e r e n u s l u e r


HAM MEYV...DALI...KOPAR...

Herkese merhaba;

   Bu köşede ilk yazımın yayınlanmasının üzerinden çok fazla zaman geçmediğinin farkındayım. Ama bende pek farkında olmadan kendimi içimde dayanılmaz bir yazma isteğiyle sandalyeme oturmuş monitörün karşısında buldum.

   Bu durum inanın benim içinde büyük bir sürpriz. İlk yazımdan sonra uzun süre yazı yazabileceğimi zannetmiyorken şu anda nöbet odasında tek başıma bilgisayarın karşısındayım. Saatin yolculuğunun gece yarısı mahallini terk edişi 3 saatten fazla olmuş. Yeni hazırladığım kahvenin dumanı odanın loşluğunda tavana doğru yavaşça yükselirken aralık pencereden yeniden başlayan yağmurun sesi giderek daha çok duyuluyor.

   Parmaklarımı klavyede dolaştırmaya başlamakta çok zorlanıyorum zira aklımda Hollanda ve Litvanya ile oynanan milli maçlar için bir şeyler yazmak vardı ama monitörün başına oturunca zihnimde başka şeylerde uçuşmaya başladı. Hangisini cımbızla aradan çekip klavye vasıtasıyla sizlere ulaştıracağıma karar vermek çok zor.

   Bir yudum kahvenin daha tadını çıkarmaya çalışırken sandalyemi görevinden azledip pencereye yaklaşıyorum. Maksat kahvenin içimi ısıtan sıcaklığında yağmurun sesini dinlemek. Yavaşça pencereyi açarak aşağıdaki bahçeden gelen taze toprak kokusunu içime çekiyor ve gecenin soğuk karanlığında ürperiyorum. Aradan ne kadar vaktin geçmiş hanesine dahil edildiğini bilmiyorum ama unutulmuş hatıralar diyarından bir görüntü kümesi zihnimde belirmeye başladığında çoktan pencere pervazına oturmuş olduğumu fark ediyorum. Biraz zorluyorum kendimi ve hooop! İşte hatıramın içindeyim artık:

* * *

   Soğuk bir Mart sabahı. Hava hala ağır. Gecenin soğuğundan kaçan doğa daha uyanmamış. Çimenlerin üzerinde gece soğuğunun işareti olan çiğ-kırağı karışımı bir gecelik var hala. Burasını tanıyorum; Eryaman toplu konut sitesi civarı. Paylaşılmış hatıralarımın sis perdelerinde gizlenerek biraz daha sokuluyorum konuşanlara. Görüntü giderek netleşiyor, hatta seslerde artık duyuluyor sanki.

- Bak bir daha söylüyorum; hangisinin gideeceği hiç önemli değil. Gitme kararını alan hangisi olursa olsun iyi bir oyuncu olma şansını, kariyerini ve geleceğini riske atacak.

- Ama devamlı olarak çok daha iyi coachlarrla ve çok daha iyi oyuncularla antrenman yapacaklar. Çok daha iyi olanakları olacağı içinde sadece basketbolü düşünerek yaşayacaklar.

- Tamam, belki söylediklerin mantıklı, kabbul edilebilir olasılıklar ama daha tecrübe ve mental olarak içine girmeye hazır olmadıkları bir yola girecekler. Tam anlamıyla kurtlar sofrasında kuzu olacaklar. Şu anda içinde bulundukları amatör ortamdan çıkıp profesyonellerin dünyasına adım atacaklar. Basketbolün temellerini ezberlemeleri gereken zamanda kazanma gerekliliğinin baskısını taşımaya başlayacaklar.

- Belki hazır değiller ama zamanı gelince hazır olacaklar. Bu hazırlanma sürecinde de her şeyi en üst seviyede yapacaklar. Antrenmansa antrenman, maçsa maç, rekabetse rekabet. Şu anda bulundukları takım bu saydıklarımı ne kadar kaliteli ve devamlı olarak onlara verebiliyor ki?

- Bak burada bir duralım. İşin en önemli yyeri burası zaten. Şimdi biri 19 diğeri 20 yaşında. Öğrenme kabiliyetlerinin en üst düzeylerde olduğu dönemleri yaşamaktalar. Şu anda ikisi de ilk beş çıkıyor ve ortalama 30 dk. kadar oyunda kalıyorlar. Üstelikte topun en sıcak olduğu anlarda coach onları kenara almıyor. Aksine onlara yönelik set bile var. Yani en iyi öğrenme dönemlerini birebir uygulama yaparak geçiriyorlar. Sen de biliyorsun ki en iyi antrenman maçtır ve hiçbir antrenman maçın yerini tutamaz.

