( “nasıl bir eşcinsel hareket ?” tartışmasında herkesin somut laflar ve öneriler beklentisi içerisinde olduğunu biliyorum. “herkes bir şeyler söylüyor ama ortada somut hiçbir şey yok” diye gidip bir duvara tebeşirle yazsanız somut bir aforizma yaratmış olursunuz. Büyük olasılıkla bu satırlar da aynı eleştiriyi alacak.
Bildiğim bir şey var ki, modern insanın zihni, bilimsel metodun yüceltilmesinden yana, ‘ne yapmalı’yı, nereden başlamalı’yı bir bir anlatan hazır reçetelere, eylem haritalarına eğilimli. Beynimizin metodolojik düşünmeye şartlandırılmış kısmı, pek öyle sınırlara kurallara gelmeyen düşlerle düşünen kısmını perdeler her zaman. Düş görmeden uyanamayacağımızı hep gözardı ederiz.
Bir de şu somutlama işini hep başkalarından bekleriz. ‘arkadaşıma katılıyorum’ sendromu bu durumun bir görünümüdür. Kendi bireysel gerçekliğimizi analiz etmek bir tek bize ait bir eylem olması gerekirken, coğunluğumuz, hep arkadaşlarımıza katılıp başkalarının bizim varoluşumuz için çözümler ve tarifler oluştırmasına boyun eğer ve yaşam karşısındaki kişisel konumumuzun biricikliğiyle değil de, başkalarına katılarak kendimizi dünyayla ilişkilendiririz. Ve böylece hayatın ‘nesnesi’ olarak kalırız. Halbuki her kişi kendi varoluşu üzerine bir başına oturup düşünmeli, soyut ya da somut bir tasavvuru kendisi oluşturmalıdır. Ondan sonradır ki, aynı ortak paydaya sahip bireylerin tasavvurları birbirleriyle birleşerek bir kollektivite yatarılabilir. Dünyayı değiştirebilme şansını da belki bu yolla yakalayabiliriz.
“ nasıl bir eşcinsel hareket?” tartışmasında ‘somut öneri ve çözümlere’ bel bağlayarak yürümeye çalışmak, bugünkü kurgusuyla totaliter olan ‘toplumsal düzenin değişkenlerini kullanarak’ ona nazire yapmaktan öteye geçemeyecektir. Oysa bizim, o toplumsal düzeni hepten olumsuzlayıp tam bir antitezini kurgulamamız gerekiyor ilk önce. Soru şu olmalı : eşcinseller varoluşlarını nasıl bir dünyada özgürce gerçekleştirebilirler? Eşcinseller ‘hangi yolları takip ederek’ bu toplumsal düzende özgür ve mutlu yaşayabilirler ?sorusu tamamen yanılsamadır. Çünkü içinde yaşadığımız bu toplumsal düzende eşcinseller hiçbir zaman gerçek anlamda özgür olmayacaklar.
“nasıl bir eşcinsel hareket?” tartışması için ilk ağızda söyleyebileceklerimi parantez işaretinden önce okudunuz. Ve sanırım hayali, ütopik ve romantik buldunuz. Somut hiçbir şey yok içinde. Hiç bağdaşamadığım bir durum üzerine kalbimden ve aklımdan geçenler…ayaklarımın yere basmadığı da düşünülebilir, fakat ne yazık ki ayaklarım hiç istemediğim kadar yere basıyor. Tek fark, ola ki bastığım yerin mevzisidir. Biraz dikkat ederseniz, siz de aynı pozisyonda olduğunuzu görebilirsiniz.
Kimbilir ta ne zamandan beri yapageldiğim, canımı yakan bir dünyayı masamın bir ucuna koyup öbür ucuna da kendimi oturtarak o dünya ile hesaplaşmaya çalışmak; somut hiçbir şey düşünmeden bana verileni ve biçileni sorgulamak, her şeyden önce bir insan olarak daha özgür bir varoluşun ‘nasıl’ını düşünmek, bunun nasıl engellendiğini anlamaya çalışmak. Bu sürecin değişkenleri de düşler, ütopyalar, romantizm ve aklım olacaktı elbette ki. Beklentilerdeki anlamıyla ‘somut’ çözümler bulmaya kalkıştığımda ise, her defasında, benim gerçekliğim hiç dikkate alınmadan kurgulanmış yollara girmek zorunda kaldığımı gördüm ve oralarda özgürlüğün esamesi yoktu. Gide gele ayrımına vardım ki, özgürlüğe kavuşabilmek yeni bir dünyayı tasavvur etmekten geçiyor. Çünkü bize bırakılan biricik pusatlarımız; düşlerimiz, ütopyalarımız ve aklımız… bu süreç ayaklarımın çok fazla yere basmasını sağladı. Eğer bir şeyler yapılacaksa, bu yeni dünya düşüne basmalı ve tek kroki de o olmalıydı. Düşlerin ve ütopyaların karalanması tuzağına düşmenin intahar etmekten bir farkı var mı ki? Kısacası, dünyanın beynimizdeki izdüşümünün karşısına, biz bir yenisini kurgulayıp koymadıkça, her eylemimizin, denize düşenin yılana sarılmasından başka bir şey olmayacağına inanıyorum. Bunların dışında, bügünkü durumdan yola çıkarak söylemek istediğim ‘somut’ sözler de var tabii ki.
Öncelikle özgürlükçü eşcinsel hareketi öbür özgürlükçü hareketlerden çok farklı bir dille okumak gerekiyor. Birçok özgürlükçü hareket, kendine kurulu düzen içinde nefes alabileceği daha geniş alanlar yaratma ve eşit kılınmadığı çoğunlukla eşitlenebilme eğilimi taşırken, özgürlükçü eşcinsel hareket dünyanın çok farklı bir ülkesinde durmaktadır (daha doğrusu durmalıdır. Ama durmamaktadır. Dünya geneline bakıldığında eşcinsel hareketin bir şekilde sisteme entegre olma eğilimi taşıdığını biliyoruz. Sistemin kurduğu ‘farklı olanı kendi içine çekerek asimile etme tuzağı’ nın kenarında dansa durmak diyebileceğimiz bu durumun belki bazı dönüştürücü etkileri de olabilir. Fakat kendinden, varoluşundan taviz vermek kaçınılmazdır).
Eşcinsellik de birçok açıdan, düzenini reddettiği öbür oluşumların yanında durmaktadır, ama aynı zamanda onlardan çok çok farklı bir çoğrafyadadır. Şöyle bir soru sorabiliriz : neden eşcinsel özgürlükçü hareket diye bir olgu var ortalıkta ? bunu kendini eşcinsel olarak tanımlamış insanların varoluşlarını özgürce gerçekleştirememeleri, baskılanmaları, boğazlarının sıkılması, nefes alamaz hale getirilmeleri, gettolara tıkılmaları biçiminde kabaca yanıtlayabiliriz. (özgürleşebilmek için salt eşcinsellerin özgürleşmelerinini yetmeyeceği, insanlığın topyekün zincirlerinden arındrılması gerektiğini geç de olsa anlamaya başladık…mı acaba?) cinsel yönelimlerinden dolayı eşcinsellerin boğazı sıkılıyor, yaşamın bütününün dışına itiliyorlar. Bu durumun tek nedeni sadece kendi cinsini tercih ediş olmasa gerek. Bu tercihin yaratacağı sonuçlar baskının asıl nedeni olmalı.
Eşcinsellerin boğazını sıkan özneyi iyi tespit etmek gerekli : tek tek bireyler, türkiye devleti yada herhangi bir devlet veya toplum, tek başına din kurumu ve ideolojileri değil, fakat tüm bunları çemberinin içine alıp yapılarını, karakterlerini, mentalitelerini belirleyen ; özünü ve işleyişin mantığını bireylerin benliğine, devletlere, toplumların egemen ideolojilerine, din kurumuna kopyalayan ; bu yolla kendisini sürekli yeniden üreten ; hepimizin bir parçası olduğumuz ; varlığını ise devlet denen kurumla ve içinde barındırdığı her unsura ilk günden beri uyguladığı sosyalizasyon mekanizması ile benimsettiği, öğrettiği, haklılaştırdığı ve zamanla uygulayıcısı durumuna getirdiği faşizan ve totaliter ilişkiler sistemi ile ortaya koyan, yabancılaşmaya dayalı “kurulu düzen”in ta kendisi ve bütünüdür o özne. Devleti bir baskı aygıtı olarak kullanan “kurulu düzen” kendisine efendi/köle ilişkisini esas almıştır. İnsanın insanı sömürdüğü, yöneten/yönetilen ayrımına dayalı, baskıcı, cinsiyetçi, totaliter, tek tipleştirici, yabancılaştırıcı bu düzen, ataerkil toplumun ortaya çıkışıyla siyasal pratiğin toplumun bütününden ayrılıp devlet kurumu içine aktarılmasından bu yana, devlet aygıtının bulunduğu her toplumsal sistemde tek başına egemen ilişkiler sistemidir.
Bilindiği gibi her sistem, sürekli kendini yeniden üreterek, otonom bir seyirde varlığını sürdürme eğilimi taşır. Bunu gerçekleştirebilmek için, bütün mantığını bünyesinde taşıyacak araçlar (alt sistemler) geliştirir. Bizim söz konusu sistemimiz de kendisini yeniden üretebilecek ve bunun yanında sadık, güvenilir, yıkılmaz bir fedai, bir bekçi görevini de üstlenecek aracını en başından oluşturmuştur : “çekirdek aile”.
Düzenin ayaklarını oluşturan her çekirdek aile, son tahlilde bir ‘devletçik’ tir. Beden ile hücre arasındaki ilişki düzen ile çekirdek aile arasında da vardır. Kurulu düzen, çekirdek ailenin yapısına ve benliklerini söküp çıkardığı bireylerine kendini öyle bir kopyalamıştır ki, hem kendinden başka bir düzenin olabileceği hayalini silmiş hem de varlığına kastedebilecek her türlü tehdidi henüz doğuş aşamasında bertaraf edebileceği bir önlem almıştır. Çekirdek ailenin işleyişini biliyoruz. Temel işlevi, kurulu düzene hayat vermek, kan pompalamak, koruculuğunu yapmaktır. İkiyüzlüdür. Faşizandır. Özgürlükçü değildir. Şiddet üretir. Çekirdek ailenin bu yazıyı en çok ilgilendiren özelliği ise tözünü heteroseksizmin oluşturmasıdır. Ataerkildir. Cinsiyeti tırnak içinde “erkek”tir. Kadınlık ve erkeklik tanımlamaları, düzenin ihtiyaçlarına göre kesin sınırlarla belirlenmiştir. İnsan doğası bir tarafa itilip cinsiyetler birer toplumsal role indirgenmemiştir. Bunlar, seksin yaşama biçimleriyle birlikte, düzeni ayakta tutacak toplumsal ritüeller bütünü olarak ortaya konur. Çekirdek ailenin her bireyi üzerine düşürülen rolerin aktörü olarak görevlendirilmiştir. Sistem, tanımladığı cinsiyet rollerinin dışına çıkabilecek olanlar için ise son derece acı yaptırımlar kurgulamıştır. Ve bu yaptırımları uygulama görevi de yine bireylere verilmiştir. Sistem bu süreci kullanarak sürekli kendi sağlamasını alır. Öte yandan çekirdek aile, sistemin devamlılığını sağlayacak neferlerin yetiştirildiği bir merkez görevi de görür.
Sistem için oldukça hassas ve hayati bu kurgu karşısında eşcinsellerin konumu ne peki ? o toplumsal cinsiyet rollerinden uzakta, farklı bir oluşuma meyleden eşcinseller, kurulu düzen için amansız bir virüs, bir kanser hücresi ve en ciddi tentidlerden biridir. Doğal hayatın kendiliğindenliğine asla tahammülü olmayan ve kendi yaşamsal gereklerine göre doğanın üzerinde hükümranlık kurmaya çalışan sistem için, eşcinsellerin doğalarından gelen farklı yönelimler de başedilmesi gereken kendiliğinden bitmiş otlar gibidir. (insanlığın tarihsel olarak birlikte yarattığı bir sistem bu. Fakat zamanla kendi otonom işleyişini kazanarak insanoğlunu boyunduruk altına alan bir düzen çıkmıştır ortaya ; özellikle iktidarın az sayıda odaklara devredilmesiyle).
Eşcinsel varoluşun “egemen sistemin özüyle” bir alıp veremediği var. yoksa baskının ; devletin, kişilerin, dinlerin, iktidar sahiplerinin, toplumların “kusur”larından geldiğini sanmak, sistemin hedef saptırmak için kurduğu tuzağa düşmekten başka bir şey değildir. Özgürlükçü eşcinsel hareketin bakışlarını yönelteceği yer sistemin kendisidir. Ve konsept de, özgürlüğün bütün insanlığın elinden alındığı gerçeği üzerine oturmalıdır.
Kurulu düzen, en sağlam bekçisi çekirdek ailenin bile başa çıkamadığı, hatta bu bekçinin temeline dahi tehtid yöneltmiş eşcinsel varoluş ile nasıl mücadele edecek ? sistem, tehlikeyi yok saymayacak kadar zekidir. Onu yok etmeye yeltenmeyecek kadar da cin fikirlidir. Yok etmeyi düşünmes bile. Kendi işletyişine ve varlığına da çok büyük yararlar sağlayacak başka bir yolu seçer : eşcinsel varoluşa yaşam hakkı tanır. Fakat gettolarda.
Sistem eşcinsellerin kendi gettolarını oluşturmalarına izin verecektir. Hatta yardımcı olacaktır. Bu sayede, baskı altına alınmışların bir nebze rahatlaması sağlanacak, bu arada el altında tutulmaları, göz önünde olmaları ve denetlenebilmeleri de mümkün olacaktır. Gettolar, aşırı basınçtan oluşabilecek tehlikeli istimin dışarı atılabileceği birer sübap görevini de yerine getirecektir. Oralarda rahatlanacaktır. İhtiyaç duyulan ilişkiler (minimum düzeyde) oralarda kurulacaktır.
