“ÜNLÜ MODACI VERSACE
ÖLDÜRÜLDܔ!...

GAY’E EFENDİSİZ

 

Erbakan’ın modacısı olduğu medyada ara sıra tekrar edilirdi. Öldürüldüğünde ise duymayan bilmeyen kalmadı. İki hafta boyunca neredeyse her gün en az bir “haber”le karşılaştık. (Ben sadece Radikal’den takip edebildim. Diğer gazetelerde daha ne inciler yer almıştır kimbilir!) Burada anacağım haberlerin hepsi Radikal’den alınmıştır.

 

16 Temmuz 1997 tarihli gazetede “Erbakan’ın modacısı Versace öldürüldü” başlıklı haber, belki de ilk günün getirdiği bilgi eksikliği ve şaşkınlıktan dolayı, tam, gerçek ve normal bir haberdi! “Dünyaca ünlü İtalyan moda tasarımcısı Gianni Versace dün ABD’nin Miami sahilindeki villasının önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Polis, ünlü modacının bir kafede sabah kahvaltısını yaptıktan sonra villasına dönerken saldırıya uğradığını açıkladı. 20 yaşlarında bir beyaz olarak tanımlanan saldırgan Versace’yi yakın mesafeden vurdu. 50 yaşındaki Versace 1980’li yıllarda kadın ve erkekler için parlak elbiseler tasarlayarak ün kazandı.” Haberin devamında ise ünlü modacının(bu arada modacı olup da ünsüz olan var mıdır hep merak etmişimdir!) çalıştığı yine ünlü bir manken, sanat dünyasından giydirdiği yine ünlü bir iki kişi sıralanmış. Ardından Türkiye ile alakası “özellikle kravatlarını Versace tasarımları arasından seçen” Erbakan dolayımıyla veriliyor ve “Versace’nin Türkiye’deki mağazasının açılışını da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yapmıştı” diye ekleniyor ve haber tamamlanıyor. Versace ile Naomi Campbell’in birlikte oldukları poz pek doğal olarak haberi süslüyor.

 

Bu, ilk günkü haberin, normal bir haber olmasının hiç de normal olmadığını; bu durumun gerçekten de ilk günün getirdiği bilgi eksikliği ve şaşkınlıktan kaynaklandığı konusunda yanılmadığımızı ikinci gün öğrendik. 17 Temmuz tarihli haber, “Versace’ye eşcinsel kurşunu” başlığını taşıyor.

 

Radikal, ne kadar “homo” ya da “sapık” demese de daha açık sözlü davranarak doğrudan “sapık kurşunu” diyen gazeteler de olmuş. Versace’nin kendisinin de bir eşcinsel olduğu bilinse de “iki yaşamı” olduğunu yakınları da açıklayacak ve “eşcinsel kulüplerinde tanıştığı gençleri evine davet etmeyi alışkanlık haline getirdiğini” bir hafta sonra 24 Temmuz’da yeni bir “Versace haberi” olarak okuyacaktık.

 

Çapkın öpücükler dağıtan İtalyan erkeği, eşcinsel değil de bir düz olsaydı ve yatacağı kadınlardan biri tarafından öldürülseydi, katil kurşun heteroseksüel mi olacaktı? Ve bu, belirtilen başlığa çıkartılır mıydı? Hiç de böyle olmayacağını herkes biliyor olmalı. Ama yine bir kulp bulunurdu. Çünkü “dünyaca ünlü modacı”nın katili normal ve sıradan biri olacak değil ya! Nitekim 1 Ağustos tarihli haberde katil Cunanan’ın hayatının film olacağını öğreniyoruz.

 

Sonraki günlerde katilin FBI tarafından ölü ele geçirilmesi, mankenlerin yas tutmaları ile dedikodular birbirine karışıyor. Öyle bir gürültü patırtı ki sıradan eşcinseller olarak “bütün bunlardan bize ne?” diye sormamıza fırsat bırakmıyorlar. “Dünyaca ünlü modacı” Versace’nin eşcinsel olması, böyle bir soruyu sormamızı engeller mi? Sırf eşcinsel olduğu için Versace’nin ardından, ünlü mankenler gibi(!) biz de mi yas tutalım? “Eşcinsel kurşunu” başlığını atan zihniyeti görmeli ve unutmamalıyız ama Cunanan denen pislikten, eşcinsel bile olsa, bize ne?...

 

Latin Amerika’da öldürülen eşcinsel ve travestilerden haberimiz olmazken, Kuzey Amerika’da öldürülen bir modacının ölümü ile ilgili “haber”lerle neden bombardımana tutuluruz? Yaşadığımız şehirde saldırıya uğrayan, öldürülen eşcinsel ve travestilerden haberimiz bile olmazken, neden Versace ve katili hakkında haberimiz olmayan nokta kalmaz? Bir kurşunun eşcinsel ya da heteroseksüel olduğu nasıl anlaşılır? Bir pisliğin, başka bir pislik tarafından temizlenmesinin eşcinsellikle ne gibi alakası olabilir?

 

Mankenlerin ve ünlü modacıların olmadığı bir dünyada, insanlar ne kaybederler?

 

ŞANSIM OLSA !

 COŞKUN

Evde otururken ara sıra öyle olurum. Birden canım sıkılır, sebepsiz bir sıkıntı basar beni. Bir fil gelir ayağıyla göğsüme bastırır. Birisi kalbimi avuçlarına alıp sıkmaya başlar. Nefesim daralır, boğazlanıyor gibi hissederim kendimi. Duvarlar üstüme gelmeye başlar. Hırçın bir kedi gibi evin içinde dolaşmaya başlarım. Evin içi bana dar gelir, çatlayacak gibi olurum ve o anda kendimi evden dışarı atarım.

 

Yine öyle bir akşamüstü kendimi sokağa atmıştım. Ayaklarım beni doğruca Taksim’e götürdü, vatanımıza. Önce nefesim açılır diye bir kaç tur attım İstiklal Caddesi’nde. Bir yerde bir kola içtim, sonra parka çıktım. Hava kararmaya başlamış, sıkıntım geçmemişti. Arı sokmuş boğalar gibi parkta dolanıp duruyordum. Bazı banklarda tek başına oturan ve insana yiyecekmiş gbi bakan karanlık tipler, bazı banklarda ise gruplar halinde oturup birbirine sokulmuş adamlar vardı. Benim gibi ayakta dolaşanlar da vardı ama sanki benimki başkaydı.

 

Sıkıntımın ne olduğu ve ne istediğimi bilmiyordum. Yeni bir insanla tanışıp konuşmak mı, eski dostları görüp karşılıklı kaynatmak mı, yoksa hiç tanımadığım, adını bile öğrenmeyeceğim biriyle sadece düzüşmek mi, bilmiyordum. Aradığımı bulabilseydim, ne aradığımı o zaman anlayabilirdim.

 

Sonunda hiç bir şey bulamadım. Ayaklarım yoruldu, ciğerlerim oksijenle doldu, biraz sakinleştim. Hiç kimseyle tek kelime konuşmadan eve dönmek üzere otobüse bindim. Otobüsün orta kısmında durgun, boş gözlerle dışarıya bakarken, otobüsün arka kısmından yükselen kahkahaları duydum ve belki bu neşe bana da bulaşır diye otobüsün arka kısmına geçtim. Yirmi yaşlarında beş-altı kişilik bir grup arka koltuklarda oturmuş şamata yapıyorlardı. Zayıf, şişman, kısa, uzun, sıradan tiplerdi ama müthiş eğlenceliydiler. Bir söylüyor beş gülüyorlardı. Ben yine dışarıyı seyrediyordum ama bu sefer kulağım onlardaydı. Futbol, dersler, parasızlık gibi rutin konularda konuşurlarken bir tanesi;

-Şansım olsa top olurdum, dedi.

 

Arkadaşları kahkahayı basınca;

-Doğru söylüyorum. Aydın’ı, Rober Hatemo’yu, Fatih Yürek’i görmüyor musunuz, nasıl da popüler oldular

ama... dedi. Bu sefer arkadaşları başlarını sallayarak onu onayladı. Sohbet devam ederken, içlerinden bir tanesi askerlik fobisi anlatıp şöyle söyledi;

-Yahu top olsaydık askerlikten de yırtardık.

 

Sonra bir başkası;

-Top olsaydık bu kadar abaza da kalmazdık. Bir kız tavlamak için havada beş takla atıyoruz. Şansımızdan top olsaydık bir-iki kırıtır istediğimizi alır götürürdük... dedi.

 

Arkadaşı hemen atıldı;

-İstersen ben seni bu akşam götürürüm... dedi. Yine kahkahalar yükseldi. Arka koltukta oturan öne doğru eğilip;

-Çok merak ediyorum. Acaba dönmeler çocuk doğurabilir mi? diye sordu.

 

Önde oturan bilgiç bir ses tonuyla;

-Herhalde doğururlar canım, Bülent çocuk emzirdiğine göre, isterse de doğurur... dedi.

 

Bir başkası hemen atılıp;

-Bülent dediğin taş gibi karı kardeşim. Onu bulsam gözümü kırpmadan evlenirdim şerefsizim... dedi.

 

Zayıf ve en parlak olanı;

-Top olsaydık evlenme derdimiz de olmazdı. Karı, çoluk çocuk, ev geçim sıkıntısı da olmazdı... dedi.

 

Köşedeki çelimsiz olan;

-Kardeşim bizim mahallede bir herif var, akşama kadar biraneden çıkmaz, sonra eve gelir ya çocuklarını döver, çocuklar sokaktaysa karısını döver. Ne zaman görsem karının sol gözü mosmor, adam solak galiba, devamlı sol kroşe çalışıyor... dedi.

 

Sohbet sağa sola çalkalanmaya başlamışken, karşı koltukta oturan esmer güzeli “son zamanlarda eşcinsellerin sayıları da arttı” diyerek söze başladı.

-Geçen gün otobüsün arkasında ayaktayım, adamın biri geldi, poposunu önüme dayadı. Ben kaçmaya çalışıyorum ama ne mümkün. Ben kaçıyorum, adam poposuyla sıkıştırıyor, neredeyse pencereden dışarı çıkıcam. Cenabet olmamak için bir durak öncesi otobüsten indim... dedi.

 

Onun yanındaki;

-Yahu sormayın. Bunların bazıları çok isterik oluyor. Bizim bir arkadaş vardı, zengin bir top bulmuştu, ona hem takardı, hem de parasını yerdi.

 

En bilgiç olan söze başladı;

-Eşcinsellerin artmasında televizyondaki eşcinsel şarkıcıların ve şovmenlerin özendirici etkisi var. Üstelik Avrupa’yı çok taklit ediyoruz. Osmanlı Devleti de bu özenti sonucu yıkılmıştı. Refah iktidarda kalabilseydi, bu gidişi durdurabilirdi... dedi.

 

Arka koltukta oturan yine öne doğru eğilip;

-Avrupa’da eşcinseller evleniyor, dedi.

 

Öndeki;

-Evet, İngiltere’de bakan bile yapıyorlar eşcinselim diyenleri.

 

Karşı koltuktaki gözlüklü olan;

-Geçenlerce, dünyaca ünlü bir modacı vardı, öldürülmüştü. O da eşcinseldi, biliyor musunuz, adı neydi onun?

 

Şişman olanı;

-Versace, hani taş gibi mankenleri giydiriyordu. Ulan, o mankenlere dokunabilmek için keşke ben de top olsaydım... dedi.

 

Durağa yaklaşırken, arkada oturan yine öne doğru eğilip;

-Yahu o eşcinsel adam bizim Erbakan’ı da giydiriyormuş. Erbakan ve oğlunun kravatları, karısı ve kızlarının eşarpları o adamın Nişantaşı’ndaki mağazasındanmış.

 

Cam kenarında oturan şaşkın bir sesle;

-Sahi bizim hocayı bir homoseksüel mi giydiriyordu? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Gerçekten insanları anlamak ve onlara güvenmek mümkün değil... dedi.

 

Yanında oturan sessizce;

-Oğlum, boşuna dememişler, “zaman kötü kolla götü” diye.

 

Önde oturan;

-Onu bunu bilmem kardeşim şansımız olsa kız olurduk. O zaman iş-güç derdimiz olmazdı. Akşama kadar evde oturur, sonra kocamız gelince, sırtüstü yatar, iki posta vurdurur, geçinir giderdik... dedi.

 

Ben otobüsten indiğimde gençler tartışmaya devam ediyordu. Eve geldiğimde gülmekten yüz kaslarım gerilmiş, ısırmakta olduğum alt dudağım şişmişti.

 

BİR RÜYA

HÜLYA K.

 

Yüksek bir tepe dik kayalıklarla çevrili. Çiçekler, kuşlar, parça parça yeşillikler olduğu kadar; böcekler, dikenler ve kulaklarımı tırmalayan insan uğultuları geliyor. En tepede bir kadın görüyorum beyaz giymiş dalgalı uzun koyu renkli saçları dikkatimi çekiyor. Aşağıdayım ona ulaşmak için çaba sarfetmek istiyorum. Önceleri zorlanmıyorum yaklaşıyorum yaklaşıyorum; çiçekler, kuşlar, yeşillikler benimle. Zorluk ona yaklaşmaya başladıkça çıkıyor. Dikenler ayaklarımı ellerimi parçalıyor, böcekler vücudumda gezinmeye başlıyor ve insan uğultuları beni daha da rahatsız edecek boyut alıyor. Zirveye ulaşmak isterken insanlar beni giysilerimden aşağı doğru çekiyorlar, terliyorum soğuk terler döküyorum; yardım istiyorum bağırmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Boğazımı parçalarcasına bir güçle tekrar bağırıyorum ve nihayet sesimi sırtı bana dönük olan insanlara duyurabiliyorum. Beni fosilleşecek bu insanların elinden kurtarıp, bana tepeye tırmanmam için bir kanca veriyorlar. Tepeye o muhteşemleşen varlığa doğru ilerlemeye başlıyorum. İçimde ufaktan belirginleşen ve müthişleşen bir huzur var. Artık o muhteşem varlığın yüzünü de görebiliyorum. Sert görünüşlü kollarıyla, ışıldayan yeşil sevecen gözleriyle ve dudağındaki nefis tebessümüyle kollarını açıyor, elimi tutması için uzatıyorum ve ellerimiz birleşiyor, kendine doğru beni çekiyor. Ona yaklaştıkça kadınlığımı hissediyorum. Ona yaklaştıkça ben buyum diyorum, artık bir kadınım, kadınımla, kadınlığımla kadınım! Aynı anda dudaklarımızdan kadınım sesleri yükseliyor. Birbirimizin yumuşaklığında yavaş yavaş kendimizi buluyoruz ve aşağıdaki tüm beyaz kuşlar özgürlük için kanatlanıyor. İrkilerek uyanıyorum ve çıplağım yatağımdan yavaşça kalkıp aynaya doğru ilerliyorum ve bedenime bakarak evet doğru diyorum.

 

GAY VE LEZBİYEN ÖZGÜRLEŞME HAREKETİNİN TARİHİ - II

Margaret Cruikshank

Çeviren: Selçuk

 

Stonewall tüm eşcinsel dünyasında duyulan bir silah sesiydi. O gün Porto Ricolu travesti ve lezbiyenleriyle ünlü bir Greenwich Village barı olan Stonewall Inn’in müdavimleri bir polis baskınına polise bira kutuları ve şişeleri atarak cevap verdiler; çünkü özel buluşma mekanlarının polis gözetimi altında tutulmasına öfkeliydiler. İki gece süren ayaklanmada 2000 kişilik bir kalabalık 400 polisle çatıştı. Daha önceleri eşcinsellere vurulan damga ve sonucundaki ifşa olma durumu eşcinselleri hizada tutuyordu. Stonewall eşcinsellerin kurban konumlarının simgesel bir sonucuydu. Homoseksüeller polisin şiddetine boyun eğerlerdi; gay insanlar ise polisin saldırısına dövüşerek karşı çıkmışlardı. Eşcinsellerin kabul edilmek için verdikleri mücadelede yeni dönemin bir barda başlaması uygundur çünkü barların gay kültüründe merkezi bir yeri vardı. Barlar insanların genelde açık olabildikleri tek mekanlardı. Bir gay bara yapılan ilk ziyaret cinsellikleri uyuşmaya başlayan bir insan için ya da yönelimlerini kabul etmiş ancak asla başka bir eşcinselle tanışmamış olanlar için bir başlangıç töreni gibidir. Ayrıca barlar farklı ırklardan ve sınıflardan insanları kendilerine çekerler.

 

Stonewall’dan sonra, “gay gücü” graffiti Greenwich Village’de ortaya çıkmaya başladı. Bir yeni sol grup olan Gay Özgürleşme Cephesi (GLF) ve Gay Aktivist İttifakı (GAA) oluşturuldu ve benzer gruplar ülkenin diğer bölgelerinde hızla fışkırdılar (Encyclopedia of Homosexuality 1990 : 1349). GLF diğer ilerici gruplarla koalisyon kurmaya bakarken tek sorun zemininde duruş olan GAA hareket içinde daha etkili oldu (Adem 1987 :78-80 ). Uzun süre aktivistlik yapan Barbara Gittings’e göre sol, “katı, kaotik doğasından” ötürü gay özgürleşmesini içine alamadı (Keen 1989, Bölüm 4 : 27 ). Bundan başka gay özgürleşmesi yüksek düzeyde bir bireyciliği teşvik etme eğilimindedir çünkü cinsel kimlik politikaları doğrudan diğer insanlardan farklı olma duygusuna neden olan özel deneyimlerden kaynaklanmaktadır. Yine de marksizmin harekete büyük etkisi olmuştur : devrimci retorikten ilham alan aktivistler artık eşcinsel olarak tanınmaktan korkmamaya başladılar (D’Emilio 1983 b : 233 ). Marksist açıdan bakıldığında eşcinsellere hoşgörü gösterilmesini isteyen eşcinsel dostu amaç yetersiz görünebildi; cinsel özgürlük yalnızca yasalarda değişiklik değil yapısal değişiklik de gerektiriyordu. 1970’lerde marksist akademisyenler eşcinselliğin sabit ve değişmez olduğu varsayımını eşcinselliğin tanımlamalarını şekillendiren toplumsal güçleri inceleyerek sorgulamaya başladılar (Encyclopedia of Homosexsuality 1990: 773 - 775 ).

