Hani yine yollara düşmüştüm, hani yine içim acımıştı, acımıştım. Umudumu ayağa kaldırdı cümleleri devirirken.... (Aaa, sen beni dinlemiyon galiba. Nooldu yine nerelere gittin? Birer sigara yakalım, efkarımız gitsin)... Uzatmayalım, tanıştık işte. Hiç unutmam, bana o gece ayrılmadan önce sormuştu, "Korkmuyor musun?" Çok gülmüştüm, "Ayol götümü veriyorum daha neden korkacam" demiştim. Meğerse böyle bir şeyi daha önce bir karikatür dergisinde mi bir yerde okumuş. Söyledi inanamadım ama daha sonra evinde, evet o zamandan beri arada görüşüyoruz, evine gidiyorum (dur bi dakka, birbirine karıştı, burayı baştan alalı
m)... Evinde o dergiyi gösterdi de hayretler içinde kaldım. Sonra işte sizin bu dergiyi de gösterdi, biraz biraz okudum ama nasıl desem sıkılmıyorum da zor işte. Bir kaç hikayeyi size de anlatmamı istedi. Aslında yine herkes mutsuz ama biz sanki biraz daha kolay sevinip, biraz daha kolay üzülüyoruz. Yani ağlarken nasıl tam ağlıyorsak, gülerken de tam gülüyoruz... (Yok ayol, benden edebiyatçı falan olmaz. Biraz ara verelim..... Yaalan, başkası yaalaaan, dünyada ölümden başkası yalan, yaalan... o karı yok mu ya, koy da dinleyelim. Yaalaan, başkası yaalaaan... sakız ister misin? Hani var ya şu reklam, akıllı erkek; beyaz ata binmiş prens çıktı falımda, ne prensi yaa.... Ulan amına koyim, prens işte prens, prenss... Bak yine gülüyor orospu karılar gibi, gülmesene lan.... Gülme diyorum ha... Niye neşelisin ki bu kadar?...)................
Yes, I am gay, Because I am a gay. "Prens, prens işte" bunun Türkçesi güzel adam. Kırk keredir söylüyoruz. Kaos GL'yi kırkladık. Kırklar'ın Yediler'in yardımı olmadan. Kırk gün kırk gece düğün yapmayacağız elbet. Kılı kırk yardığımdan yazamıyorum sana Haziran'dan beri. Oysa söyleyecek ne çok şey var ve hep birşeyleri eksik söyledim. Birşeyler hep eksik. Yine düşümde gördüm, beyazlar giymiştik, hayır olsun, yaşlı bir kadın anlatı
yordu ikimize: Bir ananın çocuğu ölünce, öldüğü gün göğsüne kırk köz düşer. Her gün bu közlerden biri söndürülür. Kırk gün sonra kalan son köz, kadın ölene kadar durur..... Muzaffer'in öyküsünü dinlerken yoktun yanımda, yoktun. Yokluğunu tarif ederken bu rüya geliyor aklıma ve çocuğu ölmüş bir kadın gibi göğsümde bir köz kaldığını ve ölene kadar taşıyacağımı düşünüyorum. Ellerimi götürüyorum kalbimin üstüne; ellerim yanıyor, ellerim yanıyor.....
(Ellerine ne öyle bakıyon be? Şurda iki satır bişey anlatıcaz... offff of.... Konuştuk konuştuk şimdi en kötüsüne geldi sıra. Yok öyle sana anlattığım gibi falan anlatamıyorum... Gözlerimi mi kapıyım, manyak mı ne... Ufff tamam, tamam)... Çocukluğumuzdan, ben evden ayrılıncaya (kaçıncaya) kadar beraberdik. Benden 2
yaş büyüktü. Hani derler ya beraber büyüdük, işte öyle... Saçlarında iki tane beyaz vardı. Boyu uzundu, selvi gibi... Gözleri kısılırdı, gülerken, önünde iki büyük dişi dudağını deler gibi çıkardı. Çenesinde gamze gibi güzel bir çukur vardı. En tuhafı elleri, ellerimiz; ellerimiz garip bir şekilde birbirine benzerdi. Onunkiler daha bakımlıydı, daha temizdi. (Yeter, yeter artık... Sigara nerde lan?... Ne zaman yayınlanacak bu... İyice uçmaya başladım ha, yok boyu, yok posu...)........ Dereye beraber inerdik, kaleye beraber çıkardık. Birgün, sonbaharın sonuydu, çok yağmur yağıyordu. Kaleye geldiğimizde sırılsıklamdık. Ateş yaktık. Gömleğini çıkarıp ateşin başına oturmuştu. Sanki ateş gözlerinde yanıyordu. Hiç konuşmadık. Sonra kalktı, yanıma geldi, omuzlarımdan öptü............... (.........)...... Elimi tutup "yaktığın ateş mi, yandığın ateş mi?" dedi... Daha fazla tutamadım kendimi, ağlamaya başla..... (..............).... 14 gün hiç görmedik birbirimizi. Erken yağmıştı kar, o sabah bütün Yayla bembeyazdı. Ava gidiyordu, beni görünce gülümsedi, yerden bir avuç kar alıp yüzüme sürdü. "Hadi gel ava gidelim". ............Her zaman gittiğimiz yerdi, dallar birbirinin üstüne öyle yığılıydı ki kışın bile altında birisinin oturduğunu hemen göremezdiniz. Çömelmiştik. Eli tetikte, gözlerini kısmış bekliyordu. Ben onu seyrediyordum.. Onu hep seyrederdim ve o bundan çok hoşlanırdı. Karatavuk derler bizim orda, iri bir kuştur, vurmuştu. Kanadının üstünden girmişti ölüm, boynundan çıkmıştı. Çok az kan vardı. "İyi kısmet"
dedi. Kuşu avuçlarıma bıraktı. "Üşüyorsun sen"... "Üşümüyorum" dedim. ....................... "Kuşu avcunda tutarsın, elini ısıtır. Avcılar böyle yapar elleri üşüyünce.".... ....................
(Düşünüyorum da, ne çok şey kaybettik. Baştan söylemiştim, bir düş değildi bu yolculuk, sen kadar gerçekti güzel adam. Sevda üstüne sevda düşmedi çünkü sen o kadar masum değilsin, sen bana yalnızlığımı bile sevdirdin ama ben bu kadar masum değilim, kuşlar Devrime uçar ve ben sevmeyi öğreniyorum; ama sen bir avcı g
ibi ellerini ısıtırken benim bedenim soğuyor. Ellerin yanmıyor mu güzel adam, benim ellerim yanıyor, mektuplarım yanıyor, öykülerim yanıyor, günlerim yanıyor senin ellerin güzel adam, hiç değilse ellerin, ellerin yanmıyor mu?..)...............................................................ALİ FERHAT/ANKARA
ANKARA, Yrd. Doç. Dr. Nilgün Küçükkaraca
H.Ü. Sosyal hizmetler Y.O. öğretim üyesiyim. Uzun bir süredir, kaynak taraması yaparak, GL'lerin sorunları ve yaşam öyküleri üzerine bir çalışma planlıyorum. Bu çalışmada çok seslilik ve çok renklilik önemli bir öğe olarak vurgulanmakta. Bana yardımcı olacağınızı düşündüğüm; sizinle ya da önereceğiniz bir kişi ile paylaşmayı istediğim, önerilerinize ihtiyacım olan, bazı konuları görüşmek için bana zaman ayırır mısınız?