Gettolar yaratmanın ardından, sistem gülümseyen maskesini kuşanarak ikinci planını uygulamaya koyar : rüşvet vermek. Boğulan gırtlaklarını gettolarda biraz soluklandıranlara şunu söyler : “şimdi bırak bu özgürlük mözgürlük triplerine girmeyi. İstemediğin kadar çok özgürlüğü ben sana verebilirim, eğer benim çizdiğim yoldan gidersen. Basamaklarımda tırmanmaya başla. Piramidimde en güzel yerler seni bekliyor. Bütün mutluluklara ulaşabilirsin. Kendine bir statü edinmeye bak. Desteğimi eksik etmem. Mutsuz olanlar, kusurlu, beceriksiz ve aklını kullanamayanlar. Benden olursan kimse dokunamaz da sana. Sana sağlayacağım statüler seni korur. Bir bana uyanlara bak, bir de uymayanların haline…”
Oldukça cazip bir teklif öyle değil mi ? tehlikeyi, kendine baş kaldırmayacağı, kaldırmaya kalkarsa zarar göreceği bir pozisyona çekmeye çalışıyor sistem. Karşılığında ise kendi düzeni içinde her bakımdan rahat bir yaşam vadediyor. Bunun hediyesi de pek pahalı sayılmaz, benliğinizi kapının dışında bırakmanız yeterlidir. Kapının ardında ise herkesi rahatlıkla baştan çıkarabilecek kurgulanmış yapay mutluluklar sunulmuştur. Ama bilesiniz ki, size sunulacak nefes sadece bir tutamdır.
Düzen bu yöntemle kitleleri değil, tek tek bireyleri hedef alır. Çünkü tek bir bireyin bilincini denetim altına almak, düzenini karşısında aynı ortak paydaya sahip olanların biraraya gelip örgütlendiklerinde oluşacak kollektif bilinci denetim altına almaktan daha kolay ve köktencidir. İnsanları birbirine kışkırtır, kıskandırır, yarıştırır, haset kültürü yaratır, birbirlerinden korkmasını sağlar, ulaşılması gereken mutlulukları tanımlar ve benimsetir, en baştan çıkarıcı silahı olan parayı kullanır. Kişiyi bir nesne haline getirir. Yaşamın öznesi olmaktan çıkarır. Kişilerin bir diğerine kışkırtılmasıyla örgütlenebilme olanaklarının da önüne geçilmiş olur. Atomize olmuş bireylerin tüm bilişsel pusatları ellerinden alınır. Sistem bu rafine yöntemlerle üstesinden gelemedikleri için ise oluşturduğu baskı kurumlarını kullanır.
Bu seyirdeki efendi/köle ilişkisinde, efendi olan egemen, fırsat bulduğunda kendini yeniden özgür kılmak isteyecek olan köleyi sürekli boyunduruğu altında tutabilmek için gitgide yöntemlerini geliştirmesi gerekecektir. Köleyi zincire ya da prangaya vurmak en kaba ve verimsiz olanıdır. Daha gelişkin yöntemler ise efendi/köle ilişkisinin kölenin gözünde meşrulaştırılmasını sağlayacak olanlardır. Köle zaten kendi iradesinden (kültürel varlığından/kimliğinden) efendisinin iradesi karşısında feragat etmiş, onun tarafından canı bağışlanmış ve böylece fiziksel varlığını sürdürme olanağı elde etmiştir. Efendi/köle ilişkisi fiilen kurulduktan sonra ise, iki taraftaki insan kendi topluluklarındaki etik anlayışın (mitolojik hayat açıklamalarının) devreye girmesiyle bu ilişkiyi haklılaştırırlar. (daha ilkokul sıralarında bize anlatılan, vehbi koç’un limon satarak zengin olduğu mitolojisi, efendilerimizi meşrulaştırmak için yaratılan mitolojilerin bize özgü belirgin örneğidir.) bu meşrulaştırma, kölenin kölelikten kurtulma şansı azaldıkça yoğunlaşır. Sonunda köle konumunda olan, efendinin görkemi ve azameti karşısında ona hayranlık bile duymaya başlar. Baskı sürdükçe, ilişkiyi bozma çansı azaldıkça, köle “celladına aşık olur”…
İnsan beyninin bu şekilde dumur uğratılabilmesi ve o rüşvet mekanizması birleşince düzen fedailerini yaramış olur : iki dilş bilen, iyi eğitimli, muhtemelen bir reklam ajansında çalışan, Spielberg'in son filminin hasılatından haberdar, sol entarili gazeterin takipçisi, festival tüketicisi, tarot falından da iyi amlayan, Dale Garneige'yi okuyan postmodern, cemiyet kulüplerine üye, milliyetçi duygulara da sahip, ekonomik derdi olmayan, kendini son derece kontrollü deşifre eden, eşcinsel barlarda müstehzi bakışlarını takınan, kapıcısını azarlayaralk kendini meşrulaştırmaya çalışan, hafta sonu gazetesinin kim nerede nasıl sayfalarına abone, eşcinsel luşumlara acıyarak bakan, konformist, kaypak, steril bir hayat süren, 'tedbirli hayat uşakları'…aslında pek sevimlidirler. Hoşsohbetdirler bile denilebilir. Dünya ile pek bir dertleri yoktur: Erbakana fena halde kıl olurlar, Beyoğlu'ndaki selpakçı çocukların üzerlerine üzerlerine gelmeerinden fena halde işkillernirler, köyden kente geçenlerin kentin nasıl da içine ettiğine hayıflanırlar, belediye taksime cami yapmasın diye toplantılara gittikleri bile olur, "kahretsin, şu Bodrum da tatil yapılacak yer olmaktan çıktı artık, Mykonos'a gitmek de çok pahalı…", "ya bu gay barlara niye bu kadar çok straigt geliyor, işleri yok mu ?", "heteronun en iyisi ipte kurusun derisi"…
Yaşamla ilişkileri yukardaki profile uygun bir eksende seyredenler, sistem için hint kumaşından daha değerlidir. Burada bir parantez açıp, bu ülkede yaşayan eşcinsellerin çogunluğunu yukardaki tipolojiye uyanların ve tam uymasa bile o yöne yol almış, dünya ile ilişkileri genelde anüsleri dolayımıyla biçimlenenlerin oluşturduğunu söylersem fazla mı ileri gitmiş olurum ? pek sanmıyorum…
Tabiki hiç kimse dünyaya aynı gözlükle bakmak zorunda değil. Fakat, "herkes dilediği gibi yaşamak özgürlüğüne sahiptir" yaklaşımı, düzenin işleyişini bulandırmak, kurgulanmış yapay mutluluklara tamah etmenin özgür irade ile yapılmış bir seçim olduğunu düşündürmek, özgür iradesinin bireyin elinden alındığını gizlemek ve yeni bir "bilinçaltı kurgulamak" için kullanılan bir araçtır. Yaşamla ilişkisini, kendi toplumsal konumunun biricikliği dolayımıyla kuramayan insan "yanlış bilince" hapsolmuş insandır. Kendi toplumsal gerçekliğine kendi elleri ile müdahele edemeyen insanın özgür iradesinden yada seçme özgürlüğünden söz edemeyiz. Kendisine sunulan sınırlı ve gerçekte birbirinin aynı alternatiflerden birini var oluş biçimi olarak giymeye çalışır ancak.
Özgürlükçü eşcinsel hareketin diğer özgürlükçü hareketlerden farklı bir dille okunması gereğine dönersek ; öbür özgürlükçü oluşumlada, kendi doğalarından gelen bir farklılığın, sistemin temeli ile çatışması ve tehdit oluşturması gibi bir durumun pek söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Oysa eşcinsel varoluşun doğası, doğayı boyunduruğu altına alan sistemin tam da özüyle bağdaşmamaktadır.
Aynı cinsten iki kişinin cinsel edimlerinden öteye geçmiş ve bir kimlik halini almaya başlamış olan eşcinsel varoluş, sistem tarafınfan üretilmiş konfeksiyon kimliklerin dışında, genelden farklı bir varoluş biçiminden türemiş, dönüştürücü ve devrimci öze sahip bir kimlik biçimidir. Ve bu kimliğe sahip kişi, varoluşuna kasdetmeye kalkan özne ile birebir karşı karşıya kalacak, eşcinselliği bir edim olmaktan çıkıp politik bir duruş halini alacaktır.(daha dorusu almalıdır…)
Kurulu düzen, karşısına bir düşman olarak çıkmaya başlayan eşcinsel varoluş ile mücadele ederken dokunulmazlığını ve biricikliği aldatmacasını kullanacaktır. Bilinçlerimize yerleştirdiği alternatifsiz olduğu yanılsaması düzenle mücadelede karşılaşılacak ilk engeldir. Organik bir muhalefeti engelleyen hayya gerçekleşemeyeceğini düşündüren bugüm içinde yaşadığımız kültürel ortamda, bizim yapabileceğimiz en devrimci eylem, bambaşka bir dünyayı ve ilişkiler sistemini düşlemek, yeni bir toplumsal varoluş biçiminin ütopyasını geliştirmek ve alternatifi olmadığını iddia eden düzenin karşısına bunu çıkarmaktır. Sistemi en sarsacak edim, onun antitezinin mümkün olduğunu kanıtlamaktır. Nbiricikliğini kendine kalkan yaparak korunan sistem bu yolla insanı özgürleşim düşüncesinden uzaklaştırsada ve 'özgürlükçü insan özü' yokedilmiş gibi gözükse de , insan bugünkğünden farklı bir dünya tasavvur etme potansiyelini hala taşımaktaıdr. Çünkü birçok araştırma gösterir ki en baskıcı dönem ve yönetimlerde bile insan hçbir zaman tam olarak yalnızca " sosyal boyutu"na indirgenememiş insanal yanını daima korumuştur. Bu bağlamda, kutsal kitaplardaki cennet vaadini de insanın özgürleşimden hiçbir zaman tam olarak vazgeçmediği biçiminde okuyabiliriz. İnsan, ne kadar örselenirse örselensin özgürleşme tutkusunu hep taşıyor. Yeterki içinde yaşadığımız durumun "tarihsel" ve "geçici" olduğunu bilelim…
Somut çözüm beklentisine çekince ile yaklaşmamın nedeni de tam da bu noktada. Bugünkü düzenin içinde de birşeyleri değiştirerek özgür olunabileceği düşüncesi, sistemin kurduğu tuzaktan başka bir şey midir ? bu doğrultudaki adımlar insanı esaret altına alan düzenin hastalıklı değişkenlerini kullanarak atılmayacak mıdır ? halbuki yapılması gereken tüm bunları, düzenin tamamını bir kenara itip yalnızca insan doğasının değişkenleri ile yola çıkarak yeni bir dünya düşlemektir. Kullanabileceğimiz en etkin yöntem de sistemi deşifre etmek, bir perdenin ardında tuttuğu gizil bilgisine ulaşmaktır. Böylece "bilinir" ve "görünür" hale gelecek olan düzenin kafalarımızı dumura uğratan izdüşümlerinden sıyrılmamız da mümkün olacaktır. Sistemi değiştirecek pusatları yine onun bilgisini kullanarak yaratabiliriz. Ve bu süreci de "kişinin kendi ben'ini oluşturması" olarak okumak doğru olacaktır. Aksi halde, ben'imizi oluşturup ortaya koymadıkça, 'çemberin dışında mı yoksa içinde mi olmak' kısır döngüsünde takılıp kalacağız. Oysa bizzat çemberin kendisi ve neden varolduğudur sorgulannması gereken.
Sizi bilmem ama, ben, bir yanda sistemin nasır tutmuşluğunu diğer yanda da eşcinsel varoluşun dünya genelindeki ve özellikle Türkiye'deki hazin durumunu ciddi biçimde sinirlenerek farkettikçe, zihnimi bu sistemin tamamen dışına çıkarıp, yeni birşeyler düşlemekten başka bir yol bulamıyorum. Kimbilir, belkide yanlış yapıyorumdur…
Türkiye'deki eşcinsel varoluşun durumuna da değinmeliyiz. Bizim ülkemizde, "ben eşcinselim" diyenlerin çoğunluğunun cinsel ilişki sırasında kendi cinsiyetlerinden bir partneri tercih etmelerinin ötesinde birşeyleri ifade etmek gibi bir dertleri olmadığını biliyoruz. Onlara göre eşcinsel edim ile eşcinsel kimlik birbirine eşit. Bu çoğunluk ; uzlaşmacı, özgürleşmeyi ekonomik rahatlıkla açıklayan, daracık sınırlarına itieraz etmeyen, hatta bunların farkına bile varmayan, acı çeken ama bu acının kaynağını yanlış yerlerde arayan, dğnya ile tek derdi eşcinselliğini rahatça yaşamak olan, sistenin rüşvetiti seve seve almış, ben'I yitmiş, kalın derili, sorgulamayan, hayatı anüslerinden ibaret sdayan ; ama itilmiş, sıkıştırılmış, bir tutam nefesi yaşamak sananlardan oluşuyor. Bu hepimizin malumu. Eşcinsellern benliklerinin yutulması, daracık sınırlarını farketmeyip bununla savaşmalarının da beyinlerin dumura uğratılarak engellenmsi, ele geçirilmeleri, gettolara hapsedilmeleri, kendilerine sunulan bir tutam nefese razı olup yapay mutluluklara ram olmaları, sistem tarafından eşcinsel varoluşa atılmış en büyük kazıktır, hem de eşcinsellerin gönül rızasıyla. Ve düzenin zaferidir.
