HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜ HOŞGÖRMEK
BOB VAN SCHİJNDEL
(Gay News (Amsterdam, Hollanda)’dan çevrilmiştir. )
Hollanda’daki etnik azınlıklar arasındaki homofobi, yakın zaman önce iyice açığa çıktı. Gazeteler Faslı anne-babaların okullarda cinsellik eğitiminin parçası olarak eşcinselliğin anlatılmasından yakındıklarını yazıyor; daha önce yapılan araştırmalarda Türk ve Faslı toplumlarının Hollandalı ev sahiplerine göre eşcinsellere çok daha az hoşgörü gösterdiklerini öne sürmüştü. Hollanda’nın bu türden hoşgörüsüzlü
kleri fazla hoşgördüğünü yazan bir kitabın yayınlanması da bunların üstüne tuz biber ekti.Eşcinsellik her yerde vardır -bizim göçmen toplumlarımızın geldiği ülkelerde bile. Ancak bu, bizim kültürümüzde olduğu gibi her zaman kendini açığa koyduğu anlamına gelmez. Etiketler genelde Avrupa ve Amerika’ya ait olgu gibidirler. İnsanlar burada gay olduklarını ilan ederler ve gay yaşam tarzlarını “straight toplum”dan ayırmak için olanaklı tüm yolları bulurlar. Diğer kültürlerin farklı bir yaklaşımları vardır. Faslı bir sosyolog bunu şu şekilde anlatmaktadır: “Biz insanları patates yiyenler ve pirinç yiyenler diye ikiye ayırmıyoruz.” Eşcinsel ve heteroseksüel şeklindeki kesin bir ayrımı da eşit ölçüde saçma buluyor. Bunun ardından gelen soru şu: öyleyse eşcinselleri
n görünürlükleri nerede -bu sadece insanların gerçek doğasını saklamaya yarayan bir özür değil mi? Etiketler olmamasının kuşkusuz avantajları var, gay ve straight arasında geçilmesi gereken bir sınırın olmayışı gibi. Bu, Kuzey Afrika’da görülebileceği gibi, aynı cinsiyetten insanlar arasında ilişki kurulmasını bir şekilde kolaylaştırmaktadır.Kuzey Afrika ülkelerine giden gay turist fırsatçı fahişelerin kendisini izlediğini görecektir. Bunun nedeni genç erkeklerin kolay yoldan para kazanmak istemeleri veya kendilerini Batı Avrupa cennetine götürmeye istekli biriyle tanışmayı umut etmeleridir. Bu ülkelerdeki gay yaşamı konusunda yalnızca bunları görerek fikir edinmiş turistler bir şeyi gözden kaçırmışlardır: bu ülkelerin büyük kentlerinde yaşam tarzları bizim
kine benzeyen gay toplumları vardır. Kimliklerini çok açığa koymamaktadırlar belki ama sonuçta gizlenmemektedirler.Hollanda’daki Kuzey Afrikalı ve Türk göçmenlerin çoğu kırsal bölgelerden gelmişlerdir. Asla açık eşcinsellikle karşılaşmamışlardır. Çok sayıda insan, özellikle ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler, gerek içinde büyüdükleri ülkenin kültüründen gerekse de ailelerinin kültüründen iyi olanı seçip, kötü olanı reddetme eğilimindedirler. Yalnızca küçük bir azınlık atalarının geleneksel inançlarına koyu b
ir şekilde bağlıdır. Bu tür insanlar bizim ülkemizin köktenci Hıristiyanlarıyla karşılaştırılabilirler. Yakın zaman önceki bir gazete makalesinde İncil, Tevrat ve Kuran’da eşcinselliğin mahkum edildiği ancak Kuran’daki yaptırımların diğer iki kitaba göre çok daha az sert olduğuna işaret edilmektedir.Hollanda’daki köktenci dini gruplar eşcinselliğe savaş açmaya karar verdiklerinde ortaya ilginç bir hukuki çıkar çatışması çıkmıştır: dini inanç özgürlüğü yasal koruma altındadır. Ancak eşcinsellere yönelik ayrımcılığa karşı da yasalar vardır. Ayrımcılık karşıtı yasaların uygulanmasından önceki tartışmaların büyük bölümü bu noktada odaklanmıştır. Sonuçta, ancak çok katı koşullar altında, dini ya da kültürel zeminde işleyen kurallar için istisnai durumlarda ayrım
