“Yeraltından bir ses duyduk . Bize şeyleşen hayatlar ve mutlukluk üzerine bir şeyler fısıldıyordu.”

 

Daha siz yokken bile tutunumsuz ruhları hapseden geceler vardı. Her şey boşlukta sallanıyordu, rüzgarın sesiyle o an kutsal tapınaklardan gelen seslerle kesişip beni size götürüyordu. Siz daha şeyleşmemiştiniz; etiniz ve ruhunuz ateşin bir parçasıydı. İşte ben şeyleşmemiş halinizi arıyordum o zaman.

 

Günler yıllar ve aylar geçti. Sizi büyüten cehennem farkında olmadan sizi sonsuz bir sırrın içine çekiyordu. Yutuluyordunuz geceleri devleşen zaman içinde. Yutulurken de hep beni arayın diyordunuz, sanki yutulmaktan korkarcasına. Evet umut çare değildi. Zamanın içinde büyüyen ve büyüdükçe de her şeyi yutan makine gibi, sizi hep bir kenara atıyordu her şey. Her şey denilen şey korkunçtu oradaki aktörler ve figüranlar her şeyi yeni baştan yapmak istiyorcasına sizi benden uzaklaştırıyordu.

 

Siz daha şeyleşmeden önce yargı içeren söylemleri hep yargılamak isterdiniz. Derdiniz ki; "Tarih denen serüveni oluşturan şey yargılardı. Kendim olmam için tüm yargıları yargılamam gerek." Ne güzel de derdiniz gözlerinizle, daha gözlerinizi o cehennem ateşi alıp gitmeden önce. Sahi ben en çok gözlerinizi severdim değil mi? Evet, evet gözleriniz en büyük sırrı saklarmışçasına bana bakardı, uykusuz geçen bir gecenin sonunda, şafak vaktine yakın. Sonra konuşurduk günün ilk ışıklarını selamlarken. Daha sonra siz çay yapmaya giderdiniz ve tarihten kalma demleri ne güzelde içerdik değil mi? İçtiğimiz çayın son yudumunda nasıl da özlerdik o koskocaman yer yatağını. Ama hiç bir zaman sevişmezdik. Bunu siz isteseniz de ben istemezdim. Çünkü korkardım sizi kaybetmekten. Olsun, yeter ki sevimiz büyüsündü.

 

Sahi daha şeyleşmeden önce şeyleşmiş insanların içine girip neden mutluluk verirdi onlara bakmak bize? Sahi çok mu önemliydi bu mutluluk? İnsanlar bizden çok uzaklardaydı değil mi? Mutlu insanlar neden bu kadar mutlu diye birbirimize sorardık. Sonra ıssız sokaklara giderdik; dar, uzun, Rumlardan kalma, bizi tarihe götüren, sidik ve şarap kokan sokaklara. Oralarda şarap ve esrardan başka bir şeyleri olmayan mutsuz insanlarla saatlerce konuşur ve şeyleşmenin dışında kalan bu insanlarla bedenimiz dahil her şeyi paylaşırdık. Hatırlarsanız, ben hap alırdım sizse esrar. Bir zaman sonraysa o dar, uzun sokaklar uzay ve zamana giden sonsuz koridorlar olurdu. Beraberce kurduğumuz galaksiler arası dolaşan o heybetli gemi bizi tutsak olduğumuz zincirlerden kurtarıp bambaşka dünyalara götürürdü. O an zaman içimize ağır ağır işlerken, biz her şeyin dışına çıkardık. Her şey erirdi. Eriyen her şeyse, biz yükseldikçe bizden çok aşağılarda kalırdı. Biz hep masalın içinde zinde çocuklar gibi koşardık, pembe parke taşlarının dışında. Dahası aşağıda kalan ve pembe parke taşlarında dolaşan mutlu insanlara her bakışımızda nasıl da mutsuzluğumuzla varolduğumuzu anlardık. Evet, siz mitolojide kalan duygulu bedenler gibi bana sarılır, vücut ısılarımız dengeleninceye kadar öylece kalırdınız. Çünkü siz entropiye inanıp, işte o denge anında her şeyin biteceğini fısıldardınız bana. Bense soğuk olduğum için, sizden gelen ısı bendeki buzdağlarını eritir, beni sonsuz denizlere salardı.

 

Zaman bir hayli geçti ve korkmaya başladınız, mutlu insanlar gibi. Beni ve o çayın tadını unuttunuz. Dahası bedeninizi o mutlu insanlarla paylaştınız. Esrar ve şarap yerine ince sigaralar ve lüks içkiler içmeye başladınız.

 

Bense hep aynıydım. Sizi sorgulayan bakışlarla uzaktan bakar, o iğrenç insanlarla aranızdaki farkı bulmaya çalışırdım. Ama sonuç hep olumsuz olurdu; şeyleşmiş bir mutluluk. Baş oyuncu ve figüranlarla örülü bir hayatın içinde kaybolan bir benlik.

 

Artık kurtaramam sizi. Sizi kurtarmak için "siz" olamam, şeyleşemem. Çünkü gerçek irade kendi içine döner hep. Zamansa geri dönemez ve sizi olduğunuz gibi görür.

 

Can Uğur