Bugünkü ortamda, çoğu eşcinsel farkında değil ama, sistem ile eşcinsel varoluş arasında olup bitenler bu şekilde seyrediyor. Ayrıca türk toplumunun şizofrenisi eşc,insellerin paydasında da bulunuyor. Sistem, eşcinsel oluşumu dumura uğratmakta öyle başarılı olmuştur ki, o çoğunluğu oluşturanlar, örgütlenmeye çalışanlara acıyarak bakmaktadır. Kişiyi kişiye kırdırmaktan başka bir işe yaramayan dedikodunun, kıskançlığın, hasetin ve bunların türevlerinin, eşcinseller arasında daha fazla görüldüğünü söylersem yine mi ileri gitmiş olurum ? olması gerekenleri bir yana bırakırsak, eşcinseller de bu dünyalı oldukları için, insaoğlunun bütün düşkünlükleri, zaafları onlar için de geçerli. Fakat bu dünyanın dışına itilmeye çalışılan eşcinsellerin daha uyanık olmaları gerektiğini düşünmek doğru değil mi ? kendi çıkarları açısından…
Birilerini illaki belli bir pozisyona çekmek işe yarar değil tabiki. O halde "kalan sağlar"a çok iş düşüyor. Olabildiğince çok k,işinin kendi ben'lerini yaratabilmekeri ve yaşama tam da durdukları noktadan bakabilmeleri için çok yol katedilmeli. Kendisi ile barışmamış, hala saklanan ve farklı duygularından sadece kendisi haberdar eşcinseller için de birşeyler yapılmalı, bu belki de ilk yapılması gereken…
Ülkemizdeki eşcinsel oluşumun bugünkü durumu göz önüne alındığında tartışma sorusundaki" hareket" sözcüğünü biraz erken kullanılmış buluyorum. Bir hareketten söz etmeden önce, Türkiye'deki eşcinsel oluşumun kendisine yönelik katetmesi gerekn epey yol var gibi : her eşcinsel öncelikle kendisine şu soruyu sormalı : "ben neden sadece ve sadece kendi cinsimden hoşlandığım için reddediliyorum ?" bunun yanıtı herşeyin yanıtıdır zaten. Dünyaya baktığımız gözlüklerimizi de değiştirmemiz gerekir. Yanıtı en önemli olan soru ise şu : "eğer eşcinsel olmasaydım yine de bu dünya ile bir derdim olur muydu ?" bu soruya yanıtı evet olmayanlar, eşcinsellerin tek başlarına özgürleşemeyeceklerini hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Yine herkes, kendisine biçilmiş kaderle yetinip yetinmeyeceğine karar vermelidir. Yetinmeyecekse dünyayı oluşturan bütün değişkenleri sorgulamalı, düzenin bilgisini ele geçirmeye çalışmalıdır. Düzene tutunmaya çalışmak yeni gettolara hapsolmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Böylece ortaya çıkacak resimden ; bilimin eşcinselliğin kökleri üzerine yaptğı hummalı araştırmaların, sistemin kendi alt sistemi olan bilimöi kullanarak " ben nerede yanlış yaptım da bunlar karşıma çıktı ?" sorusuna yanıt aramak için yapılıp yapılmadığını ; psikiyatrinin hastalıklı bir topluma entegrasyon sürecindeki işlevini ; hepimizin gittiği eşcinsel barların/mekanlarıon gerçekten eşcinseller ait yerler mi yoksa yaşdığımız yoğum yabancılaşmayı farketmeizi engelleyen ve içimizde biriken öfkeyi/örselenmişliği dışa vurabileceğimiz, sistemin gözetimi ardındaki soluklanma adacıkları mı olduğunu daha iyi anlayabiliriz. "nasıl bir eşcinsel hareket ?" sorusu aynı zamanda biraz yanlış sorulmuş gibi. Öncelik örgütlenmede olduğu ve Türkiye'de de gereken örgütlenme henüz sağlanamadığı için " hareket " yerine " örgütlenme " demek daha doğru olmazmıydı : biz, osmanlı ile sanal gerçeklik arasında sallanıp duran kendi iç dinamikleriyle hiçbir değişim geçirememiş, hep büyükleri tarafından bir yerlere sürüklenen, organik bir muhalefet geliştiremeyen, aptallaştırılmış, kişiliksizleştirilmiş bir toplumda yaşıyoruz. Ve böyle bir toplumsal kültürel ortamdaki en büyük imkansızlıkların başında örgütlenememe sorunu geliyor. Eşcinseller de bu kültürel ortamdan payını almış durumda. Bireyleri, ortak çıkarları etrafında biraraya getirecek organik örgütlenmeler ancak kimliklerin ve ben'lerin oluşumuyla mümkün. Örgütlenebilmenin önündeki en büyük engel de yasalar değil, beyinlerimize örülmüş duvarlardır. Türkiye'deki eşcinsel oluşumun en büyük handikapı örgütlenip bir organizma özelliği kazanamamasıdır. "hadi toplanalım" heyecanaı ile bir araya gelen ama sonra ne yapavaklarını bileediklerinde dağılıp giden eşcinsel oluşumlar Türkiye'de revaçta. Bu gidişatı yıkmak ise belli bir bilinç seviyesine ulaşabilmekten geçiyor. Bu olsaydı, ne örgütlenme sorunu yaşanırdı ne de bu sayfalardaki tartışmaya gerek kalırdı.
Türkiye'deki eşcinsel varoluş, kendini tanımlayıp "muhalif bir alt kültür" durumuna da gelebilmeli ve kendi kurumlarını oluşturmalıdır. Fakat sistemin tanımladığı anlamda bir alt kültür durumuna düşmemlidir. Yani, yabancılaşmanın fark edilmesinin engellendiği, örselenmişliğin/öfkenin ve sisteme duyulan husumetin dışa vurulup rahatlandığı, başat kültürün içinde sadece "kişi" kimliği ile yaşanmasını sağlayan, birey olmaktan alıkoyan, sistemin gözetimi altında tuttuğu, içinde uslu uslu yaşanacak, hayatın bütünlüğünün dışında duran, sadece yaşamın tortuları ile yetinilen bir alt kültür adacığı olmamalıdır bu. Eşcinsel varoluş tarafından bugünkü toplumsal sistemin bir alternatifinin kurgulanabieceği, politik, kendini yeniden üreten, üreteceği sözü sistemin içinde dolaşıma sokabilecek, toplumun ikiyüzlülüğünü suratlara vurabilecek, iktidara karşı hakların kazanımı içim savaşacak, ayaklara basan, eşcinsel varoluşa yönelik kurumlarını oluşturacak, heteroseksüellere ve biseksüellere düşmanca bakmayacak, insanlığın ancak topyekün özgürleşebileceği bilincine sahip, bütünün içinde ama ona muhalif, uyanık, Türkiye'deki eşcinsel varoluşta bilinç dönüşümünü sağlayacak, kendini eşcinsel olarak tanımlayan herkesi biraraya getirebilecek, organik bir aly kültürden bahsediyorum. Böyle bir örgütlenme gerçekleşmedikçe, herkez yüzünü bu yöne çevirmedikçe (beni totaliter davranmakla suçlayabilirsiniz…) gerçek anlamda "özgürlük" bir zaman sonra, kullanılmayan sözcük olacak belki de…
Bu kadar lafı burada keserken son olarak şu : niyetimde hiç yer almamasına rağmen düşündüklerimi didaktik, bazen saldırgan, biraz asık suratlı, yer yer sıkıcı, hafif tepeden bakan, arasıra ukala, beki de biraz indirgemeci bir söylemle ifade etmiş olsam da, siz yine de bütün sözlerimi tek solukta çıkmış bir bağırma olarak alın lütfen.
Ve kendini eşcinsel olarak tanımlayan herkese içimde bir türlü duramayan bir soruyu sormak istiyrum : "siz gerçekten birbirinizi seviyor ve saygı duyuyormusunuz ?"
Bu soruyu da nasıl almak istiyorsanız da öyle alın lütfen…)
"TRAVESTİYE YARGI DESTEĞİ"
"EŞCİNSELLERE BLAIR DESTEĞİ"
"EŞCİNSELLER JOSPINCİ"
FRANSA-1 "EŞCİNSEL ALEMİ SABAHA KADAR
SÜRDÜ"
FRANSA-2 "HOMOSEKSÜEL YÜRÜYÜŞÜ"
RADİKAL GAZETESİ'NE AÇIK MEKTUP:
Radikal Gazetesi ilk günden bu yana eşcinsellik konusunda sorumlu ve dürüst bir yaklaşım sergiliyor. Öyle sanıyoruz ki bu durum, özel bir politikadan öte, gazetenin genel yayın politikasının bir sonucu olmalı. Elbette ki bu koşullarda diğer pek çok yayına baktığımızda bizim için bu kadarı da sevindirici.
Size kavramlarla ilgili bir hatırlatma ve bir ricada bulunmak istedik. Biz eşcinseller, zorunlu olmadıkça homoseksüel kelimesini kullanmıyoruz. Eşcinsel, artık Türkiye'de bilinen bir kelime ve birebir "homoseksüel"in Türkçesi. Eğer erkek ve kadın eşcinselleri ayrı ayrı belirtmek gerekirse bu "homoseksüeller ve lezbiyenler" şeklinde olmayıp, gayler ve lezbiyenler şeklindedir. Artık gay kelimesi de özellikle son yıllarda neredeyse eşcinsel kelimesi kadar bilinen bir isim oldu. Özellikle ajans kaynaklı haberlerde bu yanlış neredeyse sürekli yapılıyor. Bu, ajansın çeviri hatası mı (yurtdışında homoseksüel ve lezbiyen diye bir niteleme yoktur) yoksa ajansın ya da sizin dizgicinizin gay kelimesi bilinmiyordur diye, onun yerine homoseksüel ve lezbiyen başlığını atmasının bir sonucu mu? Ayrıca sizler yazmazsanız nasıl bilinir! Eğer bu yanlışı ajans yapıyorsa siz (ilgili) düzeltemez misiniz? Öyle sanıyoruz ki böyle bir düzeltme haber üzerinde oynama anlamına gelmeyecektir. Ayrıca küçük bir haber içinde eşcinsel ve homoseksüel kelimeleri bir birini takip eden cümleler içinde bile kullanılmaktadır. Aynı şekilde başlıkta biri, metinde bir diğeri kullanılmaktadır.
"Homoseksüel" kelimesi hem erkek hem kadın eşcinselleri karşıladığı halde toplumdaki kadın ve erkek eşitsizliğinin bir sonucu olarak baştan bu yana neredeyse sadece erkek eşcinselleri adlandırmak için kullanılagelmiştir. Oysa lezbiyenler de "homoseksüel"dir. Bu yanlış kullanım belki de sizin gözünüzden kaçabiliyor ama biz kadın ve erkek eşcinseller için önemli bir yanlış. "Homoseksüel" kelimesi tıp tarafından kategorik bir belirleme olarak kullanılmaya başlandı. Eşcinsellerin özgürlük hareketinin yükselmesi ile birlikte, tıbbi bir belirleme olan ve sadece cinsellikle sınırlı kalan bu adlandırma eşcinseller tarafından reddedildi. Homoseksüel kelimesinin tıbbi karşılığı bir yana Türkiye'deki "homo" nitelemesinin nahoşluğunu bütün Türkiyeli eşcinseller yaşamış, görmüş ve yaşamaya devam etmektedir.
Biz KAOS eşcinselleri, herhangi bir anlatım dolayısıyla gerekmedikçe "homoseksüel" kelimesini kullanmıyoruz. Eşcinsel (lezbiyen ya da gay) adlandırmasını kullanıyoruz. Radikal Gazetesi'nden istediğimiz de sorumlu ve dürüst yaklaşımına yakışır bir şekilde bu konulara biraz daha dikkat etmesidir.
Oscar Wilde’in Son Vasiyeti, Peter Ackroyd, Simavi Yayinlari,1994
Kitap İrlandalı yazarın eşcinselliği nedeniyle yargılanıp hapsedilmesinden sonra Fransa’ya gidişini, orada yalnız ve yoksulluk içinde geçen son günlerini anlatıyor. Wilde’ın aşk, sanat ve hayat üzerine görüşlerini olduğu kadar yirminci yüzyıl başının Batı kültür yaşamı hakkındaki yorumlarını da çarpıcı bir dille yansıtan romanın İngiltere’de birçok kez yeni basımı da yapılmış. Din, toplum, ahlak, sanat, bilim ve her türlü klişeleşmiş düşünce kalıplarına alaylı bir dille yaklaşıyor Oscar Wilde: “Bana ne Din, ne Ahlak, ne de Mantık yardım edebilir. Ahlakın bana yararı yok. Ben doğuştan ahlakçılığa karşı biriyim. Kurallara değil, istisnalara göre yaratılmış insanlardanım. Sanata ilişkin hiçbir çabam yoktu: Sevgililerin başındaki menekşeli taç, bana şairin defneli tacından daha üstün geliyor. Aşk ruh halini körüklüyor ama açıklama isteğini susturuyor.”
Teorema, Pier Paolo Pasolini,
Can Yayinlari, 1992
Her insan yaşamı boyunca en az bir kere mantar hastalığına yakalanır!
Ayak Mantarı
TRANSEKSÜELLİK:
TRANSEKSÜEL:
TRAVESTİ:
EŞCİNSEL BİLİNÇ:
THE LAMBDA (Yunanca L Harfi) l :
PEMBE ÜÇGEN (THE PINK TRIANGLE):
GÖKKUŞAĞI BAYRAĞI (THE RAINBOW FLAG):
STONEWALL:
Eşcinsel:
Eşcinsellik:
Gay:
Lezbiyen:
Homofobi:
Heteroseksizm:
Heteroseksist:
Heteroseksüellik:
EŞCİNSEL OLUVERME SENDROMU:
ŞU BİZİM TÜRK-GAY N’APIYO ALLA’ŞKINA
Köln’den Enver Bildiriyor
Bizler, toplumun her kesiminde olduğu gibi farklı konumlardan gelen, farklı kişilikli ve farklı koşullardan gelen insanlarız. Hepimizin tek ortak yönü hem gay hem de Türk veya Türkiye kökenli olmamız. Toplantılarda anlaşma dilimiz Türkçe. Arkadaşlardan kimi eşcinselliği açık olarak, kimi gizli olarak yaşıyor. Kimi hayatından memnun, kimi değil. Ama daha ilk toplantılarda anlamıştık ki konuşulacak, karşılıklı öğrenilecek, tartışılacak çok şey var. Bu alışveriş ortamını sıcak tutabilmek için hemen iki haftada bir toplanmaya karar verildi ve de öyle oldu. Kimi zaman sayımız çoktu, kimi zaman az. Bu doğaldı, hereksin her hafta toplantıya gelmesi beklenemezdi (ben hariç).
