|
|
GÖZYAŞININ SEL, KANIN GÖL OLUP AKTIĞI 93 HARBİ | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DOKUZUNCU BÖLÜMÜNÜN İLK KISMINI*, “RUSLARA KARLOFÇA’YI AFFETMİYORUM.” DİYEN, TANIDIĞIM EN ZEKİ, EN ÇALIŞKAN, EN CESUR, PES ETMEK NEDİR BİLMEYEN ULUSAL BAĞIMSIZLIK SAVAŞÇISI VE MUHTEŞEM KİŞİLİKLİ CANIM AĞABEYİM TUFAN ERDOĞAN İLE, TÜRK DOSTU SEVGİLİ EŞİ L.’A EN İÇTEN SEVGİLERİMLE İTHAF EDİYORUM.
(* BÜYÜKLÜĞÜ NEDENİ İLE, 9. BÖLÜMÜ ÜÇ DOSYAYA AYIRDIM.) SEMRA KANAT1 Ağustos 2004
Petrol/Jeoloji Yük. Müh. L.Tufan Erdoğan Son kitabı “21. YÜZYIL ENERJİ OLİMPİYATLARI veTÜRK MİLLî TAKIMI”, Ankara, 2002
1952 doğumlu L. Tufan Erdoğan (B.Sc., DIC, M.Sc., M.Eng.), 1974 yılında Jeoloji Mühendisliği Bölümünü birincilikle bitirip, 1974-75 tarihleri arasında Londra Imperial College'da Petrol Teknolojisi Bölümü Rezervuar Dalında Yüksek Lisans yaptı. 1975-78 tarihleri arasında MTA Petrol ve Jeotermal Enerji Dairesinde çalışıp, aynı süre içerisinde askerlik hizmetini de tamamladıktan sonra, 12 yıl süre ile hizmet vereceği TPAO Arama Grubuna katıldı. Bu kuruluşta, petrol aramacılığının tüm dallarında deneyim kazanarak, "rezervuar ve üretim jeolojisi" ve “kantitatif basen analizi” bölümlerini kurup yönetti. 1985 yılında Japonya bulunup, deniz sismik ve sondajı konularında çalıştı. Ayrıca, JOE (Japan Engineering Company) Şirketinin daveti üzerine, şirketin rezervuar simulasyonu ekibi ile birlikte çalışarak, geliştirmekte oldukları simulasyon programının hidrodinamik bölümünün yazılımına katkıda bulundu. 1990-1994 yılları arasında Avusturya millî petrol şirketi OMV'nin iç ve dış aramalarında, petrol havzalarının bilgisayarda modellenmesi konusunu geliştirip, uzmanlık, danışmanlık, eğiticilik yaptı. OMV, RAG Konsorsiyumu ve AMOCO şirketleri adına, yaklaşık yirmi beş ülkeden doksan civarında petrol havzasını değerlendirdi. Aynı süre içerisinde. Viyana ve Leoben üniversitelerinde dersler, OPEC Merkezinde konferanslar verdi, çeşitli uluslar arası kongrelerde OMV Şirketini konuşmacı, uzman ve hakem olarak temsil etmiştir. 1994 Mayısında kendi isteği ile Türkiye'ye döndü; Türk Cumhuriyetleri ile ilgili çeşitli araştırmalar yaptı. Batı Sibirya'da iki, Doğu Sibirya'da iki, Azerbaycan'da sekiz, Kazakistan'da on iki petrol, kondansat ve gaz sahalarının teknik ve ekonomik fizibiliteler yapıp, çeşitli kongrelerde bunları sundu. Bunun yanı sıra, petrol ve gaz sahaları ekonomik değerlendirme programı üzerinde çalışmış ve teknik/ekonomik verilerin aynı anda işlenebildiği bir ekonomi program paketi geliştirdi. Çeşitli uluslararası toplantı ve kongrelerde Karadeniz ve Hazar Denizi Bölgesi oturumlarına başkanlık yapan, Kazakistan Petrol Enstitüsü'nde çeşitli devlet ve özel sektör kuruluş personeline, petrol ekonomisi ve enerji yönetimi dersleri veren L. Tufan Erdoğan, çoğunluğu uluslar arası otuz kadar tebliğ ve üç bilimsel kitap yazdı. Türkiye'deki enerji sorunları ile ilgili yazdığı raporlar, çeşitli radyo, televizyon, gazete. dergi ve konferanslara konu oldu.