 

Bazı eşcinseller yurttaşlık haklarının ellerinde alınması ve yabancılaşmadan ötürü marksist oldularsa da, sınıfsal ayrıcalıklar ve eşcinselliğin ifade edilebilmesi özgürlüğü de tarihsel olarak yakından birbirine bağlıydı. Marks işçilere birleşme çağrısı yaptığında, işçilerin kim ve nerede olduklarını biliyordu; endüstrileşmiş ülkelerde işçiler fazlasıyla görünür ve sayıları hesaplanabilirdi. Ancak kendi yaşamlarının heteroseksüellerin yaşamları kadar sağlıklı ve üretici olduğuna inanan Viktoryen eşcinseller bu radikal düşüncenin kaç insan için doğrudan geçerli olabileceği hakkında bir fikir sahibi değillerdi. Benzer biçimde “sessiz öncüler” (1950’lerin eşcinsel dostu aktivistlerine verilen isim) de bunu bilemiyorlardı. Ancak 1970’lerde koşullar daha önce birbirleri için görünmez olan tek tek bireylerin cinsel farklılıklarının söyleme, biraraya gelme ve ortak bir bağ oluşturmalarına olanak sağladı. Şimdi basmakalıp bir söz halini alan “özel yaşam politiktir” deyimi bunu 1970’lerde ilk kez duyan eşcinseller üzerine büyük etki bıraktı. Eşcinsellerin kendi en mahrem duygularını ilan etmeleri radikal bir politik edimdi. Bununla yalnızca cinsel azınlağa değil herkese aşk, seks, evlilik, aile ve devletin özel hayatı denetlemekteki yasal rolü hakkındaki en temel kanıların üzerinde yeniden düşünülmesi çağrısı yapılıyordu. Bununla yüzyılların dini öğretisi ve onyılların tıbbi varsayımları reddediliyordu. Bununla kişinin kendi cinselliğini kendisinin belirlemesinin temel bir insan hakkı olduğu söyleniyordu. Eşcinseller tekrar kimliklerini gizlemeye zorlanamazlardı çünkü büyük sayılarda eşcinsel açığa çıkmıştı. Açığa çıkmak gay özgürleşmesini olanaklı kılmıştı.

 

Siyasal bir anlamı olsa da, açığa çıkma edimi aynı zamanda fazlasıyla kişiseldir de. Bazı insanlar kendilerine saygı duymayı lezbiyenler ve gayler olarak başardılar ve arkadaşları, aileleri tarafından göreli olarak kolayca kabul edildiler; bazı insanlar içinse cinsel yönelimleriyle tümüyle barışmak yıllar aldı. Bazı insanlar yalnızca bir avuç insana açılabilirken diğerleri gay haklarını ilerletmek için televizyona çıkmaktadır. Açığa çıkma, işten atılmayı göze alanlar için güvenli işlerde çalışan lezbiyenlere ve gaylere göre daha farklı bir deneyimdir. Açığa çıkma evli eşcinseler için bekarlara göre daha riskliydi. Açığa çıkma kadınlar ve erkekler için aynı şey değildir. Renkli derili insanlar için bu özellikle karmaşık bir süreçtir çünkü beyazların yönettiği bir toplumda korunmak için ailelerinin bağlılığını sürdürmeye ihtiyaçları vardır. Renkli derili eşcinseller çoğunlukla doğdukları toplumlar içinde kalmaktadırlar. Genelde beyaz gaylerin daha fazla sahip oldukları ekonomik ayrıcalıklar aileleri, dostları ve işverenleri onları reddettiğinde onlara daha çok seçenek sunmaktadır. Siyah Gay ve Lezbiyen Ulusal Koalisyonu’nun bir kurucusu olan aktivist Billy Jones gay hareketi mi yoksa siyah sorunlarına mı öncelik vermesi konusunda kendisini bölünmüş hissettiğini hatırlıyor (Keen 1989, Bölüm 4 : 25). Bu, gay ve lezbiyen özgürleşmesine katılan çok sayıda renkli derili insan için bir açmaz olmaya devam etmektedir.

 

Bir kimlik keşfetme ya da benzer bir kimlik üzerinde düşünme deneyimi tüm Amerika’da binlerce insan tarafından paylaşılmıştı ve hızla birbirine yabancı insanları biraraya getirmişti. Daha önce bulanık bir görüşe aşıkken ansızın keskin imgeleri gören insanlar gibi, 1970’lerde açığa çıkan lezbiyenler ve gayler ilk defa yaşamlarının kopuk parçalarının uyumlu bir kalıp oluşturduğunu gördüler. İsim konmayan çocukluk ve yeniyetmelik duyguları, fantaziler, evliliğe direnmek veya evlilikte rahat bulamamak, belli film yıldızlarının cazibesine kapılmak - bunların hepsi artık bir anlam taşımaktadır. Eşcinselliğin hiçbir şekilde sözünün edilemediği bir zamanı hatırlayamaynlar ilk on yılı içinde gay hakları hareketinin sahip olduğu yüce ruhu tümüyle kavrayamazlar.

 

Açığa çıkmanın ve yeni bir harekete katılmanın coşkusu 1970’lerde sıkı çalışma, örgütlenme, para bulma ve bilinç yükseltimine dönüştü. Tüm ülkede özellikle büyük kentlerde, gay ve lezbiyen grupları oluşturuldu. Hareketin yoğunlaştığı başlıca konulardan biri konut ve işyerinde ayrımcılığa uğramış eşcinselleri koruyan yasalar çıkarmaktı. Gerçek sorunlara değinmenin yanında bu yasaların lezbiyenler ve gayler için güçlü bir simgesel önemi vardı çünkü gayleri yerleşik, saygı gören azınlıklarla eşitliyordu. Başlangıçta kazanılan zaferler Anita Bryant ve onun “Evlatlarımızı Kurtaralım” kampanyasında somutlaşan bir sağ-kanat tepkinin kıvılcımını ateşledi. Kampanya Dade County, Florida ve çok sayıda kentte gay hakları yönetmeliklerinin iptal edilmesine neden oldu(Aden 1987:102-120).

 

Eski aktivist Eric rofes’a göre hareket 1970’li yıllarda kimliği saklama gibi bir seçeneği kalmayan birçok insanı kendinne çekti. Bu insanlar ibneydiler ve sol bir perspektife sahiptiler. Anita Bryant’ın homofobik haçlı seferinin karşısında gaylerin hareketlenmesi Amerikan toplumunca asimile edilmeyi isteyen çok sayıda gayi de harekete taşıdı. Bunlar kariyer sahibi insanlardı ve 1960’larda radikalleşen insanlardan farklı değerlere sahiptiler. Rofes’in düşüncesine yakın olarak uzun süre Los Angales’da aktivistlik yapan ve bir gerontolog olan Sheron Rapharl hareketin 1970’lerin sonunda değişime uğradığını söylüyor. O zamana kadar her şeyi gönüllüler yürütmüştü; gay özgürleşmesi halktan bir hareketti. 1970’lerdeki hareketin bir başka ayırıcı özelliği özgürleşmenin başlangıcı olarak Stonewall’u kabul etmesiydi. Lezbiyenler ve gayler doğal olarak geçmişle bağlarını tümden koparmak istiyorlardı çünkü geçmişte çok fazla baskıya maruz kalmışlardı. Ancak 1970’lerde yaşayan çoğu kişi eşcinsel kurtuluşu ya da 1950’de başlayan eşcinsel hareketi hakkında hiçbir şey bilmemektedir; bu öykü lezbiyen ve gay tarihcilerce yeniden ele alınmak zorundadır.

 

California, San Francisco’daki ve tüm ülkedeki gay toplumu 1978’de yaralı bir yıl geçirdi. Eşcinsellerin ve bir derste eşcinsellikten olumlu olarak söz eden öğretmenlerin okullardan atılmalarını isteyen Briggs girişimi - Teklif 6 - yenilgiye uğratmak için dev ölçekli bir kampanya gerekti. Bu girişim, gay Amerikalıların o zamana kadar karşılaştıkları en ciddi tehditlerden biriydi. Bunun nedeni girişimin yalnızca bazı insanların seçim kaynağını tehlikeye atması değil, aynı zamanda lezbiyenlerin ve gaylerin ahlaki olarak uygunsuz olduklarını, onlara çocukların güvenilemeyeceğini en burgulu yoldan ilan etmesiydi. Diğer homofobik demagoglar gibi Briggs de daha önceleri sessiz duran örümcek kafalıları gay insanlara duydukları nefreti söylemeleri için teşvik etti. 1978 biterken San Francisco’daki lezbiyenler ve gayler buluşma mekanlarının ve klüplerinin bombalanmasından korkuyorlardı.

 

San Francisco’da sonuçta bombalar patlamadı ancak Gay Ulusal Eğitim Merkezi’nin olduğu kent merkezindeki ofiste çalışan herkes kendini tehlikede hissediyordu. Paranoyadan kaçınmaya çalışıyorlardı ama ne zaman bir arabanın motorundan geri tepmeden ses çıksa hepsi yere yatıyorlardı. Briggs’in teşvikiyle açığa çıkan nefret beyaz lezbiyenlere ve gaylere farklılığın yasaklandığı bir toplumun çirkinliğini gösterdi. Ayrıca gay hakları için mücadelenin 70’lerin başında hayal ettiklerinden daha zor olacağını gösterdi. Briggs’e karşı tüm eyalet çapında gerçekleşen direniş, onun Kasım seçimlerini büyük farkla kaybetmesine neden oldu. Bu yalnızca gay Californialılar için değil, eğer Teklif 6 onaylanırsa benzer saldırıların diğer eyaletlerdeki öğretmenlere de yöneltileceğini bilen tüm Amerikalı gayler için de bir zaferdi. Ancak kampanya çok yorucu olmuştu. Çünkü eşitlik için mücadele aslında hayatta kalma mücadelesiydi.

 

Ancak 27 Kasım Harvey Milk cinayeti çok daha büyük bir yara oldu. Bir büyük kentte görev yapmak için seçilen ilk gay müfettiş Milk’le birlikte liberal belediye başkanı George Moscone’de öldürüldü. O gece Castro bölgesinden belediye binasına kadar ellerde mumlarla yapılan yürüyüş San Francisco gay toplumunu bir kaç hafta önce kazanılan siyasal zaferden çok daha derin bir şekilde birleştirdi. Gay olmayan binlerce San Fraciscolu Castro bölgesinde kendiliğinden doğan bu acılı törene katıldılar. Belediye binasının merdivenlerinde Moscone ve Milk’in dostları ile iş arkadaşları saygı duruşunda bulunarak cinayeti önceden tahmin eden Milk’in hazırladığı bir bantı yayınladılar. Briggs’e karşı açılan kampanyada Milk, kendi görkemli kişiliğinin onu saldırgan bir aşırı sağcı için davetkar bir hedef yaptığının farkındaydı. Milk’i “benim beynimi dağıtan kurşunun Amerika’daki her kapalı kapıyı açmasını sağlayın” derken dinlemek dehşet verici bir deneyimdi.

 

Eski bir muhafazakar polis ve itfaiyeci olan belediye müfettişi Dan White, San Fracisco’nun bir işçi mahallesinden seçilmişti. 27 Kasım 1978 sabahı belediye binasına bodrum katta girmiş ve böylece ana kapıdaki metal dedektörleri atlatabilmişti. Belediye başkanını kendi ofisinde ard arda ateş ederek öldürdükten sonra, silahını tekrar doldurarak Milk’in ofisine yürüyüp onu da yine kendi odasında ard arda ateş ederek öldürmüştü. White görünüşe göre başkana yönetim kurulundan istifa ettikten sonra onu tekrar görevine atamayı reddettiği ve Milk’e de bakanı desteklediği için kızgındı. Cinayetlerin gerçek nedeni ise San Francisco’nun haddinden fazla gay hale gelmesiydi. 1970’lerde ülkenin her yanından binlerce gay ve lezbiyen San Francisco’ya gelmişti. 1977’de Milk’in seçilmesinin gösterdiği gibi siyasal güçlerini göstermişlerdi. Cinayeti tek başına işlese de, Dan White gay insanları yeraltına geri itmek için sağcıların ortak çabasını temsil etmekteydi. Ortada bir komplo olduğunu gösteren hiç bir kanıt bulunmasa da, Milk ve Moscone’u öldüren kişinin kimliği, patlamayı bekleyen anti-gay nefret fırtınasının toplanmasından daha az önemlidir. Polis Dan White’ı tutukladıktan sonra ona bir kahraman gibi davrandı.

 

Çok sayıda San Franciscolunun iyiliğine yönelik olarak algılanan bir tehditi bertaraf ederek Dan White soğuk kanlı bir cani olarak tanınmaktan kurtuldu. Gay insanlar ve destekleyicileri White’ı bu açıdan gördüler, ancak zaten gaylerin cinayetin öcünü alacak güçleri de yoktu. Duruşmadan önce gayler jüriden çıkarıldılar. Ne savcı ne de savunma hem White’ın cinayetlerinin arkasında yatan güdüyü, hem de polisin katı bağnazlığını gün ışığına çıkarabilecek olan politik bir dava istemediler. Hem savcı hem de savunma için cinayetleri hasta bir toplumsal düzenin kanıtları olarak değil de bir bireyin deliliği olarak göstermek daha güvenliydi. Homofobi henüz toplumsal bir gerçek olarak isimlendirilmemişti. Psikiyatristler White’ın fazla miktarda şeker almış olduğunu ve bu yüzden “yetenek yitimine” uğradığını söylediler. Gay basın ve liberal Bay Guardian savunmanın “eşcinsellik savunusunu” yerden yere vurdular.

 

5 yıl sonra jüri olayın kasıtsız cinayet olduğuna karar verdi. Ve 7 yıl hapis cezası uygun görüldü. (White bunun 5 yılını yattı) California yasaları kamu görevlilerinin cinayetlerinde idam cezasına olanak tanımaktaydı. Bu temize çıkarmadan deliye dönen 5.000 gay insan sokaklara döküldü. Belediye binasına yürüyerek binanın ön kapılarını kırdılar. Polis arabalarını ters çevirip ateşe verdiler. Belediye binasının önünde gösteri yapanlara saldırmalarına izin vermediği için şeflerine kızgın olan polis sürüleri Castro bölgesini işgal edip oradaki yayalara saldırdılar. Polis, Elphant Walk’ta -bir gay bar- saldırılarını sürdürdü, barı tahrip edip, bazılarını feci şekilde olmak üzere çok sayıda insanı dövdüler. Gecenin sonunda 100 gay insan ve 61 polis hastanelik olmuştu. Geçmişteki bar baskınlarını bilen ve şimdi de zaman zaman karşılaştıkları polisin kabalığına alışık olan gay San Fraciscolular yine de polisin Elephant Walk’a yaptığı saldırının vahşetinden şoke olmuşlardı. Cinayetler gibi bu saldırı da siyasal bir eylemdi ve amacı gayleri sindirip susturmaktı.

 

“Beyaz Gece Ayaklanmaları” gay toplumunun kendi üyelerinin yaptığı şiddet konusunda bölünmüş bıraktı. Bazı liderler şiddetten esef duyarken, diğerleri provakasyonun göz önünde tutulması gerektiğini söylediler. Mahkeme kararının barbarlığının sindirilmesi zaman aldı: Jüri önceden tasarlanmış cinayetlerin eğer kurbanlar bir gay erkek ve gay toplumuna sıcak bakan bir belediye başkanı ise ciddi suçlar olmadığını söylemişti.

 

Halkın içinden gelen cin fikirli bir politikacı olan Harvey Milk gay özgürleşmesinin radikal ve reformist kollarını kendinde birleştirmişti. Eski bir deniz piyadesi ve borsacı olarak aranan niteliklere sahipti. Briggs’e karşı televizyonda çok tartışma programına çıkmış, üzerinde takım elbiseyle Amerikan yurttaş özgürlüğü geleneğinden bahsetmişti. Bunun dışında Milk, neredeyse her yerde jean ve tişört giyerdi. San Fracisco’daki tüm azınlıklara ulaşmıştı. O, sıradan insanların güç sahibi olacakları bir zamandan bahsederdi. Edward Carpenter gibi onun da gay toplumunu aşan bir rüyası vardı. Nüktedan, saygısız, karizmatik ve teatral biri olan Milk çoğunluk politikacıdan çok farklıydı. Gay kimliğini öylesine coşkuyla yüceltirdi ki lezbiyenler ve gayler için bir halk kahramanı haline gelmişti.

 

1980’e gelindiğinde gay insanlar kendilerini güvenlice güçlü bir azınlık olarak kabul ettirmiş gibi görünüyorlardı. Tüm bir toplumun eşcinsellik hakkındaki fikrini değiştirme ideali artık ütopik görünse de “gay iyidir” fikrinin göreli yeniliği göz önünde tutulduğunda binlerce organizasyonun oluşturulması ve daha önemlisi gay olmanın ifade edilişinden taze bir gurur duyulması ciddi ilerlemelerdir. Popüler rozet “Biz Heryerdeyiz” bu radikal değişimin belirtisidir.

 

1970’lerin kazanımları tümüyle sağlama alınabilirdi, eğer ki gizemli bir virüs gay erkekleri öldürmeye başlamasaydı. Yıllar geçtikçe ölenlerin sayısı fırlayıp hastalığın tedavisi bulunamadıkça hareket ancak geleceğin tarihçilerinin değerlendirebilecekleri yönlerden derinden etkilendi. Bir hayli politik çalışma yapıldı. Ancak gay özgürleşmesi durdurulamaz denen bir ruhla değil. Harekete karşı çıkan sağcı tepki Reagan’lı yıllarda yoğunlaştı. Anti-gay şiddeti arttı. AIDS yüzünden eşcinsellik hastalıkla ilintilendirildi. Gayler ve lezbiyenler bir kez daha kendi var olma haklarını savunmak zorunda bırakıldılar.

 

AIDS gay toplum için ölçülemez kayıplara neden oldu, ancak hareket devam etti. Bunun nedeni kısmen AIDS krizinin yeni politik organizasyonlarla sonuçlanması ve diğer gay ve lezbiyen gruplarının fışkırmaya devam etmesidir. 1970’lerde açığa çıkmaya hazır olmayan çok sayıda insan 1980’lerde kendilerini artık hazır hissetmeye başladılar, ayrıca o zamana kadar bir çok genç insan da açığa çıkmıştı. 1980’lerde gay gruplar daha öncekilere göre daha fazla ayrışma eğilimine girdiler: Gençlik grupları, Washington’da lobi yapmak için bir politik eylem komitesi, renkli derili lezbiyenler ve gayler için gruplar, gay olimpiyatları ve kampüs gay grupları.