Madem laf bana geldi, o zaman biraz ben grup içindeki kendi durumumdan söz edeyim. Bu grubun kurulması fikri, SVD’ye ilk uğradığım zamanlarda çıktı. SVD bu fikrime çok sıcak baktı ve tüm olanaklarını elime verdi. Grup 9 Martta bir araya geldi. Ben dahil hiç kimse hiyerarşik ve başında başkanı olan bir sisteme razı değildik. Tamam. ama nedense tüm işleri ben yürütme durumundaydım. Yani aslında ben başkan değildim (ya hani), yine de iş bir şeyler yapmaya gelince bana kalıyordu. Gerçi -haklarını yemeyeyim- başta Mustafa olmak üzere bir iki arkadaş bana yardımcı oluyorlardı, zamanları elverdiğince. Yine de benim yaptığım işin adı yoktu, hala da yok (çünkü aslında ben başkan değilim ya).
Defalarca “iş bölümü yapılsın” dendi, yürümedi. O gelmedi, bu yapmadı, falanca “ben artık mektuplara yanıt yazamam, bu grupta yokum” dedi. Böylece ortalık durgunlaştı. Gelen gidenin sayısı bir elin parmaklarını geçmez oldu.
Son toplantımızda durum ciddileşti. Benim önerilerimden biri grubu dağıtmak oldu. Böyle bir şeye taraftar olduğumdan değil, grubun devamlılığının anlamı olup olmadığını tartışıp ortaya çıkarmak için. Grubun kesinlikle dağıtılmaması ve varlığını ilgi gösteren tek bir kişi kalsa bile sürdürmesi kararı alındı (dört kişiyle). Amsterdam’da kurulan IPOTH derneğine katılmaya, yani bir tür füzyona da yanaşmadık böyle bir kriz döneminde. Sonuçta artık ayda bir toplanmaya ve diğer arkadaşların katılımının ve ilgilerinin niye azaldığı yolunda kafa yormaya karar verdik. Çünkü birkaç 18 yaşının altında kardeşlerimiz dışında hepsi yetişkin insanlardı. Sonunda bu, böyle gönüllü bir çalışma için bir araya gelip yalnızca zamanlarında fedakarlık etme durumundaki bu insanların kendi bilecekleri şey.
En son yenilik ise, uzun uğraşlardan sonra çıkartabildiğimiz tanıtım broşürümüz oldu. Bu broşürümüzü Almanya içi ve dışı pek çok ilgili kişi ve kuruluşa göndermekteyiz. Ayrıca önümüzdeki yaz ayları için telefonla danışma servisini inşallah açacağız. Bu danışma servisi için aslında teknik olanaklar hazır, bizleri bekliyor.
Bizi merak edip ya da bize ilgi gösterip
yazan pek çok Türkiyeli arkadaş var. Onlara buradan seslenip yazımı burada
bitirmek istiyorum: Biliyorum pek çoğunuz bize dargınsınız. Sizlere yanıt
vermekte gecikiyoruz, hatta kimi zaman uzun bir süre için unutuyoruz. Gerçi
burada ben çoğul konuşuyorum ama bu iş de, diğerlerinde olduğu gibi bana
bırakılıyor. Ama insaf, ben de insanım. Hem çalışıp, hem okuyorum. Bir
üniversite öğrencisinin tipik sorunlarıyla boğuşmaktayım. Bir de başıma
“tatlı bela” Türk-Gay çıktı. İnanın, gelen tüm mektuplar grup toplantılarında
okunuyor. Bir süre önce bir arkadaşımızı mektupları
yanıtlamakta görevlendirmiştik. ama kendi dediğine göre “kişisel sorunlarından
ötürü” grup çalışmalarına katılmamaya karar vermiş, yani iş yine bana kaldı.
Yine de sizin mektuplarınızı her zaman bekliyoruz. Bu özellikle anayurttaki
durumları öğrenme açısından çok önemli. Bizlere yazmaya devam edin. Çünkü
sizleri seviyoruz ve sizlerle (özellikle yoktan var ettiğiniz için) gurur
duyuyoruz.
PARiS’TEN
iZLENiMLER
“Gerçek güzellik o kadar özgül,
o kadar yeni bir şeydir ki, onu güzellik olarak tanıyamayız.”Marcel
Proust
On milyonluk nüfusuyla Paris, Avrupa kıtasının en kalabalık şehri ünvanına sahip ve yaklaşık 150,000 kişilik bir eşcinsel nüfusu içeriyor. Fransa’nın taşra bölgelerinden ve Avrupa’nın diğer bölgelerinden gelenler burada oldukça kozmopolit bir doku oluşturmuşlar.
Paris’li eşcinseller, ilk bakışta şehrin bir semtinde yoğunlaşıp bir getto oluşturdukları izlenimini verseler de aslında bu semti (La Marais), şehrin en şık galerileri, en önemli müze ve kütüphaneleriyle paylaşıyorlar. Eşcinsel nüfus, havanın kararmasıyla birlikte artmaya başlıyor, gökkuşağı renkli bayraklar asılıyor ve insanlar caddeleri ve barları doldurmaya başlıyorlar.
Barasının eşcinseller tarafından mesken tutulması1970’li yıllara rastlıyor. Gerçekte, 1968 olaylarının Fransız eşcinsel hareketinin güçlenmeye başladığı dönem olduğu kabul edilse de, asıl kazanımlar 1980’li yıllarda iktidarda olan sosyalist hükümetlerin zamanında olmuş ve Fransız eşcinseller özgürlüklerinin tadına en çok bu dönemde varabilmişler, bu dönemde görünürlülükleri de hızla artmış.
Bu dönem aynı zamanda AIDS’in Paris’te yaşayan yüzlerce eşcinseli kurban etmesine tekabül ediyor. Bugün hala bunun sorumluluğunun kimde olduğu tartışılmakta. Devlet ve AIDS’in patladığı bu dönemde hastalığın yayılmasının önlenmesi için devletle işbirliğine girmesi beklenen AIDS’le mücadele derneklerinin umursamazlıklarından dolayı hasta sayısının korkunç boyutlara ulaştığı söyleniyor.
Frédéric Mortel’in “La Rose et le Noir: les Homosexuels en France depuis 1968” (Pembe ve Siyah: 1968’den günümüze Fransa’da eşcinseller) adlı geçen yıl yayımlanan kitabı bu gerçekleri ortaya döker dökmez eşcinseller ikiye bölündü ve kitabın yazarı eşcinsel düşmanı olarak ilan edildi.
Fransız siyasi geleneğinin temel taşlarından biri olan, farklı olanın sisteme eklemlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz entegrasyon çabalarının, son yirmi yıldır Fransız toplumunda başarısız olduğu ortaya çıktı. Bu başarısızlıklar, özelikle Arap göçmenlerin topluma entegrasyonu konusunda hissedildi ve genelde göçmenlerin büyük şehirleri çevreleyen banliyö bölgelerinde getto oluşturdukları gözlendi. Aynı siyasi eğilimden, eşcinsel cemaatinin de etkilenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü eşcinsellerin bu semtte (La Marais) yoğunlaşıp, getto tarzı bir yaşam biçimine yöneldikleri açıkça görülüyor. Burada gökkuşağı renkli bayrakların asıldığı ticari mekanların çoğalması, yerel yöneticiler, halk ve eşcinsel girişimci ve iş sahibi semtlileri karşı karşıya getirebiliyor.
Diğer taraftan, bir semtte kendini özgür hissedebilen veya özgür olduğu yanılsamasını yaşayan eşcinseller, sonuçta Amerikanvari bir yaşam biçiminin “cazibesine” kendilerini kaptırıyorlar. Bu tarz bir yaşam biçimini seçen ve kafalarını fena halde fiziksel ölçülerine takmış eşcinseller, şüphesiz hükümetin “bunlar da toplumdan farklılar, öyleyse yeter ki bu semtten dışarı taşmasınlar” diyerek gettolaşmaya adeta yeşil ışık yakması ve hatta olayın ticari yönünden son derece hoşnut görünmesine (bunun en son örneği Europride Paris ‘97’de yaşandı) pek aldırış etmiyorlar.
Köklü Fransız edebiyat ve felsefe geleneği önemli sayıda eşcinsel düşünür ve edebiyatçı yetiştirmiş olmasına ve tarihte insanlar arası dayanışmanın en güzel örneklerini vermiş olmasına karşın, Paris’te 1990’larda bireyciliğin dayanışma ruhuna üstün gelmiş olduğu (ve dayanışmanın en çok eşcinseller arasında azalmış olduğu) görülüyor. Kartezyen mantık, romantizmi adeta öldürmüş ve bir gecelik ilşkilerin daha çok yaşandığı, insanların her geçen gün daha az diyolağa girdiği ve ne istediklerini bilmeyen, fiziksel gösteriş ve yarışmanın ön plana çıktığı bir eşcinsel yaşam biçiminin yerleşmeye başladığı da gözlemlerim arasında.
Paris’li eşcinseller, yalnızlıklarını, radyo istasyonlarında yaptıkları anonslarda, barlarda, gay pride yürüyüşlerinde ve yepyeni dayanışma biçimlerinin yaratılmaya çalışıldığı, değişik ilgi alanlarına sahip olan çeşit çeşit eşcinsel derneklerinde (sosyalist eşcinseller, eşcinsel öğretmenler, eşcinsel öğrenciler, doğa yürüyüşü yapmayı sevenler, hristiyan eşcinseller, vb…) aşmaya -belki de unutmaya!- çalışıyorlar.
işte bu anlayışın yeryüzünde varolması, binlerce yıldır oynan bu anlamsız ve saçma oyunların ortadan kalkması için biz eşcinsellere de çok görev düşüyor. Görevlerimizi uzun uzun anlatmama gerek var mı, pek sanmıyorum. Tabii ki bu girişi okuduğunuzda pek çoğunuz “bu çocuk iyice uçmuş” diyebilirsiniz, ama dikkatle bakarsanız eşcinsel olmanın yanında ister istemez kurulu düzene karşı bir duruşu getirmek zorunda olduğumuzu görürsünüz.
Bu düşüncelerden yola çıkarak”tozpembe” bir bakış açısıyla İzmir’de oluşum kurma girişimlerimin doğrultusunda %100 GL’nin İzmir’e gelmesine ön ayak oldum ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı’na gidip oluşum konusunu konuştum.
Vakıfta konuştuğum arkadaşın bana verdiği tepki oldu. Arkadaşım Ankara’ya geldiğinde KAOS’un toplantılarına iki kere katıldığını, toplantılara gelenlerin çoğunun çekingen olduğunu ama bunu doğal karşıladığını belirtti. Vakıftaki diğer çalışmalar hakkında bilgi verdi. Kadın ve işçi gruplarının olduğunu, bunların yanı sıra yazarlık, sinema ve tiyatro ile ilgili seminerler verildiğini, böyle şeyler arasında eşcinsel bir grubun da yer alabileceğini, hiçbir şekilde önyargıyla yaklaşmayacaklarını söyledi. Az kalsın toplantı için gün ve saat teklif ediyorlardı ki, ben grup oluşturamadığım (aman Tanrım!), sadece İstanbul’da Lambda’nın Ankara’da KAOS’un toplandığı gibi, İzmir’de de böyle bir şey olursa ortam sağlayıp sağlayamayacaklarını öğrenmek için sorduğumu belirttim.
Ortam hazır olduğu halde bilinçli insan bulamamak, traji-komedyanın bir başka kısmı. Eşcinselleri anlamakta güçlük çekiyorum zaman zaman. Bir yandan aşağılanmaktan, bastırılmaktan şikayet ediyoruz, öte yandan öylece oturuyoruz. Bize tartışma ortamı sağlayabilen vakıflardan, kültür merkezlerinden haberdar olmuyor, yaptıklarına burun kıvırıyor, oturup bu tarz platformlarda kendimizi geliştirmek yerine gay barların, hamamların, sinemaların yapay ortamlarında birbirimizin götünü götürmeye kalkarak kendimizi tüketiyoruz. Bunu yapma aptallığını, böyle şeylere burun kıvırma şımarıklığını nereden alıyoruz. Daha ne kadar kendini tüketen ibneler olacağız?
insanların korkularını ya da önyargılarını aşabiliyorsunuz belki ama iş cehaletlerini aşmaya gelince başaramıyorsunuz.
Geçenlerde Kemeraltı’nda çalışan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. arkadaşım oldukça bilinçli, okuyan ama aynı zamanda da oluşum konusunda bazı önyargıları olan biri. Ona oluşum kurma girişimlerimi, yapmaya çalıştıklarımı, gruptan beklentilerimi (önder olmaması, her şeyin kolektif olması, kaliteli ortam) anlattım. arkadaşım anlattıklarıyla, benim gözümde bilinçli ama adamsendeci, önyargılı, aşırı bireyci eşcinsel tipini temsil etti. Beklediğim türde bir grubun olmasının çok zor olduğunu, aslında güzel şeyler düşündüğümü, önder olmadan olamayacağını, öyle bir şey geçerse oyunu benden yana kullanacağını belirtti. aynı zamanda kendisinin de bir grup kurduğundan, bu grupla bir gay-barda AIDS karşıtı .bir parti düzenleyip bedava prezervatif dağıttıklarından, partinin yanlış anlaşılıp işin sekse dönüştüğünden ve grubun daha sonra dağıldığından bahsetti. KAOS ve Lambda hakkındaysa “Ne de olsa onlar bir şeyler yapıyorlar. Eğer belli bir örgütlenme varsa, bu örgütlenmeler başarıyla yürüyorsa, bu konuda benim bir şey yapmama gerek yok. aslını istersen sen kendini kabullendikten sonra, toplum seni bağrına basıyor. Beni karşıcinsel (heteroseksüel) arkadaşlarım severler. Sen bence yeterince arkadaşın olmamasından dolayı bunu istiyorsun. Şimdi sekse dayalı olmasın diyorsun ama öyle bir oluşum kurulursa, bir gün yeni ve herkese yakışıklı gelen biri geldiğinde herkes onu arzulayacaktır. Ya da herkes birbirine öyle yaklaşacak, ya da partner bulmak için gelenler çok olacaktır. Bu ibneliğin doğasında vardır.” dedi. arkadaşım “ibne” sözcüğünü öylesine çok kullanıyordu ki en sonunda rahatsızlığımı belirtmek için “kullanma şu ibne sözcüğünü, hiç sevmiyorum” dedim. o ise “Kullanmalıyım. Çünkü bu söz olumsuz değil, olumlu anlamda kullanılmalı, meşrulaştırılmalı. Mesela Almanya’daki eşcinsel derneğinin adı “Schwullenverband : Götverenler Derneği”dir. “İbne” lafını küfür olarak kullanmazsan insanlar da eşcinselleri “ibne” , diye aşağılamazlar” dedi. arkadaşların anlattıklarını hayretle dinlerken “”İbne değil eşcinsel” lafını tercih ederim” dediğimde aldığım cevap şu oldu: “o da bana çok bohem geliyor”
Arkadaşıma haksızlık olsun istemem. olumlu yanları da var çünkü. Bir şeyler yapmaya çalışmış, birçok ortama girmiş, hayal kırıklığına uğramış, bunun doğrultusunda kendine olan inancını yitirmiş ve de en azından düzenli olarak KAOS GL okuyan bir insan. Söylediklerinde az çok doğruluk payı da var ama “ibne” lafını bu biçimde kullanmak düpedüz erkek egemen düzenle uzlaşmaktır. “Eşcinsel”i hepsinin yerine koymanın uçlaşmakla (ya da bohemleşmekle) ilgisi yoktur. Kişinin kendisine duyduğu saygıyla ilgisi vardır. Madem öyle niçin lezbiyen arkadaşlarımız da kendilerine “ben seviciyim, ablacıyım, lezistim, lesbiyim, lezzoyum, oraletim” demiyorlar? Neden ablacı değil de ibne? Niye aldatıyoruz kendimizi? Neden kazıyamıyoruz bilinçaltımızdan ataerkil şeyleri.