cılık karşıtı yasanın uygulanmayabileceğine karar verilmiştir. Ancak bu yasanın geniş kapsamlı bir uygulamama kararı değildir, bu tür istisnai durumların mahkemelerce onaylanması gerekmektedir. “Onlar” için başka “bizim” için başka yasaların var olduğunu sanmak için bir neden yoktur.Bunların yanında bahsedilmeden geçilmemesi gereken olumlu bir gelişme vardır: etnik azınlıklar içinde kalsalar da kendilerine ait bir yol seçen insanların sayısı artmaktadır. Yakın zaman önce Türkiyeli iki genç erkek ve bir kız, bir Türk gay grubu (pembe çatı) kurma konusundaki planlarını anlatmak için televizyona çıktılar. Daha önceleri de Türk ve Arap gay diskoları açılıp kapanmıştı. Etnik azınlıkların gay grubu “Alışılmadık meyve”, Hollanda asıllı olmayan gaylerin kurtuluşund
aki bir çok önemli adımın öncüsü olmuştu. Özörgütlenme Yahudi grubu “Shalhomo” ve değişik Hıristiyan gruplarının göstermiş olduğu gibi atılım yapabilmek için en iyi yöntem olmayı sürdürmektedir. Bu gruplar kendi kültürlerindeki hoşgörüsüzlükle, dışındaki insanlar için imkansız olan bir biçimde, içeriden müdahale etmektedirler. Belki de bu yüzden okullardaki bilgilendirmeye karşı çıkılmaktadır, çünkü okullarda insanlara neye inanmaları gerektiği söylenmektedir.Hollanda asıllı gaylerin göçmen gaylerin kurtuluşunda küçük ama önemli bir rolleri vardır: yardım teklif etmek ve istenildiğinde destek çıkmak. Benzer biçimde yerel ve ulusal hükümetin parasal ve diğer türden yardımlarına da gereksinim duyulabilir. Ancak hiç kimseden başkasının işine burnunu sokması ya
da parmağını sallayıp “bak bu olmadı işte” demesi istenmemektedir.Son olarak, etnik azınlıklar içindeki homofobi ve hoşgörüsüzlük işaretlerini gözardı etmemeliyiz. Ancak bunun arkasındaki sorunları anlamaya çalışıp, (her iki taraftaki) hoşgörüsüzlükle buna göre savaşmalıyız.
SOSYALİZM, STEREOTİP VE EŞCİNSELLİK
George L. Mosse
(Kaynak: Nationalism And Sexuality)
İngiltere’de ve Avrupa anakarasında sosyalizm, saygınlığa saldırmaktan çok onu desteklemiş gibi görünmektedir. Marx ve Engels kendi zamanlarının ataerkil aile yapısının yerine sevgi ve daha fazla eşitliğe dayalı bir aileyi koymak istemişlerse de, saygınlık sınırlarının dışına çıkmamaya özen göstermişlerdir. Örneğin anarşist Max Stirner’in özgürlükçü cinsel ahlakını kesinlikle reddetmişlerdi. 18
70’lerin sonunda sosyalist işçilerin toplantısında gösterilmek için yazılmış olan ilk Alman oyunlarından birinde zina ayıplanırken yerleşik aile yaşamı idealleştiriliyordu. Çok okunan Die Frau und der Socialismus (Kadın ve Sosyalizm, 1883) adlı, burjuva ahlakının temel temalarından birini yansıtan kitabında August Bebel, kadınlar için eşitlik çağrısı yaparken herşeye rağmen eril ve dişil karakter arasındaki ayrımı korumayı sürdürüyordu. Sosyalizm kadın haklarının şampiyonluğunu yaparken bile mutlu aile yaşamını zayıflatmıyor, onu güçlendiriyordu. Bebel ne aşırıya kaçan ne de perhize varan bir cinsel yaşama inanıyordu; mutluluğa götürecek olan “ölçülü yaşayıştı”.Eşcinselliğe yönelik sosyalist tutumlar, cinsellik konusundaki tutumların ne denli geleneksel olduğu konusunda daha fazla delil sağlıyor. Hollanda sosyalist gazetesinin editörü 1905 yılında eşcinselliğin hasta bir imgelemin ürünü olduğunu, iki kat tehlikeli olduğunu çünkü gençliğe bulaşabileceğini yazdığında, partisindeki yaygın duyguları ifade ediyo