SAMSUN, Duru, Murat, Barış
Son sayılarınızla ilk sayılarınız arasında içerik açısından olumsuz bir gidişat gözlemledik kendi açımızdan... Daha az bireye indirgenmiş ve daha nitelikli bir KAOS GL umuduyla...
BALIKESİR, E.V.A.
Çok d
eğil. Bundan 5 ya da 6 yıl öncesiydi. Aileme göre, onlarda yarattığım hayal kırıklığının bedelini ödeyecektim belki de.Topluma uymayan hareketlerim(!) baz alınarak meclisce bir karar verilmişti. Bir ürolog tarafından akıllarınca muayene edilecektim. Bundan haberim yoktu. Olayların nasıl geliştiğinin, nasıl bir planın içinde olduğumun farkına, üroloğun penisime bakıp, yakınıma "Herşey normal" demesiyle vardım. Kendimi kobay gibi hissettim. Söz hakkı tanınmadan, bir hadiseye kurban olup başımı eğdim önüme.
A
rdından bir psikolog tarafaından tedavime başlandı. Çünkü asiydim, kendimce doğruydum ve en önemlisi de uzlaşmıyordum bir türlü.Bir süre sonra psikolog tarafından tanım koyuldu. EŞCİNSEL... Ama sanki başı ağrıyan birinin, aspirin içip kendisine gelmesi örneği gibi, bana da bir kaç adet ağrı kesici(!) önerildi. Neler mi? Aynen şöyle:
P1 Çok yuvarlak hatlara sahipsin. Bu yanlış anlaşılır. Git bir inşaata, iki tenekeye kireç doldur, ortasına da bir çubuk. Anlayacağın bir halter yap kendine. Ağırlık çalış, kaslı ol, adaleli kolların olsun.
P2 Bir kız arkadaş bul. Bak nasıl olacak bunları denersen, kurtulabilirsin ancak.
Ergenlik çağındaydım, aklım bir heteroseksüelin ergenlik çağındaki aklından çok daha karışıktı. Etkilendim ama doğru bulmadım. Bu arada bu iki ağrı kesiciyi de asla yutmadım.
Şimdi 22 yaşındayım. Giderek sertleşiyorum. Aynı acılar sıradan geliyor artık. Üzülürdüm eskiden laflara, düşünülenlere. O da kalmadı pek fazla. Kendi tabirimle "kaşarlanıyorum" belki de. Bunları sizinle paylaşmak istedim.
D
oğru bildiğiniz antibiyotikleri yutun siz.Toplumun aspirinlerini değil...!
HOLLANDA, GAYS AND LESBIANS SPEAK IDO!
Proud!
We proudly anounce that for the first time gays and lesbians publish a newsletter in Ido, the international language. By Ido, Idists strive for egual understanding all over the world, and of course, so do gay and lesbian Idist. The newsletter, LA KORDIEGO GEYAL, is published by gay Idists and is noncommercial. It contains international gay and lesbian newsitems and own articles.
What?
Ido, is a language project created in 1907 by famous scientists and linguistics like Otto Jespersen, Louis Couturat, W. Ostwald, and many others. The Ido vocabulary is taken from the six largest languages of Europe: German, English, French, Italian, Russian and Spanish, so that many words are recognizable to a lot of people. Its simple grammar makes it the easiest language in the world. Not only interesting for idealistic reasons, but also from a linguistic point of view.
How?
LA KORDIEGO GEYAL appears 4 x a year. A subscription costs FI. 7,50 (Dutch guilders) or 5 International Respond Coupons, available from your post office. Those interested but who can not afford the subscription fee are entitled to a free subscription.
Curious?
Curious to see what an Ido text looks like? A free copy of LA KORDIEGO GEYAL and any other information is available from:
LA KORDIEGO GEYAL
Ceramplein 76 hs
1095 BZ Amsterdam
Netherlands
Information about Ido by internet: http://users.aol.com/idolinguo
FIKRA,Coşkun / İSTANBUL
(İstanbul'da öyle hamamlar vardır ki, eşcinseller de olmasa çoktan kapılarına kilit vurulurdu. Hamam filminin yönetmeni bu yaz İstanbul'daki hamamlara turist akını olacağını söylerken, İstanbul hamamcılar birliği başkanı, bizim hamamlarda eşcinsellik gibi sapık ilişkiler yoktur, dedi)
İstanbul'a yeni gelen Temel, hayatında ilk defa hamama gitti. Görevliyle beraber hamamı gezerken, kurnanın başındaki adamları göstererek "bunlar ne yapıyor" diye sordu. Görevli, "onlar banyo yapıyor" dedi. Temel göbektaşının üstündekileri göstererek "bunlar ne yapıyor" diye sordu. Görevli "onlar kese yaptırıyorlar" dedi. Temel hamamın bir köşesinde hararetle kendini düzdürmekte olan adamı görünce hayretle "amanın, adama bak, kendini düzdürüyor" diye bağırınca, gö
revli soğukkanlı bir biçimde "Hayır Temel bey, o adam sadece anüs kaslarına masaj yaptırıyor" dedi. Birden içi merakla dolan Temel "Ben de masaj yaptırabilir miyim?" diye sordu. Görevli "tabi yaptırabilirsin" diye cevap verdi. Temel hemen soyunup oracıkta domaldı ve kendini düzdürmeye başladı. Fakat Temel kendini düzdürürken öyle gülüyordu ki kahkahaları hamamı çınlatıyordu. Bunun üzerine adam, Temel'in kulağına eğilip neden güldüğünü sorunca, Temel "Yahu, bizim Tursun şimdi gelse, şu kapıdan içeri girip, beni bu halde görse, zanneder ki ben kendimi düzdürüyorum. Gerizekalı, benim sadece anüs kaslarıma masaj yaptırdığımı bilmez ki"...SiNEMANIN BÜYÜSÜ 100 YIL ÖNCEYDİ
ATİLLA KARAKIŞ/ANKARA
100 yıl önce sinema büyü demekti. Bir trenin gara girişini (sadece bunu) beyaz perdede görmek insanları heyecanlandırmış, korkutmuş, şaşırtmıştı. Ve günümüzde gümüşlü perde (artık bezden, beyaz perdeler de kalmadı) ardı ardına gelen efektler bile etkisini yitirdi, şaşırtmaz, korkutmaz oldu insanları.
Belki hayal dünyaları bizim 1.5-2 saatliğine sığınmak istediğimiz limanlar olmaktan çıktı; 2 saatin sonrasında ayrılmak zorunda kaldıktan sonra ne anlamı kalır ki limanların?..
Gerçekleri görmek istedik filmlerde; gerçeklerle oynadıklarını, gerçekleri çarpıttıklarını görünce sarsıldık, güvenimizi yitirdik.
Beğendik bir filmi, beğenmeyenlerle tartışmaktan yorulduk. Şüpheye düştük; başka bir film miydi izlediğimiz?