Arkadaşım olaylara bireyci bakmış. Tamam, işin bireyci kısmını göz ardı etmiyorum. Çok aşırı toplumculaşmanın zaten bir anlamı yok. Olaya bireysel, toplumsal ve politik boyutlardan bakıyorum. arkadaşım “sen yalnız olduğun için bunu istiyorsun” derken kısmen doğru bir saptama yapmış. Evet, bunun kendimi yalnız hissetmemle bağlantısı var. Düzeyli bir ortam yaratarak bu ortam aracılığıyla beni anlayabilen gerçek dostlar bulmak, kendimi yalnız hissetmemek ya da onlardan alacağım destekle kimliksel açılmamı yaparak, bireysel açıdan özgür bir yaşam kurmak, kendimi geliştirmek kişisel amaçlarım arasında. Ama diyelim ki ekonomik, dolayısıyla bireysel özgürlüğümü elime aldım, belli bir arkadaş çevrem oluştu; karşıcinsel arkadaşlarım, ailem, akrabalarım, vs. eşcinselliğimle beni “bağrına bastı”. Peki her şey burada bitti mi? Eğer bununla her şeyin biteceğine inanırsak yandık! Bizi yakın çevremizin kabul etmesi ve bireysel açıdan tam anlamıyla eşcinsel bir yaşam tarzı kurmak bir yere kadar çözüm olabiliyor. Eğer sizin örgütünüz, oluşumunuz, derginiz, kültür merkeziniz, belki de derneğiniz yoksa, fikirlerinizi, bilinçli bilinçsiz kimselere anlatmıyor, onlarla tartışmıyor, sayılarının en az bar eşcinselleri kadar olduğuna inandığım ama kendi içine kapalı, gizli ve mutsuz eşcinsellere ulaşamıyorsanız, dünyada ve ülkemizde korkutucu bir biçimde yükselen cinsel özgürlük ve de özellikle eşcinsellik karşıtı toplumsal-politik akımlara karşı bir şeyler yapmıyorsanız, bireysel anlamda özgürleşmiş olmanız bir yere kadar yeterli oluyor. Yarın bir gün Türkiye’de şimdikinden daha totaliter bir anlayış ve ideoloji gelirse, başımıza gelenlerin Nazi Almanya:'sından, Stalin Rusyası’ndan, Franko Ispanyası’ndan ya da Humeyni Iran’ından farklı olacağını mı sanıyor, bu arkadaş ve arkadaşlarımız? Bu arkadaşlarımız hiç mi televizyonda haber seyrederken rahatsız olmuyor? Hiç mi öyle bir durumda ilk kendisinin kalabileceğini düşünmüyor? Hiç mi bilinçli kimselere ulaşıp, onlarla dayanışmayı istemiyor? Bireysel özgürleşme olmadan toplumsal özgürleşme olamaz. ama Hollanda’da evli ve kendini mutlu hisseden bir eşcinsel de Cezayir’de terörün dehşeti altında yaşayan bir eşcinsel özgürleşmeden yeterince özgürleşemez, ki olaya daha geniş bir boyuttan bakarsak cinsel kimliği ne olursa olsun herkes için geçerlidir bu. Ben İzmir’de belki Hakkari’de yaşayan, birine göre daha rahat ve özgür olabilirim. Ama orada savaş varken, savaşa sürüyle para ve yaşam giderken, hele hele tepemde de atılması çok güç (belki de olanaksız) bir askerlik baskısı varken, bu özgürlük nereye kadar sınırsız olabilir?
Yine arkadaşımın arkadaşıyla beraber bedava prezervatif dağıttıkları partiye saygı duyuyorum ama bu tür şeylerin pek bir şey getireceğini sanmıyorum. Bir defa her şey bedava prezervatif dağıtıp AIDS’ten korunca mı bitiyor? Peki teknoloji gelişmişken neden AIDS’e bir türlü çare bulunamıyor yıllardır? Acaba AIDS eşcinselleri, geri kalmış ülkelerin insanlarını, uyuşturucu kullananları, kısacası uygar (!) dünyanın itip kaktığı kimseleri günah keçisi olarak göstermek için mi kullanılıyor? Acaba AIDS’in tedavisi bulundu da mı saklanıyor? Peki AIDS’in veya diğer cinsel hastalıkların artması prezervatif üreticilerinin işine gelmiyor mu? AIDS günlerinde, özel partilerde, orada burada bedava prezervatif dağıtmak, prezervatif reklamı yapmak değil mi? Acaba bizim korkularımızdan para mı kazanılıyor? Düşünsenize AIDS’in ortadan kalktığını bir sektör ve pazar haline gelen prezervatif üreticiliğinin burjuvası nereden para kazanacak? Bu sektörde çalışan bir dolu işçi, dağıtımcı, pazarlamacı nerede çalışacak? Uzmanlaşmış insanlar ne yapacaklar? Ya da daha değişik bir boyuttan sorgularsak, prezervatif üretim-tüketimine giden paralarla, AIDS’in tedavisinin bulunmasına yönelik çalışmalara giden paralar eşit mi? Hükümetler buna ne kadar destek veriyor? Yukarıdaki sorular açısından bakarsak, prezervatif firmaları buna ne kadar parasal destek veriyorlar? Neden insanlar olayın üstüne bu sorularla gitmek yerine AIDS’ten “korunmayı” seçiyorlar?
Şimdi ben burada prezervatif kullanmayalım, demiyorum. Sadece bunlar benim kafama takılan sorular. Kaçımız bilimsel çalışmalara verilen parasal desteğin hesabını soruyoruz? Prezervatif kullanmak kadar olaya bu boyuttan da bakmalı, bu tarz soruları bununla ilgili kitle örgütleriyle birlikte bilim insanları, politikacılar ve prezervatif firmalarıyla tartışmalıyız.
Şunu söyleyeyim ki, cinsel özgürlük hareketi orada burada prezervatif dağıtmak değildir. Cinsel özgürlük hareketi alanlara dökülüp pankartlar açıp batıdakiler gibi saçma sapan giysiler ve peruklarla dolaşmak, bağırmak ya da şu uç noktasında “Titre Sapık Sistem, Nefretle Geliyoruz!” diye tehditkar ve solcu özentisi bulduğum sloganları atıp, marşları söylemek değildir. Eşcinsel hareket demek, magazin programlarına çıkıp da “ben bilmem ne partisinden, bilmem kim ile yattım” diye reklam yapmak değildir. Ya da oluşumların birbirini “yok sen televizyona çıktın, yok sen politikadan anlamıyorsun, yok sen çok uçsun, yok bunlar yavşak, yok sen blöfçüsün, yok sen sansasyon peşinde koşuyorsun” diye karşılıklı yemesi değildir. Cinsel özgürlük hareketi oraya buraya protesto telefonu açıp, protesto faksı ve mektubu göndermek değildir. Cinsel özgürlük hareketi önce içinde yaşadığımız düzeni sorgulayarak, kendi içimizde birbirimizi güçlendirerek, bilinçlendirerek, eğer cesaretlendirebiliyorsak ya da istiyorsak cinsel kimliğimizi herkese kabullendirerek, kendimize özgür bir dünya görüşünü oluşturmaya çalışarak başlar. Oluşumlarla, panellerle, sempozyumlarla, eşcinsel sinema ve müzik festivalleriyle, eşcinsellere de ait basın-yayın organları ve kültür merkezleriyle devam eder. İşe bir gay-barda prezervatif partisi vererek başlamak, bence baştan kaybetmektir, ki arkadaşımın söz ettiği oluşumun kısa ömürlü olması da bunu teyit eder niteliktedir.
Gelelim diğer oluşumlardan arkadaşların fikirleri. Birkaç hafta önce (en sonunda!) Lambda ile iletişim kurabildim. Telefona % 100’ü hazırlayan Alpler arkadaşımız çıktı ve onunla bunu tartıştık. Alper arkadaşımız da İzmir de niçin olmadığını merak ediyor ve oluşumu destekliyor. “Siyasal olarak başlamayın. Öyle başlarsanız insanlar korkabilir. Bir terapi grubu olarak başlatın ve gönüllü bir doktor bulun. Sonra yavaş yavaş politik şeylere girin. Bunu başlatırsanız İzmir’deki gay-barın (Esmeralda) kapısına ilan asın. Oradan gelenler ile başlayabilirsiniz. Lambda da terapi grubu olarak başlatılmıştı.” diyordu. Aynı zamanda % 100 GL’yi dağıtmayı teklif ettim (şu anda % 100 GL Kabile kitabevinde KAOS GL’nin yanında satılmakta).
KAOS GL’den Ali Erol “Artık yavaş yavaş
toplanmaya başlayın, üç kişi de olsa. ancak öyle başlar. Gelenler de ancak
öyle gelir.” diyor. Sanırım artık başlatmak daha mantıklı, çünkü bekledikçe
zaman geçiyor ve hiçbir şey olmuyor. Oluşum konusu 7-8 aydır kafamda var.
Sanırım bir yerlerden başlamak, gerisini de getirecektir. Kendi adıma terapi
grubu düşünüyorum. Aynı zamanda Esmeralda’ya takılan kesimin ne olduğu
ortada. onlarla da başlamak istemiyorum., Bu olsa olsa bilinçli
KAOS GL okuyucularıyla olabilir. Yine söylüyorum desteğinize ihtiyacımız
var. Yaşınız, cinsiyetiniz, nereli olduğunuz kesinlikle önemli değil. Her
konuda bize yazabilirsiniz.
Bu yazı biraz da “Nasıl Bir Eşcinsel Hareket”
tartışmasına da yazılmış gibi oldu ama çok iyi oldu. Bir oluşumun ısrarla
kurulmadığı İzmir’den yazılan bu ısrarcı “tozpembe” yazılar meyvesini verecektir
şüphesiz.
Bizi desteksiz bırakmayın.
Ezgi
Söyleşiler asıl olarak heteroseksüellere yönelikti. Bizim için insanlara ulaşmanın önemli yollarından biriydi ve aynı zamanda tebliğ işlevi de görüyordu. İnsanlarımızın okuma-ma gibi önemli bir sorunu olduğu bilinir. Bu durumda bir iletişim aracı olan dergi'nin yanı sıra doğrudan ve yüz yüze gerçekleştirilen sohbet ve tartışmaların önemi tartışılmaz sanıyorum. Karşıdaki kişinin söylenene katılsa da katılmasa da, ikna olsa da olmasa da, söyleyeni ete kemiğe bürünmüş kendisi gibi bir canlı/insan olarak karşısında görmesi, konu eşcinsellik ve eşcinseller olunca, söz konusu önem daha iyi anlaşılacaktır. Aynı zamanda biz eşcinseller için de çok önemli, çünkü ortaya çıkmamızın ve görünür olmamızın yollarından biri oluyor bu söyleşiler. Hayali tiplere, gerçek olmayan adı üstünde önyargılarla yaklaşmanın önüne geçmenin yollarından da biri oluyor.
Söyleşilerden beşi üniversitelerde gerçekleştirildi; üç söyleşi ise parti ve dergi bürolarında. Önümüzdeki güz dönemiyle birlikte söyleşilere devam etmeyi planlıyoruz. Üniversite dışında söyleşi gerçekleştirdiğimiz ve önümüzdeki dönem gerçekleştirmeyi düşündüğümüz mekanlar ve çevreler tahmin edilebileceği gibi toplumsal muhalif kesimler. İşin acı tarafı bu kesimlerin pek çoğu geçmişte ve hâlâ aynı zamanda eşcinselliğe de muhalif! Ama köprünün altından çok sular aktı ve yaşadığımız süreçte pek çok şeyin yanı sıra eşcinsellik de bir turnusol işlevi görebiliyor. O bildik dogmatik zihniyetin sonucu hâlâ eşcinselliği, "yozlaşmış burjuva toplumunun sonucu" olarak görenler olsa da bütün önyargılara rağmen bir şeylerin değiştiğini/değiştirebildiğimizi söyleşiler boyunca gördük. Söyleşiler için toplumsal muhalif kesimlerin seçilmesinde ya da onların bizleri çağırmasında ilginç veya şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Ayrıca örneğin, memur sendikalarına, işçi sendikalarından daha kolay ve önce ulaşılabileceğini düşündüğümüzden önümüzdeki dönemdeki söyleşi planlarımızda memur sendikalarına yönelik seminer ve söyleşiler ilk sıralarda yer alıyor. Parti ve dergi çevrelerine yönelik yine aynı şekilde iç seminer ve söyleşiler de plan kapsamında. Öngörüşme için neredeyse çekinerek gittiğimiz bazı parti ve dergi çevrelerinden iletişime açık ve olumlu cevap almamız bizleri umutlandırıyor. Doğrudan iletişimlerle önyargıların daha kolay yok olacağını düşünüyoruz. Belirtmek gerekir ki her şeyin yolunda gittiği sanılmasın. Bütün bunlar biz eşcinsellerin sabrı ve inadıyla oluyor. Tahmin edilebileceği gibi söz konusu çevrelerin bitmez tükenmez acil ve çok daha önemli işleri vardır. Ayrıca hiçbir söylediğine inanmadıkları burjuva medyasının, eşcinseller konusunda söylediklerine şıp diye inanırlar. Artık, belirttiğimiz gibi, köprünün altından çok sular aktığı için zor da olsa iletişim ve doğru bilgilenmeye açık insanların sayısı artıyor. Elbette ki eşcinselliğin gerekli olup olmadığına, gerekliyse nasıl olacağına, değilse nasıl halledileceğine devrimden sonra karar vermeyi düşünenler yok değil. Bazen yarı şaka yarı ciddi de olsa, her şeye rağmen eşcinselliğin bir gerçeklik olarak tartışılmaya başlanması olumlu ve istediğimiz bir gelişme. Hele ki daha düne kadar eşcinselliği hakaret ve küfür derecesinde sözlerle anan insanların tartışıyor olması değişimin mümkün olduğunu gösteriyor elbette ki biz eşcinseller ortaya çıktığımız sürece.