rdu. Önemli sosyalist kuramcılardan Eduard Bernstein’ın bu sözde cinsel sapkınlığa daha aydın bir yaklaşımı vardı. Eşcinselliğe, iyi bir Marksistin yapması gerektiği gibi, tarihsel olarak yaklaşan Bernstein cinsel anormalliğin varlık nedeni olarak yozlaşmış burjuva toplumundaki düzgün toplumsal hijyen eksikliğini gösteriyordu. Bernstein her şeye rağmen cinsel anormalliği tarihte bir değişmez olarak görmüştü; normalliğin çağdaş tanımı tarih boyunca varolmuştu.Karl Marx’ın tüm düşünce sistemlerinin ortaya çıktıkları dönemin ürünleri olduğu şeklindeki vargısı tutarlı bir biçimde burjuva ahlakına uygulanmadı. 1917 sonrasında Sovyetler Birliğinde cinselliğe yönelik yeni tutumların denendiği doğrudur. Boşanma kolaylaştırıldı, cinsiyetlerin eşitliği teşvik edildi
, herkesin önünde yapılan çıplak gösteriler artık dava edilmez oldu. Ancak Stalin’in zaferi beraberinde geleneksel ahlaka dönüşü getirdi. Saygınlığın bu yeni zaferini çözümleyen gazeteci Louis Fischer 1930 yılında “Komünist Partinin bir cinsel devrim teorisi olmadığını” yazıyordu. Bazı komünistler Stalin’in orta sınıf ahlakına dönüşünü izlemeyi reddettiler. Magnus Hirschfeld’in en yakın çalışma arkadaşlarından biri ve Komünist Parti üyesi olan Richard Linsert , burjuva evliliğinin kısıtlamaları karşısında bireyin cinselliğinin dizgin vurulmamış bir gelişimini savunuyordu. Bunlara rağmen 1933 yılında öldüğünde parti görevlileri cenazesine katıldılar ve Linsert Komünist basından bir hayli övgü aldı.Komünist Partili olarak tanınan Max Hodann, Weimer Almanya’sında daha aydın bir cinsel eğitimin en önemli savunucularından biriydi. Hodann geniş kitlelere ulaşan
Bub und Model (Oğlan ve Kız, 1929) gibi kitaplar yazmıştı. Kitaplarında gençlere yapılan cinsel baskılara son verilmesini istedi ve zamanının tıbbi görüşünün tersine mastürbasyonu ne bir ahlaksızlık olarak ne de bir suç olarak gördü. Hodann bazı şartlarla özgür aşkı ve eşcinselliği de savunuyordu. Ancak yeni bir sosyalist ahlak oluşturma girişimi hem kişisel düşünceler olarak hem de, Stalin sosyalist ahlakı orta sınıf ahlakıyla eşitlediği sürece, ayrık örnekler olarak kaldı. Bu ahlak normları Sovyetler Birliği’nde tüm Avrupa Komünist Partileri ve Sosyal Demokratlar tarafından kabul edilerek benimsendi. Burjuva toplumunun devrilmesi burjuva ahlakının korunması anlamına geliyordu. Ekonomik, siyasal ve toplumsal devrimin beraberinde cinsel devrim gelmiyordu. Saygınlık ile sosyalizm arasındaki ilişki, saygınlığın toplumun tüm sınıflarının nasıl etkili bir biçimde derinlerine işlemiş olduğunu gösteriyor. Toplumun anormal olarak gördüğü insanlar proletaryadan yardım umamazlardı.Bu yüzden sol kanat anti-faşistlerin Nasyonal Sosyalistlere karşı eşcinsellik suçlamasını kullanmaları şaşırtıcı değil, tıpkı Nazilerin kendilerinin herhangi bir direnişi kırma amacıyla Katolik Kilisesi gibi iç düşmanları eşcinsel pratikler için dava etmesi gibi. Savaş sırasında aynı suçlama İngiltere’ye de yöneltilecekti. Anti-faşistler Ernst-Röhm’ün eşcinselliğinin tüm Nazi hareketine bulaştığını ispat etme peşindeydiler. Eşcinseller anti-