ANMA VE TEŞEKKÜR:
VATANIMIZA VE MİLLETİMİZE, KIBRIS GAZİSİ CANIM AĞABEYİM GİBİ HAYIRLI BİR EVLÂT YETİŞTİREN KIYMETLİ FERİT ERDOĞAN PAŞAMIZI RAHMETLE ANIYOR VE CANIM AĞABEYİMİN BİRİCİK ANNESİ SEMİHA ERDOĞAN HANIMEFENDİYE UZUN VE SAĞLIKLI BİR ÖMÜR DİLİYORUM. ŞEHADETLERİNİ ANLATIRKEN CANIM AĞABEYİMİN GÖZYAŞI DÖKTÜĞÜ TÜM SİLÂH ARKADAŞLARI İLE, BU TOPRAKLAR UĞRUNA ŞEHİT OLAN TÜM VATAN EVLÂTLÂRINA ALLAH’TAN RAHMET DİLİYOR; YAŞAYAN TÜM GAZİLERİMİZİ; YAŞAM GÜVENCEMİZ OLAN DEĞERLİ TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ MENSUPLARINI VE “ÖNCE VATAN!” DİYEN FEDAKÂR MEHMETÇİKLERİ YETİŞTİREN KAHRAMAN TÜRK ANALARINI SEVGİ, SAYGI VE MİNNETLE KUCAKLIYORUM. SAYGIDEĞER ALİ KURDOĞLU İLE HASAN KATİPOĞLU’NA BİNLERCE TEŞEKKÜRLER.
BİR HİLÂL UĞRUNA, YÂ RAB, NE GÜNEŞLER BATIYOR!
Plevne Müdafaası William von Herbert - Çeviren: Ali Kurdoğlu, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990
“Boğazlanan insanlarla kıpkızıl oldu her yer, Büyüyen dağlar gibi yığıldı ölüler. Görseydi eğer bir yiğit komutan bu harp sahnesini Bilseydi Pallas’ın ıraya komuta ettiğini Emrederdi yönlerini çevirsin diye kargılar,
Oynaşsın etrafında kılıçlar; Seyretti harp sanatının her türlüsünü şaşkın, Kaç asker saydıysa kahraman saydı. Çarpıştı aslanlar gibi her er, şeref aşkıyla gürledi, Yığınlar yığınlar üstünden, muzaffer, son nefesini verdi.”
Homer, “İlliad”, IV. Kitap
(Pallas - Yunan mitolojisinde harp tanrıçası Attene’nin öteki adı. Çev.)
“Düşman karınca olsa, sen onu fil zanneyle.”
PLEVNE MÜDAFAASI
... Barut dumanlarının çekilmesi için zaman kazanmak maksadıyla “Ateşkes” emri veriyorum. Her tarafı görebileceğimiz durum hasıl olunca Türklerin, kuzeybatı tarafta, tabyanın siperlerine tırmandıklarını fark ediyoruz. Artık askerler tutulmuyorlar: Şimdi onlar, bacaklarının bütün gücüyle çarpışma yerinin ortasına atılıyorlar. Son siperlerde kalmış az sayıdaki Ruslarla, usta bir boğuşma ..................... ve süngülerimize dayanamıyorlar. Siperlere tırmanıyoruz ve Türklerin tabyaları işgallerini seyrediyoruz. ... Avrupa ölmek üzere olan bir ülkenin şanlı direnişinin gözlerini germiş hayretle seyrediyordu... Plevne muharebesinde Türklerin gösterdikleri kahramanlık, mağrur ve imanlı bir milletin evlâtlarının faziletlerin en asili olan vatanseverlik duygularından ilham aldıkları, istilâcılara karşı ortak bir tehlikeye göğüs gerdikleri, ihtilâfa düşmeden birlik ve beraberlik içinde haklı bir dâvâ uğrunda savaştıklarının şuurunda ve bu uğurda öldükleri takdirde cennetin kendilerini beklediğinden emin olarak sevilen bir lider tarafından manevî yüceliğe eriştirilmiş oldukları zaman nelere kadir olacağını ispat etmiştir.
