MAURICE:
* Romeo ile Eros’un Öyküsü(E.M.FORSTER İletişim Yayınları, İstanbul,1994 Çeviren; Sadri ÜLKÜ)
devrim
Ya
şam nedir? Bir yolculuk?Zamanın hiçbir anlamı yok bu yolculukta, mekanın anlamı yok. Düz bir çizgi üstünde sürdürül(e)meyen ve başlangıcıyla sonu belli olmayan yolculuklar da / aşklar da vardır. Düşler kuran ve yaşamın içinden gölge gibi geçen iki insanın yolları, bir an gelir, kesişebilir
. Başından beri yalnızlıklarından ve düşlerinden başka hiçbir şeyi olmayan iki yolcu, gün gelir, aslında hiçbir zaman bir parçası ol(a)madıkları, tutkuyla birbirini seven iki erkeğe yapmadığını bırakmayacak toplumun kurallarını ve kurumlarını hiçe sayabilirler. Kapatıldığı hücreden sonsuz bir alana hiçbir devinim yapmadan geçebilir mi insan? Düşlerin yırtılıverdiği yerde yaşam başlar."Karanlıkta yolunu bulmaktansa kımıldamadan durmayı yeğlerken" içinde yıldan yıla boy atan duyguları birdenbire tutuşur Maurice’in. Cambridge. Üniversite. Katı kurallar. Ve insan doğasına ait ne varsa reddeden tutucu İngiliz orta sınıf ahlakı. Ailesinin ve çevresinin onaylamayacağı hiçbir şey yapmadığı sürece, sözde ahlaklı bir toplumun seçkin bir üyesi olabilecek niteliklere
sahip Maurice, üniversitede tanıştığı, sanatla, felsefeye en az onun kadar ilgi duyan Clive’ın baştan çıkarmasıyla, nelerin "doğal" ve "normal" olduğunu söyleyen toplumsal bir düzeni sorgulamaya başlar. Erkeklerin birlikte içki içtikleri, felsefeden, sanattan bahsedip, top peşinde koştukları ama asla birbirlerine dokunmadıkları, aşık olmadıkları -olmamaları gereken- bir ülkede ve bir zamanda, iki genç erkeğin birbirlerine dokunuşlarıyla başlayan bir isyan, kısa sürede bir kasırgaya dönüşür. Geldiği yeri değiştiriveren aşk, Clive’ın, düşlerine ihanetiyle acıya dönüşür. Büyülü kent birden kaybolur ve Maurice, çok azdansa hiçi yeğleyen insanlara özgü bir cesaretle, her adımda daha da hızlandığı bir yolda yürümeyi sürdürür. Yalnız, ama istediklerinden vazgeçmemenin arttırdığı bir tutkuyla.Ailesinin, çevrenin, üniversitenin, dinin, psikiyatrinin ve İngiliz orta sınıfının o can sıkıcı Püritenliğinin dar kalıplarının içine sığmayan tutkusunun arzuladığı tek şey, birlikte özgürce yol alabileceği bir dosttur. Tenin şehvetlerini, onunla, korkusuz ve sınırsızca paylaşabilecek bir arkadaş. Yönlendiren ve yönlendirilen ikiliğinin var olmadığı, eşitliğe dayalı bir dostluk.
Başka birini ararken, hiç beklemediği bir anda kendisiyle karşılaşan Maurice, paranın ve sahip olduğu toplumsal konumun getirdiği sözde nimetlerin, rahatlıkların ona asla sunamayacağı bir arzuyla da tanışır. Geçmişini elinin tersiyle iter. Gerek orta sınıfın idealleştirdiği, karı-kocanın o meşru ve sıkıcı birlikteliğini, gerekse, alt sınıftan bir hizmet
çiyle tensel tutkuyu yaşayarak, sınıfsal konumunu ve onun dayattıklarını reddeder. "Doğal" denen şey insanın hissettiğini yaşamasıdır. Maurice’in serüveni, bir anlamda, toplumsal normların kuşattığı alanın dışında da aşkın, her şeye ve herkese rağmen, yaşanabileceğini gösterme çabasıdır. Cinsiyetsiz bir erotizmi yaşayabilme düşü, yağmurlu ve kabus dolu bir gecede, hiç beklenmedik bir anda, gerçeğe dönüşüverir.Yüzyıl başının varlıklı ve entellektüel isyankarlarını bir araya getiren Bloomsbury grubuyla da ilişkileri olan bir yazar, E. M. Forster. Kraliçeye, savaşa, emperyalizme, milliyetçiliğe ve her türlü farklılıktan korkan orta sınıfın tutucu değerlerine karşı bir itaatsizliği savunan grupta, Virginia Woolf ve John Maynard Keynes gibi, tanınmış başka isim
ler de vardır. Her şeye rağmen, yazdığı romanı yaşadığı sırada yayımlamaya cesaret edemez, E. M. Forster; ancak ölümünden sonra bunun gerçekleşmesini ister. Yetişkinler arasında rızaya dayalı eşcinsel ilişkinin suç olmaktan, çok değil, bundan sadece otuz yıl önce çıktığı (1967) tutucu bir ülke olan İngiltere’nin toplumsal koşullarının bunda payı hiç şüphesiz çok büyük. Gene de, 1971 yılında basıldığında, roman, ahlaki ve toplumsal önemini büyük ölçüde yitirmişti. Maurice’in öyküsünün, Stonewall sonrası dönemin cinsel özgürlükçü söyleminin aşkı ve cinselliği anlamlandırma biçimlerine hiç uymadığı bile söylenebilir. Son derece sıradan kişilerle örülü bir çevresi olan Maurice’in kendisi de, sıradan bir genç adam olmanın ötesine, çoğunlukla, geçemez. Olayların inanılmaz rastlantılarla şekillenmesi, kişilerin duygularındaki ani değişiklikler, peş peşe gelen mutsuzluklarla geçen bir zaman diliminin sonunda mutlu ve toz pembe bir son. Hepsi bu mu?Hiç şüphesiz, Maurice çok farklı bir duyarlılığı yansıtıyor. Tutkusuzluğu ve özensizliği, aşkı ve cinselliği yaşayışında bir erdem olarak algılayan ve özgürlüğünü, yatağa attığı insan sayısıyla ölçen bir kuşağın sözlüğünde asla yer edinemeyen -edinemeyecek- bir sevme biçimi bu: Bir olabilirliğin ifadesi. Bu ki
tap; Maurice’le mülksüz sevgilisinin seviştiği bölümleri, içten içe "acaba hangisi ‘pasif’ hangisi ‘aktif’ şimdi" merakıyla okuyacak olan, hayata ve aşka bağlanmayı bir kısıtlanma olarak yorumlayan 60’ların hippi artığı, yuppileşmiş ve seks yapma takıntısı içinde boğulan biz 90’ların genç gaylerine yer yer "fazla" romantik/tutucu bile gelebilir. Ama olsun; bir yerlerde aşkla ilgili duygularını taze tutan ve birbirlerine "mecburen" bağlı o vıcık vıcık heteroseksüel yapışıklıkla, özensiz bir seks fetişizminin ötesinde sürüp giden hayatlar da var.Belki de yazarın kendi sözleri, romanın, hayatta sağlamasını pek yapamayacağımıza inandığımız, çok mutlu sonunu, bir pembe dizi sonu gibi algılamamızı önleyebilir: "Mutlu son zorunluydu. Yoksa bu kitabı yazmazdım. Hiç değilse edebiyatta, iki erkek birbirlerine aşık olsunlar ve edebiyatın izin verdiğince sonsuza dek öyle kalsınlar istedim."