 

1970’lerde gay kimliği öylesine yeni ve zorlayıcı bir niteliğe sahipti ki kişinin diğer kimliklerini gölgeleme eğilimindeydi. İnsanlar lezbiyen ya da gay kimliklerini yaşamlarının merkezi olarak gördükçe siyasallaşma olasılıkları da yükseldi. Ancak 1980’lerde çok sayıda insan gay ve -örneğin, gay ve siyah, gay ve emekçi, gay ve özürlü, gay ve demokrat, gay ve yaşlı- olmak istemiştir. Grupların çeşitlenmesi gay özgürleşmesinin enerjisini dağıtma yönünde olsa da, hareket daha güçlü bir hale gelmişti, çünkü hareket hem daha fazla kurumsallaşmıştı (ücretli iş ve daha fazla önem kazanan kalıcı organizasyonlar) hem de hareket resmi organizasyonların içine alabileceğinden çok daha geniş ve çeşitli bir hale gelmişti. Kongrenin kulislerinde lobi yapan gayler gay özgürleşmesinde önemli bir eğilimi temsil etmektedirler - Amerikan toplumunda uygun bir güvenli oyuk elde etme eğilimi. Ancak bu lobicilerin gay olan yerli Amerikalılar, lezbiyen ayrılıkçılar, emekçi lezbiyen anneler, travestiler, yeni yetme gayler ya da hâlâ açığa çıkmamış tüm eşcinseller adına konuşmaları söz konusu değildir.

 

1950’lerin başında Mattachine’nin kuruluşunda ve ardından Stonewall’dan sonra Gay Özgürleşme Cephesinde ortaya çıkan gay özgürleşmesinin eski radikal itici gücü ACT UP (gücümüzü ortaya sermek için AİDS Koalisyonu)’ın doğuşunun kıvılcımını yaktı. ACT UP 3 yıl içinde 60 kentte şube açtı. ACT UP doğmuştu çünkü resmi kanallarda çözüm aramak gay erkeklerin yaşamlarını kurtarmıyordu. Yüzleştirme ve sivil itaatsizlik geriye kalan tek alternatif gibi görünüyordu. ACT UP üyeleri beyzbol maçlarında güvenli seks pankartları açarak, bir çok toplantıyı ortasında keserek, Beslenme ve İlaç İdaresi Binasında oturarak, New York Borsası’nda kendilerini bir balkona zincirleyerek, AIDS’lilere yardım etmekte hükümetin gecikmesini simgeleyen kırmızı bantlarla binaları sararak, ölenleri temsil etmek için San Francisico Castro Caddesi’nde vücutlarını boyayarak mücadele verdiler. Bu dikkat çekme taktikleri 1970’lerin başındaki feminist ve gay özgürleşmesi, bu kavramların her ikisi de hâlâ şok ediciyken, yüzleşmelerini hatırlatıyordu. Yüzleşmeler, toplantıların ya da olayların protestocular tarafından sıkça davalarını tanıtmak için hicivli komiklikler yaparak yarıda kesilmesiydi. ACT UP’ın doğrudan eylem taktikleri ilaç şirketlerini ve tıp bürokrasisini ilaç araştırması ve düzenlemesinde radikal değişiklikleri düşünmeye zorladı. (David Tuller, San Francisco Chronicle, 19 Haziran 1990: A8)

 

1980’lerde gay özgürleşmesinde olumsuz bir nokta 1986’da Anayasa Mahkemesi’nin livata yasalarının Anayasa’ya uygunluğunu destekleyen kararıdır. Bir diğer gerileme de Mayıs 1988’de İngiltere Hükümetinin yerel bir otorite tarafından “bilerek eşcinselliğin teşvik edilmesi ya da eşcinselliğin teşvik etme amacıyla materyal yayınlanması” veya “herhangi bir özgür eğitim yapan okulda eşcinselliğin bir aile ilişkisinin benzeri olarak kabul edilebilir olduğunun anlatılmasının teşvikini” yasaklayan madde 28’in onaylanmasıdır. Bu saldırgan yasa eşcinsellikten yansız olarak bahsetmekle -örneğin bir gay ve lezbiyen hakları hareketinin var olduğun söylemekle- “teşvik etmek” arasında ayrım yapmamaktadır. “Aile ilişkisinin benzeri” ifadesinin yanlılığı açıktır; bu ilişkilere giren insanlar için ilişkileri hiç bir şeyin benzeri, taklidi değildir. Madde 28’in kabul edilmesinin ertesi yılı çok sayıda lezbiyen anne çocuklarının velayetini yitirdi, lezbiyenlere ve gaylere yönelik saldırılar yüzde 11 arttı ve gay gençler arasında intihar oranı yüzde 20’ye çıktı (Connexios 29, 1989:7).

 

Hareketi en yoğun noktası 600.000 insanın katıldığı Ekim 1987 Washington Yürüyüşü’dür. Her katılımcının evde 5 dostu ya da tanıdığı olduğu varsayılırsa, gay ve lezbiyen hareketinin 3.000.000 kişilik bir güce sahip olduğu ortaya çıkar. Ancak bu çok daha büyük olabilir. Çünkü ABD’deki gay nüfusunun 22.000.000 olduğu tahmin edilmektedir (Gay America, 1989:47)

 

ONDOKUZUN ARKASINA SIĞINMAK

OMAYRA

 

beklemekle geçen aylardı bu senenin içine sığdırılanlar. sayısının unutulduğu ve benim de gün saymaktan bıktığım azap aylarıydılar. benim aşkım, tutsaklığım hep sayıların oyunu üzerine kuruldu. yeni oyunlara bir de bu hesap işleri katıldı (oyun içinde oyun). aşkı yaşamak ve yazmak yerine bininci gün hesapları yapıldı. bini devirdik ama o da bizde onarılmaz yaralar bıraktı.

belki de bunların tümü salak saçma, omayranın takıntılarıydı. yani belki de ortada geleceğini söyleyen bir erkekten başka ve onu bekleyen zavallı yarı deli omayradan başka bir şey yoktu. o her geldiğinde saatini sıfırlayan omayra, altmışbeşlik kırmızı evinde yerinde duramıyor ama o her gittiğinde saatini uzunca bir süre sonraya kurup kapanıyordu. onüç, onbeş, onyedi gün evinden dışarı çıkıp güneşin altında yürümedi, sigara içmedi, yaşamadı. öldü. sadece gözleri, uykusuz gözleri hep dolunayını aradı. (Bunu yazdığım gece de dolunay var ve bu sefer tüm pencereleri sımsıkı örtüp onun ışığının gözümü almasını engelliyorum.)

omayra hiç bir şeyin ardına sığınmaya çalışmıyor aslında. kendini savunmuyor. çünkü o sevgilisi abrahamın dediği gibi para almadan da orospuluk yapılacağını ispatlamıştı. (Aslında bu söz nasıl acıttı beni, yani küçük omayrayı. elleri(m) kanıyor.) şimdi her dokunduğu erkek bedeninden kendi bedenini ayrı tutuyor, kendisi sanki et, sanki her an çıplak. soyunan, sevişen, çabuk uyuyan. yastık üzeri notları bile para gibi görmeye başladı omayra. vücudunu kanatıyor. kokuyu atamıyor, yastığına sinen erkek kokularını. oysa biliyor, adı gibi biliyor yattığı tüm erkekleri. yaşını bile geçmedi sayısı, sadece öptü çoğunu; evlerine uğurlarken, yapamam kusura bakma derken. ama öpmek de ihanettir. beyninin ihaneti yeterlidir. her öpücük atılan bir çentik, sevilmiş diye düşünülen bir erkek (Neden ondokuz şimdi anlıyor musun abraham?)

abrahamın sonsuz gidişini kaldıramazdı bedeni ki öyle oldu zaten. sonrası ne çok yanılgı, ne çok insan. dolunayın birden alaşağı edilmesi, kör topal dolunay yani. şimdilerde bedenlerini çok iyi tanıyan iki erkeğin birbirlerinden kilometrelerce uzaklarda ayrı ayrı yaşamlar sürmeleri, “yeni sevgilileri” kazanmaya çalıştıkları paraları, (paranın onların arasını açması) gerçekdışı gibi geliyor omayraya. aklının ucundan bile geçmezdi bir gün gelip de böyle olacağı.

omayra:

“her telefon çaldığında aniden irkiliyorum. aklımdan abrahamın aramasını ne kadar beklediğimi şaşırtıcı bir şekilde farkediyorum, elim titriyor. ona ne diyeceğimi düşünüyorum, bilemiyorum.”

aslında omayra neden hala aptallık ediyordu ki, yani o abrahamı zaten aylarca beklemişti. aylarca beklemeye de razıydı hala. ama ne zamana kadar belirsiz, ucu açık bırakılan bir tarihe inanmak ona göre geriye saymaktı bu yaptığı. sayı sıfırlanınca tekrar bildiği en büyük sayıdan geri geri saymaya yeniden başlıyordu. sonunda artık abrahamın omayrasız hayatını farkedince omayra da abrahamsızlaştıramadığı hayatını farketti. kendine gelmeliydi, yaşamalıydı hayatını nasıl da bir erkeğe ve onun komplekslerine ayarlamıştı. kendini eve kapanmış, sevgililerini bekleyen tüketilmiş kadın ve erkeklere benzetiyordu. tükenmişti. üretemiyordu. tüketen en sevdiği varlık olunca bunun farkına varması oldukça güçleşmişti. en son ne zaman biriyle film izlediğini, kahkahalar attığını, yemeğe çıktığı, birine çiçek aldığını, telefonda kendine şarkılar söylendiğini hatırlamıyordu bile. haftasonu kilometrelerce uzaktan gelen abraham ile tek yaptığının sevişmek olduğunu ertesi gün onun çekip gittiğini, kendinin gene eskisi gibi kalakaldığını gördü. omayra sonunda GÖRDÜ! “ben senin için tanrıya inanmaya bile razıydım abraham. tek isteğim geceler yalnız uyumamaktı. kaybettik.”

 

“OTOMOBİLE KARŞI BİSİKLET”

 IVAN ILLICH

ENERJİ VE EŞİTLİK

AĞAÇ YAYINCILIK, İSTANBUL, 1992,

 

abd’de bisikletlilerle polis çatıştı

“ABD’de “otomobile karşı bisiklet” kampanyası için bir araya gelen bisikletliler ile polis ve araba sürücüleri arasında çıkan çatışmada 250’den fazla kişi tutuklandı, 2 polis yaralandı. San Francisco polis yetkililerinden Mary Heffernan, 6 bin bisikletlinin katıldığı ve denetim altına alamadıkları dünkü olaylar sırasında en az 250 kişinin tutuklandığını söyledi. San Francisco’da, her ay, bisikleti alternatif olarak öne sürenlerin katıldığı bisikletli gösteri düzenleniyor.”

27 Temmuz 1997, Radikal

 

 

İnsanoğlu herhangi bir aletten yardım görmeden verimli bir şekilde hareket edebilir. Vücudundaki bir gram ağırlığı on dakika içerisinde 0.75 kalori harcayarak bir kilometre taşıyabilir. İnsan ayaklarıyla hareket ettiğinde termodinamik olarak motorlu bir taşıttan ve bir çok hayvandan daha verimlidir.

 

Bisikletler termodinamik olarak verimli olmaktan öte, aynı zamanda ucuzdurlar. Çok daha düşük maaşıyla bir Çinli, Amerikalı’nın hantal arabasını satın almak için tahsis ettiği iş saatinin yalnızca küçük bir bölümüyle sağlam bir bisiklet satın alabilir. Bisiklet trafiğini kolaylaştırmak için gerekli kamu hizmeti ile yüksek hızın gerçekleştirilebilmesi için gereken altyapının maliyeti karşılaştırıldığında, aradaki fiyat farkı oransal olarak her iki sistemde kullanılan araçlar arasındaki fiyat farkından daha azdır. Bisikletli sistemde mühendislerce inşa edilecek yollara ancak belirli yoğun trafik noktalarında gerek vardır. Üstelik asfalt yollardan uzakta yaşayanlar araba ve trene bağlı olsalardı otomatik olarak daha fazla soyutlanmış olacaklardı. Bisiklet, insanı yürüyemeyeceği yollara mahkum etmeksizin yarıçapını genişletmiştir. Bisikletini süremediği durumlarda genellikle ittirerek götürebilmektedir.

 

Bisiklet aynı zamanda çok az yer kaplar. Bir otomobilin park ettiği yere onsekiz bisiklet park edilebilir. Tek bir otomobilin hareket alanında otuz bisiklet hareket edebilir. 40.000 kişiyi bir saatte bir köprüden karşıya trenle geçirebilmek için iki şerite ihtiyaç varken, otobüs için dört, otomobillerle geçirebilmek için oniki ve bisikletleri üzerinde geçirebilmek için yalnızca bir şerite ihtiyaç vardır. Bütün bu araçlar içerisinde yalnızca bisiklet insanların bir kapıdan diğerine yürümeden gidebilmesini sağlar. Bisiklet sürücüsü kendi iradesiyle istediği yere, kullandığı aracın sebep olacağı, kendisinin engellendiği yerleşimlerden geçmeksizin rahatlıkla ulaşabilir.

 

Bisikletler, insanların kıt olan mekan, enerji ve zamandan önemli sayılabilecek miktarları tüketmeksizin daha hızlı hareket edebilmelerini sağlar. Her kilometre için daha az bir zaman harcayarak, yılda daha fazla seyahat imkanına kavuşurlar. Başkalarının zamanı, enerjisi ve tarifelerine aşırı ve yersiz hak iddialarında bulunmaksızın, teknolojik atılımlardan faydalanabilirler. Diğer insanların hareketlerini sınırlandırmadan, kendi hareketlerinin efendisi olurlar. Bu yeni araçları yalnızca kendisinin tatmin edebileceği ihtiyaçları ortaya çıkarır. Motorlu hızda her artış, zaman ve mekan üzerinde yeni talepleri doğurur. Bisikletin kullanımı ise kendi kendisiyle sınırlıdır. Bisiklet insanların miras aldıkları doğal dengeyi bozmadan hayat-mekan ve hayat-zamanları arasında, çevreleriyle kendi benlikleri arasında yeni bir ilişkinin doğmasına imkan tanır. Kendi gücüyle hareket üzerine kurulu çağdaş bir trafiğin üstünlükleri açıktır ve ihmal edilmektedir. Daha iyi bir trafiğin daha hızlı aktığı iddia edilmekte, fakat hiçbir zaman ispatlanamamaktadır. Hızlandırmayı savunanlar, insanlardan bunun fiyatını ödemelerini istemeden önce, iddialarını ispatlamaya çalışmalıdırlar.

 

Bisikletle, motorlar arasındaki sinirli mücadelenin artık sonu geldi. Vietnam’da aşırı sanayileşmiş bir ordu, bisiklet hızına göre örgütlenmiş bir halkı, ele geçirmek istediyse de başarılı olamadı. Alınacak ders çok açık olsa gerek. Yüksek enerjili ordular savundukları ve saldırdıkları insanları yok edebilir, ancak kendilerini savunan bir insan topluluğuna karşı son derece sınırlı bir etkiye sahiptir. Vietnamlıların savaşta öğrendiklerini, barışta ekonomide uygulayıp uygulayamayacakları; onlara zaferi getiren değerleri koruyup koruyamayacakları beklenip görülmeye değer.

 

Ürkütücü ihtimal şu ki; sınai ilerleme ve artan enerji tüketimi uğruna, Amerikan bombardıman uçaklarının Vietnamlıları yakıt, motor ve yollardan mahrum bırakmasıyla yönelinen eşitlik, rasyonellik ve özerklik yapısının bozulmasıyla, kazanılan zaferler mağlubiyete yüz tutacak. (Aynen öyle oldu!)

 

İnsanlar yalnızca birkaç günlük yolculuğa çıktıklarında değil, günlük yolculuklarında da ulaşıma bağımlı hale gelince, sosyal adaletle motorize güç, etkin hareketle aşırı hız, kişisel özgürlükle makinanın yönlendirdiği yolculuk arasındaki çelişkiler keskin bir şekilde göze çarpıyor. Otomobillere zoraki bağımlılık, iyileştirilmiş bir ulaşımın kazandırdığı sözde değerlerle, insanların kendi doğal güçleriyle hareket ettiği bir topluluğu inkar ediyor.

 

İnsanlar ayakları üzerinde de çok güzel hareket ediyor. Ulaşımın bu ilkel yolu daha detaylı incelendiğinde ve modern şehirlerdeki veya sanayileşmiş çiftliklerdeki bir çok insanla karşılaştırıldığında çok daha etkin bir yol olarak belirecektir. Bu özellikle, modern Amerikalıların çoğunun tünellerde, koridorlarda, park alanları ve mağazalarda olmak üzere yürüyerek katettikleri ortalama yolun atalarınınkinden az olmadığı anlaşıldığında daha da ilginçleşecektir.

 

Tipik bir Amerikan erkeği yılda 1.600 saatten fazla zamanını arabasına ayırır. Arabası yürürken ve aylak aylak dururken, onun içindedir. Onu park eder ve arar. Onu süslemek ve aylık taksitlerini karşılamak için para kazanır. Petrolünü, geçiş ücretini, sigortasını, vergisini ve bandrolünü ödemek için çalışır. Uyanık geçirdiği onaltı saatten dördünü yolda ve yola hazırlık için harcar. Bu hesaplamaya ulaşımın hükmettiği diğer faaliyetler için harcanan zaman; yani hastahanelerde, trafik mahkemelerinde ve garajlarda, otomobil reklamlarını izlemede veya bir sonraki otomobil alımının kalitesini artırmak üzere düzenlenen tüketici eğitimiyle ilgili toplantılarda harcanan zaman dahil değildir. Örnek Amerikalı 7500 mili katetmek için 1600 saatini verir; yani saatte beş milden daha az hız. Ulaştırma sanayiinden mahrum ülkelerde de insanlar aynı şeyleri yapabiliyorlar: istedikleri yere yürüyorlar ve toplumlarının zaman bütçesinin yüzde yirmisekizi yerine yalnızca yüzde üç ila sekizini trafiğe ayırıyorlar. Zengin ülkelerdeki trafik ile fakir ülkelerdeki trafiği ayıran, çoğunluk için ömür boyunca bir saatte katedilen ortalama milin fazlalığı değil, ulaştırma sanayiince paketlenen ve eşitsiz olarak dağıtılan yüksek dozda enerjinin zoraki olarak daha fazla tüketilmesidir.

