ş a d a n a t i l a


GEÇEN SEZONKİ GİBİ

- İyi geceler daha doğrusu iyi sabahlar (sabah mahmurluğu ile kendisini hala yatağında sanan yorumcu edasıyla) sevgili seyirciler bir NBA maçına daha hoş geldiniz….

- Evet şimdi çaylarınızı kahvelerinizi yuudumlayın, koltuklarınıza yaslanın ve maçın tadını çıkarın…

- Falanca da Türkiye'de oynamıştı. Ah ah neydi o zamanlar Türk Basketbolu…

- Evladım Hidayet sok artık o şutu!

- Evet hepimiz de Hidayet için San Antoniio'yu destekliyoruz. Ama tabii ki tarafsız olmamız lazım…

- Şanssızlık tamamen yani yoksa hepimiz biliyoruz Hidayet o şutu sokardı. Onun için kötü oldu…

   Bunlar ne mi? Yok yok sapıtmadım ne yaptığımı biliyorum. Umut Abimiz NBA TV'de maç anlatacak da asla ve kat'a kendisinden ve diğer arkadaşlardan duyamayacağınız eski klişeleri bir yâd edeyim dedim… Kullanmazsınız di mi abi? Seni şimdiden kutlarım. Gerçi ben Afrika ülkeleri gibi yoksulluk sınırında gezdiğim için Digitürk falan alamayacağım sizi de dinleyemeyeceğim ama nasılsa altından kalkacağınız için şimdiden tebrik ediyorum (Bu kadar fakir edebiyatı yeter.).

Cumhurbaşkanlığı Kupası

   Efendim Umut Abi'ye daldık sizleri unuttuk. İyisinizdir inşallah. Cumhurbaşkanlığı Kupasının atdaya pardon Ülker'e gidişinden ve dün Tuborg tarafından teneke kutuda sallanmamızdan sonra panikleyip bana mail gönderen arkadaşlara beni muhatap kabul ettikleri için teşekkür ediyorum. Ama ortada o kadar telaş edilip üzülecek bir durum da olmadığını düşünüyorum. Biraz daha sabır. Biraz bekleyelim dilerseniz…

   Geçen yılki soruyu bu yıl da tekrarladığımıza göre cevabımız müspet (Batur Abi saygılar) demek ki. Tarih tekerrürden mi ibaret? Şu anki görünümü ile öyle. Son haftalarda yaşadığımız iki olay da bunun açık bir göstergesi.

   Ülker ile oturup sözleşme yapmış gibi Cumhurbaşkanlığı ve Şampiyonluk kupalarını paylaşıyoruz iki yıldır. Yabancılarımız değişiyor, yerlilerimizden kimileri sakat oluyor kimileri istenen randımanı veremiyor, berbat şut atıyoruz, savunma yapamıyoruz ve Ülker karşımızda makine gibi işlediği için bir ilk periyot şoku yaşıyoruz (Bu sezonki tam bir soğuk duştu ya neyse). Sonra ayılıyoruz. Indıanapolis'de sabahın on birinde maç oynadığı için ilk yarıda sahada uyuyan milli takım gibi biz de parkenin üzerinde olduğumuzu hatırlıyoruz. Pota altı denilen mahalde arkadaşların bulunduğunu ve onların oraya süs olarak koyulmadığını anımsar gibi olup pas veriyoruz. Onlar bizi kırmayıp basket atıyorlar. Geriye hızlı dönüp klasik savunmamızı yapıyoruz ve farkı azaltıyoruz. Biz ne kadar uğraşırsak Ülker Tutku, Kerem, İbo, Blair, Booker ile muhtelif pozisyonlarda elimizden o kadar kaçıyor. Bilahare yakalıyoruz ama o günkü ruhsuzluğumuzun cezası mıdır bilinmez elimizdeki fırsatı biz yiyemedik siz yiyin diye Ülker'e veriyoruz. Onlar sevinirken biz de arkalarından pis pis bakıyoruz maç bitiminde de… Bu maçta gözüme batanları söyleyeyim. Sizden çok farklı tespitler yapmadım ama üzerinde durmakta fayda var:

1. Langdon her zaman gözünü kapayıp güveneceğin bir adam görüntüsü vermedi.
2. Sahada takımı ateşleyecek herkesin eline bir adet dinamit koyacak bir liderimiz yok. Herkes işini iyi yapsa bile birinin elindeki çakmakla fitili tutuşturuvermesi lazım, şu an henüz kendisini bulamadık.
3. Granger çok yönlü bir adamdır. Üzerine düşeni yapar. Ama Brown mu Granger mı sorusu bu dimağlardan ne zaman silinir? (Hele de Brown'un CSKA destanlarını çeşitli sitelerde okuduktan sonra.)
4. Alper İbo'yu kilitlemişken oyuncu değişikliği yapılmasına bir diyeceğim yok, hocanın bir bildiği vardır diye düşündüm. Ancak en kritik anda İbo eline topu almaya başlamışken neden tekrar oyuna sokulmaz bir değerlendirmek lazımdır.