faşistler arasında hoş karşılanmıyorlardı. Örneğin Komünist yazar Ludwig Renn, İspanya iç savaşında kahraman olana ve faşizmle mücadelede kendini ispat edene kadar sürekli düşmanlıkla karşılaşmıştı. Renn’in sonunda kabul edilmesi Marcel Proust’un ata binme ve dağa tırmanmanın cinsel sapkınlığı iyileştirdiği şeklindeki inancından pek farklı değil. Klaus Mann’ın romanı Vulcan (1936) ise tersine eşcinsel bir ilişkinin Nazi Almanyasının anti-faşist sürgünleri arasında nasıl doğal bir durum olarak karşılandığını gösteriyor. Mann’ın kendisi bir eşcinseldi ve bu yüzden gerçek durumu bilmeliydi. Ama onun için gerçek sapıklar Nazilerdi.Saygınlık ve milliyetçiliğin büyük gücü, cazibeleri ve karşılaştıkları ihtiyaçlar, toplumun normlarının dışında kalanların tümüyle mahkum edildikleri anlamına geliyordu. Artık yalnızca bir takım cinsel edimlere değil, bu edimleri gerçekleştiren kimsenin bütün bedensel ve zihinsel yapısına anormal gözüyle bakılıyordu. Böyle insanlar toplum ve ulustan dışlanıyorlardı. Yalnızlık anormal
davranışın karşılığında ödenen bedeldi. Daha önce de görüldüğü gibi toplumdışının yalnız bir hayat yaşayıp, yalnız ölmesi bekleniyordu. Toplumdışı eğer topluma girmek istiyorsa kabul edilmenin bedelini ödemek zorundaydı.Eşcinseller hem topluma girip hem de kimliklerini muhafaza edemezlerdi. Bendict Friedlander ve Magnus Hirschfeld gibi farklı insanlar, eşcinselleri davranışları çok saygın olan insanlar diye betimleseler de, eşcinseller her türlü cinsel anormallik kuşkusundan kaçınmak zorundaydılar. Eşcins
ellerin yakarışları sonuçta bir şey değiştirmedi ve kendilerine ait bir alt kültür, içinde yaşayabilecekleri bir ortam yaratmak zorunda bırakıldılar. Bu alt kültür toplumsallaşmanın ve cinsel bağlantı kurmanın olanaklı olduğu barlarda yoğunlaşıyordu. Eşcinselliği suç olmaktan çıkarma çabasının bir parçası olarak Hirschfeld, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Berlin’deki eşcinsel barlarını, çok sayıda heteroseksüel mekan gibi mütevazı ve sınırlı yerler olarak anlatıyordu. Radclyffe Hall ise 1920’lerde Paris’teki lezbiyen barlarını “felaket ve çok süslü” sözleriyle betimliyordu. Eşcinseller ondokuzuncu yüzyılın sonunda ortaya çıkan düşkünlük (decadence) hareketine kucak açmışlardı. Bu hareket daha geniş bir dünyaya açılma olanağı sunuyordu. Sanatsal düşkünlük geleneği yirminci yüzyılda Berlin ve Paris’in sayıları artan gösterişli erkek eşcinsel ve lezbiyen barlarında, ki çoğunlukla bu barlarda gizemli ve gevşek bir atmosfer vardı, devam etti. Fin de siè cle (ondokuzuncu yüzyılın sonu) sonrasında eşcinsellerin haklarını savunan kitaplar ve bu davaya adanan hareketler çoğalmıştı. Aynı zamanlarda, cinsellik bilimcileri eşcinselliğe karşı tıpla ilgili diğer meslektaşlarının