İlk söyleşimizi gerçekleştirdiğimizde İnsan Hakları Derneği'nden henüz resmen kovulmamıştık. İHD Ankara Şubesi'nde Gay ve Lezbiyen Hakları Komisyonu'nun mücadelesini veriyorduk. Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü Psikoloji Bölüm Topluluğu "Eşcinsellik ve Toplum" başlıklı bir söyleşi ,için çağırmış ve iki arkadaş konuşmacı olarak gitmiştik. Bizim açımızdan iyi bir başlangıç ve güzel bir sohbet olmuştu. Daha sonra bütün söyleşilerimizde olduğu gibi önce bir sunum yaptık ve ardından saatler süren tartışma gelişmişti. Dört yüz civarında bir öğrenci kitlesi büyük bir anfiyi doldurmuştu. Belki de "uzman"ının değil de yaşayanının katıldığı için soruların ardı arkası kesilmemişti. Nazizizm, Ekim Devrimi, Osmanlı, Lut Kavmi, travestiler, yatakta ne yaptığımız her şey ama her şey gündeme gelmişti. Tekrar tekrar sorulan sorular ise eşcinselliğin doğuştan mı, sonradan mı olduğu ile heteroseksizm alanında yoğunlaşmıştı. Bu söyleşiye dört yüz öğrencinin katılması üç yıl öncesi için ayrı bir öneme sahip olmalı. Bu dönem son söyleşi yine aynı şekilde Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsünde Geleneksel Topluluk Klüpler Şenliği'nde oldu. Organizasyon açısından üç yıl önceki söyleşi kadar olamadı. Şenlik dolayısıyla söyleşi okulun son haftasıydı ve açık alandaydı. İnsanlar sıcaktan ağaçların altına dağılmışlardı. Farklı kesimler farklı şenlikler tertiplediklerinden öğrenciler kampüse dağılmışlar ve bölünmüşlerdi. Mikrofon kullanıldığı için ayrıca bir toplantı hali alınmadı. Sonuçta konuşmacıya/mikrofona yakın üç-beş kişi soru yöneltti. Uzaktan dinleyenlerin ne düşündüklerini öğrenemedik. Bu tür söyleşiler için sınıf ya da salonların yani kapalı mekanların dinleyici ve tartışmaya katılmak isteyenler açısından daha önemli olduğunu düşünüyorum bu arada arkadaşlarımızdan Hacettepeli olanlar bu dönem kendi yerelliklerinde bir gay ve lezbiyen oluşumu için önemli adımlar attılar ve önümüzdeki süreçte Hacettepe Üniversitesi'nin sürekli şenleneceğini umuyorum.
Aralık 1995'te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İnsan Hakları Haftası kapsamında Öğrenci Derneği'nce düzenlenen etkinlikler çerçevesinde bir söyleşimiz oldu. Hukuk Fakültesi'ndeki bu söyleşiye yaklaşık üç yüz kişi katılmıştı. (Hukuk Fakültesi biraz farklı olduğu için katılanlardan bir ikisi elbette ki sivildi!) Bu söyleşide, katılımcılar ciddiyetle dinlemekle birlikte, sanki; biz her şeyi biliyoruz şeklinde bir hava vardı dinleyicilerde ve sorular daha çok eşcinsellerin kurtuluşunun nasıl gerçekleşeceği yönünde yoğunlaşmıştı. Aslında bu durum, karşı tarafı da sürece ve birlikte kafa yormaya katma olasılığından dolayı iyi de olmuştu. Biz de heteroseksizmin yanı sıra biyolojik ve toplumsal cinsiyetten ve bunların insanlar arası ilişkileri nasıl etkilediğinden söz ettik. Eşcinsellerin tek başlarına kurtuluşlarının mümkün olmadığını, heteroseksüellerin de bu süreçte aktif olarak katılmaları gerektiğini, bunu biz eşcinseller için değil kendilerinin de özgürleşmeleri için yapmaları gerektiğini anlatmaya çalışmıştık. Buna pek istekli olmayan bir kaç heteroseksüel, işimizin çok zor olduğunu ama yine de başarı dilediklerini söylemişlerdi. Elbette ki karamsarlığa kapılmadık, aynı sorunu feministler de yaşamışlardı!
AIDS haftası kapsamında , 6 Aralık 1996'da, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nde "Doğa ve Çevre Topluluğu"nca gerçekleştirilen "AIDS ve Toplum" konulu panele KAOS GL ile birlikte bir de doktor katılmıştı. Söyleşi bir sınıfta gerçekleşti ve 150'den fazla öğrenci katıldı. Konuşmaların ardından yine aynı şekilde yapılan tartışma umut vericiydi.
Yine aynı hafta kapsamında, "Tıbbi ve İdeolojik Yönleriyle AIDS" konulu bir söyleşi organize etmiştik. Söyleşi ÖDP Çankaya/Ankara Şubesi'nde gerçekleştirildi. Bu partiyle bir bağlantımız bulunmuyor. Bununla birlikte ÖDP'li insanlara ulaşmak için, bilinmediği halde çok konuşulan AIDS konusundan hareketle iyi bir iletişim başlangıcı olur diye düşünmüştük. ÖDP'nin eşcinsellere açık olması tüm partililerin eşcinsellere olumlu baktığı anlamına gelmiyor. Bunu biliyorduk ve bir kez daha görme olanağı bulmuştuk! Ama her şeye rağmen ve hâlâ önyargıların doğrudan iletişimle kalkacağını düşünüyoruz. Aslında, ÖDP içinde eşcinsel arkadaşlar olduğu halde, bu kişilerin kendilerini partilerinde açık edememeleri bir şeylerin göstergesiydi ve olumsuz yaklaşımlar bundan dolayı bizi şaşırtmıyor.
Türkiye'de solcular, kendi aralarında eşcinsellerin kendi kimlikleriyle ortaya çıkmalarına olanak tanımadıklarından, eşcinselliğe ve eşcinsellere yaklaşımları hep sorunlu oluyor. Bu durumda eşcinsellik ve eşcinsellerle ilgili her şeyi ya tercüme yoluyla öğreniyorlar ya da ortaya çıkan eşcinseller aracılığıyla. Daha önce eşcinsellerin "sömüren sınıfın artıkları" olduğu(!) nasıl tercüme ile öğrenildiyse artık eşcinselliğin hastalık ya da sapıklık olmadığını, eşcinsellerin de özgür olmaları gerektiğini yine bazı sol çevreler tercüme yoluyla öğreniyorlar. Tercüme yoluyla da olsa öğrenmemekte kararlı olanları gördükçe, bu durum elbette ki sevindirici. Fakat o kadar değil…
8 Mart 1997'de, Sosyalist İşçi Dergisi (daha sonra parti kurdular) Ankara bürolarında, Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla bir panel düzenlediler. Konuşmacı olarak KAOS GL'yi de çağırdılar. Diğer konuşmacılar sosyalist olmayan bir feminist ve ayrıca doğal olarak kendilerinden bir kadın. Panelin başında ve sonunda, yine kendilerinden bir kadın ayrıca konuştu! Sanki biz oraya misafir sanatçı olarak çağrılmışız izlenimi edinmiştik. Bununla birlikte bu dergi, cinsel tercihlerinden dolayı insanların ayrımcılığa uğramalarına karşı ve eşcinsellere de açık. Fakat sonuçta ortaya çıkan aynı zihniyetti. Eşcinselliği yadsımaları aptallık olurdu; nasıl olsa sosyalizm bu sorunu da çözecekti, dolayısıyla eşcinsellere açık olmak ne kaybettirecekti. Üstelik İngiltere'de Sosyalist İşçi Partisi, eşcinsellerin de olması gerektiğini söylüyordu; olmalıydı o zaman! Yaşayarak, sorunla doğrudan yüzleşerek, hayatın içinde sorgulanmadığı sürece başka bir sonuç çıkmaz zaten.
Sanat Eylemi-Karya Kooperatifi'nde iki söyleşi planlamıştık. Mekan kültürel bir ortamdı ve düzenli söyleşiler ve etkinlikler yapılıyordu. Konu önerilerimizi götürdük ve bir tarih istedik. Şubat 1997 tarihli dergimizde de duyurulduğu gibi 15 Mart 1997'de "Eşcinsellik… Önyargılar ve Gerçekler", 22 Mart 1997'de ise "Eşcinsel Kurtuluş Hareketi ve Türkiye Sosyalist Hareketi" konulu söyleşiler yapılacaktı. Tarihlerde sorun çıkardılar. Anlaşılan mekan sahiplerinin kendi aralarında bir iletişimsizliği söz konusuydu. Daha sonra ikinci söyleşi için tatillerin birleştirildiği bayramı önerdiler! Bilindiği gibi bu söyleşi olmadı. Birinci söyleşiye ise bizim dışımızda sadece 10 kişi gelmişti! "Önyargılar ve Gerçekler"den vazgeçtik, konuşmak bile başlı başına sorun olabiliyor. Gerçekleşmeyen ikinci söyleşiyi, ilk konu zemininde doğrudan ilgili çevrelere giderek tartışmak daha anlamlı olur kanaatine vardık. Başta da belirttiğim gibi önümüzdeki dönem bunu deneyeceğiz.
Yine bir geleneksel bahar şenliği çerçevesinde İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Kampüsünde öğrencilerle söyleştik. 20 Mayıs 1997'de gerçekleştirilen bu söyleşiyi çok önemli buluyorum. İTÜ Ayazağa Kampüsü, Maslak'ta çok büyük bir alana yayılmış. Şenlik bir meydanda yapılıyordu ve kurulan çadırlarda kalan insanlar geceyi de şenlik meydanında geçiriyorlardı. Söyleşi bu meydanda gece oldu ve Hacettepe'dekinin tersine, bir ateşin etrafında 100 civarında insan tartışmaya katıldı. Yanılmıyorsam 5-10 civarında kampüs işçisi de söyleşiye katıldı. Ayrıca kampüs kenarındaki gecekondu mahallesinden de gelen olmuş. Küçük bir anarşist grubun dışında katılanlar tamamen sosyalistlerdi. Söyleşiyi önemli bulmamın nedeni, anarşistler dışındaki insanların neredeyse tamamı eşcinselliğe tamamen kapalı ve hiç de olumlu bakmayan sol kesimlerdendi. Dogmatizmden hâlâ kurtulamamış bir kaç arkadaş dışında insanlar tamamen samimi ve anlamaya yönelik bir yaklaşım sergilediler. Dogmatik yaklaşımları tekrar etmek istemiyorum ama bir arkadaşın ciddi bir şekilde, "eşcinsellerin her yerde olduğunu söyleyerek, insanları neden paranoyaya sürüklüyorsunuz" demesi ilginçti.
Bir sosyalist değilim ama öyle sanıyorum ki iflah olmaz bir iki dogmatik çevre dışında, solcular, eşcinsellik realitesini eninde sonunda kabul edeceklermiş gibi geliyor bana. Fakat bu süreçte daha önce feminist kadınların yaşadığı bir sorunla biz eşcinsellerin de karşılaşması pek muhtemel. Nedir bu sorun? Dogmatik bir yöntem anlayışları var ve bundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyorlar. Kendilerinin tanımlamadığı ya da öngörmediği bir problemi yok sayıyorlar, yadsıyorlar. Sorunu doğrudan yaşayanlara ve onlarla dayanışma içinde olanlara kötü gözle ve paranoyakça bakıyorlar. Geçmişte İHD Ankara Şubesi'nde, gay ve lezbiyen haklarının da insan hakları olduğunu kabul ettirememiştik. Eğer bu kabul edilirse Kürt Ulusal Mücadelesinin bile bölünebileceğini ileri sürenler çıkmıştı. (Burada ezilenlerin hiyerarşisi karşımıza çıkıyor. Oysa bizim dile getirdiğimiz sorun, onların ana çelişki dedikleri şeyi gerçekten bu kadar kolay bölebiliyorsa zaten kimse bunun önüne geçemez.) Bu paranoyakça yaklaşım önce yarı alaycı ve görmezden gelme şeklinde ortaya çıkıyor. Daha önce feministlere, çevrecilere de aynı şekilde yaklaşmışlardı. Fakat sorunu yaşayanların dile getirdiklerinin gerçek olduğunu gördüklerinde, hiç bir şey olmamış gibi yapıp hemen sürece sahip çıkıyorlar. Yani bir yüzleşme, bir sorgulama pek olmuyor. Aynı dogmatik yaklaşımla feministlerden vitrin yapılıyor ve çevreciden daha çevreci olunuyor. Bu insanlar dogmatik yöntemleriyle yüzleşip, bir sorgulama sürecine girmedikçe, diğer pek çok sorun gibi eşcinsellerin sorununu da tam olarak anlayamayacaklardır. Ta ki ahlâki bir yüzleşmeye kadar. Elbette ki biz eşcinseller olarak kendi işimize bakacağız.