Evet, sinema 100 yıl önce büyüydü. Yitirdi büyüsünü. Koskoca bir sektör oldu, sömürdü düşlerimizi. Ama vazgeçemedik bir türlü. Beğeniler tartışılırdı elbette. Bir filmi beğenmesek de bir daha ki sefere beğeneceğimiz film olurdu nasıl olsa. Belki "film sinemada izlenir"di, belki de evimizde, rahat koltuklarımızda çaylarımızı yudumlarken -reklam arası: tuvalete git, çayı
nı tazele, görürsün ki o kadar da kötü değil-. Sinemalardan vazgeçti kimimiz ama filmler -büyülerini kaybetse de- hâlâ vazgeçilmez bizim için.Ve artık onlarca seçenek var önümüzde. Her türden film karşımıza çıkıyor. Sadece seçtiklerimizi izlemek bile mümkün olmuyor bazen. Kaçınılmaz olarak da vizyondaki bir çok filmde bir eşcinsel karaktere rastlıyor insan. Bunların bir kısmından hiç bahsedilmiyor. Gerekmiyor da bahsedilmesi. Kahramanın alışverişini yaptığı bakkaldır, bindiği otobüsteki biridir eşcinsel. V
e bu tiplerden bahsedilmese de herkes farkediyor onu. "Aa, bir eşcinsel!"Filmi, sinemayı teknik tanımlar dışında tanımlayabilmenin olanağı kalmadı artık. Klasik kabul edilmiş 1.5-2 saatlik sürede görünen "mavilik"(Blue, D.Jarman) de, takibi zor, peşpeşe görüntü bombardımanları da film oluyor. Ama genellikle çeşitli karakterlerin boy gösterdiği, özellikleri olan insanlar anlatılıyor bizlere. Hayatın kaçınılmaz bir yönü olarak da tiplemelerin ilişkilerine de tanıklık etmek durumunda kalıyoruz. Filmin sınıfın
a göre (macera, korku, duygusal, komedi...) bu ilişkiler ön plana çıkıyor ya da sadece bir-iki sahneyle karşımıza çıkıyor.Diyelim ki bir macera filmi; kahraman erkek (%99'unda olduğu gibi) "yalnız kovboy"u oynamıyorsa, sevgilisi ile sahneler senaryoda önemli bir yer tutmuyorsa, güzel ve alımlı bir kadın geçiyor perdeden. Yani herşey normal! Filmle ilgili sonradan yapılan konuşmalarda büyük olasılıkla bu sahneler unutulacak ya da es geçilecektir. Ama kahramanın erkek olduğu böyle bir filmin aynı sahnesinde
sevgilisi olarak başka bir erkeğin geçmesi, yani normalliğin kırılması, filmin birden bambaşka bir yere oturtulmasına neden olacaktır. Oysaki kurguladığım bu filmde kahramanın ilişkisi sadece kahramanı "yaşar" biri yapmak için yer alıyor. Yine kurguladığım, sevgilinin perdede göründüğü sahnede kadın olsa ne değişir, erkek olsa ne değişir? Tabii ki çok şey!Evet, bu noktada her şey farklı anlamlar kazanacaktır. Kahramanın erkek bir sevgiliye sahip olmasıyla kahramanlığı değer kaybedecek, hatta "inanırlığını" yitirecektir. Böyle biri ne kadar erkek! olabilir ki? Ya da işin içine psikolojik doneler girecek, adamcağız neden eşcinsel olmuş ki? tartışmaları girecektir işin içine. Yok eğer bunlar işin içine girmezse, sadece ve sadece erkek sevgili göründüğüyle kalı
rsa, film sonrasında "yahu nereden çıktı bu eşcinsellik, yönetmen mi, senaristi mi, kimdir bu sapık!" derler de pişman ederler film yapımcılarını.Kurguları çoğaltmak mümkün. Ama son iki sayımızda bahsettiğim filmlere dönerek gerçekler üzerinden devam etmek istiyorum. Hatırlarsanız filmin biri "En İyi Arkadaşım Evleniyor" (P.J. Hogan), diğeri de "Hamam" (Ferzan Özpetek). Konumuz filmlerin konusu ve kritiği değil. Filmler ve eşcinsellik.
Önce "En İyi Arkadaşım Evleniyor". Bu filmin Sinema Gazetesi'ndeki bir kritiğinden;
"Rupert Everett'in kusursuz ve can alıcı performansı görülmeye değer. Onun göründüğü sahnelerde (ne yazık ki fazla değil) filmin temposunun da arttığını görmek kaçınılmaz oluyor. Canlandırdığı eşcinsel karaktere kattığı "yaşanırlık"sa tüm övgülerin ötesinde değerler taşıyor"(Murat Özer, S.G., sayı 57)
Murat Özer'in kastettiği "yaşarlık" ne olabilir diye düşünüyorum. Filmi izlemedim ve sadece tahminde bulunmam gerekiyor. Aklıma hep kötü şeyler geliyor. Hafif kırıtkan bir tip, habire erkeklere bakıp dibi düşen biri... Yok canım, Özer canlı bir performans ile silik olmayan bir kişiliğin varlığından bahsediyor olamaz mı?.. İyi ama niye "... Canlandığı karaktere..." değil de "... canlandırdığı eşcinsel karaktere ..."? Hayır, Rupert Everett'in rolünde
bu belirleme yapılıyorsa devamında da neden "Julia Roberts'ın canlandırdığı heteroseksüel karakter" diye bir şey geçmiyor? Abartıyor muyum? Ama ne yapayım, Huysuz Virjin programında 3 "maganda"yı yarıştırırken "eşcinsel taklidi" yapın diyorsa ve kırıtan, kıvırtan biri alkışı ve bravoyu alıyorsa başka nasıl düşünebilirim ki?Yine aynı filmden dolayı Rupert Everett (25.11.1997, Radikal). Başlık "Bu kez kendini oynuyor":
"Bundan sonra sadece eşcinsel rolleri teklif edilmesinden çekinmiyor musunuz?
Oynanmayı bekleyen milyonlarca eşcinsel rolü ve yapılacak milyonlarca şey var. Dürüst olmam gerekirse buna pek aldırmıyorum."
Söyleşiyi yapan kişi Julia Roberts'a da "Bundan sonra sadece heteroseksüel rolleri teklif edilmesinden çekinmiyor musun -ki şimdiye kadar da hep hetero roller, oynadın-?" diye sormaz ya! Bunlar hadi canım daha neler" dedirtebilir sizlere. Ama bunu deme ya da düşünmemizin heteroseksüelliği ne kadar doğal ve olması gereken olarak sunduklarını ve kabul edip ettirdiklerini gösterdiğine dikkatinizi
çekmek istiyorum. Artık kanıksanmış ve onaylanan "kimse hetero olduğunu söylemiyor, ben niye eşcinselliğimi söyleyeyim ki" sözüne benziyor durum. Onların söylemesi gerekmiyor ki!"Hamam" filmiyle ilgili o kadar fırtına koptu ki... İlk bahsettiğim yazımda yönetmenin pazarlama anlayışından bahsederek "eşcinselliği" pazarlama aracı olarak görmesinden duyduğum endişeyi dile getirmiş ve yanılmak istemiş, bir sonra ki yazımda da filmde bunu gördüğümü, ne yazık ki yanılmadığımı belirtmiştim. Yönetmenin (ki kendisi
pek eşcinsel tipli! biri) filmi hakkında bir çok söyleşisi çıktı. Takip edebildiğim kadarıyla filmi hakkında konuştukları hemen hemen aynı şeyler. Bir düğün sahnesine neden gerek duyduğu, bilmem hangi sahnede neden öyle bir çekim kullandığı falan... Ama sıra filmdeki eşcinselliğe, eşcinsel ilişkiye gelince Özpetek söyleşi yaptığı yere göre cevaplar veriyor. Gerekirse savunuyor, gerekirse "çarpık ilişki" demekten kaçınmıyor. İşte örnekler:"Kafalara takılan bir de mirasçı yeğenin evin oğlu ile yaşadığı homos
eksüellik var.Mimar yeğen, tam bir bunalımda, bir evlilik krizi içerisindeyken, mirasa konuyor. İstanbul'a gitmek onun için bir angarya. Ama İstanbul'da Türk ailesinin yanında huzuru buluyor yıllardır aradığı değişikliği tadıyor. Monotonluğu yeniyor, küstüğü yaşam ile barışıyor. Bu değişiklik içerisinde çarpık bir ilişkiye giriyor. O sevgi, ailenin kendisine gösterdiği ilgiden kaynaklanıyor. Evin kızı, belki evin hanımı ile de ilişkiye girebilirdi. O bakımdan bunun üzerinde durmadım. Yani çarpık ilişkiyi İstanbul'da benimsiyor. Mistik bir atmosferin, belki Hamam'ın havasına kapılıyor."(Beyazperde, Ekim 1997)
"Film serbest cinsel ilişkileri açıklıkla ortaya koyuyor...