çoğundan daha anlayışlı bir bir tutum takınmışlardı. Ancak bu kişiler bile, eşcinsellerin ince zihinsel özelliklerle donatıldıklarını düşünen Iwan Bloch örneğin, kültürün ilerlemesinin eril ve dişil cinsellik arasındaki açık bir ayrıma bağlı olduğunu söylüyorlardı. Eşcinsel, heteroseksüelle aynı varolma hakkına sahip olsa da, onun insan türü ya da kültürüne getireceği bir şeyi yoktu. Eşcinselliğin bu savunucularının iyi niyetli oldukları doğrudur. Ancak eşcinseli toplumdan dışlamamışlarsa da, onu toplumun uçlarına itmişlerdi.Weimar Cumhuriyetinin göreli hoşgörülü ortamında bile, parlamentoda ceza kanununun 175. Paragrafının kaldırılması için kesin bir çoğunluk sağlanamamıştı (bu paragraf 1969’a kadar iptal edilemedi). Saygınlığın güçleri çok kuvvetli, onun toplumda giderdiği ihtiyaçlar çok acildi. Cinsiyet rollerinin te
rsine çevrilmesi, normların açık tanımlanışlarını tehlikeye sokabilirdi. Burjuva toplumundaki daha geniş çaplı iş bölümünün parçası olarak cinsiyetler arasındaki iş bölümünün oynadığı önemli rolü bir çok kez dile getirdik. Önemli olan düzenin egemen olmasıydı. Milliyetçilik işte böyle bir şeyi simgelemektedir. Bunu kısmen pasif ve yüzü geçmişe dönük Germania, Britannia veya Kraliçe Luise’in karşısında erkeksi ulusal kahramanın imgesini koyarak gerçekleştirmişti.Birinci dünya Savaşı’nın çok sonrasında da erkek egemen bir Avrupa’da gözardı edilmiş olsalar da, lezbiyenler yine daha zor bir durumdaydılar. Büyük ölçüde Radclyffe Hall’un Yalnızlık Kuyusu’nun (1928) yayınlanmasının İngiltere’de yol açtığı skandal yüzünden lezbiyenlik kamuoyunun dikkatini çekmişti. Bu yayınlanan ilk lezbiyen öykü değildi, ancak İngiltere’de başarıyla sonuçlanan yasaklama girişimi kitaba büyük şöhret kazandırmıştı (herşeye rağmen kitap Paris’te basıldı). Önemli olan Hall’un toplumun bütün lezbiyen stereotiplerini kabul etmediydi. Ki
tabın kahramanı Stephen’in bir kadın vücudunda erkek ruhu taşıdığı ve bunun dışarıya erkek tarzı kıyafetler ve davranışlarla yansıdığı anlatılıyordu. Kitapta lezbiyenlerin “ bir cinsibozuğun berbat sinirliliğini” taşıdığı ve tekin olmayan gözleri olduğunu yazıyordu. Kısacası “dünyanın horgördüğü insanları, ümitsiz bir şekilde kendileri de horgörmekteydi”. Romanda lezbiyenlere anlayış gösterilmesi istenirken, erkek eşcinseller sert muamele görüyor, kadınsı ve histeriye eğilimli insanlar diye betimleniyorlardı. Toplumdışının kendinden nefreti hakkında bundan daha iyi bir örnek zor bulunur.Alman Parlamentosu Yalnızlık Kuyusu’nun Paris’te basıldığı yılda lezbiyenliğin, erkek eşcinselliğini yasaklayan kanuna dahil edilip edilmemesini tartışıyordu. Almanya’da lezbiyen özgürleşmesi için yapılan en ünlü çağrı Christa Winsloe’nin Mä dchen in Uniform (Üniformalı Kızlar)ı etkileyici ve sade yazılmış, anlaşılır bir kitaptı. Winsloe öyküsünü ilk kez 1931’de bir oyun, ardından bir film senaryosu, ve sonunda kadın kahramanının adının başlık olduğu bir roman olarak yazmıştı:Das Mä dchen Manuela (Manuela Diye Bir Kız, 1934). Alman Parlamentosu herşeye rağmen lezbiyenliği suç kapsamına almadığı için, film Alman sinemalarında oynadı ve kitap kısa bir süre içinde satıldı.