ÇEVİRENİN ÖN SÖZÜ
Kıbrıs hakkında bazı notlar alabilmek için - Samsun 19 Mayıs Kütüphanesinde yabancı kaynakları araştırırken gözüme, İngilizce yazılmış bir kitap ilişti: THE DEFENCE OF PLEVNA. Kütüphanede 24375 No ile kayıtlı bu kitabın yazarına baktım: Yazarı, Yüzbaşı Frederick William Von Herbert idi; kitabı hemen aldım ve kısa zamanda okuyup bitirdim. İster kötü, ister güzel olsun, tarihi çok severim. Hemen her gün tarihten bir parça okumasam rahat edemem; çünkü tarihi, en yüce mahlûk olan insanın, insanlığını ,doğruları ve yanlışlarını asla çarpıtmadan yansıtan üç buutlu bir ayna olarak görürüm. Karanlık hiçbir köşesi kalmayan bu aydınlık aynadan içeri, gerçekleri görmek için çırpınan gözlerimizle baktığımız, daha doğrusu, daldığımız zaman orada her şeyi çırılçıplak, riyasız ve oldukları gibi incelenmeye hazır durur buluruz. Ne kişiler, ne de olaylar, var oldukları zaman gizleme hüneri gösterdikleri şeylerini artık saklayamaz bir hâle gelirler. Her şey neyse odur tarihin aynasında. Fedakârlıklar, kahramanlıklar, sevgiler, yücelikler, cesaretler, ihtiraslar, alçaklıklar, bencillikler, korkaklıklar... Gizlenecek hiçbir yer bulamazlar. Hepsi tarih düzleminde kendi başına ya fedakârlıkları, kahramanlıkları, sevgileri yücelikleri ve cesaretleriyle dimdik sessiz ve mağrur dururlar, ya da ihtirasları, ihanetleri, alçaklıkları, bencillikleri ve korkaklıklarıyla utanç içinde büzülüp küçülerek gözlerden kaçmak için karanlık bir dehlizde veya gölgesine sığınıp saklanabilecekleri bir yüceliğin etekleri altında gizlenmeye çalışırlar. Ama burada bütün çabalar boşunadır. Ne gelmişse odur, nasıl gelmişse öyledir. Burada artık her şey dilsizdir, savunmasızdır; yalan, kendini kabul ettiremez; riya, tarihin aydınlığı içinde yok olur; çalım ve gösteriş, kımıldasa da tutunamaz. İnsan ve onun meydana getirdiği olaylar artık tarihin şaşmaz ölçüleri içinde onun verdiği ve kesinlikle doğru olan hükümlerin hâkimiyeti altındadırlar. Tarihi yapan insan, tarihin, her şeyi olduğu gibi ortaya koyan kanunlarına asla müdahale edip onu kendi istediği yönde ve biçimde saptıramaz. Kendi zamanında dünyanın tek hakimi olmuş ve uçan kuşa bile hükmetmiş, gözlerinden kıvılcım saçan, kılıcından kan damlayan, ilminden pınarlar akan devlet adamları, kumandanlar ve âlimler bile, sürekli ve etkili olabileceği sanılan boş gayretlerle uğraşmış olsalar da, tarihe yalan söyletemezler, göstermediklerini zannettikleri en küçük zaaflarını dahi saklayamazlar. İnsanın, insanlığın bütün macerasıdır tarih. Her toplumun, her milletin yaptığı tarih, insanlık tarihine, kendi çapında, katkıda bulunmuş, ona renk vermiştir ama, dünyanın aklı başında insanlarının da kabul ettikleri gibi, Türk insanının yoğurup şekillendirdiği tarihin dünya tarihinin hemen hemen alt yapısını teşkil etmiştir. Ta Çin Seddinden Tuna’nın doğduğu topraklara, Ural Dağları’ndan Ganj nehrine, Nil’i aşıp güneşin battığı Mağrip’e kadar uzanarak tarihi kendi örsünde dövüp