18 yaşına kadar, orta tabakaya mensup genç bir Türk erkek çocuğunun erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yaygındır. Zenginler arasında bu iş daha gizli yapılır. Filmdeki serbest cinsellik iki kültürü kıyaslama amacıyla kullanıldı. Daha geleneksel ve koyu bir kültür, sonunda modern toplumların sert ve yalnız kültürlerine galip geldi filmimde." (Cu
mhuriyet, 26.04.1997)."Filme yönelik eşcinsel suçlamaları için ne söylersiniz?
"Türk altta kalır mı?, şeklinde anlam veremediğim suçlamalarla karşılaşıyorum. Eşcinsellik diye bir kavram tanımıyorum. Cinselliğin sınırı olmaz diye düşünüyorum. Şu anda bir erkeğe de aşık olabilirim, bir kadına da." Radikal, Erkan Aktuğ)
Pardon ne dediniz, sayın Özpetek? Yukarıda çarpık dediğiniz eşcinselliğe birden sahip çıkar gibi bir şey sezdim nedense! Gerçi eşcinsellik diye bir kavram tanımıyorum diyorsunuz ama, tanımadığınız bu kavramın fiiliyatını "çarpık" diye de değerlendiriveriyorsunuz başka bir söyleşinizde. Haliyle sizin bu hem çalar hem oynarım tavrınız eleştirmenleri de şaşırtıyor ve onlar da bütün iyi niyetlerine rağmen şaşırıyorlar ne diyeceklerini:
"Yalnız bir tek konu beni rahatsız etti. Hamamın adını lekeleyen konu erkek yakınlaşması. Hamam gibi ortamlarda hiç kimse böyle bir yakınlaşma yaşamıyor. Çünkü bu olay Türk geleneklerine uymuyor ve yanlış bir imaj yaratıyor." (Cüneyt İngiz, Sinema Gazetesi, sayı 52).
S
ayın İngiz de yönetmenimiz gibi eşcinsellik diye bir kavram tanımıyor ve erkek yakınlaşması olarak değerlendiriyor olayı. Ancak yönetmenle bir konuda ayrışıyorlar. Çünkü İngiz'e göre "Türk geleneklerine uymayan" bir olay sözkonusu, yönetmenimiz ise genç bir Türk erkek çocuğunun erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yaygın diye iddia ediyor. Şimdi İngiz'i alıp hamam gibi ortamlarda iddiasının aksine yaşanan yakınlaşmaları göstermek için hamama mı götürelim? "Leke" olarak nitelendirdiği şeyin milyonlarca insanın yaşamı, tercihi, seçeneği olduğunu mu anlatalım. Yoksa "hassi...""Francesco ile Mehmet, bence Hamam'daki sahnede eşcinselliği bilinen genel anlamda yaşamıyorlar, yoğun sevginin getirdiği bir yakınlaşmayı sergiliyorlar." (Osman Giritli, Hürriyet, 6.11.1997).
Bravo yani. Eşcinsellerin sadece sik derdinde olduğu, sevginin eşcinsellerin lugatında yer almadığını ne güzelde anlatıveriyor(!) sayın Giritli. Filmi kurtarmak isterken eşcinselleri ve eşcinselliği ne yaptığının ne farkında ne de bu umurunda. Ne deneb
ilir ki?!"İtalyan basını, Türk toplumu tarafından çok beğenilmesine karşın hükümetin eşcinselliği yansıtan konulara son derece hassas olduğunu ve Hamam'ı önemsemekten kaçındığını yazdı. Filmin geleneklere ters düştüğü yorumlarına anlam veremeyen İtalyan Film Eleştirmenleri, "Keşke Hamam gibi bir yapıt İtalya'yı temsil etseydi" dediler. Ferzan Özpetek ise filmde eşcinselliği değil olağan bir seks yaşamını yansıttığını söyledi." (Hürriyet, 7.11.1997)
Anlaşılıyor ki Ferzan Özpetek çarpıklığı olağan bir seks yaşantısı olarak görüyor. İlginç ve değişik bir yaklaşım.
"...esas olarak bir aşk hikayesi anlatmış, Francesco ile Mehmet'in dokunaklı aşkı. Gene bazıları filmin bu eşcinsel aşkını sakıncalı görerek "aile salonları"nda oynamasını sakıncalı bulduklarından söz ettiler. Filmin niteliğiyle hiçbir ilintisi olmayan bu ahlakçı eleştirilerin elbette hiç bir önemi yok" (Sevin Okyay, Radikal Cumartesi eki).
Ve en güzel tespiti yapıyor Sevin Okyay. Bu tür yaklaşımların ahlakçı dolayısıyla tutucu bir yaklaşım olduğunu belirtiyor. Ancak bir film için bu tür eleştirilerin onun gözünde önemi olmaması bizim de bu şekilde rahat yaklaşmamıza olanak sağlamıyor. Çünkü bizler sinemada gürültü koparan, savunulan, reddedilen, yönetmeni zor durumlara sokan, oyuncuyu ödüle götüren
ya da yeni rollerde önünü tıkayan araçlar değiliz. Bizler yaşamın tam da içindeyiz. Filmlerin de tam da içinde olmak istiyoruz.Artık sinemanın büyüsü kalmadı. Sinema gerçekleri de çarpıtır oldu. Ama hâlâ önemsiyor insanlar filmleri, hâlâ önemsiyorum sinemayı. Sansasyonel olsun diye ben bir filmde yer alıyorsam itiraz etmeliyim. Filmin havasını benim bozduğum iddia ediliyorsa karşı çıkmalıyım. Biri beni perdede kırıtarak, kıvırtarak canlandırıyorsa protesto etmeliyim.
Ya da en iyisi bir yerlerden bulup buluşturup beni en iyi şekilde ben anlatmalıyım. Filmime bir iki de hetero karakteri koyarım, eğlence olur!
Sinema ve eşcinsellik uzun konu. Bitmez kolay kolay. Bu sayıda iki popüler film üzerinden yaptığım değerlendirmeleri, sıkılmadıysanız sinema tarihinin genelinde ilerideki sayılarda da yapmaya çalışacağım.
VİZYONDAKİ FİLMLER:
Bir çok yazımda belirttim; beğeniler kişiseldir, dolayısıyla bir filmi "eleştirmen"lik kisvesi altında da olsa değerlendiren kişinin beğenisi kendine aittir. Ancak mümkün olduğunca öneri şeklinde bir-iki filme yazılarım sonunda değinmeye çalışacağım.
AĞIR ROMAN: Mustafa Altıoklar'ın filmine gitmeyi düşünmeyeniniz yoktur büyük olasılıkla. Ama yine de gidin ve izleyin demekten kendimi alamıyorum. "A be" demeden konuşan Kolera Sokağı Roman'larını seveceksiniz. Atmosferiyle ve sinema diliyle etkileyici ve başarılı bir film.