Winsloe’nin öyküsü Prusya aristokrasinin kızlarının gittiği yatılı bir okulda başlar. Burada Manuela bir lezbiyen olan öğretmeni Frä ulein von Bernburg’a aşık olur. Manuela’nın aşkı karşılıksız değildir. Ancak Frä ulein von Bernburg lezbiyenliğini bastırıp Manuela’nın aşkını reddeder ve genç kızı intihara sürükler. Hall’un kahramanı Stephen’in aksine Manuela sevimli ve yüce ruhlu bir kızdır. Romanın kötü kişisi okul müdüresidir. Frä ulein von Bernburg’u günaha gelmemesi konusunda uyararak onu korkutur. Müdürenin sözleri şunlardır: “toplum, bizim toplumumuz bu tür kızlar için ne der, hiç düşündün mü?” Romandan farklı olarak film mutlu sonla biter. Frä ulein von Bernburg lezbiyenliğini kabullenir ve müdürenin otoritesine karşı çıkarak Manuela’yı ölümden kurtarır. Ancak filmin bitimindeki askeri bando müziği toplumsal disiplinin aşk üzerindeki olası bir zaferine işaret eder.
Bu dönemde lezbiyenler kendi özel kulüp ve barlarına çekilmişlerdi. Ruth Roelling’in Berlin’in Lezbiyen Kadınları (1928) adlı kitabı lezbiyenlerin hakları için mücadele etme konusunda çok isteksiz olduklarından ve ne erkek eşcinsel örgütlerine katılarak ne de kendilerine ait örgütler kurarak savaşım vermeye yanaşmadıklarından yakınıyordu. Toplumun baskısı onları parçalara ayırmıştı. Ancak erkek eşcinsellerin de pek azı kendi hareketlerine katılıyordu. Sebep deşifre olmaktan korkmaktı. Böylece toplumdışı gerçekte de kendi stereotipine benzetilmekteydi: toplumdan dışlanmış, parçalanmış ve ondan beklendiği gibi yalnız. Eşcinsel edimin suç olmasından ötürü sürekli şantajla yüzyüzeydi, sinirli bir mizaca ve tekin olmayan gözlere sahip olmak için nedenleri vardı. Radclyffe Hall ve Christa Winsloe’nin kendileri de lezbiyendiler. Hall’un kendinden nefreti stereotiplerini kabul edip ardından bundan kaçmaya çalışan eşcinselleri gördükçe katlanmıştı. Ahlaksız ve aynı zamanda halkın düşmanı olmak karşılanması zor bir suçlamaydı ve ondokuzuncu yüzyılın sonunda eşcinselliğe karşı çıkarılan yasalar, bu suçlamanın onaylanması için doğrudan halkın kendisine başvuruyordu. Elbette bir kişinin aynı zamanda hem saygın hem de hoşgörülü olmaması için bir sebep yoktu, ancak kriz zamanlarında gizli olarak her zaman var olan topluma uyum sağlatma yönündeki baskı korkutucu eylemleri ateşleyebiliyordu. Heinrich Himmler’in korkuları ve önyargıları, doğanın kendisinin heteroseksüelliği ve Cermen ırkını desteklediği ve bu yüzden eşcinsellerin gayri tabi oldukları varsayımı, insanları topluma uyum sağlatma yönündeki baskıyı sonucuna (soykırıma) götürdü.
ÇEV:SELÇUK