değiştirerek onu şekillendirmede birinci derecede rol oynamış başka bir millet daha yoktur. Türk insanın yaptığı tarihi dünya tarihinin içinden çekip aldığımızda, tarih ya anlamsızlaşır ya da geride ruhsuz kupkuru bir kadavra kalır ki ağza ancak saman tadı verir; ve insanlık tarihinin harcı olduğu için de tarihi olayların açıklanması onsuz zorlaşır. Bu düşüncelerimi şovenist duyguların etkisinde kalarak söylediğim zannedilmesin, insanlar ve milletler arasında insan olarak asla ayırım yapmam, ama ne yapayım ki gerçek bildiklerimi de ifade etmeden geçemem, ayrıca kendi insanımı da çok severim. Bu yüzden, dünya tarihi alanında, Türk insanı hakkında yazılmış her şeyi okuyup öğrenmeye büyük ve üstün bir değer vermek zorunda olduğumu hissederim; dünya tarihini anlamak için de bu gerekir. Türk'ün tarihteki akışını bir nehre benzettiğim de olur. Her vardığı yeri, her kavuştuğu toprağı kendi öz yatağı, kendi öz yurdu olarak görmüş ve akışını bu duygular içinde tanzim etmiştir. Barış zamanında sakin, durgun ve sessiz akan bu nehrin, vatanı, milleti, namusu ve dini söz konusu olduğu zaman, nasıl coşup çağlayarak her tarafı basan korkutucu bir sel olduğunu görüp bilenlerin, bu sel taştığında dillerinin ve damaklarının kuruduğunu, dudaklarının uçuklaştığını görüyoruz. Nitekim 1877'lerde, kendi ısırıp kendi bağıran Rus Çarının 250.000 kişilik ordusuyla, ölü zamanında yakaladığına sevindiği Türk Devleti'nin Osman Paşa’sının devleşmiş 40.000 yiğitlik bir avuç kahramanına saldırıp üst üste yediği tokatlarla aklı başından gitmiş ve tarihin vereceği hükmü bile unutarak, aşağıladığı Rumen Prensinden, ne kadar ufaldığını gösteren şu sözlerle yalvararak yardım dilenmiştir: "Bize yardıma gelin. Tuna'yı nereden isterseniz oradan, nasıl isterseniz öyle,hangi şartlarda isterseniz o şekilde geçin de gelin, fakat koşarak gelin. Türkler bizi imha ediyorlar. Hıristiyanlık davası bitiyor!" Böyle bir tarih yapan Osman Paşa ile onun korkusuz kahramanları hakkında yabancı bir kişinin yazdığı bir kitabı elbetteki okumamış edemezdim. 366 sayfa tutan bu kitabı tam üç defa üst üste okudum, sayın okuyucular, üç defa... Gönlümde, haşmetli bir tarih parçasının yoğunlaştırıp taşırdığı bir büyük gurur; gözlerimde, tarihin başka ülkelerde kolay kolay göremediği kahramanların göğe ileri doğru yönelmiş süngülerinin yanıp sönen ürkütücü parıltılarının doldurduğu yakıcı heyecan; ve içimde, vatanı, namusu ve dini uğrunda cennete uçarcasına seve seve koşarak toprağa düşmüş askerin o korkusuz atılışına duyduğum tarifi imkânsız hayranlık... Bu kitabı Türkçe'ye çevirmemin tek sebebi oldu. Tercümeye büyük bir zevk ve heyecanla devam ederken, 50. sayfasına ulaştığımda, aklıma, bu kitabın daha önce tercüme edilip edilmediğini araştırmak geldi, yine aynı kütüphanede bir tercümesinin var olduğunu gördüm: Plevne Müdafaası-Bir İngiliz Zabitinin Hatıraları adı altında Nurettin Artam'ın çevirdiği ve Ulus Matbaasının 1938'de bastığı bu kitabı da