Aslında tüm kurumsal yapılara karşı olmama rağmen, toplumda bir noktada uzlaşma gereği duyduğum tek kurum, aile. Civciv ve kabuğu misali beğenmiyorum.
Seviyorluğum noktasında kurmaya çalıştığım iletişim, aile bireyleri varoldukları, barındıkları yapıyla karşıma çıktığı sürece başarısız olacaktır. Başka deyişle, iletişim kurmak için annemizi, babamızı, kardeşlerimizi aile oluşumumuz dışına çekerek birebir ilişkilere girmemiz, birbirimiz karşısındaki konumlarımızı ortadan kaldırmamız, kişiliklerimizle varolmamız gerekmektedir. Bir eşcinselin ailesine açılması konusuna buradan hareketle baktığımızda aile, aile bireylerinin kim olduğu önem kazanmaktadır. Yaptıkları iş, sosyal çevre ve statüleri bizim bu çevrelerde varolabilme biçimimiz ve alanımız değerlendirilmelidir. Sağlıklı bir iletişim için, daha da önemlisi bireylerin birbirlerinden bağımsız sadece kendilerine ait yaşam alanlarının olup olmadığı, yoksa oluşturulabilirliğidir. Eğer bireysel yaşam alanları oluşturulamıyorsa, iletişim kurmaya çalıştığımızda kişi kurumsal kimliğiyle (annemiz, babamız, vs. olarak) karşımıza çıkacağından toplumun genel yargısıyla karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir. Annemiz (babamız, vs.) kabullenmiş gibi görünse de bu vicdan azabından öteye geçmeyecek, gerçekten bizi bize bırakmadığı için (anlamak zorunda değildir) ilişki devam ettiği sürece zorunlu bir hoşgörü halinde çift taraflı acı verecektir.
Bu türlü bir kabulleniş hiç de gerçek değildir ve hiç bir eşcinselin hoşgörüye ihtiyacı yoktur.
Burak Karacan
GAY
VE LEZBİYEN ÖZGÜRLEŞME HAREKETİNİN TARİHİ
1. 1890’lardan 2. Dünya Savaşı’na kadarki dönem - eşcinsel kurtuluşu;
2. Savaş sonunda 1969 Stonewall başkaldırısına kadar ki dönem - eşcinsel dostları hareketi;
3. Gay ve lezbiyen özgürleşmesi.
Eşcinsel kurtuluşu eşcinselliği inceleme, eşcinselleri bir araya getirme ve onların farklılıklarının kabul edilmesi gibi bir dizi ilgili ve ilgisiz girişimi belirlemektedir. Eşcinsel dergisi Der eigene (Özel İnsanların Birliği) 1896’da yayınlanmaya başladı. Ertesi yıl bir Alman doktor, Magnus Hirschfeld, eşcinsellere karşı ayrımcılığa son vermeye adanmış ilk organizasyon olan Bilimsel - Yardımsever Komitesi’ni kurdu. Komite 1903 yılında Alman Ceza Kanununun eşcinselliği yasadışı sayan 175. paragrafının iptalini isteyen bir dilekçe için 6000 imza topladı. İmza verenler arasında Albert Einstein, Thomas Mann, Karl Jospers, Martin Bubler ve Hermann Hesse vardı. Ancak Hirschfeld’in Berlin’de Seks Araştırmaları Enstitüsü’nü kurması, çok sayıda konferans düzenleyen Bilimsel Bir Zemin Temelinde Cinsel Reform Dünya Birliği’nin kuruluşundan iki yıl sonra, 1921’de gerçekleşebildi. “Bilimsel” sözcüğünün burada yeniden ortaya çıkması önemli, çünkü bu Alman reformcularının bilimin kendi yanlarında olduğuna inandıklarını gösteriyor. 1990’ların daha üst düzeydeki görüş açısından bakıldığından bu inanç hem doğru hem de hatalı görünüyor. Hatalı çünkü tıp bilimi ve sosyal bilimler 1970’lere kadar eşcinsellere çok zarar vermişlerdi, doğru çünkü zaman içinde zoolog Alfred Kinsey’in yaptığı inceleme eşcinselliğin yaygınlığını bulguluyordu, ve ardından 1950’lerde ve 1960’larda psikolog Evelyn Hooker tarafından yayınlanan, temsili örnekler olarak gay erkeklerin ele alan ilk çalışmalar, eşcinsellerin daha önce kendi deneyimleriyle ulaştıkları bir sonuca vardılar: Eşcinsellik normaldir. Hooker, eşcinsellik hakkında daha önceleri yapılan çalışmaların psikolojik danışmanlığa gereksinim duyan insanlarla sınırlı oldukları için çarpık olduklarını söylemişti (Keen 1989, bölüm 1:37).
Hareket neden Fransa, İngiltere ya da Amerika’da değil de Almanya’da başladı? Fransa’nın karşı çıkılacak livaca kanunları yoktu. Bunun yanında 19. yüzyılda Almanya’da yapılan bilimsel çalışmalar İngiltere ve ABD’dekinden daha ileriydi. Almanlar bu iki ülkenin sahip oldukları püriten ahlaktan bağışıktılar ve Almanların sağlıklı vücutlara toplumca değer vermeleri fazla namusluluk taslamayı ve cinselliği bastırılmasını önlüyordu. Her şeyden öte Almanya dünya eşcinsel kafe, bar, kulüp ve sosyal grupların yeşerdiği tek ülkeydi (Encyclopedia of Homosexuality 1990:538). ancak Naziler iktidara gelince Seks Araştırmaları Enstitüsü’nü kapattılar. Enstitünün içinde seksle hiçbir ilgisi olmayan sanatsal ve yazınsal çalışmalar da olmak üzere tüm belgeler ve kitaplar 3 Mayıs 1933’de gözler önünde yakıldı. Yahudi ve solcu olduğu için Naziler Hirschfeld’den özellikle nefret ediyorlardı. Naziler bu erken eşcinsel hakları hareketini 1933 ile 1945 arasında “sistematik kıyım ve ideolojik kontrol yoluyla” yok ettiler. Toplama kamplarına gönderilen binlerce erkek eşcinsele buralarda daha sonra gay özgürleşmesi tarafından bir simge olarak benimsenecek olan pembe üçgenler takıldı. 175. paragraf, Alman Ceza Kanunu’ndan 1960’ların sonuna kadar çıkarılmadı.
1895 yılında Oscar Wilde davası daha sonra gay hakları bilinecek olan davaya, İngiltere’de eşcinselliği ilk kez gündeme getirerek, hizmet etmiş oldu. İngiltere’de bu konu elbette önceleri de biliniyordu. 19. yüzyılın başlarında insanlar bu yüzden asılıyordu ve 1885 yılında fuhuş karşıtı bir tasarıya yapılan bir eklemeyle erkek eşcinselliği bir suç olarak görülmeye başlandı -ancak dramatik kamuoyunu çok meşgul etmiş olan Wilde davası konuyu kamusal bir sorun haline getirdi. Mahkemenin sonucu Wilde için bir yıkım oldu -hapis, itibarını yitirme ve hapisten çıktıktan bir kaç yıl sonra 44 yaşında ölüm. Ancak Ingiltere7de ve diğer ülkelerde dava hakkında yazılar okuyan birçok erkek bunun sayesinde kendi cinsel duygularını anlamaya başlamış olmalı. Savcı Wilde’a “adını söylemeye cesaret edemeyen aşk” hakkında soru sorduğunda, Wilde soruya aşığı Lord Alfred Douglas’ın bir şiirinden bir mısrayla cevap vermişti: “Eşcinsel aşk güzeldir, hoştur, o sevginin en soylu biçimidir. Ondan doğal olmayan bir şey yoktur.” (Adem 1987:35) Bu anlatının hiddetle karşı çıkan düşmanları onun temsil ettiği alt kültürü bastırmaya çalıştılar. Wilde’ın kaderi eşcinsel İngiliz erkekleri arasında korku yarattı ve bazıları yakalanma korkusuyla Fransa’ya kaçtılar.
Lezbiyenlik ise İngiltere’de 1928 yılında Radclyffe Hall‘un The Well of Loneliness (Yalnızlık Kuyusu) adlı roman hakkında müstehcen olduğu gerekçesiyle dava açıldığında erkek eşcinselliğininkine benzer sansasyonel bir çıkış yaptı. Wilde’dan farklı olarak Hall’un destekleyeni çoktu ve sonuçta hapse girmedi. The Well of Loneliness’in kadınlar arasındaki seksi betimlemesi ve doğrudan lezbiyenler için hoşgörü çağrısı yapması romanı çok büyük önemi bir kitap yaptı. 1970’lere kadar Hall’un romanı binlerce kadını diğer kadınlar için duydukları cinsel hislerin doğru olduğun görmelerine yardım etti. Roman bugün bile önem taşımaktadır, çünkü Esther Newton’a göre romanın baş kahramanı Stephen Gordon “tıpkı kadınsılığın gay erkekler için bir damga olması gibi (erkeksi olarak) Gordon da lezbiyenlere vurulan damgayı simgelemekteydi.” Eğer müstehcenlik davası olmasaydı roman unutulup gidilebilirdi. Radclyffe Hall‘un bir diğer romanı The Unit Lamp (Yakılmamış Lamba, 1924), lezbiyenlerin daha iyi bir psikolojik portresini içerir.
Magnus Hirschfeld’in Almanya’da eşcinsel kurtuluş hareketinin öncülüğünü yaptığı yıllarda İngiltere’de örgütlü bir çaba olmasa da en etkili İngiliz sanatçı, yazar ve entelektüellerinden oluşan Bloomsbury Arkadaş Grubu, 1905 yılından 1920’lere doğru özel konuşmaları, mektupları ve daha seyrekçe olsa da yayınladıkları çalışmalarıyla eşcinselliğin etrafını saran sessizliği kırdılar. Bu çevrede yer alanlar kısmen Viktoryen babalarının ve Viktorya dönemi cinsel ahlakının zorba otoriterliğinin reddi tarafından güdülenmişlerdi. Onlar seks konusunda açık sözlülüğe değer veriyorlardı. Kadınlarda “erkeksi”, erkeklerde de “kadınsı” özellikler olarak hoş görünüyordu. The Well of Loneliness’in müstehcenlik davasında Bloomsbury grubundan çok sayıda kişi sansüre karşı çıkan ifadeler verdi. Maynard Keynes’in ekonomi, E. M. Forster ve Virginia Woolf’un roman, Duncan Grant’ın resim ve Lytton Strachey’in biyografideki başarıları göz önünde tutulduğunda eşcinsellerin çarpık insanlar oldukları fikri gülünç durmaktadır. Eşcinselliğin yazınsal, tarihsel ve estetik yönleri Bloomsbury grubunu yasal reformlardan daha çok ilgilendirse de, onlar daha sonraki politik eylemler için zemin hazırlamakta gereken eşcinselliği açıkça sorgulama ruhunu örnekliyorlardı.
2. Dünya Savaşı Amerikalı eşcinseller için önemlidir, çünkü ilk defa büyük sayılarda eşcinsel birbirleriyle bağlantı kurma olanağına kavuşmuştur. Savaştan sonra bir çoğu buralardaki anonimliğin eşcinsel bir yaşamı daha kolay kıldığını bilerek büyük kentlerde yaşamayı seçtiler. Savaş sırasında çalışmak 1940’ların sonunda yollarına yanız balarına devam eden birçok lezbiyene güç verdi ve savaş barış zamanında otomatik olarak koca ve evin ekmeğini kazanan kişi rolünü yüklenen çok sayıda erkeğe alternatifleri değerlendirme fırsatını verdi. Alan Berube’nin Coming Out Under Fire (Ateş Altında Açığa Çıkmak, 1990) adlı kitabında belgelediği 2. Dünya Savaşı’nda eşcinseller orduda yapılan akıldışı ve adaletsiz muamele örgütlü birer direniş hareketine yol açmadı, ancak çok sayıda lezbiyenin ve gayin kendilerini bir gruba ait olarak görmelerine olanak sağladı. Bir savaş sonrası romanı olan John Horne Burn’un The Gallery’si eşcinselleri “rahat bırakılmaları gereken bir azınlık” olarak anlatmaktadır. (Berube 1990:251)
1890'ların ilerici Alman'larının ve Edward döneminin Bloomsbury ressam ve yazarlarının düşüncelerinin bir tekrarlanışı olan bu görüş, en sonunda 1950 yılında az sayıdaki bir grup güney Kaliforniyalı erkek Mattachine Topluluğunu kurduklarında kök salmış oldu. Grup, adını orta çağın maskeli şarkıcılarından alıyordu ki bunun amacı eşcinsellerin bilinmez olduklarına işaret emekti. (Encyclopedia of Homosexuality 1990:779). Harry Hay ve topluluğun diğer kurucuları Marksisttiler ve eşcinsellere dönük önyargının Amerikan kurumlarının derinlerine işlemiş olduğuna inanıyorlardı. Aşama aşama topluluktakiler eşcinselleri baskı altındaki bir azınlık olarak görmeye başladılar. Ancak bu azınlık çoğunlukla bu yorumu kendi özel yaşamlarında hissetmiyorlardı. Bu yüzden topluluğun hedefi eşcinsel azınlık fikrini yaymak, bir grup bilincini geliştirmek oldu. Toplulukta yapılan tartışmalar katılımcıların ilk defa kendi değerlerini hissetmelerine fırsat verdi (D'Emilio 1983 b:64-8). Hay, senatör McCarthy'nin her iki gruba birden saldırdığı bir zamanda, partiyle eşcinseller arasında bir bağ olduğunun düşünülmesini önlemek için Komünist Partiden istifa etti. Bir süre sonra Mattachine'nin ayrı bir eşcinsel kültürünü savunan kurucularıyla bu stratejinin yalnızca eşcinsellere yönelik düşmanlığı artıracağı ve cinsel yaşamları dışında heteroseksüellerden farklı olmadıklarını hissettikleri için egemen toplumla bütünleşmeyi tercih eden üyeler arasında bir ayrılık oluştu (D'Emilio 1983 b:79). Galip gelen ikinci düşünce oldu ve sonuçta kolektif, militan eylemliliğin yerini bireyci bir felsefe aldı. Kurucular kendi olumlu deneyleri yoluyla eşcinselliğin onaylanmasını sağlayabileceklerini düşünürlerken, bütünleşmeciler cinsellik uzmanlarını dinlemeyi seçtiler (D'Emilio 1983 b:81).