 

Tiryaki yolcu yalnızlığın da, ilişkilerin de taşımanın bir ürünü olduğu bu garip dünyada kendini güvende hissetmek istiyorsa, bir dizi yeni inanış ve beklentiyi benimsemelidir. O, hareket etme hürriyeti ile hareket ettirilme hakkının aynı anlama geldiğini düşünür. Demokratik sürecin seviyesinin ulaşım ve iletişim sistemlerinin gücüyle ilişkili olduğuna inanır. Dilin ve ayakların siyasal gücüne olan inancını yitirmiştir. Bunun sonucunda, istediği bir vatandaş olarak daha fazla hizmettir. Hareket etme ve insanlarla konuşma özgürlüğünde değil, bir yerden bir yere götürülmek ve gazete, radyo, televizyon vasıtasıyla bilgilenmek talebinde ısrar eder. Eşyaya kulluktan kurtulmak yerine daha iyi ürün ister. Bu nedenle, istediği hızlanmanın kendi kendisini mağlup ettiğini ve eşitliği, özerkliği bozacağını ve serbest zamanı daha fazla azaltacağını görmeye başlaması hayati öneme sahiptir.

 

LuGat

emre&devrim

A

andy warhol’u vurdum (I shot Andy Warhol)

Yönetmen: Mary Harron

Oyuncular: Lili Taylor, Jared Harris, Martha Plimpton.

ABD, 1996.

1968’de radikal feminist devrimci hareket SCUM’ın (Erkekleri Kesme Derneği/ Society for Cutting up Men) kurucusu ve yegane üyesi, lezbiyen ve yoksul bir yazar olan Valerie Solanas bir şekilde dönemin en popüler kişilerinden Andy Warhol’la tanıştı. Andy Warhol’a kendi oyunu “Up Your Ass/ Kıçına Girsin” in bir kopyasını sunan Valerie bu arada sokaklarda kendi kurduğu derneğin manifestosunu satmaya çalışır. Andy Warhol’la ilişkisi

onu vurmasıyla son bulan Valerie bundan sonra şöhrete erişti.

Andy Warhol’u Vurdum filmi buraya kadar Valerie Solanas’ın hayatını, New York’un “sanat çevresini”, Andy Warhol’u ve çevresini anlatır. Aşağıda Valerie Solanas’ın artık bir feminist klasiği haline gelmiş 1967 tarihli SCUM manifestosundan bir bölüm sunuyoruz.

“Tam anlamıyla benmerkezci olan, ilinti kurmaktan aciz; kocaman, işgalci, yaygın bir cinsellikle dolu erkek, fizik olarak pasiftir. Pasifliğinden nefret ettiği için bunu kadına yansıtır, erkeği aktif olarak tanımlar, sonra kendisinin böyle olduğunu kanıtlamaya girişir (“Erkek olduğunu kanıtlamaya girişir.”) Bunu kanıtlamaya çabalarken bellibaşlı aracı düzüşmedir (Koca Malı götüren Koca Çüklü Koca Adam). Bir hatayı kanıtlamaya çabaladığı için, bunu tekrar tekrar “kanıtlama”sı gerekir. Demek ki düzüşme, pasif olmadığını, kadın olmadığını kanıtlama yolunda umutsuzca bir çabadır.”

 

G

gay aktivist

Kelime, enerjilerinin büyük bir kısmını eşcinsel kadın ve erkeklere daha iyi bir yaşam sağlayacak sosyal bir değişimin gerçekleşmesine adayan kişiler için kullanılıyor. En bilinen kurumsallaşmış hali ise New York’ta, 1969 Stonewall Ayaklanmasının ertesinde kurulan Gay Activists Alliance (GAA). Dünyanın birçok yeriyle bağlantısı bulunan grup, kendine sembol olarak Yunan harfi lambdayı aldı.

 

H

homofobi

Eşcinsellere ve eşcinselliğe karşı olumsuz yaklaşım. Önyargılara dayalı bir çeşit ırkçılık.

1-Kurumsal Homofobi: Gay ve lezbiyenlere karşı açıkça bir düşmanlık ve gay ve lezbiyenlerin varlığını yadsıma, talep ve ilgilerinin meşruluğunu tanımama. Kurumsal homofobi, kendini, eşcinsellik karşıtı kanunlarda, yasama organlarının, mahkemelerin, dinlerin ve toplum içindeki kimi grupların yaklaşımlarında gösterir. Gay ve lezbiyenlerin yok sayılması çeşitli kurumlarca da desteklenir. Örneğin medyada aile, aşk vb. kavramların yalnızca heteroseksüellikle ilişkilendirilerek ele alınması. Cinselliğin çok katı cinsiyet rollerine ve üremeye dayalı olarak tanımlanmasının homofobinin oluşmasında etkili olduğu söylenebilir.

2-Bireysel Homofobi: Birçok heteroseksüelin “heteroseksist bir dünya görüşü”nü benimsemesi ve tanıdıkları bütün insanların heteroseksüel olduklarını varsaymaları. Bu yaklaşımın, heteroseksüellerin gay ve lezbiyenlerle karşı karşıya gelememesinden (gay

ve lezbiyenlerin kimliklerini saklamaları) olduğu kadar, aslında eşcinsel arzuları olduğu halde toplumsal baskılardan dolayı bir tepkiden de kaynaklanabileceği öne sürülmektedir.

3-İçselleştirilmiş Homofobi: Gay ve lezbiyenlerin kendileri de homofobiden tamamen bağışık değildir. Bu, büyük ölçüde eşcinselliğe karşı düşmanlığın kural olduğu bir toplumda yetişmiş olmaktan kaynaklanır.

Homofobinin her türüyle ve önyargılarla mücadele etmenin her koşulda geçerliliği olabilecek tek bir stratejisi olmamakla birlikte, gay ve lezbiyenlerle heteroseksüellerin toplumun her alanında daha çok karşılaşması heteroseksüellerin homofobisini azaltmada en etkili yol gibi görünmektedir.

 

L

lezbiyen

1-Eşcinsel kadın.

2-Eşcinsel kadınları, ilişkilerini, etkinliklerini, onlar tarafından oluşturulan organizasyonları ve yayınlarını tanımlamak için kullanılan terim.

 

Ş

şölen

Eflatun’un “Symposion” adlı yapıtının Türkçe çevirisi. Symposion, hep birlikte içme anlamına geliyor. Akşamüstü başlayıp, geç vakte kadar sürerdi bu çeşit toplantılar. Symposion bir törendir. Şarap içilir, şiirler okunur. Eflatun’un anlattığı Symposion’un konusu Eros -yani sevgi. “Her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız. Pisi balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı parçamızı arar dururuz. Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onları bu kadar coşkunlukla birleştiren zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır.” Şölen, erkekler arası ve kadınlar arası aşkın ahlaksızlıkla ilgili bir şey olmadığını söyleyen Eflatun’un sevgi, dostluk, güzellik üzerine yazdığı bir söyleşi.

 

X

aşk

geri gel sık sık ve beni al,

sevgili şehvet, geri dön ve al beni-

gövden uyanınca,

eski tutku kımıldayınca kanda;

dudaklar ve ten hatırlayınca

dokunmuş gibi ürperince el.

geri gel ve al beni geceleyin,

dudaklar ve ten hatırlayınca.

Konstantinos Kavafis

 

Ñ

ZAMAN VE AKŞAM

 

zaman ölü bir akşamın üzerine kilitlendi

ufukta çığlık dağıtıyor unutulmaz kızıllıktaki o rengi

 

ah nerde kaldı diyorum dumanını arıyorum

gelmiyor belki de gelmeyecek

limanda beklediğim o gemi

 

şimdi biçareyim nerde beni arayan sessizlik

dur durak bilmiyorum

elimde kum gözümde ölüm gidiyorum

 

artık sandığım bir şey var içimde benden uzak

zaman mı yakın bana yoksa akşam mı

hangisi

 CAN UĞUR

 

 

GL KİTAPLIĞI

FEMİNİST TEORİ

Josephine Donavan, 1997, İletişim Yayınları

Erkek kardeşlerimizden tek istediğim, ayaklarını boğazlarımızdan çekmeleridir.

Sarah Grimké , 1837

“Okuryazarlık, okuyabilme becerisinden daha fazla bir şeyi ifade eder. Kişinin kendi tarihini, kökenlerini bilmesi, dünyaya başkaları tarafından kendisine dayatılan bir açıdan değil, kendi halkının açısından bakabilmesi anlamına gelir.

George Santayana, kendi tarihlerini bilmeyen kuşakların o tarihleri tekrar etmeye mahkum olduklarını söylemişti. Nikki Giovanni de insanın kendisine, toplumuna ve dünyaya ilişkin eleştirel bilginin, özgürlüğü güçlendireceğinin altını çizer.

Kadınlar da kendi tarihlerini öğrenip yeni kuşaklara öğretmedikçe, köleliğin eski görüntülerinin tuzağına düşecekler ve güçlükle kazanılmış özgürlükleri yitireceklerdir. Bu tarihin önemli bir bölümü, yüzyıllar boyunca geliştirilmiş olan feminist kuramdır. Kadınlar bu kuramın bilgisine sahip olmadıkça cahil kalacaklardır.” diye başlıyor kitap. Bu giriş kitabı okumaya başlamadan önce okuyucuya cesaret vermek ister gibi. Kitapta çok sayıda, uzun alıntı var. Bir çok yerde teori derinlemesine işleniyor ve feminist teorinin diğer teorilerle olan ilişkisi anlatılıyor. Bu ilişki anlatılırken diğer teori hakkında da kayda değer bilgi veriliyor. Örneğin feminizm ve Freudculuk bölümünde önce uzun uzun Freud’dan bahsediliyor, daha sonra teoriler arası ilişkiye geçiliyor.

Feminizm lezbiyenler bir yana, gay erkekler için de çok şey anlatıyor. Feminizmin kavramlarıyla gay özgürleşmesinin ortaya attığı kavramlar arası yakınlık ve bağlantı, iki hareketin içiçeliğini gösteriyor. Feminist kadınlar seksizm ve erkek egemen toplum derken, bizler heteroseksizm ve heteroseksüel erkek egemen toplum diyoruz. Feminizmin cinsiyete toplum tarafından şekil verildiğini ortaya sermesi, gay/lezbiyen kuramcıların cinsel yönelimin de toplum tarafından şekillendirildiğini, heteroseksüelliğin zorunlu ve tek seçenek olarak sunulmasının kökeninde doğa veya ilahi iradenin değil toplumsal işleyişin yattığını ve bu işleyişin değiştirilebilir olduğunu görmelerini kolaylaştırdı. Gay/lezbiyen hareketiyle kadın hareketi arasında ayrıca organik bir de bağ vardır. Bu bağ hem kadın hem de eşcinsel oldukları için çifte baskı altında olan lezbiyenlerdir. Varolan baskıcı düzenin erkek egemen, heteroseksist olduğu düşünülürse, zaman zaman kendilerini reformist olarak gösterseler de, kadın ve gay/lezbiyen hareketi özünde radikal hareketlerdir. İki hareket de toplumu değiştirmeyi amaçlar. Feminist mücadelenin geçmişi, gay/lezbiyen hareketinden daha uzun ve zengin olduğu için feminizmin teori ve pratiğini öğrenmek bizler için büyük önem taşıyor.

Kitabın altıncı bölümünde radikal feminizmin bir parçası olarak lezbiyen feminizm anlatılıyor. Kitapta lezbiyen kimdir sorusuna lezbiyen feministlerin ağzından cevap veriliyor. Bunlardan bir kaç alıntı:

“Kadınları seven, kollamak ve destelemek üzere ve yaratıcı ve bağımsız olarak çalışacak bir yaşama ortamı yaratmak için kadınları seçen kadınlar lezbiyendir(1).

Lezbiyen nedir? Bir lezbiyen, tüm kadınların patlama noktasına dek yoğunlaşmış olan gazabıdır. O, çoğunlukla son derece erken bir yaştan başlayarak, toplumun kendisine izin verdiğinden daha özgür ve daha bütün olmak için içinden gelen dürtülere uygun olarak davranan bir kadındır(2).

Lezbiyen, erkeğe eşit olmaya cesaret eden, ona ait olan haklara meydan okumaya cesaret eden (erkekler arasında değişim malzemesinin bir parçası olan kadınları da içererek) kendine ait gereksinimlerin önceliğini açıklamaya cesaret eden bir kadına yapıştırmak üzere, erkek tarafından icat edilen bir etikettir(3).

Feminist olmayan bir lezbiyen hiç görmedim... doğuştan bir erkekten daha az akılcı ya da güçlü olduğuna inanan bir lezbiyen hiç görmedim; “kadının rolü” pisliğini ağzına alan bir lezbiyen hiç görmedim. Erkek egemen toplumda lezbiyenlik bir akıl sağlığı işaretidir(4).

Her kadında kadınlık enerjisiyle harekete geçen, güçlü kadınlara doğru çekilen, o enerjiyi ve gücü ifade eden bir edebiyat arayan şey, onun içindeki lezbiyendir... Yaratıcı olan içimizdeki lezbiyendir, baba sözü dinleyen kız yalnızca bir yük beygiridir”(5).

Ve son bir alıntı;

“Geleceğin kadın kültüründe, o fantezilerin fantezisinde, sol el her yerde açıkça sallanırken, dolunay tepemizde güneş gibi parladığında, ikilik (ya o, ya diğeri) yerine çoklukta (bu ve öteki) giderek ısrar edilmesiyle her bir beyaz/siyah=sağ/sol=iyi/kötü parçacık genlerimizden silinip atıldığında, bizler, bir gezegen olarak savaş, para, hükümetler, ırkçılık, aile ve dini sistemler vb. ataerkil araçlar olmaksızın işbirliği içinde yaşadığımızda(6).

 

(1)-Blanche Wiesen Cook, “Female Support Network”

(2), (3)-Radikalezbiyenler

(4)-Martha Shelley, “Notes of a Radical Lesbian”, Morgan, Sisterhood;s.308.

(5)-Adrienne Rich, “It is the Lesbian in Us...” (1976), On Lies, Secrets, and Silence, s.200-201.

(6)-Gina Cavina, The Lesbian Reader, s.91.

 

 

Sergey Yesenin

Yeni birşey değil ölüp gitmek bu hayattan,

Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.

 

Ben, Sergey Yesenin

1895 yılı 21 Eylül’ünde doğdum. Ryazan ili, Kuzminskaya kasabası, Konstantinov köyünde. Babam köylü Aleksandr Nikitiç Yesenin, annem Tatyana Fyodorovna.

 

Şiir yazmaya 9 yaşımda başladım. 5 yaşımda okumayı öğretmişlerdi. Ozanlar arasında en çok Lermontov ve Koltsov’u beğeniyordum. Puşkin’e daha sonra geçtim.

 

1915’in sonbaharında Kliuev köye yolladığı bir telgrafla kendisini ziyaret etmemi istedi. Benim için yayıncı Averyanov’u aradı ve bir kaç ay sonra da ilk kitabım, aslında 1915 Kasım’ında, ama 1916 tarihli olarak çıktı.

 

Devrimin ilk dönemini bilinçli olmaktan çok kendiliğinden bir onayla karşıladım. 1918-21 döneminin tüm Rusları gibi yersiz yurtsuz yaşamım başladı.

 

1919 yılında bir yandan benim, diğer yanda Şedşeneviç’in kurudğu imajinizm akımı, Rus şiirini bir başka algılama yatağına doğru çevirmiş olsa da tersine henüz hiç kimseye tam yetkinlik sağlama hakkı vermemiştir. Şimdi her türlü okulu yadsıyorum. Sanıyorum, ozan herhangi bir belirli okula bağlanamayabilir de. Bu, ozanın ellerini ve ayaklarını bağlıyor. Ancak özgür bir sanatçı özgür bir söz doğurabilir.

20.6.1924

 

SERGEY YESENIN: (...) 1910’lu yıllarda Rusya’da kendilerine narodnik (halkçı) denen bir grup şair ortaya çıktı; sadece kökenlerinden dolayı değil ama (ayrıca) yirminci yüzyılda köylülüğün hayatta kalması ve kaderi asıl temalarını oluşturduğu için de. Bu grubun tartışmasız lideri Nikolai Kliuev’di (1887-1937). Khlysty (Christ-İsa kelimesinin çoğulunun bozulmuş hali) mezhebine bağlı bir narodnik ailesinden doğan Kliuev, Rus sembolistleri tarafından geliştirilen yerel köy folklorüyle modernist stili ve şiirleştirmeyi birleştirmeyi öğrendi (ve kendini izleyenlere öğretti). 1912’de basılan iki şiir kitabı “Çınlayan Çamlar” ve “Kardeşçe Şarkılar” sansasyon yarattı ve Kliuev’i ünlü yaptı. Kliuev’in gizlenmemiş eşcinselliği bir çok şairin, eleştirmenin ve edebiyat köylüsünün onu bütün Rus köylülerinin en önemli edebiyat sözcüsü saymasına engel olmadı. Kliuev’in bir çok köylü entelektüelle ilişkisi oldu ama yaşamının en büyük aşkı, batıda Amerikan dansçı Isadora Duncan’la olan kısa evliliği ile tanınan Sergey Yesenin’di. (1895-1925). İki yıl boyunca (1915-1917) Kliuev ve Yesenin beraber sevgili olarak yaşadılar ve bunu şiirlerinde de yazdılar. Yesenin, sözü edilmeye değer bir şairdi. Üç ünlü kadınla evlenmesine rağmen (Duncan’ın yanı sıra, Leo Tolstoy’un torunu ve ünlü bir oyuncu) Yesenin yalnızca diğer erkeklere dair olduğunda anlamlı aşk şiirleri yazabiliyordu.

 

Yesenin, Kliuev ve Kuzmin Ekim Devrimi’ni oldukça desteklemişlerdi ama bu Troçki’nin ve Sovyet basınının devrim sonrası zamanlarda onları gereksiz olarak görmesini engellemedi. Sovyet basınının bu yaklaşımı 1920’ler boyunca gay olsun olmasın, ünleri devrim öncesi zamanlardan gelen bütün yazarlara gösterdiği standart yaklaşım haline geldi. (Simon Karlinski’nin bu döneme ilişkin daha ayrıntılı ve kapsamlı değerlendirmelerini

KAOS GL Dergisinin 16. sayısında bulabilirsiniz.)