okudum. Dili biraz eski olmakla beraber büyük emek vermiş olan yazarın, ne yazık ki, tespit etmiş olduğum yüzden fazla önemli yanlışı vardı ve bir kısım yerler de atlanarak tercüme edilmemişti. İngilizce kitabın baş tarafında Homer'in İlyada’sından alınma bir şiir, İngiliz General Sir John D.P.French'in yazmış olduğu ön sözün büyük ve önemli bir kısmı, yazarın 1894'de yazdığı ilk baskısındaki ön sözünün özetleri ile bu baskısındaki notları ve dipnotları tercüme edilmeden geçilmiş. Ayrıca, kitapta bulunan ve Plevne muharebeleri ile Rus muhasarasını gösteren çok kıymetli bir harita da tercümeye eklenmemiş ki, bu harita, muharebe ve çarpışmaların tam olarak kavranabilmesi için son derece gerekli bir belgedir. Böyle bir kahramanlar destanının harfi harfine tam ve doğru olarak çevrilip, bu kitaptan habersiz hâle gelmiş olan Türk okuyucusuna sunmak için kendimi görevli addettim ve çeviriyi, tek harfini bile atlamamaya çalışarak bitirdim. Bunların yanında, kitabın İngilizce'sinde mevcut olup Nurettin Artam'ın tercüme etmediği Almanca ve Fransızca sözler ve konuşmalar vardır ki, bunlarla, Grand Dük Nicholas'nın Osman Paşa’ya, Osman Paşa’nın da ona yazdıkları Fransızca mektupları, sevip saydığım değerli arkadaşlarım Samsun İlâhiyat Fak. Dekan Yardımcısı Sayın Doç. Dr. Hasan Kâtipoğlu ve Eğitim Fakültesi Almanca Bölümü öğretim görevlisi sayın Recep Şahlı tercüme etmişlerdir. Kendilerine burada teşekkür ederken, kitabın tercüme edilmemiş herhangi bir noktası kalmadığından, ben de görevimi yapmanın mutluluğuna erdim. Vatanımızın, bağımsızlığımızın ve bize en büyük miraslardan biri olarak bırakılmış olan gurur verici şanlı tarihimizin değerini daha iyi anlayabilmek için bu toprakları ve bu tarihi bizlere bırakan dedelerimizin bunu neler pahasına başardıklarını bilip anlamamız bir görev oluyor. Buna ihtiyacımız var, sevgili okuyucu, hem de pek çok.
Ali Kurdoğlu
ÖN SÖZ (Özet)
... Bu kitap, yaratıcı bir zekâya, savaşın canlı ve gerçekçi görüntüsünü sunmak için ustalıklı bir tarzda plânlanmıştı. Bir macera romanı olarak insanı saran ve bir tarih olarak ilgi çeken ve gerçekleri oldukları gibi yazan bir kitap. Ama ister nizami asker olsun, ister bölgesel bir askeri kuvvete mensup bulunsun, savaşta insanları yönetmeye talip, mesleği askerlik olan herhangi bir kişi için Plevne savunması en değerli ve ders verici bir izahattır. Bu izahat, modern savaşta istihkâmların gücünü ve değerini ve açık bir arazide bir saldırıya karşı koyuş anında doğan, üstesinden gelinmesi hemen hemen mümkün olmayan engelleri, en kuvvetli anlamda, okumuşlara tecrübe ile açıklamaktadır. Eğer bu dersler, otuz dört yıl önce (1877’deki Plevne savaşlarını kastediyor. Çev.) vuku bulmuş olan harekatlardan açık bir şekilde geliştirilebilirse, 1911 yılının savaş öğrencileri için ne kadar çok çarpıcı olur! Buraya kadar, bu kitaptan öğrenilecek maddî dersler olarak düşündüğüm şeylere kısaca temas ettim. Fakat onun öğrettiği moral gerçekler hâlâ daha