LIBERTARIAS: İspanya İç Savaşı sırasında kadınların faşizme karşı verdikleri mücadeleyi anlatan filmin yönetmeni Vincente Aranda. İspanya'da 4.5 milyon kişinin izlediği film ülkemizde ne yazık ki bir avuç seyirciyle buluşabildi. Sinemanın tarihten sayfaları süper kahramanlar yaratmadan anlattığı ender filmlerden.
MLARIN AŞKIBURHAN/AMASYA (24 Kasım 1997)
karlar camlara çarparak erir... doludur arabanın içi... tipinin içinde beyaz bir fırtınadır araba... sürücüsünün ve yanındaki kadının kaybedecek bir şeyi yoksa da arabadaki lacivert, kırmızı, siyah, sarı montlu insanların kazanacakları çok şeyler vardı. araba değişik yerlerde değişik aralıklarla duruyordu ve çekiliyordu renkli montlar birer birer... tipiydi camlara karları vuran... arabaydı tipiyi vuran bir fırtınaydı beyaz... arabayı sürenin gözlerinde kırmızı b
alıklar yüzmüyordu yanındaki kızın çantasında yoktu kırmızı trenler... kentin kalesinin bulunduğu dağa çıkarak arabayla baktılar birbirlerine... dolunaydı... ve dolunay kentin en işlek caddesinden bakıldığında kalenin içinde doğuyormuş gibi gözüküyordu... ve aşağıda nehir donduğu için ayın ışıkları kırılmıyordu suda... sertti herşey... ve nehrin buzlarını kıran bir patlama duyuldu... dolunay yoktu... tipi durdu... buzların ardında sular akıyordu kimseler bilmese bile...
ve tanklar sigara paketlerinden çıktılar bir geceyarısı... cephanelerini içki şişelerinden aldılar... bir çocuk piyano çalıyordu kırlarda... vardılar yanına yaktılar piyanoyu... ve şiirler aktı o çocuğun ağzının kıyısından... bir sevgili kendini astı... sonra gidip bir kapıyı çaldı... kapı
açıldı... çilekten yapılmış bir yoldan geçip sevdiğinin yarınına geçti.:. yarın bir mezarlıktı şimdi... mezarlığın kapılarını tanklar tuttu... baykuşlar yavruladı çam ağaçlarına... geç kalmış leylekler yollarında kıyımlara uğradı göçerken...
örümcek ağlarına durmadan sinekler takılıyordu... iyi besleniyordu örümcekler... ve ağlar sarıyordu evin her yanını... dişi örümcek erkek örümceğini yiyordu sevişirken... ve buna rağmen erkek örümcekler bir kez yaşayıp ölmek pahasına sevişiyorlardı... bir kız pencered
en bakıyordu... bulutlar dağlara çarpıyordu... sis olup caddeye kanıyordu.. insanlar göremiyordu... ve ağlar pencereyi sardı... kız hâlâ pencereden bakıyordu... şehvetle tükenen ölü erkek örümceklerin sesini duyuyordu... ağlara takıldı o da... pencerede kaldı... ölü erkek örümcekler yaklaşırken ona bir bulut çarptı camına... ve kızın gözleri sis olup yayıldı kent sokaklarında... sisin ardından baktı kent insanları hayatlarına, aynalarına, aynılarına...
ve çam ağaçları soyundu bir akşamüstü... soba ve kalorifer dumanları boğuyordu kenti... duvarların aralarına sığınmayı öneriyordu haber bültenleri... insanlar kaçıyorlardı dört tekerlekli hayatlarıyla ve egzozların korkaklıklarının kokusu yayılıyordu. kimse görmedi bile çam ağaçlarının soyunuşunu... ve çamla
rı soydu beklediği asırlardır beklediği sevdiği... serçeler ve güvercinsel eğildi çamların aşkına... çamların nur topu gibi bir çocukları oldu... insanlar duvarlarının ve hayatlarının arasındaydılar... doğan çocuğun adını "kıyamet" koydular... dört mevsim soyunmayan çamlar soyunmuştu şimdi ve hep beklenilen beşinci mevsimdi bu... adını kıyamet koydular... tüm mezarlıklar açıkta kaldı ve hayat ile mezarlık karıştı birbirine... çamların aşkı yüzünden...
İZMİRLİ OZAN GAZETECİLER, Okan YÜKSEL, Beşeri Yayınevi, İzmir 1997
Önsöz'den: Bu kitap, Gazeteci Şairler kitabıdır. İzmirli Gazeteci Şairler.
Gazetecilik, zor bir iştir, ama güzel bir iştir. Hem gazeteci hem şair olmak daha da zor daha da güzeldir.
Gazetecinin yaşamı haberlerden, fıkra ve makalelere dek olayları izlemek ve yazı yazmakla geçer. Gazetelerdeki haber, fıkra ve makaleler birer düz yazı olup edebiyat değil, hele şiir hiç değildir.
Şiir bir başka şeydir. Gazetecilik zordur, güzeldir, dedik. Şairlik ise çok daha zor ve çok daha güzeldir. (...)
Bu ilk kitaba giren şair gazeteciler: Yaşar Aksoy, Ahmet Alphan, Nejat Altıok, Nihat Aşar, Süha Baykal, Refik Durbaş, Mehmet Erdül, Ünal Ersözlü, Bahattin Ertürk, Attila İlhan, Şükran Kurdakul, Özkan Mert, Aykut Poturoğlu, Günal Sayın, Dinçer Sezgin, Onur Şenli, Hakan Tartan, Oğuz Tümbaş, Hüseyin Yurttaş
DİLENCİNİN GETİRDİĞİ DOSTLUK
Ali Kemal YILMAZ/İSTANBUL
Nazilerin yeryüzüden yok etmek istedikleri gruplardan biri de onlardı. Yakalarında çok sevdiğim pembe renk üçgenlerle katledilen hemcinslerimizle birlikte onlar da katledildiler. Belki bu tarihi cinayete maruz kalmalarının etkisi, çok severim çingeneleri. Onlardan da hep aynı sempatiyi bulurum.
Eşcinsel bir arkadaşımla İstiklal Caddesi'nde turluyoruz. Hamam filmine nihayet gidebileceğiz. Vakit geçirirken çark yapıyoruz. Köşede eczanenin önünde mukavva kutularının üzerinde dilenen her yanı atkı ile örtülü kadın durduğu yerden bağıra bağıra bize doğru geliyor: "Gacı... Mühim bir şey sorcam... Bi dakka köşeye gel hele..." Yanımda İstanbul Opera ve Balesi'nin elit gaylerinden F. var. O beni kolumdan tut
up gitmemi engelliyor. Ben onu bir kaç cümle ile ikna edip kadının yanına gidiyorum. Bize yanında yer açıyor. Elimi eline alarak bizi hayretlere düşüren konuşmasına başlıyor: "Gacı... Benim 20 yaşında labunya evladım var. Üç yıldır köçeklikten para yuğdu amaleyat olmak ister. Gomşumuz çengi bir has gacı amaleyat olanların denyo olduklarını söyledi. Fışkırtamıyorlarmış. Duydun mu hiç öyle bişi" dedi. Adı Emine olan bu kadına anlatacak çok şey vardı ne doğru ne yanlış demek mümkün değildi. Üstelik cinsiyet değiştirme operasyonlarında lehde çok gelişmeler vardı ülkemizde de. Şu sıralarda bir dergiye onları toparlıyordum. Bütün estetik uzmanları psikolojik altyapının en önemli şey olduğunda birleşiyorlardı. Tüm bunları sonra konuşalım şimdi vaktim yok, dedim. Emine bana adresini yazdırıp, ertesi günü beklediğini söyledi.
