BU DANTELLER GÜZEL ADAMA MI?…

 

Artık anneler gününü istemiyorum, artık yaşamak da istemiyorum. Görüyor musun şu dantelleri, bak şu işlemelere, desenlere, renklere. Binbir emekle yaptım ben bunları. Bunları işlerken ne hayaller kurdum, nasıl özene bezene işledim... Niye? Gelinim evine örtsün diye... Gelinim... “Anne ben evlenmek istemiyorum” derdi kaç yıldır, gülerdim. Bir tanıdığın oğlu da böyle söylerdi de daha askere gitmeden evlenmişti.

Oğlum, benim kara kaşlı kara gözlü güzel oğlum, seni doğuracağıma ben ne doğursaydım, ne doğursaydım da kadınsa kadın gibi kadın, erkekse...

Herşeyi olduğu gibi kabullenip hayatı kendime de oğluma da zehir etmemek için çok uğraştım. O halinden memnun, inanamıyorum ama gerçekten halinden memnun. Eskiden çok içine kapanıktı, az konuşurdu... Onunla hep ilgilendim, ne istediyse aldım, herşey ama herşey onun içindi. Biz bu yaşamı kurmak için nasıl çalıştık, nasıl bir iş sahibi, bir yuva sahibi olduk biliyor musun? Sahip olduklarımızı korumak için az mı mücadele verdik... Sonra o doğdu. Nasıl unuturum, Ekim ayı için sıcak denilebilecek bir gündü. Ali’m saçlı doğdu biliyor musun. Kocam yani eşim daha doğumdan önce diyordu, “Erkek adamın erkek evladı olur” diye. Hayır, kocam öyle gerici falan değildi, hatta çevresine göre çok moderndi. O dünyanın en iyi erkeğiydi... Özür dilerim... tamam, şimdi geçer, ne yapayım elimde değil. Aslında böyle başkalarının yanında sulugözlülük yapmam ama, ama onu hatırlayınca... Bazen diyorum ki iyi ki öldü. İyi ki öldü de aslan oğlunun ib... Özür dilerim... şimdi geçer. Hep böyle oluyor. bir senedir hep ağlıyorum. Hele “anne ben bu gece bir arkadaşımda kalacağım” dediği geceler, gittikten sonra sinir krizleri geçiriyorum. Bu nasıl bir acıdır ki düşünebiliyor musunuz, bir kadın eşi için, çok sevdiği kocası için iyi ki öldü diyebiliyor.

Geçen sene yine anneler günüydü, bugün ki gibi, sabah hediyemi verdi, öptü beni. Sarıldım, öptüm, sonra gitti. O güne kadar hep nereye gittiğini merak ederdim. O gün herşeyi öğrendim. Hiç yapmazdım ama neden bilmiyorum, o gün odasını toplamak istedim. Fazla dağınık değildi. Her zaman birşeyler yazdığı defteri yatağının üstündeydi. Defterinin arasında bir karanfil vardı. Karanfilin olduğu sayfayı açtım..............

 

O da gitti güzel adam. Gözleri yabancı bir dille konuşmaya başlayınca anlamıştım olmayacağını. Geldiği gibi gitti. Ben niye gidemiyorum ki hep gitmek, gitmek, gitmek istediğim halde. Ben “geldiğim yerden gitmeyi ve çayını sıcak içmeyi” babamdan değil şiirlerden öğrendim. Artık, evine gidişim de farklı, beni karşılaması da farklı, geriye kalan ne varsa hep aynı; kedisi, bilgisayarı, vesaire, vesaire. Ama mevsim değişmiş, mevsimin değiştiğini yeni farkediyorum. Heyecanla, hep özlediğim kokusunu duymak için geldiğim günlerde, kaldırımları buz tutmuş olurdu. Şimdi dolmuşların pencereleri açık, camlar sıcak. Korkuyorum güzel adam, ben de bir gün bağrıma basacak taş bulamam, adını bile bilmediğim erkekleri taş gibi bağrıma basarım diye korkuyorum. Gözleri yabancı bir dille konuşmaya başlayınca anlamıştım olmayacağını, tam da, her geçen gün daha özel olmaya başladığı zamandı benim için. Anlamasın istedim. Ona onu sevdiğimi, onun dilinde söyleyemedim; “seni seviyorum” demedim. Daha ayrılmadan ardından yazacağım öyküyü biliyordum. “Ene bi habbike” diye başlıyordu öykü. Bunun anlamını bildiğin gibi, nasıl başlayıp nasıl bittiği önceden belli öyküleri hiç yazmadığımı da bilirsin, seninle hep aynı sinemalara gidiyoruz güzel adam, aşk filmleri seyretmeye.

 

Herşeyi olduğu gibi bıraktım. Sakindim önce. Odasından çıktım. Gittim sigara aldım. Biliyor musun sigarayı bırakalı yıllar olmuştu ve aslında o an, gidip sigara almam, içmem, canım sigara çektiğinden değildi. Sonra yavaş yavaş, sessiz sessiz ağlamaya başladım. Sanki kafamdaki bir çok soru cevabını bulmuştu. Sanki bugüne kadar görmezden geldiğim, kendimden bile gizlediğim bir anlaşmayla onaylanmış bir sürü olay, yeniden gözümün önüne geldi. O çok sevdiği erkek arkadaşlarına, sadece isimlerini biliyordum, kaç geceler eve gelmemesine, çocukluğundan beri kitaplarının arasında kuruttuğu çiçeklerine, herşeye ama herşeye lanetler okudum. Sonra kendime........