- Ama...

- Aması yok. Hatırlasana, sana Cerrahi staajı boyunca her fırsatta olanak tanımasaydım şu anda bilip kolayca uyguladığın metotları nasıl öğrenecektin? Birde mecbur olmadığın halde kendin isteyerek gece kaldığın nöbetleri düşün. O nöbetler olmasaydı öğrendiğin metotları nasıl otomatik hale getirecektin? İşte şu anda onlar senin durumundalar. Metotları belki öğrenmiş olabilirler ama hala hiç bir şeyi otomatik olarak yapacak seviyede değiilllleeeeeeee....

   Evet, hatırladıklarım bunlar o mizansenden. Görüntüdeki mekan Ankara'da Eryaman'da ki bir dolmuş durağı. Dolmuşu bekleyenler ise iki genç doktor. Ortaokul ve lisedeki en büyük zevkleri olan basketbolü hala oynamak amacıyla bir Pazar sabahının 07:30'unda dolmuş bekleyen iki dost.


   Bu konuşmayı Arda VEKİLOĞLU ile Kaya PEKER'in Efes Pilsen'e transfer olmalarının hemen arifesinde yapmıştık. Hani şu Karşıyaka'da oynarken inanılmaz yetenekli olarak kabul edilen iki oyuncu. Kaya yaşına göre çok iyi bir fiziğe, inanılmaz bir atletik yeteneğe ve çok iyi bir basketbol kumaşına sahip olarak tanımlanıyordu. Arda için söylenen ise daha da heyecan vericiydi. Eğer böyle giderse Türk basketbol milli takımının gelecek 10-12 senesi için aranan 3 numara bulunmuştu. Ve şu anda yapılması gereken eldeki bu iki cevheri gerektiği gibi işlemekti.

   O konuşmamızdan sonra da muhtelif kereler gündemimize tekrar girdi konu olarak o gün konuştuklarımız. Hiç bir zaman tam olarak uzlaşmaya varamadığımızı hatırlıyorum bu konu üzerinde o günlerde. Çünkü Serdar üniversiteyi İzmir'de okumuş, okurken de Karşıyaka'yı yakından takip etmiş, Fenerbahçeli olmasına rağmen Karşıyaka'ya sempatiyle bakmıştı. Ben ise Beşiktaşlı olmama rağmen basketbolde bir Efes Pilsen sempatizanı olarak Ankara'da üniversite okurken bile kalkıp İstanbul'a Avrupa kupası maçlarına gitmiş birisiydim.

   Peki sonra ne oldu? Bu oyuncular bugün hangi seviyede oynuyorlar basketbolü? Kendilerinden beklenilenin ne kadarını verebildiler bizlere? Sanırım herkes bu sorunun cevabını arıyor bugünlerde. Tıpkı ben ve dostum Serdar'ın yaptığı gibi.


   Yukarıda geçen konuşma, sonrasında gelişen olaylar ve kafalarda oluşan soru işaretleri ne ilk ne de son Türk basketbolü için. Üstelik Arda ve Kaya haricinde başka birçok örnekte hemen eklenebilir buna. Benim aklıma ilk önce gelen Murat Can GÜLER. Tabi rahatlıkla doğru uygulamanın yapıldığı örneklerde hatırlanabilir.

   Düşününce bir kez daha anlıyorum ki bir genç oyuncuya yapılacak en büyük kötülük oynaması gereken dönemde onu oynatmamak. Minicik ve korumasız bir fidana gerekli olan suyu bilerek vermemek, ihtiyacı olan özeni bilerek göstermemek gibi bir olay bu. Bilerek lades demek adeta. .

Gelin birde sonra neler olduğunu hatırlayalım üstün körü.

   Kaya ve Arda Karşıyaka'da, Murat Can ise önce İTÜ ve sonra Beşiktaş'ta oynarken çok büyük gelecek vaat ediyorlardı. Birebir yaşanılarak edinilen tecrübelerle kazanılan yaşama pratiği gibi sahada oynayarak öğreniyor ve geliştiriyorlardı basketbollerini. Basketbol topunun peşi sıra maç esnasında koşturdukları her an inanılmaz bir tecrübe birikimi olarak kazınıyordu dağarcıklarına. Her an önlerine bir basketbol problemi çıkıyor, bir sonraki anda ise birebir tecrübe ederek çözümünü buluyorlardı o problemin. Oynadıkları her maçtan sonra gazeteler onları yazıyor, bir sonraki maçta daha çok göz onları izliyordu.