   Cumhurbaşkanlığı Kupası yara olduğu için öne aldık ama öncesinde bir Türkiye Kupası Muğla Grubu maceramız var. 3-0 ile geçtik. Ama önemli olan orada takım oyunu oynanması ve geçen yılki Büyük Kolej maçında olduğu gibi ölünüp ölünüp dirilinen trajik bir senaryo ortaya koyulmamasıdır. Takım gereken ciddiyeti göstererek titizlikle grubundan yüzünün akıyla çıkmış ve Dörtlü Final'e kalmıştır.

   Cumhurbaşkanlığı Kupasının İstanbul'da oynanmasına da biraz dem vuralım. Madem İstanbul'da oynayacaksınız adını değiştirin. Bir sponsor bulun Falancanın Kupası yapın. Cumhurbaşkanı Ankara'da ise bu kupanın da Ankara'da havaya kaldırılması gerekmez mi? Yoksa biz de Malezya'da düzenlenen yarışmada Türkiye'nin başkenti neresidir sorusunun cevabını İstanbul olarak belirleyen yarışma ekibi gibi mi düşünmekteyiz? Ya ne önemi var zaten Cumhurbaşkanı vermiyor anlamı da yok o kupanın diyenler de var. Orada kimin verdiği değildir mesele. O kupanın temsil ettiği makamdır. O makam da Türkiye'nin yönetimi hakkında son sözün söylendiği makamdır. Ayrıca o kupayı kazanan takımlar bu kadar sevindiğine göre içinde su içilen bir sürahi muamelesi görmediği de aşikardır. O kupa önemlidir ve Ankara'nın sembolüdür. Herhalde İstanbul seyircisi de bunun farkında ki yaklaşık 7500 kişi alan ASKİ Salonu hınca hınç dolarken Abdi İpekçi' de büyük bloklar halinde boşluklar bulunmakta ve her yaş grubundan seyirciye de rastlanamamaktadır. Hafta içiyse Ankara'da da hafta içi oynanıyordu. Ulaşım zorsa ASKİ'nin de ulaşımı zor. Orayı Ülker'in işçileri dolduruyor diyebilirsiniz ancak burada emin olun Ülker işçileri kadar da normal vatandaş da oluyordu. Demek ki bazı taşları yerinden çok da oynatmamak gerekiyor. Ha siz taşlar oynasın Ülker-Efes yorulmasın yazık, ta Ankaralara git gel zor olur diyorsanız işte böyle bir kupa maçı çıkar ortaya. Seyrine de doyumlar olmaz…

İzmir Yine Hüzün Şehri

   Gelelim lige… Açılışı Tofaş maçı ile yaparken geçen yılki Karşıyaka maçı nedeniyle biraz korkmuyor değildim. Malum kadro henüz oturmadı, ilk maçtaki rakip de ikinci ligden yeni çıktı canım yeneriz mantığı çerçevesinde düşünülebilen (aslında asla düşünülmemesi gereken) bir takım. Hal böyleyken beklentiler boşa çıkmadı ve zor bir maç oldu bizim için. Maç boyu top kayıpları, savunma açıkları, isabetsiz bir ton şut gibi bilinen ve her zor maç sonrası tekrarlanan hadiseler gerçekleşti. Bu sezon sık sık olmasını beklediğim gibi oyun kurucularımız Ender ve Kerem ile Kaya'nın performansı belirleyici oldu. Zor anlarda da sahaya Granger çıktı. Nitekim zor oldu ama temiz oldu ve maçı aldık.

   İkinci hafta hemen hepimizin de TV'den takip ettiği üzere Galatasaray ile karşılaştık. Maç öncesi Halil Üner'in iddialı açıklamaları basında geniş yankı uyandırırken maç sonrası Galatasaray soyunma odasından sessizlik hakimdi. Oldukça kısa bir takım olan Galatasaray pota altında dayanamadı. Uche'nin Granger'a en haşininden blok yapması (Granger kendine gelemedi bayağı bir süre) ayağa çarpıp potaya giren top ve Washington'un performansı ilk bakışta göze çarpan faktörler oldu. Arda'nın da o parmağa rağmen fena olmadığını düşünüyorum. Kadrosunun boy ortalaması nedeniyle GS'nin dayanacağı en önemli silah üçlüklerdi. O gün de bu mekanizmaları başlarda oldukça iyi işledi. Bir ara pota altında da hareketli oyunları ile sıkıntı yaratsalar da uzunlarının (daha doğrusu uzun pozisyonunda oynamak zorunda kalan oyuncularının) faul problemi, yorgunluk vs. sebeplerle oyundan düşmesi damardan yavaş yavaş giren Efes'in Cimbom'u uçurmasına sebep oldu. Top kaybının azlığı, ribaundların çokluğu, Ermal' in performansı (özellikle hücum ribaundlarında), top paylaşımı, yüksek serbest atış yüzdesi gibi faktörler kilidi açtı. Gerisi de geldi zaten. Hemen herkes üzerine düşeni yapınca neler olduğunu gördük.