 

YORULDUM YAŞAMAKTAN

 

Yoruldum yaşamaktan öz toprağımda

Özleyerek esmer buğday ve enginleri

Koyup giderim ben bu damı da,

Uzaklara hırsız ve serseri.

 

Giderim ak perçemleri boyunca günün

Varmak için yoksul sığınağıma.

Ve yardım eder bana sevgili dostum,

Bıçağımı biler çizmemin kınına.

 

Baharla ve güneşle çimende

Sarmalanmış sarı yollar,

Adı yüreğime işli sevgili de,

Beni eşiklerden kovalar.

 

Ve birgün baba ocağına yine dönerim,

Sevinirler, o sevinçle avunur, yaşarım,

Yeşil bir akşam dibinde pencerenin

Mintanımın koluyla kendimi asarım.

 

Ak saçlı söğütler başucunda ilmiğin

Salkımlarını daha da sevecen indirirler.

Ve yıkanıp arınmamış gövdemi benim

pek havlamaları eşliğinde toprağa

verirler.

 

Ay ise yüzecek ve yüzecektir

Düşürerek küreklerini göller üzerinde,

Ve Rusya yaşamını hep sürdürecektir,

Dans edecek ve ağlayacak tahta

perdelerde.

 Sergey Yesenin

 

ELVEDA DİYOR ÇİÇEKLER BANA

 

Elveda diyor çiçekler bana,

Başlarını eğerek aşağı,

Yar yüzü ve baba ocağı

Görmeyeceğim sonsuz, bir daha.

 

Sevgili de ne! Ne çıkar!

Çok gördüm bunları, dünyayı gördüm,

Gömüt ürpertisi bu, bende kıpırdar,

Yeni bir okşayış gibi benimsiyorum.

 

Tüm yaşamı kenardan gülümsemeyle

Geçerken bu yüzden erdi bilincim,

Daima, daima şu söz dilimde,

Bir eşi var bu dünyada herşeyin.

 

Gelir nasıl olsa bir başkası,

Gideni geri getirmez keder,

Kalan nazlı yare dilde şarkısı

Yeni gelen daha güzel ezgiler söyler.

 

Ve kulak verir şarkıya sessizlikte,

Ellere yar olan o sevgili,

Anımsar beni bir gün belki de

Anımsar gibi bir eşsiz çiçeği.

 

Sergey Yesenin

 (Şiirlerin Türkçesi Azer YARAN, Ayça Yayın, Mart 1982)

MEKTUP-LAR-DAN

 

..... Cezaevi, Nazilli

Yeni Dünya Düzeni ve neo-liberalizmin kıskacında olan insanlıkla beraber, ortak olan acıları dindirme ve özgürlükler alanını genişletme çabanıza ve özgür seçim haklarımıza uzanan elleri havada bırakmaya yönelen mücadelenize saygı duyuyor, başarılarınızın devamını diliyorum. Seçimim sizinkinden farklı olsa da bunun toplumca zorlamaya tabi tutulamayacağınız bir hak olduğunu en az sizin kadar savunuyorum. Bunun yanında özgürlükçü geçinen ama ideolojik, hiyerarşik formülasyonlarıyla pek de öyle olmadıklarını, en azından engelleyici duvarların bazılarını yıkarak yerine yenilerini kuran sosyalistleri de başta sizin haklarınız olmak üzere tüm özgürlüklere sahip çıkmaya davet ediyorum... Mücadelemiz ortaktır... (16.6.1997)

...... Cezaevi, Bursa

Merhaba,

 

Sevgili KAOS GL çalışanları, bu mektubu size ...... cezaevinden yazıyorum neden yazdığıma gelince aslında bakarsanız bu soruya tam olarak ben de cevap veremiyorum ama şu kadarını söyleyebilirim. Sizinle tanışmak, en azından yazışmak ve merak ettiğim konuları paylaşmak ve tartışmak beni sevindirecektir. Sanırım bu yeterli olmuştur.

 

Adresinizi nereden aldığıma gelince, dedim ya ben cezaevinde bulunan biriyim. Yani burada her şey mümkün. Ne zaman neyle karşılaşacağınız belli olmuyor. Neyse daha fazla uzatmadan devam edeyim. Beraber yaşadığım, daha doğrusu aynı koğuşta yeni yaşamaya başladığım bir anarşist arkadaşta derginize rastladım. Tabi hemen alıp okudum. Bu arada doğrusunu söylemek gerekirse biraz şaşırdım. Neden mi? Aslında nedeni çok açık. Yaşadığımız coğrafyada eşcinselliğin ve lezbiyenliğin sapıklık ve düzen hastalığı olduğu düşünülürse göstermiş olduğunuz cesaretin benim için biraz şaşırtıcı olduğunu söyleyebilirim.

 

Bana gelince kısaca kendimi tanıtmam sanırım iyi olacak. 3 seneyi aşkın bir süredir siyasi kimlik’le cezaevindeyim. Bir bakıma sizinle aynı kaderi paylaştığımı da söyleyebilirim. Nasıl mı? Kimliğim gereği hem sistemle ayrıca başkalarına göre ucube ve uç düşüncelerimle de klasikleşmiş dünya görüşleri -toplum onun kopmaz parçası- değer yargılarıyla olan kavgadan dolayı sizinle aynı şartları paylaştığımı düşünüyorum.

 

Eğer bunu tanıtma olarak kabul ederseniz şimdilik bu kadar. İlerde daha geniş tanışacağımıza inanıyorum ve mektubu kısa tutuyorum. Şimdilik hoşçakalın. (1.7.1997)

 

...... Cezaevi, Bergama

Merhaba dostlar,

 

Uzun süredir toplumlarımız içerisinde olmanıza rağmen örgütlü bir çıkışınızdan daha yeni haberdar oluyorum. İlkin KAOS GL’nin bu duruşunu desteklediğimi, eşcinsel bir hareketin bu toplumlara gerekli olduğunu belirtmek istiyorum. İnsanların kendilerini nasıl istiyorlarsa öyle ifade ettiği, devletin bunun üzerinde zorlayıcı ve baskıcı olmadığı bir dünya talebimizde homoseksüellerin özgürlük mücadelesi bizim için oldukça önemlidir.

 

Sadece işçi sınıfı ve diğer sınıflar değil, homoseksüeli, feministi, anti militaristi, yeşilcisi vd bileşenleriyle toplumlarımızın, “farklılar”ın kendi renkleriyle özgürleşmesini ısrarla istiyoruz.

 

Bundan önceki “sosyalist” uygulamaların ve geleneksel solun homoseksüellere ve diğer “farklı olanlara” bakışını eleştirirken düzen gibi yapıp sizleri görmezlikten gelmiyoruz.

 

KAOS GL’nin çıkışından daha yeni haberimiz oldu ve bunu coşkuyla karşıladık. Yayınınız ve faaliyetiniz hakkında daha fazla bilgi sahibi olmayı istiyoruz. Bu anlamda gönderebilirseniz derginizi ya da broşürü (vb materyalinizi) incelemek, okumak isterim. Elimden geldiğince, bir heteroseksüel olarak grubunuzun faaliyetini incelemek, tartışmak istiyorum.

 

Sevgiler, kucaklar dolusu selamlar. (3 Haziran 1997)

 

İLHAN, EZİNE

Sevgili KAOS GL,

 

Ben sizden derginizde bir köşe açılmasını rica edeceğim. Bütün dergi ve gazeteleri açtığımız zaman okumadan geçmediğimiz bir köşe var. Bu köşenin adı Güzin Abla köşesi. Bana göre böyle bir köşe açarsanız çok iyi olur. Bizim gibi eşcinsellerin, travestilerin, transseksüellerin vb hepimizin sağlık, psikolojik, toplumsal sorunlarımız var. Bu konularda çevremizde danışacak, fikrini öğrenecek birilerini arıyoruz. Bu konularda ve bazı konularda araştırıp, bilgi verecek arkadaşlar olduğuna inanıyorum.

 

Derginizde bazı kitapları tanıtıyor, bunların çok güzel eserler olduğunu ve almamızı tavsiye ediyorsunuz. Ama benim gibi kitapları kolaylıkla bulma imkanı olmayan bir çok arkadaş var. Bu kitapları yayınevlerinden alarak çok az bir kârla bizlere ulaştırma imkanınız olmaz mı? Hem dergiye damla damla da olsa bir kâr elde edilmiş olur.

 

Daha önce bir arkadaşım bana bir dergi kataloğu göndermişti. İstediğim dergileri kendisi temin edip bana gönderebileceğini yazmıştı. Ben de para göndererek bana seçtiğim dergilerden göndermesini istedim. Epey bir müddet geçtikten sonra bana dergileri gönderdiğini ve posta alındı belgesinin fotokopisini göndermiş. Dergiler bana ulaşmadı. Dergilerin gönderildiği PTT’yi aradım, bana gelen posta alındı belgesindeki tarih ve şehrin yanlış olduğunu, o numaranın başka tarihte ve başka şehre gönderildiğini, bana gelmesi gereken postanın bana gelmediğini, bana sadece başkasına gönderdiği zarfın posta alındı belgesini kendisi doldurarak bana göndermiş. Ben de para o kadar büyük olmadığı için ısrar etmedim. Bu kitap ve yabancı dergileri biraz kâr koyup almak isteyenlere aracı olmanızı rica ediyorum.

 

 

PELİN, İSTANBUL

 Ben 1.70 boyunda , 70 Kg. ağırlığında, kumral saçlı, 56 yaşında bir biseksüelim. Biseksüel olduğumu bundan 5-6 sene evvel keşfettim; gerçi gençlik yıllarımda genelevlere çok giderdim. Birlikte olduğum kadınların ekserisi ilişki esnasında parmaklarımı götüme sokarlar ben de çok hoşlanırdım. Hatta bir keresinde bir kadın gel bu sefer ben seni sikeyim dedi ve kendinden geçerek götüme boşaldı. Ondan sonra hep o kadına gittim ta ki bir müddet sonra onu orada bulamayıncaya kadar.

 

Gelelim bundan beş veya altı sene evveline. Ailemin yazlıkta oluşundan bir gün Karaköy’deki Genelev’e gezmek maksadıyla gittim. Fakat evlerin bazılarında (o güne kadar ilk defa gördüm). Transseksüel ve Travesti kadınlar çalışıyorlardı. Dikkatli baktığımda bunların erkekten dönme olduğunu anladım ve hiç düşünmeden girdim. Doğrusunu isterseniz müthiş heyecanlandım. Beğendiğim birisine ameliyatlı olup olmadığını sordum; ameliyatsızmış hatta ameliyatlı mı istersin dedi. Aman aman seni istiyorum diyerek yukarı çıktık. Odaya girdiğimde kendisine ilk önce beni sikmesini söyledim. Bu sefer o şaşırdı. Sonra peki, yalnız sikimi kaldırmam için emmen lazım diyerek ağzıma verdi. Benimkinden daha kalın ve büyüktü. Kaldırdıktan sonra sikini götüme soktu,bir güzel sikti, o kadar çok hoşuma gitti ki kendisi ile ben sikişmedim. İki sene devamlı olarak artık Pınar’ın karısı olmuştum. Bir gün bana Ülker Sokak’ta travestilerin olduğunu kendisinin de orada oturduğunu bundan sonra da kendi evine gelmemi söyledi. Artık ayda iki üç defa evine gidiyor, bazen kendisi bazen de ona gelmiş olan müşterilerine parasını kendisi alarak beni siktiriyordu.

 

Adımı Pelin koydu, gitmek için telefon ettiğimde orospu Pelin gel veya bugün kimse yok yarın şu saatte gelirsin derdi. O sokakta çalışanların çoğunun adlarını bilmesem de tanıyorum. Gene çoğunla da ilişkiye girdim. Ne yazık ki şimdi o sokak kapalı sayılır. Bu yüzden de kendileri ile irtibatım kesildi. Geçen sene bir tesadüf sonucu elime KAOS GL geçti. İstanbul’da Başağa sokakta ki yeri öğrendim. Dergiyi çok beğendim. Faydalı ve öğretici. Yalnız evli olduğumdan akşamları pek dışarı çıkamıyorum. Bu yüzden gündüz bir kaç defa gittim ya bir kaç kişi var ya da yok kimseyi de tanımadığımdan da hep geri dönüyorum. Bana nasıl yardımcı olursunuz dediğim gibi evli olduğumdan adres veremiyorum. Şayet KAOS GL de bu yazdığım başımdan geçenleri yayınlarsanız haberleşmemiz için bir P.K. kiralarım.

 

Ali (Lambda/İstanbul)

 

Sevgili KAOS GL bu yazacaklarım benimle Maocu bir sosyalist arasında geçiyor.

 

1 “Eşcinsellik burjuvazi ve kapitalizmin getirdiği bir hastalıktır.”

2 “Sanayi devrimi sonrası (kapitalistler) zenginleşen burjuva erkekleri başka zevkler yaşamak (ve kadınlardan sıkıldıkları içindir ki) amacıyla erkeklere yönelmiştirler.” “Düşünebiliyor musun Ali (bu ben!) karşında güzel bir bayan varken neden hemcinsini seçesin ki?” (Ben de içimden tabii ki hemcinsim diyorum)

3 “Mao kültür devrimi(katliamı)nde bir çok burjuva hastalığı olan eşcinseli öldürmüş, Stalin hapse tıkmış; tabi ki şimdi ölmesinler ama tedavi (psikiyatrik) edilsinler.”

4 “Bir kere kadınla yatmadan nasıl eşcinsel olduklarını savunurlar, bir kez genel eve gitmişler mi ki?” gibi biraz abes, kafa yedirten sorulara maruz kaldım bir Ağustos akşamı. Neden mi? Çünkü ben ÖDP’ye üye olmuştum ve ÖDP’deki yelpazeden söz etmiştim bu soruları soran arkadaşa.

 

Bu arkadaş benim bir eşcinsel olduğumu bilmiyordu.

 

Ben de sırayla cevap verdim.

 

1 Alakası yok, eşcinsellik milattan önce de vardı, milattan sonra da oldu ve olacak. Bunun iktisadi ve sosyal bir düzenle ya da dini-din dışı bir kurumla ve bu kurumun oluşumu ile ilgili değildir.

2 Bir insan “Aa, ben Ayşe ile sıkıldım, Murat’la sevişeceğim” der mi? Sana sorarım, sen hiç bir erkekle seviştikten sonra; kıza ilgi duydu mu? “Hayır!” Bu da böyle bir şey. Bireyler hetero ya da eşcinsel doğar, büyür (siz istemeseniz de) yaşar ve ölür. Sonradan kazanılmaz cinsellik.

3 1800’lü yıllardan önce Avrupa’da (burjuva devriminden sanayi, işçi devrimlerinden önce) gayler öldürülmüştür. Daha sonra 1970’lere kadar başta Güney Amerika olmak üzere Sovyet ve Çin’de ilaç, hormon tedavisi ve işkence yapılmış ve sadece o insanları öldürmüşlerdir (düzelemezler).

4 Öncelikle sen sosyalist olduğunu söyleyip, insanlara genelev tavsiyesinde bulunuyorsun. Öyleyse önce görüşlerini bir tart sonra tavsiye ver. Benim tanıdığım hiç bir sosyalist beden satılan yerlere hoş bakmazlar: ve bunu sen bir bayan olarak söylüyorsun. Bir erkek kadına karşı ilgi duysa zaten hayatını onun üzerine kurar, öyle değilse (bir eşcinselse) neden geneleve gitsin!

 

Bu tartışma çok uzun sürmüş, abartmıyorum gece 2’ye kadar hem ÖDP’yi, hem eşcinsel ve anarşist hareketi konuşup tartışmıştık. İşin acı tarafı bana (bilmeyerek) ve hemcinslerime lanet yağdıran bir kişiye kendimi açıklamadan hemcinslerimi savunmak çok acı çektirmişti. Böyle tartışmaları dershanede de yaşadım. Bu tip insanlar dünyada fazla ama bizden yana olanlar da var.

 

O.K., ADANA

 

Merhaba KAOS GL,

 

Ben 21 yaşında, dünyanın henüz kabul edemediği üçüncü cinsim, yani eşcinselim. Ama en önemlisi bir insanım. Ve aynı zamanda mecbur kılan beyinlerin en kızgın düşmanıyım. Yani onlara uymak zorunda olan bir kukla. Aslında kimse kimseyi kendi yaşam tarzına uydurmaya hakkı yok. Ama maalesef bu oluyor.

 

İş yerimde müdürüme çok yakışıklısın, okulumda erkek arkadaşıma benimle çıkar mısın, doğal olarak bir kıza karşı pasif kaldığımda kızın kalkıp o derece duygularına hakim olamadan gururunu hiçe sayarak bir erkeğe yani bana teklif getirdiğinde cevap olarak ben de sizdenim demek. Bu ve buna benzer bir çok şeyi yapamayıp söyleyemedikten sonra bir kez daha onlara uymak zorunda olduğumu anlıyorum. Ama bu benim onların yaşamlarına duyduğum saygıdan kaynaklanıyor. İnanıyorum ki onların da bir gün benim ve benim gibilerin yaşamlarına saygı duyup yapamadıklarımız ve söyleyemediklerimiz bir çok şeyin ortamını yaratacaklarına.

