ODTÜEylül’den Haziran’a

 

“Biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin

ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. Ve

bu ister sağda olsun, ister solda, ister aşağıda, isterse yukarıda

Ben her yana saldırıp duruyorum işte.”

devrim Fassbinder

 

(ÖNSÖZ: Bu yazıyı yazan, yanlış anlaşılmayı, hatta derdini hiç ulaştıramamayı göze alarak; insanlara değil, ama insanların temsil ettiği değerlere saldırmanın gerekli olduğunu düşünerek yazdı bu yazıyı. Bir parça da ünlü yönetmen Fassbinder’in “her yana saldırdığını” söylediği ruhtan esinlenerek.)

 

İnsanın, hiç inanmamakla körü körüne inanmanın ötesinde bir çizgiye ulaşması gerekiyor sanırım, tabi gerçekten “bir şeyleri” değiştirmek istiyorsa. Başlangıçta böyle bir duyguyu taşıyor muyduk, şu anda çok emin değilim, ama hiç şüphesiz değiştirmek istediğimiz şeyler vardı. Ve bunlar da, sanıldığı gibi “yalnızca” homofobik ve heteroseksist düzenle ilgili şeyler değildi; saklanarak ve susarak geçirmek zorunda bırakıldığımız kendi hayatlarımızdı değiştirip, dönüştürmek istediğimiz en başta. Kimseden izin almadan bir araya gelmiş beş kişiydik. Ne yapmak istiyoruz, neler yapabiliriz, nasıl yapabiliriz… Kafamızda bin tane soruyla, kendimize, zorunlu heteroseksüellik ve homofobiyle örülmüş duvarlar arasından bir yol açmaya çabalıyorduk.

İstediklerinizi -ya da istemediklerinizi- yüksek sesle dile getirene kadar çok fazla engellemeyle karşılaşmaz, hatta acıma ve nefret karışımı iç burkan bir duyguyla baktığınız iktidar sahibi insanların takdir ve hoşgörüsünü bile kazanabilirsiniz, tabi ruhunuzu satmak gibi yüksek bir bedeli peşinen kabul etmek koşuluyla. Bizse -dört gay ve bir lezbiyen olarak- “başka” bir bedeli ödemeyi göze alarak, konuşmayı, kabuğumuzu kırmayı seçtik. Seçtiğimiz yer de, bizzat içinde soluk almaya çabaladığımız, jandarma silahları ve YÖK’ün ortaklaşa kuşatması altında, konularında uzman ama dünyadan bihaber apolitik bir insan sürüsünü yetiştirmeyi kendine amaç edinmek zorunda bırakılmış (diğer bütün üniversiteler gibi) üniversitemiz ODTÜ’ydü. İnsanın yaşadığı, çalıştığı, arkadaşlarının, hocalarının, patronlarının olduğu bir mekanda eşcinsel olduğunu söylemesi, elbette, nisbeten daha fazla güvenilirliği olan gay ve lezbiyen topluluklarına hafta sonları katılmaktan daha zorlu ve cesaret isteyen bir iştir. Sonuçta, iş dönüp dolaşıp Murathan Mungan’ın Neriman Köksal ve Muhterem Nur tiplemelerine dayanıyor. (Murathan ’95, İstanbul, Metis Yayınları, 1995)

Sesimizi duyurmak ve bir tartışma platformu oluşturabilmek gerekli, dedik ilk olarak; “hepimiz aynıyız” ya da “siz heteroseksüellerden tamamen farklıyız” ya da “bizim aslında sizden hiçbir farkımız yok” türü kısır tartışmalara düşmeden ve ucuz sloganlarla kendimizi ve başkalarını kandırmadan bir şeyler yapılabilir umuduyla. “Gay ve Lezbiyen Kimliği” konulu Workshop ve söyleşiler, eşcinsellik üzerine filmler, Cuma günleri topluluğumuzun buluşmaları derken, bir de baktık sayımız artıyor; insanlardan iyi-kötü tepkiler alıyoruz; kendi aramızda eşcinselliği, coming out’u, politik olmayı, deneyimlerimizi, hissettiklerimizi tartışıyoruz. Amacımız gizli saklı, karanlık köşelerde, üç beş kişiyle sınırlı kalan bir grupçuk değil de, kalıcılığı olabilecek, üniversitede sesini duyurabilecek bir gay ve lezbiyen topluluğu oluşturabilmek olduğundan, kim olduğumuzu, neler yapmak istediğimizi saklamaya gerek duymadan düzenlediğimiz etkinlikler ve afişler için, legal olabilme ve tanınma adına, “saygıdeğer” ve “iyi niyetli” sorumlu idarecilerimizden izin almayı da bir acizlik saymadık. Tersine, belki de en çok onlara rağmen bir şeyler yapabilmek ve görünür olabilmek bize daha çok güç katar, diye düşündük.

