Gay Amerika’dan İzlenimler
aids, kimlik, görünürlülük
Edmund White
"Edmund White: Amerikalý. Yazar. Romanlarýyla da tanýnan yazar, ABD'deki belli baslý eyaletlerin büyük kentlerini gezerek, gördügü yerlerdeki gay yasam tarzlarýný, gay mekânlarýný, gaylerin birbirleriyle olan iliskilerini ve daha birçok seyi kendi yorumlarýný da katarak yazmýs. Bir 'gay Odyssey' olarak da görülebilecek kitabýn ön ve son sözünden bir derlemeyi sunalým dedik."
1970
’ler boyunca kazanmak için mücadele edilen “gay kimliği” günümüzde, biri trajik diğeri kuramsal (ama daha zararsız) olmak üzere, iki tehditle karşı karşıya. Trajik olan, ilk kez 1981 yılında bir sorun olarak ortaya çıkan ve 1983 yılı ortalarına dek 1300 Amerikalıyı ölümle karşı karşıya getiren AIDS. Vücudun hastalıklarla savaşabilme yetisinin yitimi olarak tanımlayabileceğimiz AIDS, eşcinsel erkekleri toplumun diğer bütün kesimlerinden daha fazla etkiledi. (1983 yılı ortalarına kadar tüm vakaların % 72’si.)
Cinsel oburluk, ya da en azından cinsel macera yaşayabilme olasılığı, çok uzun süreden beri kentsel gay gettosunu bir arada tutan en etkili tutkaldı. Barlar, saunalar ve diskolar, hep, partner -ya da müşteri- bulmak için kullanılan mekanlar olarak kullanıldı. Lezbiyenler iktisadi, hukuki ve toplumsal konulardaki feminist yaklaşımları etrafında bir araya gelirken, gaylerin ideolojik motivasyonu çok daha zayıftı - “cinsel özgürlük” çoğ
u gay için geçerliliği olan tek slogandı.
Bugün, cinsel özgürlük, dışardan (hıristiyan köktenciler, polisler ve yerel politikacılar) olduğundan daha fazla içerden sarsılıyor. Gizemli bir salgın gay cinselliğinin tüm “neşe”sini yok etti ve gay New York ve gay San Francisco’yu ölümü bekleyen hastaların kaldığı koğuşlara çevirdi. Şimdilerde, Dekameron’daki hikaye anlatıcıları gibi, geçmişteki tutkulu maceralarımızı birbirimize anlatıyor, eski günlerimizi özlemle anımsıyor ve salgının dışında kalmaya çalışıyo
ruz. Belki de yeni cinsel perhiz, yeni gay yaşam biçimlerinin yaratılmasına yarayacak. Artık, birlikte olma ve dostluk kurabilme “sanatları” üzerine daha özenli ve dikkatli bir şekilde düşünmek için bol bol zamanımız var ve bu gerçekten gerekli.
İkinci tehlikeye gelince… Hala bir çoğumuz, cinsel davranışlarımızı göstermenin ötesinde bir anlam taşımasından ötürü “gay” sözcüğüyle bizleri tanımlıyor. Son iki yılda en az on kez “gay duyarlılığı” üzerine düzenlenen söyleşilere katılmam için teklif aldım. Elbe
tte herkes böylesine muğlak bir estetik konuyla ilgilenmiyor olabilir; ben böyle bir ilgiyi “gay kimliği”yle ilintili daha köklü bir sorunun belirtisi olarak görüyorum. “Gay duyarlılığı” kaynağını nereden alır? Bütün gay erkeklerin yarattığı sanat eserlerinin ortak bir özelliği midir? Ya da tüm lezbiyenlerin? Eğer öyleyse, nasıl tanımlanabilir?
Hatırlatmak istediğim şey şu: Ortak bir “gay sanatçı kişiliği” ya da “duyarlılığının” olduğunun kabulü, aslında, insanların mistik, bütün gayleri tamamen birleştirici bir “gay kimliği”ni aramalarından kaynaklanıyor. Bense, böyle bir kimliğin anlamının günümüz gay yaşantısının nesnel koşullarında aranması gerektiğini düşünüyorum. Biz nasıl yaşıyoruz? Bizi biçimlendiren -iktisadi, hukuki, siyasi, kurumsal ve kültürel-
kuvvetler neler? Jeffrey Weeks’in son yazısında tartıştığı gibi “Evet, gay ve lezbiyen kimlikleri tarihsel olarak ortaya çıkmış tanımlar (evrensel değiller); gerçekten bizim varoluşumuzu cinsel varlıklar olarak sınırlıyorlar; fakat aynı zamanda kaçınılmaz ve şu an için gerekliler. Karşı çıkılan bizim cinselliğimiz, saçımızın rengi değil. Dolayısıyla, bağlamını böylesi bir gerçeklikten alan politik bir kimlik oluşturmak anlamsız değil.”