 

Bazen düşünüyorum da annemin, oğlum, dert etme bu gece bulamadıysan başka gece filan bara gidersin, veyahut babamla dolaşırken babamın, bak oğlum şu şahıs çok yakışıklı, seni tutar mı demesi. Tabi ki bunlar bana çok ama çok uzak birer hayalden ibarettir. Neyse dinmeyen isyanım, bitmeyen isteklerim öyle çok ki hepsini anlatamam. Gelgelelim derginizle tanışmama, yaklaşık bundan bir buçuk yıl önce Adana’da partner bulmak için gittiğim parkta iki kişi görüyorum. Ama dışarıdan geldiklerini belli eden kişiler. Bankta tek başıma oturuyorum. Bunlar benimle iletişim kurmak istiyorlar. Ve bu da tabi ki gerçekleşiyor. İkisinden biri yanıma geliyor, oturabilir miyim diyor. Benden olumlu yanıtı alınca oturuyor. Ve başlıyoruz cinselliğin en öz konularını konuşmaya, daha sonra bana öpüşme teklif ediyor. Ben de gayri ihtiyari dudaklarımı onun dudaklarına yaklaştırıyorum, amacım onu mutlu etmek çünkü ben de onun gibi eşcinselim. Belki ben ona biraz erkeksi gözükebilirim. Ama sonuçta ben de onun gibi bir eşcinselim. Vücudu ile hareketleriyle duyguları uyuşmayan bir eşcinsel. Neyse öpüşme faslı bitince bu arkadaş diğer arkadaşını çağırıyor, kendilerini tanıtıyorlar. ODTÜ öğrencisi olduklarını söylüyorlar. Konuşmaya devam ediyoruz. Hep bana eşcinselliğin Adana’daki durumunu soruyorlar. Kendimi adeta bir gazeteci ile röportaj yapar gibi hissediyorum. Ayrılacağımız vakit yanlarında taşıdıkları çantalarından bir dergi çıkarıyorlar. KAOS GL ve bu dergiyi Adana’da nerelerden temin edeceğimi söylüyorlar. Daha sonra ayrılıyoruz. İşte ben derginizle böyle tanıştım ve bu gençleri çok taktir ettim. Çünkü yaptıkları çok güzel şeylerdi. Ve ben bu gençlerin görevlerini devralmış gibi tanıdığım eşcinsel arkadaşlarıma bu dergiyi tanıttım. Ve nereden temin edeceklerini söyledim. O günden sonra derginizi hep takip etmişimdir. Tek dileğim derginizin Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar gitmesi. Yazıma son vermeden önce İstanbul’da kaldığım için Adana’daki arkadaşlarıma ve artı Siirt’te askerlik yapan arkadaşıma -Siirt’teki arkadaşım derginiz aracılığı ile selamımı alamasa da ona da selam gönderiyorum. Umarım askerliği yi geçiyordur. Çünkü askerlik çok zor bir şey bizim için, insanın gerçek kimliğini saklayıp bulunduğu ortama uymak zorunda yani ciddi bir zorunlulukta bulunması çok zor.

 

 

İSKENDERUN

 

Bir Pazar, Radikal Gazetesi’nin Pazar ekini okuyordum ve o ekte KAOS GL’ye ayrılan tam iki sayfa yazı okudum. Yazının en altında bir adres vardı. İşte o adrese yazıyorum.

 

Yayınınız olan KAOS GL ile üç yıl önce Ankara’da tanıştım. Gerçekten hayretler içinde oturup okudum. Çünkü okuduğum benden insanların yazılarıydı. Hemen aklıma iki şey geldi. Bu kadar cesaretli oluşunuz ve Türkiye’nin bu konuda aldığı yol. Daha sonra yayınlarınızı İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki kitapçıdan düzenli olarak aldım. KAOS GL’yi elime her alışımda size hep yazmalıyım diye düşündüm. Fakat buna da bir türlü cesaret edemedim. Şu anda İskenderun gibi kültür seviyesi çok düşük bir memlekette yaşamaktayım. Bu nedenle de burada yayınlarınızı bulmamın imkanı yok. Eski sayılarınızı da şuan ailemle yaşadığım için İzmir’de bıraktım. Şu ana kadar bu mektubu yazmış olmalıydım aslında. Ama siz de bilirsiniz ki bağımlı olduğunuz insanlar olduğu sürece özgürlükleriniz de o ölçüde kısıtlanıyor. KAOS GL ile paylaşmak istediğim onca şey var ki nereden başlamalıyım bilemiyorum.

 

(....)

 

Ben 1978’de İstanbul’da doğmuşum. Babam Filistinli, annem de Kafkas Çerkezlerinden. Anlayacağınız tam bir melezim. (....) Açıkça yazmalıyım ki ben de bir gayim. Ne kadar sadece pasif olsam da sonuçta bir gayim. Fakat genelinin olduğu gibi sevgiye, sıcak bir nefese, güvenle sarılabileceğim, bana sarılacak bir bedene hasret ve özlem dolu bir gayim. Birlikte olduğum üç insan oldu. Ama geriye şöyle dönüp bir bakıyorum da ne bir sevgi var ne bir saygı, ne de doğru dürüst mevcut bir ilişki, hepsi acı dolu beraberlikler. Çünkü onlar için duygu yok. Varolan şey yatak odası ve orada yaşananlar. Ben hep tek eşlilikten yana oldum, bir ilişkim bitmeden asla diğeri başlamadı. Az önce dediğim gibi birlikte olduğum üç insan var ve ikisinde de aynı şeyi yaşadım. (Diğerini trafik kazasında kaybettim) Benim istediğim duygu yoğunluğu, sevgi, saygı, ilgi. Ben birlikte olduğum insana sarılıp televizyon seyretmeliyim, ona sarılıp uyumalıyım. Sabahları gözlerimi açınca bana sevgiyle bakan bir çift göz görmeliyim. Beni korumalı, kollamalı. En kötü günlerimde omzuna yaslanıp ağladığımda bir çift kol bana şefkatle sarılmalı. Beni kıskanan birinin olduğunu bilmeliyim. Bunları yaşamadığım için de kendi kendime söz vermiştim. Kafamda tasarladığım gibi bir sevgi bulamadığım sürece kimseyle asla birlikte olmayacağım diye. Bu sözüme de uyuyorum. Olmadım olmam da. Her şey yatakta başlayıp yatakta bitmiyor çünkü. Bunları yaşamadım ve yaşayamayacağımı düşünüyor, çok korkuyor, korkuyor, korktuğum kadar da acı çekiyorum. Gerçi buna yavaş yavaş alıştım. Daha doğrusu kendimi alıştırmak zorunda kaldım. Hiç seni seven bir insanın gözlerinin içine baktınız mı, o sıcaklığı tattınız mı bilmiyorum ama ben yaşayamadım. Fakat ne denli mükemmel bir şey olduğunu hissediyorum. Sizce şu dünyada sevgi ve bağlılıktan daha değerli ne olabilir. Bazen kendimden nefret ediyorum. Çünkü belki bir ömür boyu az önce yazdığım gibi bir sevgi, bir beraberlik yaşayamam. Bunun verdiği acıyı tahmin edersiniz. Fakat pes de edemem. Çünkü yaşadığım sürece bir umut vardır. Ben hep sevgiyi şarkılarda dinliyorum, Murathan Mungan’ın şiirlerinde, kitaplarda okuyorum. Ne acıdır ki yaşayamıyorum. Asıl acı olan bendeki bu duygu yoğunluğu beni bana yakın gördüğüm insanlara yöneltiyor ve acı çekmeme neden oluyor. Çünkü asla bir sevgi tek taraflı yaşanmıyor. Aslında bizler de hatalıyız. Çünkü birbirimizi bulmak için hiç çaba harcamıyoruz. Hepimiz sanki birer suçlu gibi kendi içlerimize gömülmüş yaşıyoruz. Hatta bazılarımız artık duygulardan vazgeçip (özür dileyerek yazıyorum) işi orospuluğa vuruyoruz. Bakın bir örnek; İzmir’de barda programım 24.00’de bitiyordu. Program biter bitmez kendimi gaylerin takıldığı Esmeralda Bar’a atıyordum. Amacım kendime birini bulmak asla olmadı tek istediğim beni anlayan, benim gibi insanları tanımak, onlara destek olmak, onları sevmek, kendimi onlara tanıtmaktı. Fakat her gece gördüğüm acı bir tablo vardı ki artık Esmeralda bir et pazarıydı. Daha sonra karar aldım ve bir daha oraya gitmedim. Dürüstçesi kendi insanımdan utandım. Oraya gittiğimde herkes sevdiği insanla beraber, dostça bir ortam içinde, birbirini bilen, tanıyan sevgi dolu gözler, güzel, hoş sohbetler, birbirini sevgi ile kucaklayan sevgililer görmek istiyordum. Ama her seferinde acı gerçekle karşılaştım. Doğrusu biz de eksiğiz. Kendimizi eğitmiyoruz. Bir yerde bizim için her şey yatakta bitmeye başlıyor. Bazen onlara kızıyor ve sinirle kahırla anıyorum. Çünkü onlar ben ve benim gibi gayliği yaşam felsefesi olarak benimsemiş temelinde sevgi vb. kavramlara dayalı insanları da karalıyorlar. Lakin bir taraftan acı ve sevgiyle karışık duygularla affediyorum. Sonuçta benden insanlar. Benim hissettiklerimi hissediyorlar. Fakat yaptıkları yanlış. Onlar için faydalı olmak istiyorum. Doğrusu benim gibi insanlara faydalı olmanın tek yolu da bu. Gerçekleri artık korkmadan, çekinmeden yazmak. Ben, o, öbürü saklanırsa nereye kadar böyle devam eder. (...)

 

GRINCHEUX İSTANBUL

 

Merhaba KAOS GL okuyucuları! Bu ikinci mektubumda sizlerle tekrar beraber olmaktan çok mutluyum.

 

Bir önceki mektubumda rumuz “GRINCHEUX” olarak yazdım. Grıncheux anlamı ise Fransızcada “Huysuz” anlamında ve bundan sonra beni böyle tanıyacaksınız.

 

Nasıl “GAY” olduğuma gelince öncelikle şunu belirteyim; gay olduğuma hiç pişman değilim. Utanmıyorum ve çekinmiyorum, aksine gurur duyuyorum.

 

Benim başıma gelenler düşmanımın dahi başına gelmesin ve anlatacaklarım herkese ibret olsun.

 

Bundan 18 yıl önceydi yani 5 yaşında, ağzı süt kokan, güzel mi güzel, dünyadan habersiz yaşayan bir çocuktum. Babamın küçük bekar kardeşi yani amcam - o da bizimle yaşıyordu, aramızda neredeyse 23 yaş fark vardı. Her neyse bir gece ansızın odamın kapısının aralandığını gördüm, sinsice yaklaşıp bana dokunmuştu. Evet bu amcamdı. Korkudan uyuma numarası yapıyordum ama bir anda onu ensemde hissettim. Ona uyanık olduğumu hissettirmedim. Fakat olanlar olmuştu bir anda. O yaşta cinsel tacize uğramıştım. Bu olay konusunda sessiz kalmıştım. Hayatım kararmıştı hiç aklımdan silinmeyecek bir iz taşıyordum.

 

Ne şanssızlık ki aynı dönemde bu sefer büyük amcamın oğlu tarafından da tacize uğradım. İyice hayatım kararmıştı. Şu vardı ki ikisinin de birbirlerinden haberleri yoktu, tek ortak noktaları bende birleşiyordu.

 

Bu yüz kızartıcı olayları aileme hiç anlatmadım çünkü korkuyordum. Bu sırrı uzun yıllar sakladım. Ailemin parçalanmasını, bir facianın olmasını istemiyordum.

 

Şundan adım gibi eminim: bu olayları hatırlamadığımı unuttuğumu sanıyorlar. Unutulur gibi değil. Bir gün hesaplaşma gününde unutmadığımı anlayacaklar.

 

Ve o zamanlar yavaş yavaş duygularım yoğunlaşıyordu. Adını koyamıyordum. “Ağaç yaşken eğilir “ dedikleri olsa gerek.

 

O olaylardan sonra 18 yaşıma kadar kimse ile cinsel ilişkiye girmedim. Tam bu ergenlik çağında “gay” olduğumu kabul ettim; bu benim için zordu. Kabullenmiştim. Fakat hiç eşcinsel tanımıyordum, ortamları bilmiyordum, arkadaşım yoktu. Koskoca şehirde yalnız olduğumu hissediyordum. Bir yerdeler ama neredeler derken... bir gün...(Devamı bir dahaki mektupta... Görüşmek dileğiyle.)

 

ORADA KÌMSE VAR MI?

gay’e efendisiz

 

Ezine’den yazan arkadaşın önerisi (bkz. mektuplardan) daha önce de pek çok arkadaştan gelmişti. “Güzin Abla” muhabbetinden dolayı kendi aramızda şakalaştığımız dahi olurdu. Kendi adıma bu köşeleri çok da anlamsız bulmuyorum. Bununla birlikte çeşitli yayınlarda gördüğüm-okuduğum bu köşelere dair izlenimlerim, “abla”, “abi” ya da bilmem ne “doktor”un zihniyetine göre çeşitleniyor. Ayrıca “3.sayfa” zihniyetinin kurumsallaşmış hali olan tabloid gazetelerin ilgili köşelerin tamamen masa başında hazırlandıklarını öğrenince, bu köşeler benim için iyice sevimsiz bir hal aldılar. Zihniyet çeşitliliği ise sevecen, dürüst ve görmüş geçirmiş bilmem ne abladan, Muhteşem Nejad gibi gerçek felaketlere kadar uzanabiliyor. Şimdi bir yerde yazıyor mu bilmiyorum ama eskiden Nil Gün vardı. Öyle sanıyorum ki Nil Gün’ün eski Güneş’teki köşesi pek çok yeni yetme eşcinselin kendisi ile barışmasını sağlamıştır. Bence bu işler, konu ne olursa olsun, yazan insanların kendisinde bitiyor gibi. Örneğin bir eşcinsel hangi akla hizmetle Muhteşem Nejad’a yazar? Günlük hayatımızda sahtekar bir ahlakçılığı dillendiren ebeveynlerden ya da çapulcu sokak serserilerinden yediğimiz küfürleri, adının önünde doktor sıfatı bulunan birinden öğüt olarak aldığımızda ne değişir ve bize ne kazandırır?

 

Eğer böyle bir köşe olacaksa ve devamı gelecekse kendi adıma baştan bazı noktaların belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Elbetteki bunlar reçeteler ya da kurallar olmayacaktır. Samimiyet ve birbirimizi sevmek, olmazsa olmazlardandır. Çünkü samimi olunmadıkça hayali sorunlara hayali çözümler üretmekten öteye gidilmez. Sorun ne ise o olarak ortaya koymayı, açık vermek olarak algılayan bir insanla dertleşmek mümkün değildir. Hayatı bir yarış olarak gören, hep kazanmaya koşullandığı için gözü kimseyi görmeyen bir insanla karşılıklı etkileşim ve iyi kötü tecrübelerin paylaşımı gerçekleşmez. Böyle bir köşe, etkileşim, paylaşım ve arkadaşlık çerçevesinde şekillenirse anlamlı olabilir.

 

Bu köşe soru ve sorunlara “bilimsel” cevaplar değil, hayatın içinden cevaplar aramalı. Soran-cevaplayan ikilisini değil, dertleşen ve tartışan çoğulunu yaratabilmeli. Yaşadığımız benzer durum ve sorunları nasıl karşıladığımızı, aştığımızı ya da aşamadığımızı ortaya koyabilmeliyiz. Hayat bir sidik yarışı değildir ve utanılacak, saklanacak bir sorun olmamalı. Elbette ki kimliklerin açık edilmesi gerekmiyor. Tecrübe ve sorunun kim tarafından yaşandığı değil, ne olduğu önemlidir. Özel durumlarda rumuz kullanılabilir. Fakat sorunu tam olarak irdeleyebilmek ve benzer sorunlarla ilgili başkalarınca yaşanan tecrübelerin ortaya konabilmesi için zaman, mekan gibi önemli noktalar belirlenmeli ve belirtilmeli.

 

Eğer tembellik yapmayıp ve de samimi olunabilirse çok zevkli bir iletişimi sağlayabilir bu köşe. Okur-yazar, okur-yazmaz, okumaz-yazar, sorunlu-sorunsuz herkesin katkılarıyla canlanacaktır bu köşe.

 

Grincheux’nun mektubunu okuyor ve yaşadıklarını anlamaya çalışıyorum. Nasıl “gay” olduğunu anlatıyor ve ekliyor: “Gay olduğuma hiç pişman değilim, utanmıyorum ve çekinmiyorum, aksine gurur duyuyorum.” Bir eşcinsel olarak sevindirici buluyorum. Ama mektubu okudukça kafamda sorular beliriyor. Genel olarak kaderci yaklaşım, Grincheux’nun hayatı algılayışında belirleyici rol oynuyor. Çocuklukta yaşanan “cinsel taciz” ya da ensestin, neyin ne olduğunu bilmeyen ve hayatı tanımayan bir çocuk üzerinde bırakacağı etki yadsınamaz. Kişiden kişiye çok abartılan ya da tamamen “saklanan” bu durum kötü bir tecrübe olarak kalabildiği gibi, geri kalan tüm hayatı etkileyen ve belirleyen bir hal da alabiliyor. KAOS GL’nin çeşitli sayılarında tacizden tecavüze varan benzer tecrübeler yer aldı.

 

Grincheux, mutlu ve gururlu olduğunun altını çizerken aynı zamanda “hesaplaşma günü”nden bahsedebiliyor. Söz konusu pişman olmama hali ve mutluluk nasıl bir denge üzerine kurulu, anlamakta güçlük çekiyorum.

 

Bizlerin nasıl eşcinsel olduğumuza dair heteroseksüellerin tipik önyargılarından biri de küçükken yaşadığımızı varsaydıkları taciz ya da tecavüzdür. Kızlık zarının “bozulması”ndan sonra her şeyin bittiğini kabul eden heterolar, bazı erkeklerin uğradığı tecavüz ya da yaşadığı bir anal ilişkiden sonra bunu bırakamadıklarını ve devamın gelmesiyle eşcinsel olduğumuzu sanırlar. Bu önyargıyı doğrulayacak örnek bulmak elbette mümkündür. Pek çok eşcinsel, suçluluk duygusunun da etkisiyle durumlarını açıklamak için bir neden ararlar. Bu neden arama süreci aynı zamanda kişinin, eşcinsel oluşunu rasyonalize etme durumudur. Heteroseksüel önyargılar, söz konusu sürece şu ya da bu oranda etkide bulunur. Eğer biraz bilerek abartacak olursak, heteroseksist toplumun rezil koşullarına rağmen eşcinselliğini, sorunsuz bir şekilde keşfederek yaşayanlar garip-“hadi canım sen de!”- karşılanırlar!!!