Ama Yıldırım Türker’in de dediği gibi, gay ve lezbiyen topluluklarında en büyük engellemeler yine gay ve lezbiyenlerden gelebiliyor. Bir şeyleri değiştirmek, kabuğunu kırmak isteyen gay ve lezbiyenler, ilk önce, o “bir şeyleri” beraber değiştirecekleri gay ve lezbiyen arkadaşlarını ikna etmek durumunda kalabiliyor. Sayımız arttıkça içimize kapandık, içimize kapandıkça hiçbir şey yapamamaya başladık. Gördük ki, içimizden birçok insanın tek derdi, yalnızca eşcinselliklerinden dolayı toplumun (ve kendilerinin) üzerlerinde kurduğu baskıdan kaynaklanan yalnızlıklarını unutabilmek, dar bir çevrede kendilerine özgür oldukları yanılsamasını sağlayacak üç beş eşcinsel arkadaşla klasik eşcinsel dedikodu geyiklerini yapmak ve nihayet “normal”liklerinin tasdiklendiği bir klübün üyesi olabilmekmiş. Barlar, alış veriş merkezleri ve eşcinsel olabilmelerine izin verilen birkaç yerden daha fazlasını istemeyen, tabular ve iktidarla kendilerini fazla rahatsız etmedikleri sürece öyle pek sorunu da olmayan, yırtıcılık ve kural tanımazlıktan ödü kopan, vasat, sıkıcı ve steril bir “orta sınıf” hayatı sürdürmeye gönüllü bir grup, isterse koskoca bir güruh olsun, homofobi ve heteroseksizmin duvarlarını yıkmak bir yana, o duvarlara dokunamaz bile. (Olsa olsa duvarda başka bir tuğla olabilir). Duvarları yıkmak gibi bir dert edinmiş midir kendine, o ayrı bir tartışma konusu tabi.

Bizim "iyiliğimizi" isteyen büyüklerimiz, sevgili idarecilerimiz, zaten ODTÜ'de yirmi beş yıldır adı eşcinsel olan hilkat garibelerini hiç görmediklerini söylemişlerdi bizlere. Sanki eşcinsel olan biri, kimliğini açıklamadığında, herhangi bir dış organının fazlalığı ya da eksikliğiyle hemen kendini ele verirmiş gibi. Ya da bu ülkede eşcinsel olan insanların kimliklerini açıklayabilmesi sanki yıllardır mümkünmüş de açıklamıyorlarmış gibi. Sadece onlar mı? Özgürlükçü, sosyalist geçinen sevgili arkadaşlarımız bundan yirmi yıl önce dünya 68'le sarsılıyorken, kadın-erkek aşkına "bile" devrime engel olabilir diye dudak büker, karşı çıkarken iki kadını ya da iki erkeği öpüşürken görseler alkışlarla karşılamazlardı herhalde bu "ahlaksızlığı". Her şeyi, "iyi niyetli" idarecilerimiz ve bizi yanlış anlamalarından korktuğumuz çok sevgili heteroseksüel arkadaşlarımız, hoşgörsün diye yapıyoruz sanan gay ve lezbiyen arkadaşlarımıza "rağmen" ne yapabiliriz ki?

Bahar Şenliği kapsamında yapılması teklif edilen şeyler -stand açmak, panolar ve afişler hazırlamak, KAOS GL satmak, film göstermek ve söyleşiler düzenlemek- de üç beş insanın hayaliymiş meğer, kimse benimsemediğine ve son güne dek ilgilenmediğine göre… Yıldırım Türker’in, yine Bahar Şenliği haftasına -zorunlu olarak- denk gelen söyleşisini de büyüklerimiz son güne kadar, başlığında “eşcinsellik” gibi “sapıkça” bir ifade bulunduğu için, seçkin ve parlak üniversitemiz ODTÜ’nün adına leke gelir diye kabul etmezken, yoğun kulis çalışmaları sonucu son gün “başlıkta eşcinsellik olmazsa olabilir” diyerek, kendi kafalarından abuk bir başlığı da yakıştırıp kabul ettiklerinde, bunu bir lütuf olarak mı görmeliydik yani? Öyle ya, her şeyin takdiri onlara kalmış. Bizler de varlığımızı, daha ilkokul günlerinde, armağan etmemiş miydik zaten: Varlığımız… “varlığına” armağan olmuş bir kere. Öpüp de başımıza koyalım. Kaldı ki içeriğine bile müdahale etmeyeceklermiş, hiç olmadı ufacık bir sınıfta kendi aramızda konuşabilirmişiz. Kimi kandırıyoruz ki, biz bile kendimizi ciddiye almadıktan sonra, ODTÜ’de Kadın Topluluğu kurulmasına “ODTÜ’de kadın mı varmış ayol” diyerek karşı çıkan “sevgili” ve “iyi niyetli” -hem de kadın!- idarecilerimiz mi ciddiye alacak?

Bir yıl geçti. Elbette her şey kötü oldu, bir şey yapamadık falan demek istemiyorum. Her şey bitti, ODTÜ’den bir şey çıkmayacak da değil iletmek istediğim. Hiçbir şey yapmamaktansa, bir şey yapmayı seçen birkaç kişinin olduğunu, söyleşiler ve film gösterimleriyle, kısıtlı da olsa, bir tartışma ortamı yaratıldığını, ODTÜ’de gay ve lezbiyenlerin olduğunu üç beş insana duyurabildiğimizi ve bunun da bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Ama bir konudaki düşüncemin artık daha da güçlendiğini söyleyebilirim: Kişisel bir devrimi yaşamadan, kendi dışımızda bir şeyleri değiştirebilmek imkansız. Söylediğimiz her şey kuru gürültü ve anlamsız nutuklardan öteye gidemiyor. Bahsettiğim sürekli bir devrim ve dönüşüm hali, aslında. Bir kere de olup biten bir şey değil. Dolayısıyla, ne kendimi ne de bir başkasını ayrıcalıklı olarak nitelemek ya da aşağılamak gibi bir derdim yok.

Ursula K. Le Guin’in dediklerini anımsıyorum: “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.”

Devrim’de tıpkı aşk gibi bir şey eninde sonunda. Ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.