da önemli. Plevne'yi savunan büyük asker, mağlûbiyet gibi bir kelimeyi kabul etmeyi reddetti. Olayların en kötü oldukları anlar da onun dışa vuran tavrı, en sakin ve en emin bir görüntüdeydi. Destek ve takviye için asla feryat etmedi. Bu destek ve takviye ona ulaşabilirdi,fakat ona hain bir kıskançlıkla ihanet edildi ve kendi kaynakları ile baş başa bırakıldı. Buna rağmen Osman Paşa’nın aklına silâhını bırakmak veya çekilmek asla gelmedi ve bulunduğu yeri korumak için gösterdiği mukavemet, sadece, son büyük yarma harekâtını bizzat yönettikten sonra Rusların eline yaralı olarak düşünce amacına ulaşmadı. Türk generalinin -diğerleri arasında- onun siperlerine pek çok şiddetli saldırıları bizzat idare eden Skobeleff'ten daha az cesur olmayan öteki Rus generallerine karşı durduğunu düşünürsek, bu büyük komutanın ilmî hünerlerinin ve onun kahraman askerlerinin nasıl bir imtihandan geçtiklerini çok iyi anlarız. Bütün bu gerçekleri göz önüne getirir ve bu büyük olaylardan yazarın (ki o da savunmada bulunanlardan biriydi) ortaya koyduğu gerçek ve canlı görüntüleri nazarı itibara alırsak bu kitabın, ister heyecandan içimizi titreten bir macera romanı olarak okunsun, ister harp sanatında bir ibret alınacak ders kitabı olarak incelensin askerî literatürde en değerli bir yayın olduğu inkar edilemez ve ben, bu eseri okuyup iyice incelemeleri için İngiliz Ordusundaki her sınıftan subaya bütün kalbimle tavsiye ediyorum. J.D.P. Fgrench
İLK BASKININ ÖN SÖZÜNDEN ÖZETLER
... Tecrübemin ufkunun sınırlı olması, bulunduğum rütbenin (teğmen) kaçınılmaz sonucudur. Ben, burnu, nerdeyse tuvale değecek şekilde eğilmiş, bir resme bakan resim inceleyicisinin durumundaydım. Böyle bir kişi, resmin bütününe ait bir fikir edinemez, ama her bir parçasını bütün ayrıntılarıyla görür; bu suretle, belki de, sonunda, onu, kendisini ana başlıklara hasretmiş olan kişiden daha fazla görüp anlar. Savaşta, aşağı rütbelerde olanların, savaşın daha geniş ve daha şümullü safhalarının doldurdukları alanın, ister istemez, dışarıda kalmış olmalarının onlara getirdiği dezavantaj, savaşın gerçek ve korkunç taraflarıyla iç içe olmalarından elde ettikleri vukufla telâfi edilir. Yöneticiler ve devlet adamları, başkomutanlar ve bir dereceye kadar da gazete muhabirleri, meselenin süslü püsküllerini görürler. Ben, destan gibi, muhteşem, ruhları sarsan ve yüce pek çok olaya şahit oldum, ama bunun yanında, korkunç ve iğrenç olanlar çok daha fazla... Tarifi imkânsız manzaralar, inanılmaz derecede dehşetli ve korku veren olaylar gördüm... Eğer bu kitap herhangi bir yanlış görüşü giderirse, eğer bu kitabın barışın devam etmesine küçük bir katkısı olursa, onun amacı yerine gelmiş olacaktır.
Londra, Kasım 1894. F.W.V.H.
Grandük Nikola Hazretlerine
“... ŞİMDİYE KADAR VATANIMIZI VE İMANIMIZI KORUMAK İÇİN KANIMIZI ZEVKLE AKITTIK; BUNDAN SONRA DA TESLİM OLMAKTANSA BÖYLE DAVRANMAYA DEVAM EDECEĞİZ...” GAZİ OSMAN PLEVNE ORDULARI KOMUTANI
Sn. SEMRA KANAT ...