 

Cinsel taciz ve tecavüzün şakaya gelir yanı olmadığı için biz Grincheux’nun mektubuna dönelim. Arkadaşımız 5 yaşında, ortalama 28 yaşında olan amcası tarafından taciz ediliyor. Bence bu tür olaylarda “kurban”ın yaşadıklarını nasıl algıladığı ve ne hissettiği önemlidir. Grincheux’nun bu olaya verdiği anlamı ve şimdi hatırlayışını belirleyen de budur. Fakat bu durum soru sormamıza ve olayı irdelememize engel olmamalı. Görülmesi gereken “hayatım kararmıştı, hiç aklımdan silinmeyecek bir iz taşıyordum.” değil, 5 yaşındaki bir çocuğa, izinin silinemediği bir leke ile hayatının karardığını düşündürten egemen ahlak olmalıdır. Tacizin boyutu ya da oranı değil asıl sorun bizatihi tacizin varlığı olduğunu kabul edersek artı soru sormak gereksiz görülebilir. Fakat mektuptan çıkaramadım; yalnızca elle yapılan sarkıntılık şeklinde yaşanan bir taciz mi, yoksa zorla anal ilişki ile biten bir tecavüz mü, söz konusu olay. Aslında sonuç olarak, kurban açısından bir şey fark etmiyor olmalı. Bu durumda hâlâ soru soruyor olmamın yanlış anlaşılmayacağını ve feleği şaşmış bir kadına, ‘o halde tecavüze uğradığını ispatla’, diyen alçaklarla karıştırılmayacağımı umarak devam ediyorum. Anlamaya çalıştığım gerçekten bir tecavüz mü yaşandı yoksa yarı şaka, yarı ciddi ve oynaşmayla taciz arasında gidip gelen nerdeyse her çocuğun yaşadığı şeyler mi? Bir başka deyişle anlamaya çalıştığım 5 yaşında bir çocuğun, “hayatını karartan ve yüzünü kızartan” durum, nasıl bir ahlak kıskacında yaşanabilir?

 

Jean Cocteau’nun “Beyaz Kitap”ını okuyanlar hatırlarlar (KAOS GL’nin 35.sayısında Emre tanıttı). Cocteau, “Üç belirleyici olay düşüyor belleğime.” diyor. Bir tarafta ailesinden dolayı her şeye sahip ama hayattan ve doğadan kopuk Cocteau; diğer tarafta hizmetçiler, işçiler ve göçebe çingeneler. Benzer bir durumu Atilla Karakış’ın, 33.sayıdaki “Maurice” değerlendirmesinde de görebilirsiniz: Bir tarafta eşcinsel duygularıyla yüzleşemeyen ve kendi kendini kemiren Maurice, karşısında ise liman işçileri. Maurice, birine dokunmaya çekinirken, liman işçileri duşun altında dal taşak şakalaşıyorlar ve oynaşıyorlar. Aynı şekilde Maurice’nin yerine Cocteau’yu koyun ve karşısında çiftlik işçisi ve Cocteau’nun babasının arazisine izinle çadır kuran çingeneler. İki genç çingene soyunmuşlar, ağaca tırmanıyorlar; çok büyük olasılıkla diğer çingeneler dönüp bakmıyorlardır bile. Genç çiftlik işçisi ise atını dereye getiriyor. Hem atını yıkıyor hem soyunup kendi de yıkanıyor. Ve öylece atına biniyor. Bizim Cocteau ise kelimenin gerçek anlamında düşüp bayılıyor ve saatlerce baygın kalıyor. İşte, anlatmaya çalıştığım bu!

 

Bence Grincheux, amcası ve amca oğlu ile değil kendisi ile hesaplaşmalı. Ama sağlıklı bir hesaplaşma olması için acele edilmemeli ve her şey ayrı ayrı irdelenmeli. Yaşanılan bu olaya atfedilen anlam; ne kadarı ilgili dönemde sahip olunan bilinç ve psikolojiden, ne kadarı daha sonra geçilen sosyal çevreden kazanılan yargı ve düşüncelerden besleniyor? 5 yaşındaki bir çocuk korkabilir, dehşete düşebilir. Bağırmak istediği halde, onca acıya rağmen sesi çıkmayabilir. En alçak anne-babanın bile 5 yaşında bir çocuğu “kuyruk sallamakla” suçlama olasılığı çok çok düşük olacağından; ne olursa olsun (“olan olmuştu bir anda”???) “hayatın kararması” için henüz erken olmalı. (Yanılıyor olabilirim ama anlamaya çalışıyorum)

 

Bana öyle geliyor ki Grincheux’nun hayatında belirleyici olan 5 yaşındayken yaşadıkları değil, “ergenlik çağı” denilen dönemde ortaya çıkan duygu ve düşüncelerinin akışı olmalı. Yazdıklarıyla yetinecek olursak, şimdiki halini yani “eşcinsel oluşunu” kabul ediyor ama kendini neden ve nasıl sorularına cevap vermek zorunda hissettiğinden akla yatkın bir gerekçe arıyor. İçinde yaşadığımız toplumda özgür birey olmanın koşulları bulunmadığından, bu koşullarda yeşerebilecek irade de olamayabiliyor. Bu durumda çoğunluk eşcinsellerin yaptığı gibi suçluluk duygusunun da etkisiyle nedeni başkasında arıyor. Toplumun bütün kurumlarında ve her türlü insan ilişkisinde içkin olan zorunlu heteroseksüellik karşısında, bir eşcinsel olarak elimizden gelen kendimizi “koskoca şehirde yalnız” hissetmekten başka bir şey değil. Böyle bir ortamda “eğer bir ben böyleysem bende bir şey olmalı” düşüncesi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Zaten ağaç da yaş iken eğilir! Grincheux eğer 5 yaşındayken yaşadıklarını yaşamamış olsaydı “gay” olmayacağını düşünüyor. Çünkü arkadaşımız, “gay” olduğunu zor da olsa “ister istemez” kabul ediyor. Grincheux’nun, yavaş yavaş yoğunlaşan ve adını koyamadığı duygularıyla barışmasını sağladıysa, bence, neden arama ve söz konusu neden çok da önemli olmamalı. Fakat yine mektuptan hareketle belirtmek gerekir ki eninde sonunda gelecek bir “hesaplaşma günü” (“unutulur gibi değil”), gururu falan bir yana bırakacak olursak mevcut barış’ın tehlikede olduğunu gösteriyor. Grincheux’nun, gerçek bir barış için bu ikilemi çözmesi gerekiyor. Bunun için öğüt vermek ya da kişiye özel önerilerde bulunmak gibi bir niyetim bulunmuyor (zaten mektupta yeterli bilgi yok). Ama daha önce de söylediğim gibi zorunlu heteroseksüellik karşısında, heteroseksüel ol-a-mayıştan dolayı geliştirilen savunma mekanizmaları, görülmesi gereken ve öncelikle sorgulanması gerekendir. İnsanlar eşcinsel oluşlarına, ister kendileri için ister zorunlu heteroseksüelliğe karşı ayakta durabilmek için olsun neden arayabilirler. Ama bu suçluluk psikolojisi ile yapılırsa, sonuç hem kimseyi tatmin etmez, hem de hayat çekilmez olur. Sorulması gereken soru “neden ben suçluluk hissediyorum?” olmalı. Cevap ise heteroseksüelliğin egemen olduğu toplumda aranmalı.

 

Çocuklukta yaşanan cinsel taciz, tecavüz vb. konularla ilgili yazacak başka arkadaşlar da vardır sanırım. Benden şimdilik bu kadar! İstanbul’dan yazan Pelin ve İskenderun’dan yazan arkadaşın mektuplarına daha sonra değinmeyi düşünüyorum.

 

Orada kimse var mı?

yürüyüş ve düşünceler

derya kurat

Akşam alacasında yürüyorum. Şehrin en işlek caddesinde ve bir o kadar da yalnız yürüyorum. Yürümek beni dinlendiriyor, yürürken düşünmek de güzel. Gülüyorum... “Düşünmeye ilk kez ne zaman başladım?” diye sorsalar bilemem. Düşünmekle, yoğun düşünmekle buluyorum bazı gerçekleri, ama gerçekle yetinmiyorum. Onu kendi düşünce ve duygularımla yoğurmayı seviyorum.

 

Yürürken “Yolculuk nereye” diyor bir ses. Ne denebilir... yolculuk kendime. İnsanlar geçiyor önümden yanımdan. Hiç biri birine benzemiyor. Bazıları oturuyor. Kimi sevmeyi, kimi sevilmeyi bekliyor. Kimisinin yüreği kemikleşmiş. Kimi yorgun. Sevmeyi hiç bilmemiş, yaşamamış. Telefonda bir ses “Sevgilim var” diyor sevinçle. Bir başkası sitem ediyor. Kimisi umursamaz. İnsanların yüreklerinde beyaz kanatlı bir kuş arıyorum. Bulmayı özlüyorum. Oysa hoyratlıklar ne kadar da çok. Onlardan günü birlik yaşamın öyküsünü öğreniyorum. Hırçınlık ve günübirlik yaşamın öyküsünü öğreniyorum. Hırçınlık ve yorgunluk duygusu hissediyorum yüreğimde.

 

-Düşünmek yeterli mi acaba?..

 

Birilerinin gelip beni anlamasını beklemek de anlamsız. Ben değişirken, bir iç devrimi yaşarken kendimi anlayabiliyor muyum, anlatabiliyor muyum? Kendimi sorgulayabiliyor muyum? Ölüm karşısındaki güçsüzlüğüme ve anlamsızlığa rağmen, yaşamımı sürdürüp anlam yaratabiliyor muyum? Dünya kendi başına bir anlam taşımıyor çünkü. Onu kendim için anlamlı kılacak yine benim. Düşünüyorum da aslında herşey o kadar da kötü değil galiba.

 

Çok karmaşığım bu akşam. Gazete küpüründeki yazı etkiliyor beni.

 

“... Bu adamlar hayatta bir kadına sevgi duymanın, bir gönlü farketmenin, bir çocuğun başını okşamanın, tomurcuklanan bir gülü seyretmenin anlamını bilirler mi acaba?

 

Hiç aşk acısı çekmişler midir, bir kadına hükmetmenin dışında farketmeyi, sevmeyi anlayabilirler mi, hiç mertçe kavga vermişler midir, kalplerinin sesini dinlemeyi toplumun yargılarının önünde tutmayı hayatın gayesi olarak bakabilirler mi?

 

Acılarını gururlu bir yasa dönüştürmeyi, sevinçlerini paylaşılan bir tas kirazla yaymayı, sır tutmayı, söze sahip çıkmayı, ölüm orucuna yatan gibi sevmeyi, sevgiye bir ölüm orucu kararlılığı ile kucak açmayı bilebilirler mi?

 

Bilmezler, kavgalarını başkalarının hayatları ile verirler, aşkı anlamazlar, acıdan kaçarlar, sevinçleriyle bile barışamazlar, gönüllerinde sakladıkları bir sır yoktur, söz’ün peşinden yürümeye getirisine bakarak karar verirler.

 

Ama bir şeyi iyi bilirler; “ölün” ve “öldürün” demeyi...”

 

Yürümek ve düşünmek insanı bir akşam değiştirebiliyormuş. Hele de sevdalıysa insan. Evet... İnsanın başı

sevdalı olmalı.

 

Eski Yunan’da Törensel Eşcinsellik

 

Sik beni ki erkek olayım...

 

Bernard Sergent ile söyleşi

Galatlar, hayvan postları üstüne serilip, kendilerini eşcinsel ilişkilerin kucağına bırakmaktan çekinmemişlerdi. Yunanlılar’a göre, bir delikanlının yetişkin bir erkek sayılabilmesi için önce başka bir erkeğin yatağından geçmesi gerekiyordu. Almanlar da düzenli bir oğlancılık edimi içindeydiler. Antikitede, eşcinsellik bir tabu değildi. Bernard Sergent eşcinselliğin tam tersine nasıl eğitimsel bir kurum olarak yaşandığını açıklıyor.

 

Bernard Sergent. Paris ‘in bir lisesinde tarih ve coğrafya öğretmenliği yapıyor. ama asıl büyük tutkusu, Eski Yunan Tarihi ile uğraşmak. En temel mitos (söylen)’ları ve eski metinleri incelediğinde, basit bir “sapma” olmaktan çok öte bir eşcinselliğin, arkaik dönem ( İ.Ö.750-500) Yunanistan‘ın halklarının kültüründe ana bir unsur olduğunu gözlemlemiş. Gerçekten de, günümüzden 3000 yıl önce eşcinselliğin hem törensel hem de eğitimsel bir özelliği vardı. Dinsel ve askeri törenselliği ile belirginleşmişti. Antik eşcinselliğin bu biçimi, muhtemelen kendiliğinden doğuvermedi Yunanistan’da. Örneğin Persler’de Kral Kyros’un lejyoner taburunda, ya da eski çağlardan beri Almanlar’da ve Keltler’de gözlenen davranış benzerlikleri, bazı Hint-Avrupa kavimlerindeki bir eşcinsellik kurumunun varlığını açıkça ortaya koyuyor. B.S., bu konudaki soruları “Antik Avrupa’da Törensel Eşcinsellik” adındaki kitabında yanıtlıyor.

 

Soru: Eski Yunan’da eşcinselliğin nasıl eyleme döküldüğünü bir mitos’la örneklendirerek anlatabilir misiniz?

 

B.S: Eski Yunan mitosları incelendiğinde, açıklıkla görülür ki, eşcinsellik her zaman eğitim ve erkekliğe geçiş törenleriyle ilişki içindeydi. Pek çok mitosta bir öğretmen ve bir öğrenci görürüz. Öğretmen “erastes” (seven / aşık) tir , yani aktif cinsel rolü benimser. Öğrenci ise “eromenos” (sevilen / maşuk) dur, yani pasiftir. Neredeyse tüm Yunan mitosları, Apollon-Hyakinthos mitosunda olduğu gibi, işte bu model üstüne kuruludur. Apollon Hyakinthos’u sever , tanrı etken roldedir. Delikanlıyı görür, yanında ava götürüp ona sadece ok atmayı ve atıcılığı öğretmekle kalmaz, lir çalmayı, şiir ve müziği de öğretir. Bir gün böyle bir eğitim sırasında, öğrencisi ve sevgilisi Hyakinthos’ a disk öğretmeye kalkar. Ancak ağır taştan yapılma disk, delikanlının kafasına çarparak, ölümüne neden olur. Bazı metinlerde mitos burada biterse de, diğer birtakım metinlerde olayın devamı vardır: ölmeden önce tüysüz bir genç olan Hyakinthos, bu defa sakallı bıyıklı bir erkek olarak yeniden dirilir. Buradaki anlam açıktır: Apollon, gencecik, daha alt konumdaki -neredeyse bir kadına eş edilgenlikte- bir erkeği öldürüp, onu ergin bir “vatandaş” olarak diriltmiştir. Sparta’da -çünkü bu mitos Sparta kaynaklıdır- savaşçıların kısa sakalları olurdu. İşte size törensel mitosun gözle görülen duygusal ve cinsel özellikleriyle, tipik bir örneği. Öğretmen öğrencisine, kendi görüntüsünü örnek alarak erkek olmasına, kendiyle eşit bir konuma gelmesine izin vermiş oluyor.

 

Soru: Bu kurumlaşmış bir pratik miydi?

 

B.S: Arkaik dönemde bu tür eşcinsellik yalnızca yüksek toplumsal sınıflara özgü olması anlamında, henüz daha sınırlıydı. Yukarıda anlatılan mitosta da, Hyakinthos kral oğludur, Apollon ise baştanrı Zeus’un oğlu. Mitosun konusu şehir devletinde (polis) geçer, daha kenarda kalmış bir ortamda değil. Yunan şehir devleti farkedilir bir biçimde erkek merkezlidir, kadın kuşatılmış ve kenarda bırakılmıştır. Bu metindeki en birebir doğruluktaki unsur, yaşı daha büyük olanın - en çok 30 yaşında ve gerçekte iyi bir aileden gelen yetişkin bir erkeğin- daha küçük olana -o da 12 ile 16 yaşları arasında bir delikanlıdır- tüm erdem ve becerilerini aktarmak ile görevli olduğudur. Yani, kelimenin tam anlamıyla bir eğitim verir. Burada bir çoğaltma/ iki katına çıkarma durumu söz konusu: ergin erkek delikanlıyı kendisiyle eşit düzeye getirmek durumundaydı.

 

Soru. o zaman, eşcinsellik yerine pederasti (oğlancılık)den mi bahsedilmeli? Çünkü, genellikle erkekler otuzuna geldiğinde evlenip çocuk yapıyorlardı...

 

B.S: Evet. Zaten “eşcinsellik” sözcüğü çok yakın geçmişte, 1860’larda kullanılmaya başlamış ve bir tıp terimi olarak türetilmiş. Eski Yunan’da eşcinsel sözcüğü olmadığı gibi, herhangi bir anlamdaşı da bulunmuyordu. Bir sorun olarak da görülmemişti. Bluğ çağındaki delikanlı, pasif pederast (oğlan), ardından aktif pederast (oğlancı) oluyor, en sonunda da evleniyordu. Bu dönemlerin birbirini izlemesi mümkün olduğu gibi, bir “erastes”in aynı zamanda hem bir erkek hem de bir kadın sevgilisi (eromenos ve eromene’si) olabiliyordu. Eski Yunanlı için karşıtlık ya da salt bir seçeneğe bağlanmak diye bir sorun yoktu. Sorun cinsel gelişimmiş gibime geliyor. En azından arkaik dönem için, bunu böyle vurgulamış olalım. Çünkü, daha sonraları, klasik dönemde gerçek bir biseksüelliğin üstünde durulduğunu görüyoruz. O dönemde, “normal” bir Yunanlı’nın bir karısı, bunun yanında da kadın sevgilileri, fahişelerle ilişkileri vardı; bir yandan da, delikanlıları erkekliğe hazırlıyordu.

 

Soru: Klasik döneme geçmeden önce, acaba bize arkaik çağ Yunanistan’ındaki eşcinsel pratikten bir daha bahsedebilir misiniz?