   Sonraki hafta, yani bu hafta ne oldu dersiniz. Tekerrür eden tarihin ikinci hadisesi gerçekleşti. Viyana önlerine ikinci defa gidip derdest olarak dönen orada kahve çuvallarını bırakan perişan Osmanlı ordusu misali yine sezonun başı diyebileceğimiz bir evrede İzmir önlerinde ikinci defa (Ama bu sefer Tuborg) tarafından derdest edildik ve orada bir puanımızı bıraktık. Üzgünüz. Ama neden? Telafisi oldukça kolay olan bir puan yüzünden değil. Gücümüzü sahaya yansıtamadığımız için. Bir maç sonrası Mahmudi, "Sebep aramaya kalkarsanız yenilgiye kılıf giydirmesi çok kolaydır." tarzı bir şeyler söylemişti. Aynı şekilde burada da yenilgiye kılıf uydurması oldukça kolay. Langdon-Prkacin ikilisinin formsuzluğu, dört numarada Kaya'ya iyi destek gelmemesi (hoş o zaten üzerine düşeni fazlasıyla yapmış), 88 gibi bizim için oldukça yüksek olan bir skorun yenmesi, rakip uzunlara her iki pota altında da çok pozisyon verilmesi, rakip oyun kurucunun iyi savunulamaması gibi faktörler hemen insanın dilinin ucuna geliverenler. Ama bunlar mazeret mi değil işte. 10 kez şampiyon olmuş bir takımın omuzlarında 11. şampiyonluğun yükü duruyor (Lakers misali). Ama bu yükü taşımak için herkesin omuz atması lazım. Bir oyuncunun da diğerlerine "Sağ yap sol yap çok iyi döndün süper bıraktın" tarzı ara gazlar verecek kişiliği geliştirmiş olması hiç fena olmaz. Kendi skorumuzu yani 75+ attığımız bir maçta yenilmemizin mazereti yoğunlukla savunma. Olan oldu. Öküz öldü, İzmir ile yine ortaklık bozuldu. Biz yine dersimizi aldık yolda düşünerek İstanbul'a vardık. Şimdi Efes oturmuş bahane düşünüyordur ne desek diyenlere de "Bahanemiz yok yenildik bundan sonrasına bakıyoruz" gibi politik bir cevap verip boyun bükmeye gerek yok. Altı üstü bir maç ve daha alınacak çok maç var. Ne eriniriz ne geriniriz. Döner önümüze bakarız. Gerçekten eleştirmek için eleştirenleri dinleriz. Mahalle arası muhabbeti yapar gibi her sözün altında bir şeyler arayıp iş olsun diye konuşanlara da saygımız sonsuz olur ama söylediklerini kulak arkası ederiz…

Maccabi Maçı

   Laf açılmışken bir de hafta arası oynadığımız Maccabi maçından haber vereyim sizlere. Maccabi, İstanbul'a geldi. İlk hazırlık maçını bizimle yaptı. O maçı 82-81 aldık. İyi başladığımız bir maçı ikinci yarı zora soksak da almasını bildik. Skor dağılımı vs. güzeldi de asıl güzel olan Ender-Kerem ikilisinin performansıydı. Tüm sezonu -en azından sezonun büyük bölümünü- bu şekilde oynayabilirlerse güzel Euroleague maçları seyrettirebileceğimizi umuyorum. Hem skor buluyorlar hem bulduruyorlar. Bu tarz maçları yabancı oyuncuların tecrübeleri ile sabit olarak farklı oynadıkları da bilinir. Zira özellikle Prkacin' in o maçtaki performansı da bunu ortaya koyuyor. Aslında genel olarak uzunlarımız üzerine düşeni yapmışlar ancak Kaya'ya yine özel bir parantez açalım. Kaya biraz daha çalışıp üçlük de atmaya başlarsa hiç şaşırmam. Dış atışlarını bayağı gerilerden sokmaya başladı. Ha gayret Kaya senin için de bizim içinde bir üçlük… Bir Maccabi maçından buralara gelebildiğim için kendimi kutluyorum. Sözü bağlayayım yine de havada kaldı. O maçta takım olarak iyi performans gösterdik göstermesine de 81 sayı yemek çok olmuş. Biraz daha dikkat. Ayrıca hem bizim maçta hem Ülker maçında Jasikevicius ortalarda pek yok. Acaba o da İsveç'teki gibi oynasaydı guardlarımız ne yaparlardı onu da merak etmiyor değilim.

Güya kısa bir yazı yazmak amacıyla oturduğum bilgisayarın başından yine çenemi tutamayıp üç sayfayı doldurarak ayrılıyorum.

Sağlıcakla kalın…


ş a d a n a t i l a
2 6 e k i m 2 0 0 3 p a z a r

[email protected]

Hosted by www.Geocities.ws

1