Kabuslar görüyorum, bağırarak uyanıyorum. İçtiğim su boğazımdaki yanmayı geçirmiyor. Kabuslar hep aynı...... Benim kara kaşlı kara gözlü oğlum uzanmış yatıyor, çırılçıpak, yanında başka birisi, o da çırılçıplak, o da erkek....... Lütfen...... kusura bakmayın..... Tamam, artık ağlamayacağım. Dedim ya, gidip su içiyorum, boğazım yanıyor çünkü, ama fayda etmiyor. Kusmak istiyorum, kusamıyorum. Mideme, başıma, her yerime ağrılar giriyor....

 

Akdeniz’deyim, gece, ay onbeşlemiş, yanımda sevgilim var. Akdenizi seyrediyoruz, parmaklarındaki yaraları öpüyorum. O gece, sana artık yazmamalıyım diye düşündüm güzel adam. Sana mektup yazmama düşüncesi beni üzmedi biliyor musun. Yazdıklarımı kızkardeşime de okuttum. Şaşırdın mı ? Yaşadığım son süreci iyi anlatıbilmişsem, tahmin etmişsindir: politik bir tavır olarak artık coming out yapmıyorum. Genellikle Kaos’dan bahsediyorum. Yada işte herhangi bir şeyden, yani gay olduğumu öğrenen “ben gayim” dememle öğrenmiyor. Kardeşim de böyle öğrenmedi. Yine uzun bir ayrılık sonrasıydı, birbirimize yaptıklarımızı anlatıyorduk. Dilfuruz’u sordu (çok önceden, şaşkınlık ve telaşla bir anda ağzımdan çıkmış bir isimdi), “ayrıldık” dedim, “olmadı, yürütemedik. Şimdi başka birisi var, yeni tanıştık, birbirimizi ilk gördüğümüzde, gözlerimiz uzun süre birbirinden ayrılmadı.” Adını sordu. Bu sefer hiç düşünmedim, telaşla bir kız ismi aramadım. Sevgilimin adını söyledim.

 

Beraberce yolculuk yapamadık. Yanımda oturan, hiç tanımadığım adamın elini tutmaktan korktum, yol boyunca uyumadım. Yolun sonunda yedi denizin dışarı attığı yaramaz bir çocuk gibi, yola da, geceye de, dolunaya da, Akdeniz’e de küstüm..

 

Niye böyle çocuklaştım ki. Hiç kimseden, verebileceğinden fazlasını istememeyi, sevmenin öğrenildiğini sen söylemedin mi bana. Sürüne sürüne gelip ayaklarımın ucuna çöreklenen bir ayrılığı ben nasıl haketmiyorsam, sen de habersiz, selamsız bırakılmayı haketmiyorsun. Bilirim mektup bekliyorsun benden, bilirsin defter açılır ve hep acı düşer orta yerine sayfanın.

 

Günler sonra, biraz sakinleşince nerede hata yaptığımı aramaya başladım. Psikologlara gittim. Dergiler, kitaplar okudum. Nerde eşcinsellikle ilgili bir yazı bulsam, kestim sakladım. Söylememe gerek var mı, ağladığımı nasıl gizlediysem bunları da öyle gizledim....

 

Ama, sanki artık bildiğimden haberi var. Evde kalmayacağını söylerken telaşlanmıyor artık. Defterine birşeyler yazacağı zaman köşe bucak saklanmıyor. Yorgunum... Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum. Nasıl desem, sanki ikinci kez yasa girdim. En dirayetli olduğum zamanlarda oturup konuşmak geliyor içimden, boğazım düğümleniyor. Gözümün önüne gelinime işlediğim danteller geliyor... Artık mendil yerine dantel kullanıyorum. Bütün dantellerim ıslandı... Bunları sana neden anlattığımı bilmiyorum. Bundan sonra ne olacak bilmiyorum. Hangi ağıt söyler benim acımı...Bu danteller güzel adama mı?................

 

Mayıs da geçti güzel adam, kızıllığı kaldı geride. Seni ne kadar ihmal ettiğimi düşünüyorum, sense düşlerimde hiç yalnız bırakmadın beni. Yine Akdeniz’deyim. Bu sefer gündüz, güneş o kadar parlak ki yüzünü seçemiyorum, gölgeme denk gölgenden tanıyorum seni. Kuma adımı yazıyorum, “Ali çoktur ama, Şah-ı Merdan Ali gibisi bulunmaz” diyorsun. Doğrudur. Adımın başına bir “S” sonuna da bir “m” koyuyorum. Dalgalar geliyor, yazdığımı silemiyor.

 

Yine güzel bir düşle geldin ve beni gerçeklerle bırakıp gittin. Belki de sırf bu yüzden, daha önce, sana yazmamayı düşündüğüm için kızıyorum kendime. Adana’da, adını bile bilmediğim birisi açıp okuyormuş, sana bugüne kadar yazdığım mektupları. Bir tanığım var diye mutlu oldum. Neyin tanığı diye sorma. Aşk tanık istermi güzel adam.

 

Canım anneme not : Biliyorum, defter açıldı ve acı düştü orta yerine sayfanın. Artık sen de biliyorsun, o danteller güzel adama, sevmeyi de öğrensene.

 

Ali Ferhat