Yirmi yıllık Gay Özgürlük Hareketi, eşcinsellerin konumunu günahkar tıbbi garibelikten, biraz farklı bir içeriği olmakla birlikte, neredeyse bir etnik azınlık statüsüne dönüştürdü. Tıpkı Yahudiler gibi, kabul görecekler veya asimile edilecekler, eğer kim olduklarını (=kimliklerini) gizlerlerse, tabi çok yüksek bir kişisel
bedel ödeyerek. Tıpkı sağırlar gibi, genellikle ailelerini kapsamayan bir azınlığa aitler ve ailelerinin çoğunlukla anlayamayacağı özel bir dili geliştirmişler. Tıpkı siyahlar gibi, kendisini olumlu bir anlam katarak yeniden tanımlama sürecinde olan, hor görülen bir azınlığı oluşturuyorlar. (Gay iyidir -Gay is good- Siyah güzeldir -Black is beautiful- sloganının izlerini taşımıyor mu?)
70’lerin sonlarında gay kimliğinin ticarileştirilmesine ve bu kimlik üzerine bir endüstrinin kurulmasına tanık olduk -barlar, hamamlar, saunalar, diskolar, tatil yerleri ve giyim tarzları. Aynı zamanda, Amerikan Psikiyatri ve Psikoloji Dernekleri, eşcinselliği, normal bir sapma olarak da olsa, yeniden tanımlama konusunda ikna edildi. (Yine de psikiyatristler, genellikle, gay
leri nörotik ve -kârlı bir şekilde- tedavi edilebilir hastalar olarak değerlendirmeyi sürdürdüler.) Gay petrol mühendislerinden gay akademisyenlerine kadar geniş bir yelpazede profesyonel gay derneklerinin sayısı giderek artmaya başladı. Gazetelerden romanlara kadar tüm gay yayınlarında bir sıçrama gerçekleşti.
Orta sınıf ve kentli gay ve lezbiyenlerin öncülüğünde yeni gay kültürüyle başka bir döneme girilmiş oldu. Dandizm ve camp örneklerinde olduğu gibi, ilk dönem gay estetik ve etik duyarlılıkları, yerleşik kalıp ve tanımlara uymazken, geleneksel değerleri yeniden tanımlayan yeni gay kültürü (ki ben buna Haz Makinesi adını veriyorum) ironiden yoksun ve haz düşkünüydü. Gay Özgürlük Hareketinin tarihinin bilinmemesi durumunda belki de safça (bönce?) bir
coşkuyla karşılanabilecek egosantrik haz düşkünlüğü (Amerikan rüyası?), aslında, gay ve lezbiyen haklarını feminizm ve demokratik sosyalizmle ilişkilendiren daha önceki bir felsefenin inkarı anlamını taşıyordu.
Bugün bu yeni kültür suların altına gömülmüş bir Atlantis gibi elbette. 80’lerin büyük bir kısmını Paris’te geçirdikten sonra 1990’da ABD’ye döndüğümde tanıtmaya çalıştığım bu dünyanın (gay Amerika’nın) kaybolmuş olduğunu gördüm. Bir zamanlar gaylerin Mekke’si olan Batı yakası şimdi ülkedeki en yük
sek AIDS oranına sahip. New York’taki sekiz üyeli gay yazarlar grubumuzdan beş kişi öldü. New York ve San Francisco’daki sauna ve hamamların neredeyse tamamına yakını kapandı. Şimdilerde kimse, gaylerin kendisi bile, gaylerin yaşam tarzlarına özenmiyor; kimi zaman hor görme ve acıma, fakat çoğunlukla edilgen bir kayıtsızlık genel yaklaşımları insanların. Gaylerin basında ve televizyonda görünürlülüğü arttı, fakat yalnızca “hastalıklarından” dolayı. Gaylerin sokaklarda kendilerine güvenerek gösteriler yaptığı günler de gerilerde kaldı, hükümetin AIDS’le ilgili politikalarını protesto etmek dışında. Gay hareketi neredeyse bir tek konuya indirgenmiş durumda.