 

B.S: Başlangıçta eşcinsel ilişkinin hayli kaba bir biçimi vardı. Diğer şeylerin yanında, eğitimin bir uygulanış biçimi olarak... Erastes, sevgilisi (eromenos) konumunda olanı eğitmek durumdaydı. Herşey hazır duruma gelse, tören gerçekleştirilse bile, eğitime devam ediliyordu. Kişi bu olguyu evlilik törenlerinin içine de sindirmek için özel bir ilgi gösteriyordu çünkü Sparta toplumunda bir koca eşini de eğitmek durumundaydı. Sonrasında, genç bier erkeği bekleyen bir dizi sınama yer alıyordu. Apollon Hyakinthos’u ava bu amaçla götürmüştü. Bu, iki ay süren bir “doğada ders” dönemiydi. Eromenos, tüm uğraşılarında erastes’ini izlemek zorundaydı, avda ve savaşta! Daha sonraları, antik şehir devletinin gelişimiyle birlikte işler daha uygarlaştı. Pederasti (oğlancılık) törenleri, bayramlar ve kutlamalar, şehrin biraz daha dışında düzenlenir oldu. Örneğin bir kahramanın mezarının başında. İ.Ö. 6. yy’ın başlarında da ilk gymnasium’lar kuruldu. Bu dönemde pederasti şehrin merkezine doğru yaklaşmıştır. Buralarda birlikte idman yapan sevgililerin sayısı giderek arttı. Palaestra’ların (gymnasium) doğuşu hiç şüphesiz, eşcinselliğin hem yayılmasına hem de başlangıçtaki özelliğinden “sapmasına” bir temel oluşturmuştur. Eşcinsellik tüm sınıfsal katmanlara yayılmıştı. Palaestra’lar, “avlanmak” için birer çekim merkezi olmuştu. Erkek fahişeliğinin de arttığı gözlemleniyor. Sokrates, Platon, Ksenofon ve Aristoteles gibi filozoflar, eşcinselliğin eski kutsal ve törensel özelliğini yitirmesine karşı çıkmışlardı. Eşcinselliği yargılayıp kınamaksızın, çünkü kültürlerinin önemli bir parçasıydı bu, yetişkin erkeklere, delikanlıların ruhlarından çok vücutlarıyla ilgilendikleri için çıkışmışlardı.

 

Soru: Eşcinselliğin törensel özelliğinin Eski Yunan’da kaybolmasına rağmen, Almanlar’da ve Keltler’de İ.S. 4. yy.da hala aynı özelliğini sürdürdüğü görülüyor.

 

B.S: Evet. Almanlar’la ilgili olarak, elimizde 4.yy.ın Latin tarihçisi Ammianus Marcellinus’un Tayfallar hakkında yazdığı bir metin var. Köken olarak İsveç’in güneyinden gelen ve Gotlar’la iyi ilişkileri olan bu kavim için Ammianus şöyle diyor: Tayfallar’ın utanç verici bir halk olduğunu öğrendik. Öyle edepsiz, utanmasız bir yaşantıları var ki, delikanlılar yetişkin erkeklerle adı ağza alınmayacak türden ilişkiler kuruyorlar. Bu iş, delikanlıların gençlik çiçeğinin bozulması için, iğrenç bir takım uygulamalarla yapılıyor. Aralarından yalnızca bir yaban domuzunu tek başına yakalama ya da bir ayıyı yenebilme becerisini gösterenlerin bu sefahat dolu ilişkiye girmekten kurtulduğunu da ekleyelim. Keltler’e gelince, 1.yy.da, Sicilya’dan Yunanlı tarihçi Diadoros, şaşkınlık içinde, Galatlar hakkında şunları yazıyor: “ Çok güzel kadınları var, ancak nadiren yanlarına yanaşıyorlar; diğer erkeklerle sarmaş dolaş olmak gibi hastalıklı, ahlaksızca bir tercihleri var. Akıl alır şey değil! Adetleri, yırtıcı hayvan postları üstünde, yerde yatıp, her iki yanında birer “yatak arkadaşı” ile eğlenmek. Daha da acayibi, onurlarını hiçe sayıp, hiç direnmeden, güzel vücutlarını başka erkeklere “teslim ediyor” ve bu işi hiç de utanç duyulacak bir şeymiş gibi değerlendirmiyorlar. Tam tersine, bu konuda yardımlarını bizzat kendileri teklif ediyor ve eğer kabul edilmezlerse, bu onlara küfür gibi geliyor.” Demek ki, eski Yunan’da olduğu gibi, aynı erastes / eromenos ilişkisini Almanlar’da ve Keltler’de de buluyoruz.

 

Soru: Tabii, gerek Yunanlılar’da, gerekse Almanlar, Keltler ve Persler gibi diğer değişik halklarda eşcinselliğin bu törensel kimliğini saptadıktan sonra, Eski Yunan’ın yükselme devrinden gelen daha eski bir “durum”un olup olmadığını mı

düşündünüz? Yani, Hint-Avrupa kavimlerince bilinen bir “durum”a?

 

B.S: Sorun şu: Yunanlılar’la Almanlar arasında bileşkenin varolması fikri bile zaten yeterince garip. Birbirleriyle komşu değildiler ki! Hint-Avrupa dilleri konuştuklarına göre, ortak bir kültürel mirastan bahsedilebilir. İşin içine, yine bir Hint-Avrupa dili konuşan Keltler de girince, ortak bir mirasın olduğu tezi kanıtlanıyor gibi. Ancak şu da var ki, Romalılar eşcinsel edimleri hiçbir törensel özelliği olmadan gerçekleştirmişlerdi. Persler için de durum biraz farklıdır. Yunanlılar’ın tanıklığına göre, eşcinsellik Persler’in alışkın olduğu bir şeydi. Pers kaynaklarına göreyse ciddi olarak kınanan bir edimdi. En büyük günah olduğunu söyleyen bir takım Zerdüşti metinler var. Bu metinler tam olarak güvenilecek bir kesinlikteler. O zaman Persler eşcinselliği ya Yunanlılar’dan görüp öğrendiler, ya da dinsel çevreler atalardan kalma bir pratiği çok erken bir dönemde bastırmayı başarabildi. Sorun burada yatıyor. Sonuç olarak, eğer meselenin temel direği olan Hindistan’la ilgilendiğimizde, sıfır noktasına varılıyor. Kınamak için de olsa, eşcinsellikle ilgili tek bir söz edilmiyor. Sıralanan günahların arasında bile yok. Demek ki, burada genel bir tabuyla karşı karşıyayız. Çünkü eşcinselliği tanımayan hiçbir toplum olmamıştır. Hindistan bu konuda konuşmuyorsa, bunu istemiyor demektir! Bu da kitabın sonunda ortaya koyduğum soruyla ilgili. Başlangıçta kitabımın adını “Törensel Hint-Avrupa Eşcinselliği” olarak koymayı tasarlamıştım, ama Latin, İran ve Hint kaynaklarının eksikliği beni bundan alıkoydu. Bu nedenle de çalışmamın bu günkü sonuçlarına uygun olarak kitabım “Eski Çağlarda Avrupa’daki Törensel Eşcinsellik” adını taşıyor. Tabii ki, araştırmalarım sürüyor...

 

(Şöyleşi Jacques Barazzi’den alınmıştır)

Yunancadan çeviren HARUN T.

 

 

EŞCİNSEL & TÜRK? ......SCHWUL & TÜRKE?

 

Schwulenverband in Deutschland....Almanya Gayler Derneği / TÜRK – GAY

 

1996 Martında, SVD - NRW’ öncülüğünde Köln’de Türk gaylerden oluşan Kuzey Ren Vestfalya’daki ilk grup “TÜRK - GAY” kuruldu. Türk - Gay, SVD’nin göç çalışmaları çerçevesinde gay göçmenlerin kendi kendine yardımını aktif olarak gerçekleştirme yolunda atılan ilk adımdır.

Doğu kültüründen gelen eşcinsellerin özel durumlarından ötürü kimi eşcinsel Türkler’e erişmekte güçlük çekilmektedir. Bu kişiler eşcinsel çevrede ya çok az ya da hiç temsil edilmemektedirler. Böylece çevremizde açık bir eşcinsel yaşama biçimi güçleşmektedir.

Bunun dışında sıkça çifte ayrımcılığa da uğruyoruz: Aile içinde eşcinseller olarak, Almanya’da ise eşcinsel yabancılar olarak.

Türk-Gay buna dayanarak kendisini, gay Türkler için hem bir menfaat temsilcisi, hem de bir kendi kendine yardım topluluğu olarak görmektedir.

Almanya’da sunulmakta olan alışılagelmiş Coming-Out (=kendini eşcinsel olarak tanıma ve tanıtma durumu) danışmaları ve grupları, gay göçmenlerin özel durumlarına çoklukla yeterli gelmemektedir.

SVD-NRW, kendi göçmenler projesi çerçevesinde, gay göçmenleri, içinde bulundukları özel durumlarıyla ele almayı, onlara yardımcı olacak olanakları sunmayı ve kendi öz kültürleriyle cinsel yaşam biçimleri arasında bir köprü olmayı amaç edinmiştir.

ALMANYA GAYLER DERNEĞİ SVD; GÖÇMEN GAYLER İÇİN ŞUNLARI TALEP ETMEKTEDİR

Devlet ve toplum, göçmen gaylerin topluma entegrasyonunu uygun biçimde teşvik etmelidir.

Bu entegrasyonu teşvik içerisinde ayrıca diğer göçmen gruplardaki eşcinsel düşmanlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen önlemler de yer alır. Bilgilendirme kampanyaları federal hükümet, eyaletler ve belediyelerce uygun ölçüde teşvik edilmelidir.

Şimdiye kadar alışılagelmiş evliliklerden farklı olarak, eğer eşlerden birinin uyruğu Avrupa Birliği dışından geliyorsa eşcinsel çiftlere uzun süreli birlikte yaşama olanağı tanınmıyordu.

Eyaletler, zorunlu insancıl nedenlerden ötürü kararnameleriyle eşcinsel eşlerin oturma izinlerini edinmelerini güvence altına almalıdırlar.

Federal yasama organı bu adli sorunu, eşcinsel çiftler için evlenme özgürlüğü yoluyla ya da kurulacak yeni bir aile hakları kurumuyla artık çözmelidir.

Kendi ülkesinden takibat, eziyet ve ölüm tehlikesinden ötürü kaçan her insan, bizlere sığınabilmelidir. Cinsiyet ve cinsel kimlikten ötürü takibat, sığınma nedeni olarak kabul edilmelidir.

Federal hükümetin insan hakları politikası, eşcinsellerin düşünce ve dernekleşme özgürlüğünün kısıtlanmasına ve yurtdışında eşcinselliğin takibatına karşı tavır almalıdır.

CEM ÖZDEMİR Federal Alman Parlamentosu Üyesi

“Sakla(n)manın ve suskunluk devrinin bir son bulması gerek - ayrıca ve özellikle yabancı ya da Türk kökenli gayler için de. İbne olmak, Türkiye’de halen bir hastalık, eşcinseller neredeyse kaçık olarak görülmekteler. Ve burada da eşcinsel Türk erkek ve kadınları, çifte ayrımcılıkla ve katı önyargılarla yüz yüze geliyorlar. Bu tür ırkçılık ve sahtekar çifte ahlakçılığa bir son verilmelidir. Ortak çıkarımız, her tür ayrımcılığın ortadan kaldırılmasındadır.”

LEYLA ONUR Federal Alman Parlamentosu Üyesi

“Ayrımcılığın, ırkçılığın ve sözde ahlakçılığın hiçbir türüne öylece sessiz kalınmamalıdır. Bu, aynı zamanda ve özellikle yabancı, dahası Türk kökenli eşcinsel halkın durumu için de geçerlidir. Bu insanlar ülkemizde çifte ayrımcılığa uğramakta, çoğu yurttaşlarca “sapıklar” gözüyle bakılmakta ve ne yazık ki çevrelerinde insanca yaşama hakkı sık sık ellerinden alınmaktadır. Bu düşünce ve tutum biçimi önlenmelidir: Eşcinsel Türk kadın ve erkekleri toplumuzda eşit haklarla ve özgürce yaşayabilmelidirler. Bu yüzden baskının ve toplumsal soyutlamanın sona erdirilmesi yolundaki kavgada tüm eşcinsel Türk kadınlarını eşcinsel Türk erkeklerini destekliyorum.”

 

TÜRK-GAY’E NASIL ULAŞILIR?

TÜRK - GAY und SVD - NRW

Postfach 10 34 14, 50474 Köln

Tel.(0221) 92 59 61 - 0,

Fax(0221) 92 59 61 - 11

 

HABERLER

 

TARİHİ ŞENGÜL HAMAMI’nda yangın

Ankara’da Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi arasında kalan Acıçeşme Sokak’taki Tarihi Şengül Hamamı’nda elektrik kontağından çıkan alevin neden olduğu yangın, hamamın ahşap kubbesinde hasara yol açtı. Yangın 13 Ağustos’ta geceyarısı çıktı. Hamamın boş olması herhangi bir yaralanma ve can kaybı olmasını engelledi. Haftanın her günü müşteriye sahip olmakla birlikte, özellikle Pazar günleri hayli kalabalık olan Şengül Hamamı Ankara’dan Avrupa’ya, eşcinseller arasında bilinmesi ve uğrak yeri olmasıyla önemli bir mekandır. Pek çok insanın aklına sadece seks gelse de, eşcinseller arasında asıl önemini ve haklı ününü en rahat gullüm atılan ortamlardan biri olduğu için kazanmıştır. Gerçek anlamda tarihi olan bu hamamın yorgun ve yıpranmış olan binası her zaman için işletmecilerinden daha fazla özene ihtiyaç duymuştur. Müşterileriyle barışık olan işletmeci söz konusu özeni binaya gösterme sürecinde her zaman küçük esnaf zihniyetinden kurtulamamaktadır. Umuyoruz ki Şengül Hamamı yeniden normal günlerine döner.

 

‘MİKİ FARE ‘ KENDİNİ SAVUNDU

“Walt disney, “sevimli” imajını ve piyasadaki yerini korumak için “Christian Life” tarikatına karşı savaşıyor. Kurulduğunda muhafazakar tavrıyla tamamen ailelere hitap eden Donald Duck’ın ülkesi, homoseksüelleri ve lezbiyenleri koruduğu gerekçesiyle suçlanıyor. Alman Focus dergisinin haberine göre, bu yıkıcı eleştirilere maruz kalan Walt Disney elamanları ise “Evet, aramızda çok sayıda eşcinsel var. Ama itiraf etmeliyiz ki şirketimizin en iyi ve üretici elamanları da onlar. Bu insanları cinsiyet tercihleri yüzünden kovamayız” diyorlar.”

16 Temmuz 1997, Radikal

 

Geçen sayımızda, Radikal’a Açık Mektup’da değinmiştik. Aynı sorun bu haberde de karşımıza çıkıyor. Focus dergisinden çevirenin hatası olmalı. Lezbiyenler de “homoseksüel” olduklarından “homoseksüeller ve lezbiyenler” diye bir şey olmaz. “Gayler ve lezbiyenler” denebilirdi; sadece , eşcinseller denebilirdi. Belirtmek gerekiyorsa kadın ve erkek eşcinseller denebilirdi. Diğer yanlış ise daha vahim:”Cinsiyet tercihi” (Eğer bir çeviri hatası olup “cinsel tercih” kastediliyorsa bize göre o da yanlış ama ayrı konu!). Kadın ve erkek eşcinseller, transseksüellerin tersine, verili biyolojik cinsiyetlerini reddetmezler. Fakat heteroseksüel olmadıkları için, toplumun kendilerinden beklediği toplumsal cinsiyet rollerini yerine getirmeyebilirler. Egemen toplumsal cinsiyet rolleri, biyolojik cinsiyetin üzerine “kadınlık” ve “erkeklik” olarak kurulur ve “eşcinsellik”i yadsır.

“Cinsiyet tercihi” transseksüeller için bile doğru sayılmaz. Transseksüel biyolojik olarak erkek bedenine sahipse kendini ‘kadın’ olarak görür; biyolojik olarak kadın bedenine sahipse kendini ‘erkek’ olarak görür ve bundan dolayı mevcut bedenine müdahalede bulunur.

Oysa eşcinseller biyolojik cinsiyetleri ile sorun yaşamazlar ama toplumsal cinsiyet rolleri ve onların yansımaları ile ilgili heteroseksüeller dahil herkes sorun yaşamaktadır! Ve de toplumsal cinsiyet rolleri mutlak olmayıp zaman ve mekana göre değişirler.

Bu arada sevindirici bir haber ve işvereni kutlamak gerek!

 

AIDS AIDS AIDS

AIDS konusunda medyada her gün yeni bir haber çıksa da aslında yeni bir gelişme yok. 23 Temmuz 1997 tarihli Radikal’de yer alan haber “AIDS’e çözüm yolda” başlığını taşıyor. “ABD’nin Dana Forber Üniversitesinde yapılan araştırmalar sonucunda, AIDS virüsünün insan vücudunda nasıl çoğaldığı saptandı. Buna göre, AIDS virüsü TAT adında bir proteini üretiyor, bu protein de hücrelere girerek, AIDS virüsünün çoğalmasını sağlıyor. Bilim adamlarına göre sıra, üremesini engellemekte.”

Aynı gazetede bir gün sonra, yine AIDS’le ilgili , “Her gün bin ölüm” başlıklı bir haber yer alıyor. “Birleşmiş Milletlerin son raporu, çağın hastalığı AIDS’le ilgili korkunç bir gerçeği ortaya koydu: dünyanın çeşitli ülkelerinde günde bin çocuk, bu hastalık yüzünden yaşamını yitiriyor.” Haber devam ediyor: “’Çağın vebası’ olarak adlandırılan AIDS’e çare bulmak için yüzlerce bilim adamı büyük bir hızla çalışıyor. Özellikle ABD’de AIDS’ten ölenlerin geçen yıl yüzde 19 oranında düşüş kaydettiği ve hastalığın yavaş yavaş ‘ölümcül’ kategorisinden çıkıp, ‘uzun süreli tedavi gerektiren hastalık’ kategorisine geçtiği belirtiliyor. Ancak herbiri yüzlerce dolar değerinde olan ilaçlar, gelişmekte olan ülkelerde hızla yayılan hastalığa çare olamıyor. Bu yüzden uluslararası örgütler, tedaviden çok AIDS’in yayılmasını önleyecek programlar uygulamaya çalışıyor.”

Örneğin Tayland’da halkı bilgilendirmeye yönelik kampanyalar sonucu 1989-1994 yılları arasında AIDS kaynaklı ölümler yüzde 80 oranımda azalmış. Ülkede 1990’dan bu yana hastalığa yakalananların sayısı da yarı yarıya inmiş.

Türkiye’nin sağlık sistemini ve sosyo-ekonomik koşullarını göz önünde bulundurduğumuzda, asıl yapılması gerekenin, korunmak için çaba göstermek olduğu görülebilir.

 

Hosted by www.Geocities.ws
GridHoster Web Hosting
1