İNANILMAZ GACI
Tarlabaşı'nın roman mahallesindeydiler. Semtlerine girer girmez köşe başında toplanmış mantiler yanıma geldiler. İçlerinden biri "Lubunya Sevda'yı mı arıyorsun?" dedi. Dilenci Emine'yi arıyorum, dedim. "Tamam işte, Sevda onun labunyası" dedi bir başka genç. İçlerinden biri "gel ben seni götüreyim" dedi. Adı Çağla idi. Göz rengi ile ismi aynıydı. Farkındaydı güzelliklerinin nazlıydı bakışları. Dar pantolandan vücudunun tüm güzellik
leri ortadaydı.Emine camda beni bekliyordu. Koşarak geldi sarıldı. Sıcacıktı sarılışı. Öyle, iş olsun diye sarılmalardan değildi. Açıkçası uzunca bir süredir bu kadar sıcak bir kucaklayış hissetmemiştim.
Tek odadan ibaret evde nar çiçeği sabahlık ve kombinezonla dev gibi biri, aslan pençesi gibi elini uzattı "Ben Sevda, hoşgeldin" dedi. Türkiye normlarının çok üstünde olan boya bir de yüz kilonun üzerinde cüsse eklenmişti. Fakat kırma zenciler kadar güzel bir yüzü vardı. Sıcacıktı içerisi herşeyiyle. Terte
miz bir evdi. Evde ilk dikkatimi çeken: Küçücük odaya kıyasla çok büyük kalan duvardaki ftoğraftı. Emine açıklamasını yaptı: "Cezaevinde olan kocam. Askerliğini Ankara'da yaptı. Nişanlıydık o zaman. Gençlik Parkı'nda oturup çay içiyoruz. Ne günlerdi. Deli gibi tarizdim. Hâlâ tarizim. (Aşığım).Duvarda 16 yaşlarında kısa saçlı çok güzel bir kız vardı askere sarılmış.demek o dilenci Emineymiş. Biz bu duygusal yoğunluk içide asıl konuyu unutmuştuk. Sevda açtı konuyu "Sen neden kestirmiyorsun ki?" dedi. Doğallıktan yana olduğum için saçlarımı boyarken bile suçluluk duyduğumu anlattım. Üstelik de kendimi doğal halimle sevdiğimi anlattım. Kısaca ona da ruhsal kararlılığından emin olması gerektiğini anlattım. Galiba o da vaz geçmeye bahane arıyordu ki vaz geçti ame
liyattan.Üzerinde 'hoş geldin' yazan bardaklardan çaylarımızı içerken Çağla camı çaldı. Sevda kapıya gitti. İçeri girdiğinde yüzü tebessümlüydü. "Çağla sana tarizlenmiş. Kolileşmek istiyormuş. İstersen kolileşin, burası çok uygun" diyerek odayı ikiye ayıran perdeyi gösterdi. Rüya kadar güzeldi herşey. Ne rahat, ne güzel insanlardı romanlar. Hemen bir saptama yapmıştım. Roman olmak ülkemizde bir gay için kurtuluştu tabulardan, her şeyden.
Emine ve Sevda'ya evlerini Çağla ile bize teklif ettikleri için teşekkür ettim. Onlarla ve Çağla ile dost olmak istediğimi anlattım. Kapıdan çıkarken Çağla köşede beni bekliyordu saçlarını jölelemişti. Belinde volkmen vardı. Birlikte yürümeye başladık. Taksim'e geldiğimizde birlikte sahile indik. Elele dolaşmadık fakat onun
çocukluğunu kalbime bastım. Çocukluğumdan bazı bölümlerini anımsadığım bir şiir vardı. "Sen hergün param parça urban/Kirli ellerinle avuç açan kadın/Ben senden daha yoksulum."Manevi yoksulluğun anlatıldığı bu şiirin ne kadar doğru olduğunu onları tanıdıktan sonra daha iyi anladım.
TERİMLER VE ANLAMLARI
EŞCİNSEL: Kendi cinsinden olanlara duygusal, erotik ve cinsel yönelim içinde bulunan kadın veya erkek. Eşcinsel terimi, hem kadın eşcinseller hem de erkek eşcinseller için kullanılmakla birlikte günlük hayatta daha çok, erkek eşcinselleri anlatır.
EŞCİNSELLİK: "Homosexuality" teriminin birebir çevirisidir. Zamanında bir tıp terimi olarak tanımlanmıştır. Kadın veya erkek, kişinin erotik, cinsel, duygusal açıdan kendi cinsine yönelik olma durumudur. Toplum genelinde ve bazı ruh sağlığı profesyonellerindeki kanının aksine eşcinsellik ile transeksüalizm veya transvestik davranış birbirinin uzantısı, örneğin transe
ksüalizm eşcinselliğin daha aşırı bir şekli değildir.Bunlar ayrı düzlemlere ait olgulardır.
GAY: Bu terim, eşcinsel kurtuluş hareketiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Başlangıçta hem kadın hem erkek eşcinselleri kapsayan bir kelime olmakla beraber, günümüzde sadece erkek eşcinseller kendileri için kullanmaktadırlar. Bu süreçte, "homoseksüellik"ten politik bir kopuş olarak tanımlanmıştır. "Homoseksüel" kelimesi, tıp tarafından tanımlanmış olduğu halde, "gay" kelimesi, aynı cinsten insanların birbirlerine karşı duygusal, erotik, cinsel yönelimleriyle yarattıkları hayat tarzını tanımlamak için, eşcinsel bireyler tarafından ortaya konmuştur. Bu kelimenin, Türkçe'ye, İngilizce'den olduğu gibi alınması 80'lere rastlar.
LEZBİYEN: Eşcinsel kadın şair Sappho'nun yaşadığı Lesbos (Midilli) adasının isminden türetilmiş bir terim olup, duygusal, cinsel, erotik yönelimleri kendi cinsinden bireylere karşı olan kadınları tanımlamak için kullanılmaktadır.
BİSEKSÜEL: Duygusal, erotik ve cinsel yönelimlerini kendi cinsine ve aynı zamanda diğer cinse yönelten kadın ya da erkek.
HOMOFOBİ: Bu terim, eşcinsellere yönelik önyargı ve nefreti anlatır. Bir tür kaygı ve korku ifadesidir.
HETEROSEKSİZM: Bir tür ırkçılıktır. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan seksizmin (cinsiyetçilik), heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir. Heteroseksizm, heteroseksüelliği bir zorunluluk olarak görme ve biricik varoluş biçimi olarak dayatma halidir.
HETEROSEKSİST: Heteroseksizmi savunan kişidir. Heteroseksüellik dışında hiçbir varoluşu kabul etmez ve heteroseksüel olmayanlara şiddete varan fizik ya da psikolojik terör uygular.
HETEROSEKSÜELLİK: Bireylerin, cinsel, duygusal ve erotik olarak karşı cinsten kişilere yönelmiş olma halidir. Kendiliğinden ve zorunlu olarak, toplumda egemen varoluştur. Bu kendiliğinden ve zorunluluk hali, heteroseksüel bireylerin kendilerini "heteroseksüel" olarak tanımlamalarına bile gerek duyulmamaktadır. Bu durumdaki bireyler, kendini "eşcinsel" ya da "heteroseksüel olmayan" diye tanımlayan bireylerin ortaya çıkması
nı kavrayamamakta, "homofobik" ve "heteroseksist" olabilmektedir. Doğal olarak bu durum, bütün heteroseksüellerin heteroseksist olduğu anlamına gelmemektedir.
