YEŞİL!

 

Kaos GL’nin 30. sayısında Bergama Köylülerinin derdinin ne olduğu anlatılmaya çalışılıyordu. Bergama köylülerinin mücadele sürecinde çevre sorunu Türkiye’nin bir kez daha gündemine geldi. Bergama köylüleri bu alandaki mücadelenin bir hobi ya da hafta sonu etkinliği olmadığını Eurogold şirketine karşı verdikleri mücadelede ortaya koyuyorlar. Biz, bu bahaneyle çevre sorununun ne olup ne olmadığını ortaya koyma gereği duyduk.

 

Yeşil Hareket 70’li yıllarda özellikle Almanya’da gelişmişti. Türkiye’de ise 80’li yıllarda adeta devlet eliyle oluşturulmaya çalışıldı. Başlangıçta hareket olarak ortaya çıkamaması sonucu boş zaman faaliyetleri için bir hobi haline getirildi. Herkes yeşil, herkes çevreci olmuştu. Hatta Sabancı bile kendi pisliğini, pardon, pet şişelerini çevrecilerle birlikte topluyordu.

 

“Çevre Sorunu” ya da Kapitalist Üretim-Tüketim

 

Çevre olarak yalnızca dışsal doğayı görmüyoruz. İnsanın biyolojik, ekonomik ve sosyal işlevlerini sürdürdükleri, toplumsal ortamı da çevre olarak adlandırıyoruz. Çevre sorunu, çevrenin kirlenmesi olarak ortaya çıkıyor. Çevre kirlenmesi, ekosistemimizin kendi kendisini onarma olanaklarını yok ederek doğal dengeyi bozmakla kalmıyor aynı zamanda ve öncelikle insan-doğa ve insan-insan ilişkisini de bozuyor. Evet, öncelikle...

 

Sorun olarak kirlilik kendiliğinden ortaya çıkmadığına göre özneyi doğru tespit etmek gerekiyor. Merkezi örgütlenmenin propaganda aracı olan televizyonlarda gösterilen, sigara izmaritlerini dışarı boşaltırken suç üstü yakalanan dolmuş ve taksi şoförlerini hatırlayalım ve geçelim ve çevreyi kirleten atıkların nasıl ortaya çıktığına bakalım. Bu durumda kendimizi üretim sürecinin içinde buluyoruz. Sürecin açılması gerekiyor. Bunun için yukarıda yarım bıraktığım cümleme devam ediyorum. Evet, öncelikle insan-doğa ve insan-insan ilişkisi kirletiliyor. İnsanın kendi doğasına uygun yaşayabilmek, kendisini geliştirebilmek için gereksindiği insancıl ortam kapitalizm ve onun egemen ideolojisi endüstriyalizm tarafından yok ediliyor. Özneyi yazmak artık zor olmuyor: Kâr ve rekabet için üretim, kapitalizmin, kapitalistin bile karar veremeyeceği olmazsa olmaz koşul oluyor. Kapitalist toplumun bireyini yaratmak için kapitalizm önce insana saldırıyor. Saldırı, insan-doğa ve insan-insan ilişkisini bozarak/özgür gelişiminin maddi temellerini yok ederek birey olmayan bireyi yaratıyor. Niye, nasıl, niçin ürettiğini belirlemeyen ve sonucunda neyi, nasıl, niçin tüketeceğine karar veremeyen budalalar sürüsü kapitalist toplumun bireyi oluyor. “Zorunlu zaman”ında üretiyor, “serbest zaman”ında tüketiyor. Bu süreklilik aynı zamanda kapitalist iktidarın sürekliliği anlamına da geliyor.

 

Kapitalizm insanı öldürürken doğaya saldırmakta tereddüt etmiyor. Doğanın daha fazla tüketilmesi ve aynı zamanda kirletilmesi daha fazla üretim ve daha fazla kâr anlamına geliyor. Kapitalist ideoloji aynı hızla yanılsamalar yaratıyor ve sersemlemiş “tüketicinin” önüne sahte ihtiyaçlar sıralıyor. Hiç bitmiyor. Sürekli tüketiyor; tüketmek için tüketiyor. Ve bu durum, “toplumsal ve bireysel zenginlik”, “refah”, “bolluk” anlamına geliyor. Kapitalist ideoloji böyle adlandırıyor.

 

“Toplumsal ve bireysel zenginlik”, “refah”, “bolluk” kapitalist ideolojinin verdiği anlamlardan başka anlamlara gelebiliyor: Toprak altı ve toprak üstü servetin tüketilmesi, havadaki ve denizlerdeki servetin tüketilmesi ve “modern kitlesel ölümler”le fiziksel olarak, kapitalist üretim-tüketim ideolojisiyle ruhsal ve düşünsel olarak insanın tüketilmesi. Bu tüketimler hiç de “refah” anlamına gelmiyor. Kapitalist ideolojinin anlamlandırdığı “refah” ve “ilerleme”nin öbür yüzü oluyorlar. Atık sular, atık gazlar, katı atıklar (çöp), kimyasal zehirli atıklar ve gürültü “refah” ve “ilerleme”nin yan ürünleri olarak ortaya çıkıyorlar. Kapitalizmin bir dünya sistemi olmasının sonucu, endüstri kapitalizmi kendi ülkesinde ortam fazla ısındığı için, zehiri ve pisliği (doğrudan teknolojinin kendisi de bir pislik olabiliyor) kendine bağımlı az gelişmiş ülkelere gönderiyor. Sonuçta Amazon Ormanları yok ediliyor, Afrika çöplüğe dönüyor, “Modern kitlesel ölüm”ler emekçileri fiziksel olarak yok ediyor.