Değerli Hanımefendi, Samsun, 22.7.92
Tercüme ettiğim “Plevne Müdaafası” hakkında yazmış olduğunuz övgü dolu mektubunuz, gönderdiğiniz Sn. Doç. Dr. Hasan Kâtipoğlu bir yıldan beri Fransa’da olduğu için yurda dönüş tarihi olan bugünlerde aldım ve dolayısıyla size mukabelem geç olmuş oldu. Yazmış olduğunuz övgüleri eserde adları geçen ölümsüz kahramanlara dualarımla ithaf ediyorum. Bu yurdun, ve vatanı için uçarcasına ölüme koşan yücelmiş vatan evlâtlarının, duygularında onların katına ulaşmış sizin gibi değerli insanlara büyük ihtiyacı vardır. Sizi daima büyütecek ve size büyük mutluluk verecek gönlünüzdeki bu asil duygularınızın ebedî olmasını diler Allah’tan başarılar niyaz ederim. Ali Kurdoğlu
Gülseren Engin, Yorgun ve Yaralı, İstanbul 2004 http://www.gulserenengin.com
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde geçen tutkulu bir aşk hikayesini anlatan Yorgun ve Yaralı, aynı zamanda savaşın ve göçlerin topraklarından ayırdığı insanların, dağılan ailelerin, ayrı düşen sevgililerin, açlık ve yoksulluk içinde yaşam savaşı vererek ayakta kalmaya çalışan kadınların, dört bir yandan saldıran düşmana karşı elindeki kısıtlı olanaklarla ülkesini korumaya çalışan erkeklerin, Çanakkale' de, Süveyş'te, Bağdat önlerinde, Allahüekber dağlarında ölenlerin romanıdır. Yorgun ve yaralı bir ülkenin, yorgun ve yaralı insanlarını anlatır.
|
|
Sancaklar |
Bulgar nüfusu |
Bulgar olmayan nüfus |
Toplam nüfus |
|
Rusçuk |
201.025 |
354.324 |
555.349 |
|
Vidin |
263.000 |
131.600 |
378.100 |
|
Tırnova |
188.500 |
112.000 |
299.500 |
|
Tulça |
40.570 |
188.930 |
229.500 |
|
Varna |
36.000 |
74.100 |
110.100 |
|
Sofya |
297.500 |
189.000 |
485.500 |
|
Niş |
283.500 |
148.100 |
430.600 |
|
Üsküp |
99.850 |
206.850 |
306.700 |
|
İslimye |
100.500 |
186.400 |
286.900 |
|
Filibe |
382.500 |
564.600 |
946.600 |
|
Edirne |
124.100 |
331.300 |
455.700 |
|
Manastır |
167.350 |
297.550 |
454.900 |
|
Goriça |
- |
241.100 |
241.100 |
|
Serez |
136.000 |
233.200 |
369.200 |
|
Selânik |
152.600 |
275.000 |
427.600 |
|
Drama |
26.500 |
91.100 |
117.600 |
|
Gelibolu |
42.200 |
160.000 |
202.200 |
|
Tekirdağ |
40.100 |
133.200 |
173.300 |
|
Toplam |
2.582.395 |
3.913.354 |
6.495.749 |
Bu tabloda görüldüğüne göre, Vidin, Tırnova, Niş ve Sofya sancaklarında Bulgarlar çoğunluktadır. Diğer bütün sancaklarda Bulgar nüfusu azınlıktadır. Tabloda nüfus dağılışı Bulgar ve Bulgar olmayan diye ayrılmış, Türk-Müslüman nüfus ayrıca gösterilmemiştir. Fakat Tuna Vilâyetinde Bulgar olmayan nüfusun içinde pek az miktarda Rum, Ermeni ve Yahudi nüfus vardı. Diğer bütün nüfus Türk-Müslüman nüfustu. Yani, Tuna Vilâyetinin doğu kısımlarında, Rusçuk, Tulça ve Varna sancaklarında Türk nüfusu ezici çoğunluktaydı.
Edirne Vilâyetinin İslimye, Filibe, Edirne, Gelibolu ve Tekirdağ sancaklarında aynı şekilde bir miktar Rum nüfus vardı. Buralarda da Türk-Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu anlaşılmaktadır.
Yani, "Büyük Bulgaristan" devletinin kurulmak istediği bölgelerde, iki buçuk milyon Bulgara karşılık, dört milyona yakın Bulgar olmayan nüfus yaşamaktaydı. Bu dört milyonun en az üç milyonu Türk-Müslüman nüfustu. Slav ve slavofil yazarlar, bu miktarı biraz değişik tahmin edebilirler. Bulgar nüfusunu biraz fazla, Türk-Müslüman nüfusu da biraz az gösterebilirlerdi. Fakat bu çok bir şey değiştirmezdi. Muhakkak olan bir nokta vardı ki, o da, "Bulgaristan" adıyla propagandası yapılan topraklar, öyle iddia edildiği kadar Bulgar değildi. Buralarda Bulgarlar gibi Bulgar olmayanlar da yaşamaktaydı. Yani, bu topraklar, tek milletli değil; çok milletliydi ve her halükârda buralarda en az Bulgarlar kadar Türk-Müslüman nüfus da vardı.