TRANSEKSÜELLİK: Karşı cinse ait olma, karşı cinse benzeme isteği, kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hissetme.
TRANSEKSÜEL: Hem erkek hem de kadın için geçerli. Yani kişi biyolojik açıdan erkek olduğu halde kadın olmayı isteyebilir, kadın olduğu halde erkek olmayı isteyebilir. Ancak transeksüel, daha çok ruhsal eğilimler için belirleyici bir kelime. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesi. Bu yüzden transeksüelleri dış görünüşlerinden belirlemek söz konusu değil. Çünkü kendilerini karşı cinsten hissettiklerini dış görünüşlerine her zaman
yansıtmazlar.
TRAVESTİ: Daha çok dış görünüşle ve davranışlarıyla karşı cinse ait olma isteğini hissettirir. Halk arasında travesti dendiğinde daha çok kadın kılığındaki erkekler akla gelse de travesti kelimesi aslında hem erkek hem de kadın için geçerli. Travestiler, karşı cinsin eşyalarını kullanmaktan, karşı cinsin giydiği kıyafetleri giymekten, ait olmak istediği cinsin davranışını sergilemekten zevk alan kimseler. Yani bir travestiyi dış görünüşü ve davranışlarından tanımak mümkün. Halk arasında amel
iyatla kadın olmamış, yalnızca dış görünümü ve davranışlarıyla kadın kimliğine bürünenleri; transeksüel de giyim ve davranışlardan öte ameliyatla kadın olanları belirlemek için kullanılan yerleşmiş kelimeler olmasına rağmen aslında ameliyat olmuş ya da olmamış kadın veya erkek için böyle bir ayrıma gidilecek bir kelime yok.
TRANSFOBİ: Bu terim, travesti ve transeksüellere yönelik önyargı ve nefreti anlatır. Biyolojik cinsiyetinden dolayı kendisinden beklenen seksüel ve toplumsal rollere uymayarak cinsiyet değiştirenlere karşı bir tür kaygı ve korku ifadesidir.
EŞCİNSEL BİLİNÇ: Eşcinsel olmanın eleştirel gücü yalnız bir cinsel pratiği ötekine tercih etmek olamaz. Eşcinsel olmak, toplumda cinsel hazzı düzenleyen reçeteler karşısında olduğu kadar karşıcinsel toplumun siyasal ve toplumsal yapısı karşısında da eleştirel bir tavır takınmak demektir.
STONEWALL: 29 Haziran 1969 gecesine gönderme yapar. O gece New York'taki küçük bir gay bar'ın (Stonewall Inn) uzun süredir polis tacizine maruz kalan müşterileri bir baskın sırasında saldırıya karşılık verdiler. Başkaldırıları iki gece sürdü ve dünyadaki eşcinsel imajının bir parçası haline geldi. Stonewall, topluma karşı birleşik gay hareketinin simgesi haline gelmiştir ve çoğu Gay Pride (Eşcinsellik Gururu) kutla
masında anılmaktadır.
GÖKKUŞAĞI BAYRAĞI (THE RAINBOW FLAG): Gay topluluğu içindeki çeşitliliği simgeler. Aynı zamanda, Rainbow Coalition gibi bir çok ilerici siyasal hareket tarafından Amerikan toplumunun tüm kesimlerinin birleşmesini ifade etmek için kullanılmıştır.
THE LAMBDA (Yunanca L Harfi): New York Gay Aktivist Birliği tarafından 1970 yılında gay özgürleşmesinin simgesi olarak tasarlandı. 1974 yılında Edinburg (İskoçya)daki Gay Hakları Kurultayında, gay özgürleşmesinin uluslararası simgesi olarak benimsendi. Kimi kaynaklara göre bu simge işbirliğini (synergie) ifade ettiği için seçildi. Sinerji, bütünün kendisini oluşturan bağımsız parçalardan büyük olduğu anlayışıdır. Başka bir kaynak, bu simgenin Liberation (özgürleşme) sözcüğünün ilk harfi olduğu için seçildiğini belirtir.
EŞCİNSEL OLUVERME SENDROMU
Birçok filmin eşcinselliğe yaklaşımlarını karşılamak için Andrea Weiss tarafından bir karşı çıkış olarak kullanılan "eşcinsel oluverme sendromu" adlı kavram bir çok yanılsamayı görmemize yardımcı oluyor. Yoketme başarılamayıp, görmezden gelme işe yaramayınca geriye yok edilmek istenileni sistem içi kılma devreye girer. Bu durumda eşcinsellik, egemen ideoloji içinde eritmenin bir yolu olarak, salt cinsellikle sınırlandırılır ve hayatın diğer al
anlarına taşınmasına izin verilmez. Weiss'a göre "Yatak odasının ötesinde bir eşcinsel kültür, kimlik ve tarih tehdit olmadığı sürece, insanların yatakta ne yaptığını görmezlikten gelebilir egemen ideoloji." Yine Weiss'ın filmlerinden kalkarak ortaya koyduğu bu durum, eşcinselliğe yaklaşımlarının radikal gibi gözüktüğü bir çok örneğin öz itibariyle eşcinselliği yatak odasıyla sınırlandırdığını gösteriyor.
ERKEK EŞCİNSELLER KADINLARDAN NEFRET EDER, ONLARI RAKİP OLARAK GÖRÜR:
YANLIŞ
Kadınları cinsel meta olarak gören, savunmasız bulduğu her an cinsel tacizde bulunan, üzerlerinde her zaman bir terör estiren heteroseksüel erkekler ve heteroseksizmdir. Bilinçli bir "gay"in kadın peşinde koşan bir "erkek"le zaten paylaşacağı bir şeyi yoktur. Cinsel partner ola
ERKEK EŞCİNSELLER KADINLARA ÖZENİRLER:
YANLIŞ!
Erkek eşcinseller heteroseksüelliği reddedip, gay hayatına yöneldiklerinde heteroseksizm tarafından "Erkek" olarak görülmezler. Heteroseksist zihniyet, kendi kalıplarına uymayan her davranış ve düşünceyi, bu durumu yansıtan kişiyi eşcinsel olsun ya da olmasın "karı" kategorisinde görür. Ve aklı
EŞCİNSELLER APOLİTİK İNSANLARDIR:
hem DOĞRU! hem YANLIŞ!
Eşcinsellik, toplumda varolan:bütün kategorileri kesen bir durumdur. Her sınıftan ve her kesimden eşcinsel vardır. Eşcinseller, salt eşcinsellikleri dolayısıyla politik ya da apolitik olmazlar. Yine aynı şekilde salt eşcinsellikleri dolayısıyla ilerici ya da gerici olarak adlandırmak yanlıştır. Gay bilinci, varlık koşulu gereği ilericiliği gerektirir ama bütün "gay"ler ilericidir diyemeyiz. İlericilik ya da tersi bilinç
PEMBE ÜÇGEN
(Terry Boughner Out of All Time'dan çeviren Selçuk)
Gay katliamı Dachau, Buchenwald, Sachsenhausen ve Flossenburg'da gerçekleşti. Bu ve diğer kamplara eşcinseller çalışmak ve ölmek için gönderildiler. Yalnızca birkaç yıl önce -teknik olarak bir suç olmasına karşın- çok sayıda insan görülür bir şekilde eşcinsel olarak yaşamaktaydılar. Bu görünür gaylerin pek azı yaşadıkları güvenlik duygusunun bir yanılsama olduğunu
ve kısa süre sonra içinde bulundukları göreli rahat ortamın Nazilerin yükselişiyle sona ereceğini kavrayabildi.