 

Eski Sovyetler Birliği’nde ve benzeri bürokratik diktatörlüklerde durum pek mi farklıydı? Neyin nasıl, nerede üretileceğine üretenler karar veremediği gibi kalkınma planları da işçi denetiminde değildi. Bürokratik diktatörlükler, endüstriyalizm ideolojisinden kalkarak emperyalizmle yarışa girdiler bu süreçte daha çok sanayi, daha çok nükleer santral ve daha çok silah üretebildiler. İnsan ve onun yaşadığı çevre dikkate alınmadı. Fabrikaların başlarına sosyalist müdürler atamakla sorun çözülemedi.

 

Yeşil Yaklaşım

 

Sıralarında çiçek saksısı, ayaklarında jeanle, Türkiye’den baktığımızda şaşırmıştık. Petra Kelly’nin parlamentoya bisikletle gittiğini öğrenmiştik. Bizim ciddi vekillere hiç benzemiyorlardı. Fazla sürmedi: Önce altına Mercedes aldı, ardından sıra kendine geldiğinde rotasyonu reddederek liderlikte kaldı. Ah Petra, ah!...

 

Yeşiller sadece nükleer silahsızlanma ve çevre kirliliği sorunlarına değil, partileştikten sonra ekonomiye ve siyasal alana ilişkin sorunlara da eğildiler. Gelişmiş sanayi ülkelerinde Yeşiller, giderek politik gündemi belirlediler. Yeşillerin A.T. Parlamentosu seçimlerindeki programları Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi programlarından daha radikal olabiliyordu.

 

Yeşiller programı, bugün doğanın içine düştüğü durumun sorumlusu olarak sanayileşmeyi tespit ediyor. Çevreyi koruyan ve kollayan bir sanayi öneriyor. Yeşiller sanayiyi kontrol altına almak istiyor. Yeşiller, diğer burjuva partileri gibi bir elitin var olan sorunları kaba saba büyük çoğunluk için çözmesini öneriyor. Aynen diğer reformist akımlar gibi. Oysa asıl çözümü sorunu doğrudan yaşayanlar bulacaktır. Sorun olarak Yeşiller, kapitalizme bütünüyle karşı çıkamıyorlar, dolayısıyla çözüm de olamıyorlar. Türkiye’deki Yeşillerin de çözüm olamayacağı açıktır. Üstelik Türkiye’de Yeşiller, baştan evcil doğmuşlardır. Toplumsal çevreyi anlamadan ve doğrusu sorgulamak da istemeden dışsal doğa için atılan çığlıkları kimse duymayacaktır. Balıklar intihar etmediklerine göre denizi kirleten ve yaşanmaz kılan akıntıyı gerisin geri izlemek sorunun kaynağını gösterecektir. Binlerce ton bombaya ve ölen insanlara sessiz kalıp, karabatak için gösterilen “duyarlılık” hiç de inandırıcı olmamaktadır.

 

Yeşillerin programları yer yer sosyal demokrat partilerin programlarından daha radikal olabilir. Ama bu talepler, sanayinin kaynağına yönelmedikçe kapitalist duvarlara çarpıyor ve geriliyor. Oy kaybına uğrayan sosyal demokratların aynı taleplere sahip çıkmaları ise, Yeşillere asıl darbeyi indirdi. Kapitalist iktidarın yıkımının hedeflenmemesi ve kitlesel kalkışmanın bürokratik yapılanmalar içinde boğulmasıyla Yeşiller, çözüm olmaktan bütünüyle uzaklaştılar.

 

Toplumsal Çevre

 

“Çevreci” olmadığımızdan mücadelenin odak noktasına dışsal doğayı koymadığımızı kapitalist üretim-tüketim bölümünde söylemiştik. Bu durum, dışsal doğayı dışladığımız anlamına gelmiyor. Sorunu ortaya koyarken, özne olarak kâr ve rekabet için üretimi tespit etmiştik. Çevreyi kirleten kapitalist sanayi olduğuna göre bu durumda asıl ilgi alanımız toplumsal çevrede odaklaşıyor. Dışsal doğadaki kirliliğin önlenebilmesi için öncelikle toplumsal çevrenin temizlenmesi zorunlu oluyor.

 

“Kirlilik” maddi alanda ve düşünsel alanda ortaya çıkıyor ve toplumun her yerini kaplıyor. Kapitalist toplumda, kapitalist iktidarın sürekliliği için, kâr amaçlı üretimin sonucunda maddi çevre kirleniyor. Erkek egemen kapitalist ideoloji ise düşünsel çevreyi kirletiyor. Kirlilik, kapitalizmin kendini yeniden üreterek sürekli kılma çabasının zorunlu sonucu olarak ortaya çıkıyor.

 

Kapitalist toplumun kendisi bütünüyle bir pisliktir. Kokuşmuşluğa son vermek için temizlenmesi gerekiyor. Temizlik toplumsal devrim anlamına geliyor. Bir dünya sistemi olarak karşımıza çıkan kapitalizmin, toplumsal çevrenin sürekli temizliği için ortadan kaldırılması gerekiyor. Kâr için üretime son verilmesi gerekiyor. Yıkarken kurmak, kurarken yıkmak toplumsal bir devrimi tanımlıyor.

GAY’E EFENDİSİZ

MERHABA.html