   Sezon sonları geldiğinde ise büyük transfer ücretleri karşılığı ikisi Efes Pilsen'e, biri ise Ülker'e transfer oldu. Sonra da benchi ısıtmaya, havlu uzatmaya başladılar. Oynamıyorlar mıydılar? Evet, oynuyorlardı ama daha çok antrenmanlarda. 8-9 dakikalık süre zarfınca genelde topun el yakmadığı zaman dilimlerinde sahada yer aldıkları maçları da söyleyelim ayıp olmasın. Öğrenme yeteneklerinin en üst düzeyde olduğu, oynamaya en çok ihtiyaçları olduğu zaman diliminde kenarda oturuyor, oturtuluyorlardı. Daha önce oynadıkları Karşıyaka ve Beşiktaş'ta metotları öğrenmişlerdi ama henüz her şey otomatiğe bağlanmamıştı. Evet, belki en iyi coachlar ve oyuncularla çalışıyorlardı ama maçta çok az yer alabiliyorlardı. Amatör dostlukların olduğu bir ortamdan, hata yaptıklarında sırtlarını sıvazlayan coachların yanından ayrılmış şimdi kurtlar sofrasında yer kapma telaşındaydılar. Yaptıkları her hatanın karşılığı artık benchte sandalye ısıtmak olarak ödettiriliyordu. Öğrenme yeteneklerinin ve basketbol tecrübesine olan açlıklarının en üst seviyede olduğu bir dönemi kenardan havlu sallamakla geçiriyorlardı.

   Sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendileri hakkında en çok beklenti içine girilen bu oyunculardan Arda bugün Galatasaray takımında oynamakta, tıpkı Murat Can gibi. Her iki oyuncuda kabul edilir süre kalıyorlar parkede. Kaya ise Hüseyin BEŞOK ile Mehmet OKUR'un Efes Pilsen defterlerini kapatmaları ve Efes Pilsen takımının yaptığı mükemmel J.GOLEMAC transferi sayesinde ilk beşte hatırı sayılır süre alıyor.

   Peki geldikleri seviye? Türk milli takımının gelecekteki 3 numarası gözüyle bakılan Arda'nın yeterli bir dış şutu bence yok. Bir 3 numaranın ihtiyacı olan hıza ve ball-handlinge bence sahip degil. Ek olarak bir 3 numara için gerekli iç-dış oyun geçişlerinde bence çok eksiği var.

   Asıl pozisyonu 2 numara olmasına rağmen kendisinden 1 numara yaratılmaya çalışılan Murat Can'a gelirsek. Önce söylemem gereken herhalde bu oyuncuda gözlenen vurdumduymazlık. Sonra yine yetersiz ball-handling ve dış şut becerisi.

   Kaya'yı göz önüne alınca ise ilk gözüme çarpan orta mesafe şutunun yetersizliği. Bu durumu potansiyeline kıyasla hücumda genel bir yetersizlik şeklinde tarif etmek daha doğru olur galiba.

   Ayrıca bu 3 oyuncuda da -nispeten MuratCan dışarıda tutulabilir kanaatindeyim- hücum esnasında rakiple birebir oynama gücünün yeterli düzeyde olmadığı kanaatindeyim.

   Acaba bu üç oyuncu transfer olmayıp önceki klüplerinde kalsalardı, kenarda oturdukları süre zarfında transfer olmadan önce olduğu gibi parke üzerinde yer alıp topun en sıcak olduğu durumlarda sorumluluk almaya devam etselerdi bugün hangi seviyede olurlardı?

   Üşüdüğümü hissediyorum açık pencerenin pervazında, sırtım buz gibi olmuş. Bütün günün yorgunluğunu yüklenmiş omuzlarımı taşımaya çalışırken ayaklarım hemşire odasına yöneliyorum yeniden. Amacım kahve stoklarına dadanmak yine. Sade ve şekersiz olsun lütfen.

Dönerim birazdan efendim, fazla bekletmem.

- Birinci Bölümün Sonu -

e r e n u s l u e r
03 ş U b A t 2 0 0 3 P a Z a R t E s İ
[email protected]

Hosted by www.Geocities.ws

1