Farklı bakış açılarını anlatmak için bir diğer yol da şudur: Solcular için eşcinsellik bir sorun değildi, asıl sorun kurumlardaydı. Bütünleşmeciler ise toplumsal reddi kendi sorunları olarak görüyor ve egemen profesyonellerden eşcinselleri ayıplamalarını değil, onları sempatiyle yaklaşmalarını istiyorlardı. Amerikan tarihinin en baskıcı zamanlarında olan McCarthy döneminde farklı olmak tehlikeliydi. Diğer eşcinsellerle bağlantı kurmak bile büyük cesaret istiyordu. Her eyalette eşcinsel edimler yasadışı sayılıyordu ve Amerikan Yurttaş Özgürlükleri Birliği (ACLU) bile bu baskıcı yasaları destekliyordu (D'Emilio 1983 b:112). Bu yüzden eşcinsellikleri ortaya çıkarsa karşılaşabilecekleri cezaların fazlasıyla farkında olan insanlar için bütünleşmecileri güvenli duruşu çok daha çekici geliyordu. O sıralarda, toplumun eşcinsellerden temizlenmesi gazeteler tarafından destekleniyor ve tıp araştırmacıları eşcinselleri "ıslah etmek" için lobotomiler, hadım etme ve elektrik şokla tamircilik oynuyorlardı.
Mattachine'nin üyeleri ve öncü lezbiyen grup Bilitis'in Kızları -Bilitis, Sappho'nun çağdaşı olduğu sanılan bir kadındır- kendilerine "Eşcinsel Dostları Hareketi" olarak tanımlıyorlardı. Eşcinsel dostlarının(homophile) tam anlamı "özdeşlerin aşkı" idi. Bu anlatım, "homoseksüel" sözcüğünden daha olumlu, daha geniş çaplı bir terimdi ve bir eşcinsel pratiği olduğu kadar bir felsefe ve tutumu da öne sürüyordu. Seksin üzerinde durulmaması stratejiktir, çünkü eşcinsellere hakaret edilmesinin arkasında yatan, onları cinsel edimleridir.
1960'larda hareket yavaşça gelişmeye başladı. O zamana gelindiğinde gay alt kültürü ABD'de serpilmekteydi ve heteroseksüeller bunların varlığından haberdar olmaya başlamışlardı. Eşcinsellik üzerine çoğu olumsuz birkaç kitap yayınlandı. Avukatlar livata yasalarının kaldırılmasını tartışmaya başladılar. Eşcinsellik konusu şok ediciliğini kısmen yitirmeye başlayınca eşcinsel dostları kendilerine daha fazla güven duymaya başladılar; ancak bu değişimin olumsuz bir sonucu da vardı. Çünkü eşcinselliğin zihinsel bir rahatsızlık olduğu tıbbi görüşü daha fazla yaygınlık kazandı (D'Emilio 1983 b:147, 162). 1965 yılında ilk defa az sayıdaki militan eşcinsel dostu, eşcinsel hakları için bir araya gelip yürüyüş yaptılar. D'Emilio, yirmi bin savaş karşıtı göstericinin Washington anıtı önünde toplandıkları Mayısın aynı günüde yedi erkek ve üç kadının Beyaz Saray'ın önünde eşcinsel hakları için yürüdüğünü söylüyor. Diğer gösterilen hedefleri Pentagon, Eyalet İşleri ve 4 Haziran Philadelphia Bağımsızlık Binasıydı. Bilitis'in kızlarının ki kurucusu Den Martin ve Phyllis Lyon 1965'in yılbaşı gününde yeni kurulan Din ve Eşcinsel Konseyi'ne yardım toplamak için bir maskeli balonun düzenlendiğini hatırlıyorlar. Polis salonun girişini tıkayıp aydınlatıp salona giren herkesin fotoğrafını çekmiş. Çok sayıda rahip ve onların eşlerinin eşlik ettiği 500 lezbiyen ve gay salona girerek polisin çabasını boşa çıkarmışlar. İçinde avukatların da olduğu çok sayıda insan tutuklanmış. Ertesi gün yedi rahip polisi kınamak için bir basın toplantısı düzenlemiş ve ACLU yargıcı suçlamaları reddetmesi için ikna etmiş. Bu olayın önemi eşcinsellerin artık tek başlarına olmadıklarını görmeleri ve baskılara boyun eğmemeleridir. Eşcinsellerin ve ilerici heteroseksüellerin koalisyonu daha önceleri yalnızca kurbanları tarafından bilinebilen büyük haksızlıkları şiddetle protesto etmişti.
Ağustos 1996'da hareket grupları, yasal bir fon oluşturan Federal Hükümetin yaptığı ayrımcılığa karşı protestoların sponsorluğunu yapan Kuzey Amerika Eşcinsel Dostları Organizasyonları Konferansını oluşturdular. Konferans ayrıca yeni grupların oluşturulmasını da destekliyordu. New York Mattachine, Green Village'de bildiri dağıttı ve yüzlerce gay olmayan grupla konuşmaları için birçok üyesini radyo ve televizyon şovlarına gönderdi (D'Emilio 1983 b:197-209). 1967 yılında ACLU yetişkinler arasında rızaya dayalı seks edimlerinin anayasanın mahremiyet hakları tarafından korunduğunu söyleyerek eski duruşunu ters yüz etti. Diğer bir çok ilerleme işaretine karşın yıldırıcı bir sorun varlığını koruyordu: Eşcinsellerin çoğu eşcinsel dostları hareketine katılmak için girişimde bulunmamışlardı. 1950'den 1969'a kadar tüm grupların üye sayısı yalnızca 5000 civarındaydı.
Standımıza uğrayan insanlara ayrıca KAOS GL dergisinde daha önce yayınlanan GL Sözlüğü ve gerçekten öyle mi başlıklı yazılar 250-300 tane çoğaltılarak dağıtıldı. Bunlar büyük bir ilgile okundu. Sadece standda dağıtılmakla kalmayıp kantinlerde, şenlik alanlarında da dağıtıldı. Üç gün boyunca standımız, kurduğumuz yerin çok merkezi ve insanların uğradığı bir yerde olması nedeniyle eşcinsel olup da kimliklerini saklayan arkadaşlarımız çekingen bir şekilde yaklaştılar ve bilgi aldılar. Çoğu kişinin toplantı adresimizi yazmaya çalışması üzerine dağıttığımız el ilanlarının arkalarına toplantı yeri, günü ve saatini yazma gereği duyduk. Kampüs içerisinde de astığımız afişlerle herkesin topluluğumuz hakkında haberdar olmasını sağladık. Bunların yararlı olduğunu ve gerçekten ilgi çektiğini standda duran arkadaşlarımızı yolda, otobüslerde insanların durdurup tartışmaları ve stand hakkında konuşmalarından anladık. Hatta üniversitemizin Meslek Yüksek Okulu öğretim görevlilerinin bile standdan haberdar olması büyük bir kitleye ulaştığımızı gösterdi bize.
Hacettepe Gay & Lezbiyen Topluluğu olarak üniversitemizde açtığımız bu standa gösterilen ilginin umduğumuzdan daha çok ve ılımlı olması ileride yapacağımız daha kapsamlı çalışmalar için güç ve ümit verdi, Eşcinsellerin kurtuluşu için “biz de varız” diye sesimizi üniversitemizde duyurduğumuz için çok mutluyuz.
Bizimle iletişim kurmak isteyen eşcinsel ve heteroseksüel destekçi arkadaşlarımız KAOS GL aracılığıyla bize ulaşabilirler. Yaz tatili nedeniyle toplantılarımıza ara verdik. 97-98 öğretim yılı başında toplantılarımız başlayacaktır.
Merhaba!
Ben KAOS GL'ye bir mektup yazmayı aslında hiç düşünmüyordum. Bu olaydan sonra birden aklıma geldi. Bir şeyler yapmak, düşündüklerimi yazmak, bunları belki bana yakın, belki uzak olan bazı insanlarla paylaşmak istedim. Bunları şimdi çok sevdiğim bir çok devrimci arkadaşımla da paylaşmak isterdim. Ama şu anda kendimi bunu yapacak kadar güçlü görmüyorum. Sorun onlarda değil, eminim buna hiç bir olumsuz tepki göstermeyecekler ama şimdi bunu yapamam.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bir şey yapmak, harekete geçmek her zaman düşüncelerimle, duygularımla boğuşmaktan iyidir. Sonuç ne kadar kötü olursa olsun, insan yeni bir aşamaya giriyor, yenileniyor. Şimdi kendimi daha onurlu hissediyorum. Eskisi kadar kendimi aşağılık görmüyorum. Diğer türlü içten içe çürüyorsun ve çıkış yolu bulamamış biri olarak yaşam seni batağa sürükleyebiliyor. Sevgiler…
KAOS GL’ye daha önce ilan yazdım. “Öncelikle Antakya ve çevresi tercihimdir” ibaresi vardı. Maalesef İzmirli arkadaşım dışında hiçbir mektup alamadım. amacım sırf partner bulmak değildi. Asıl amacım bu çevrede bulunan eşcinsellerin karşılaştıkları bireysel ve toplumsal sorunlara yardımcı olarak beraberce çözüm üretmekti. asla ben merkezci düşünmüyorum. Birbirimize gerçek anlamda ihtiyacımız var. Örgütlenip tek yürek olabiliriz. Tabularımızı yıkabiliriz, zincirleri kırabiliriz. Yeter ki biz isteyelim.
Bunca olumsuzluklara rağmen, hala ümitsiz değil mi. Bilinçsiz eşcinsellerin varlığı olduğu gibi, bilinçli ve duyarlı eşcinsellerin olduğuna ve tepkide bulunacağına inanıyorum. İyiliklerin, güzelliklerin ve sevginin tüm olumsuz düşünceleri yıkacağına inanıyorum. İnsanlar bizleri topluma sunduğumuz sevgilere göre değerlendirsin. Yapabileceğimiz çok şey var, eşcinseller adına. Bu da zaman ve çok emek ister. Sevgi ve çaba olmadan asla olmaz.
Her nedense birbirimize güvenemiyoruz. Yalana, ikiyüzlülüğe başvuruyoruz. Dahası çok korkuyoruz. hayır asla korkmamalıyız. Aksine cesaret, dürüstlük, sevgi ve dayanışma biz eşcinsellerin temel prensibi olmalı. Bulunduğumuz durum asla başkasına güvensiz duymamamız gibi haksız sebebimiz göstermez.
Aydın bir toplum birbiriyle etkileşerek çözümler üretebilir. Asla çaresiz değiliz, çözüm beynimizde. Sizleri gerçekten seviyorum.
Tüm güzellik ve sevgileri yaşayabilmeniz dileğiyle, öneri ve cevaplarınızı bekliyorum.
KAOS GL’ye yaşam boyu harika bir yaşam diliyorum.
Sayenizde en büyük meydan kumayı severek yaşıyorum.
Murat P.K. 174 31100 Antakya
Aynı dergi yani Radikal İki'nin yayınından sonra LAMBDA'dan her kimi gördümse bana sitem ettiler. "KAOS GL reklamı olmuş" dediler. Hatta radyo programında yazıyı okurken bana kızgınlıklarını hiç hak etmediğim şekilde belirttiler. Beni tanıtırken (yazının sahibi olarak) "eşcinsel haberler yapan biri" dediler. Oysa gerçek böyle değil. Bu tarihe kadar yaptığım haber ve araştırma yazılarımın içinde en fazla on, eşcinsellerle ilgili yazı vardır. Homofobik gazetecilerle bazen zorunlu olarak aynı masada çalıştım. Bana hep o imajı yüklemeye çalıştılar. Bir eşcinsel olarak onların egemen olduğu bir alanda ben herkesten daha çok çalışmak zorundaydım. Zaman içinde bir yere geldim. Fakat tam tabiriyle 'dişimle, tırnağımla'. Desteklemek için çok çaba sarf ettiğim bir gay grup tarafından üstelik de bir kanal aracılığıyla küçümseneceğimi düşünemezdim bile. Onlar da çoğunluğun yaptığı gibi bir küçük ayrıntıya bakarak geneli reddediyorlardı. Dergilerinizin satması, radyo programlarının dinlenilmesi, isteyen tüm gaylerin adresleri bulabilmesi için yazdım o yazıyı. Yoksa bana bu noktadan sonra gaylerin ve gay hareketin almaktan başka verebileceği bir şey yoktur. Bunu elbette ki mesleki açıdan yani gazetecilik anlamında söylüyorum.
siz yüreğinizi güneşe gömmediyseniz eğer
siz her ayrı gecede çırılçıplak
ayrı ayrı yıldızlarla sevişmediyseniz
ve siz tanrı'sı olup dağların
kendinize yani ölüme yakın bir anda
koşmadıysanız dolu dizgin
çok uzaksınız derim sizi saran
sizi hep kendinde tutan hayata
sevişiyor iki kadın gölgesinde sırça düşlerin
meme uçları mor menekşe dut tadında durgun ince ten
zaman doruklarına yürüyor şehvetin dorukta haz
belki bir uçumluk bir yol var
belki tüm yolların sonu hayal
sevişiyor iki kadın belki çok yakınında orgazmın
belki de onca umut ve onca düş
terk edecek siluetini akşamın
zaman ölü bir akşamın üzerine kilitlendi
ufukta çığlık dağıtıyor unutulmaz kızıllıktaki o rengi
ah nerde kaldı diyorum dumanını arıyorum
gelmiyor belki de gelmeyecek
limanda beklediğim o gemi
şimdi biçareyim nerde beni arayan sessizlik
dur durak bilmiyorum
elimde kum gözümde ölüm gidiyorum
artık sandığım bir şey var içimde benden uzak
zaman mı yakın bana yoksa akşam mı
hangisi
CAN UĞUR