Gayler arasında 70’lerde kurulan dayanışma grupları ağı, 80’lerde AIDS’in etkisiyle gönüllü çalışma gruplarına dönüştü. İşin ironik yanı, 80’lerin, gaylere hem daha önce hiç olmadığı kadar korkuyla bakıldığı, hem de gaylerin bu denli örgütlü, dayanışma içinde ve -bir anlamda- güçlü olabildiği bir dönem olması. 70’lerde radikal ve ılımlı gay gruplar arasınd
aki temel fark, radikallerin toplumu dönüştürmeyi istemeleri, ılımlılarınsa topluma entegre olabilme arzusuydu. AIDS her şeyi değiştirdi. AIDS sonrasında ılımlılar ya tamamen saklanmayı ya da geçmişlerini saklamayı tercih ederken; radikaller bütün zamanlarını sağlık harcamalarının arttırımı, tedavi edici ve bulaşmayı engelleyici çalışma ve araştırmalar için fonlar ayrılması türünden kampanyaları örgütlemeye yöneldiler. Garip bir şekilde, medyadaki AIDS’le ilgili haberlerin sıklığı ve yoğunluğu, eşcinselliği Amerikan hayatının ayrılmaz ve olağan bir parçası haline getirdi.
Bu görünürlülüğün olumlu bir etkisi de oldu. 80’lerin sonlarında ünlü sporcular ve politikacılar, en sonunda, kabuklarını kırdılar; gay yayınları hızla arttı; gay çalışmaları ve bölümleri üniversitelerde hızla yayıldı; popüler basında çıkan makale ve yazıların çoğalmasıyla, AIDS’in yazar, düşünür ve sanatçılar arasındaki yaygınlığı ve dolayısıyla, ülkenin entellektüel ve sanat hayatında gaylerin tuttuğu önemli ve etkin konum açıkça ortaya
çıktı. Gaylerin görünürlülüğünün artmasıyla, straightler ve gayler arasındaki uçurumlar kapanmaya ve ayrımcılık, yavaş yavaş da olsa, azalmaya başladı.
derleyerek çeviren: devrim
(Edmund White, Travels in Gay America, New York, Plume, 1991)
-----------------------------o-----------------------------
“Finlandiya Uluslararası Gelişme Bakanı Mr. Pekka Haavisto, Ulusal Cinsel Eşitlik Kuruluşu’nun (SETA), Namibya’daki eşcinsellerin durumuna ilişkin çalışması ile ilgili sorusunu şöyle cevapladı :
”
* Finlandiya tarafından uygulanan işbirliği gelişme projesinde 3 temel unsur var. Sosyal güvenlik, demokrasi ve insan hakları. Finlandiya dış politikasının amaçlarından olan, işbirliğini geliştirme, ilk olarak açık ve devamlılık gösteren diyaloğun önemini vurguluyor. İkinci olarak, insan hakları, demokrasi ve sosyal güvenliğin geliştirilmesi destekleniyor. Eşcinsellerin hakları ise Finlandiya tarafından dile getirilen ve genel insan haklarının bir parçası olarak algılanmaktadır. Finlandiya ile Namibya’
nın ilişkileri sağlam temelli yakın ilişkilerdir. Namibya, insan hakları ve demokrasinin temellerinin iyi tanımlandığı örnek bir anayasaya sahiptir. Namibya gibi çok-ırklı ve çok-kültürlü toplumlarda bu ilkeler zaman zaman gerilim ve tehditler yaratılarak engellenmeye çalışılmaktadır. Zamanında tüm bu faktörler açıkça tartışıldı ve tartışılan bir diğer konu ise eşcinsellerin hakları idi. Bize göre en önemli olanı Namibya’daki eşcinsellerin, koloniler döneminden beri eşcinselliğin cezai bir suç olduğunu belirten kanunlar olmasına rağmen, anayasal olarak korunmasıdır. Bu yasa Namibya anayasası ile çelişkiler yaratmaktadır ve fakat bağımsız Namibya’da hiçbir zaman uygulanmamıştır. Finlandiya, Namibya’daki durumu yakından takip etmektedir ve hükümet yetkilileri ile azınlıkların durumları ve uygulamaların insan haklarına uygunluğunu görüşmekte, takip etmektedir.
kaynak : SETA News No.12104 22 mayıs 1997
çeviren: meriç