Dachau'da bir Noel öncesinde sekiz eşcinselin asıldığı çelikten beş direkle uzun bir beton platform vardır. Bu sekiz adam dört aşık çiftti. iki aşık bir direğe boyunlarından bağlanmışlardı. Kasıtlı olarak birbirlerinin pek az uzağına bağlanıyorlardı, böylelikle birbirlerinin acı çekişini görüyor ama avutmak için birbirlerine dokunamıyorlardı. Platformun önünde bir noel ağacı hazırlanmıştı, diğ
er eşcinsel mahkumlar bunun önünde durmaya ve arkadaşlarının ölümüne noel şarkılarıyla eşlik ettirildiler.
SS'lerin ve Gestapo'nun şefi Heinrich Himmler tıpkı bir "Yahudi sorunu" olduğu gibi bir "eşcinsel sorunu" olduğuna inanıyordu. Onun düşüncesine göre, eşcinseller yabancı yaratıklardı, gerçek insan olmayan bir üçüncü cinstiler. Bu onların çoğunluktan neden farklı olduğunu ve özellikle aralarında neden bu kadar çok dehanın var göründüğünü açıklayabilirdi. Bundan başka Himmler eşcinsellerin tüm dünyayı
gizli bir "üçüncü cins düzeni" yoluyla ele geçirmek için bir komplo örgütlediklerini düşünüyordu. Bu yüzden eşcinsellerin yok edilmesi gerekiyordu.
1937'de, eşcinsellerin yakalanıp hapsedilmesi amacıyla özel olarak Gestapo'nun ikinci bölümü oluşturuldu. Binlercesi tutuklanıp Dachau'ya ve diğer kamplara gönderildiler. Bu kamplarda eşcinsellere onları diğer mahkumlardan özellikle vahşi bir şiddet uygulamak için ayıran pembe üçgenler takıldı.
Kampa vardıktan sonra eşcinseller soyundurulup, "ben bir ibneyim, efendim" diye bağırtılıyordu. Ardından tıraş edilip, numaralandırılıyorlardı, çağrıldıklarında her zaman için -örneğin- "ibne 4567" diye cevap vermeliydiler.
Eğer iki erkeğin sevgili oldukları biliniyorsa birine muhafızlar tecavüz ederken, bu diğerine seyrettiriliyordu. Daha sonra ölene kadar sopayla dövülüyor ya da cinsel organlara saldırmak için özel olarak eğitilmiş köpeklere veriliyorlardı.
Bu kamplardan sağ kurtulanlara tazminat ödenmedi. Hatta, Nazilerin eşcinsel kurbanlarının acıları savaştan sonra büyük ölçüde unutuldu. Hitler'in; eşcinselliği yasadışı sayan kararı Batı Almanya'da 1969'a kadar kitaplarda kaldı.
40'IMIZ ÇIKTI
40. Sayımız çıktı ve elinizde. Biz bu yazıyı dizerken elinizde nasıl bir dergi olacağını tam olarak bilemiyoruz doğrusu. İlk çıktığımızda dileğimiz olan ve her yeni yıla girdiğimizde dile getirdiğimiz dergiyi matbaada çoğaltma isteğimiz gerçekleşiyor nihayet. Ne var ki bu
ay matbaaya geçişimiz biraz ani oldu. Haklısınız tabi, ilk sayıdan beri matbaa dileği olan bizlerin bu kadar hazırlıksız bu işe soyunmamız tuhaf kaçıyor. Aslında şartlarımızda bir düzelme yok. Yani eski merhaba yazılarımızın hemen hemen hepsinde yer alan sorunlar olduğu gibi devam ediyor. Ama artık bu çemberi kırmamız gerekiyordu. Bunun için biraz riske atıldık. Biraz risk dediğimiz de bayağı cesaret istiyordu işin gerçeği. Matbaaya geçtiğimiz noktadan sonra bir-iki ayın ardından, olmadı, yeni baştan fotokopiye dönelim diyebilir miyiz örneğin? Maddi kaynaklarımızda bir artma olmamışken ve hâlâ herhangi bir yerden maddi destek görmemişken masrafımız birden katlanıverdi.
Şartlar değişmeden bu işe soyunmamızın bir nedeni de dergimizin artık Türkiye'nin (kelimenin gerçek anlamında) dört bir yanına gidecek olması. dada dağıtım tarafında sayısı 50'ye yaklaşan ve yeni yıla girmeden 50 sayısını tamamlamak istedikleri Türkiye'nin bir çok ilinde bulunan Kelepir Kitapevlerinde KAOS GL de bulunacak.
Uzun süredir bir
merhaba yazısı olmaması nedeniyle özlemiştik sizlerle söyleşmeyi doğrusu. Artık böyle haberlerin olduğu bir sayıda bu özleme son vermenin de zamanı geldiğini düşündük.
Tabi matbaaya geçmemiz, sizlerden gelen yazıların, dergimizin yeni sayısında yer alması için, sizlerin de yazılarınızı biraz daha çabuk yollamanızı gerektiriyor. Dergimizin çıkış periyodu şimdilik değişmiyor, yani yine her ayın 20'sinde çıkacağız. Ancak eskiden en geç o ayın 15'inde elimizde olmasını istediğimiz yazılarınız en geç o ayın 10'unda elimize geçmeli. Matbaaya yazıları vermemiz ve dergiyi basılı halde almamız arasında üç günlük bir süre geçiyor. Yaklaşık 3 gün süren dizgimizi de eklediğimizde ayın 10'undan itibaren bu süreci işletmemiz derginin aksamadan çıkması için zorunlu görü
lüyor. Sonuçta elimize geç gelen yazılarınızı o sayımızda görmeseniz de bir sonraki sayımızda göreceğinize emin olabilirsiniz. Her zamanki gibi sizlerin yazılarıyla, öneri ve eleştirileriyle yolumuza devam edeceğiz. Sürekli yakındığımız, fotokopi ile çıkmamızdan dolayı yeterince resim kullanamamız sorununu bu ay aşmış değiliz. Matbaada çıkacak bu ilk sayıdan sonra ne tür resimleri kullanabileceğimiz, ne tür teknik sorunlar yaşayacağımızı görüp ona göre resimleri de artırmak niyetindeyiz.
Dergimizin Türkiye
'nin bir çok ilinde Kelepir Kitabevlerinde bulunabileceğini söyledik. İşte bunlardan bazıları: Bandırma, Bolu, İzmit, Aydın, Çanakkale, Gaziantep, Konya, Mersin, Ortaca, Muğla, Samsun, Zonguldak, Marmaris, Adana, Antalya, Bakırköy/İstanbul, Kadıköy/İstanbul, Beşiktaş/İstanbul, Antakya, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Eskişehir, İskenderun, İzmir ...
Bu arada KAOS GL'nin düzenli Pazar Toplantıları devam ediyor. Ankara'daki eşcinselleri ve Ankara'ya yolu düşenleri her Pazar yapılan bu toplantılara bekliyoruz.
Toplumsal Araştırmalar Vakfı Ankara Şubesi'nde, her Pazar, saat 17.00'de başlayan açık toplantılarımıza katılmak için yapacağınız tek şey vakfa gelmek.
TOPLANTI ADRESİ:
Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf, Ziya Gökalp Caddesi, No: 16, Kat:6, Daire:11, Kızılay (Fransız Kültür Merkezi'nin karşısında)