Yeni Bulgar Millî Devletinin temellerini atmak, teşkilâtını kurmakla görevlendirilmiş olan "Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı"nın karşılaştığı bir numaralı problem bu nüfus problemiydi. Bulgar nüfus kadar Türk-Müslüman nüfusun da yaşadığı, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklarını da katınca Bulgarların azınlıkta kaldığı bir bölgede üniter ve tek milletli bir Bulgar millî devleti nasıl kurulabilirdi ve kurulsa bile bu devletin uzun ömürlü olması nasıl sağlanabilirdi? Rus orduları savaşı kazandıktan, Türk askerleriyle Türk memurları bu bölgeden çekildikten sonra kurulacak Bulgar Millî Devleti nasıl yaşayabilirdi? Türk-Müslüman nüfus olduğu gibi yerinde kalırsa kurulacak Bulgar devleti iki milletli olmaz mıydı? İleride bu devlet bir çeşit federasyona gitmez miydi? Kim bilir belki Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeler ileride yine Osmanlı Türk İmparatorluğuna katılmaya kalkışabilirlerdi. Her hâlde böyle bir toprak üzerinde kurulacak Bulgar devleti sağlam temellere oturtulmuş olmazdı.
Hâlbuki Çerkaski ve onun yönetimi altındaki Mülkî İdare Teşkilâtı, kurulacak Bulgar devletini "sağlam temellere" oturtmak azmindeydi. Bulgar devletinin "ebedî" olmasını istemekteydi. Davanın en çetin düğümü buradaydı. Türk-Müslüman nüfusu bu topraklarda bırakmak, yeni Bulgar millî devletini çürük temellere oturtmak demek olurdu. Öyleyse, tarihi bir karar vermek elzem di ve bunun zamanı artık gelmişti.
Bulgarlar kadar Bulgar olmayanların da yaşadığı topraklar üzerinde bir Bulgar millî devleti kurabilmek için ilk akla nüfus mübadelesi yapmak gelirdi. Bulgaristan sınırları içinde kalacak Türk-Müslüman nüfusu, Bulgaristan dışındaki Bulgar nüfus ile mübadele etmek ehven-i şer bir tedbir olarak düşünülebilirdi. Fakat Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı kat'iyyen bunu düşünmemiştir. Daha sonra Ayastefanos antlaşması sırasında Türkiye delegeleri tarafından bir nüfus mübadelesi teklif edildiği zaman da Ruslar bunu reddetmişlerdir.
Ayastefanos'ta Türkiye Delegesi Safvet Paşa 15 Şubat 1878 tarihli raporunda şöyle diyor:
"... Balkanlar’ın öte tarafındaki İslâmları bu tarafına ve bu tarafındaki Bulgarlar öte tarafına naklolunması ve bu münasebetle Balkanlar’ın her iki tarafında kalacak arazinin bedelli mukabeleden eshabına i,’ta edilmesi tasavvurunu derpiş eyledim. Fakat Rusya murahhasları bu tasavvuru... reddeylediler...” (Ali Fuat Türkgeldi /Yayına hazırlayan Prof. Bekir Sıtkı Baykal/, Mesail-i Mühimme-i Siyasiyye, Ankara 1957, Cilt II, ss. 313-317. Raporun tam metni.).
Yani, Rus makamları bir Türk-Bulgar nüfus mübadelesini düşünmedikleri gibi, teklif edilince de reddetmişlerdir. Yeni Bulgar devletini kurup teşkilâtlandırmakla görevlendirilen "Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı"nın çeşitli yazılarında, kararlarında bir Türk Bulgar nüfus mübadelesi fikrinin izine bile rastlamadım. Anlaşma yoluyla bir Türk-Bulgar nüfus mübadelesini reddeden Ruslar, buna karşılık fiilen bir nüfus ihtilâli yapmayı düşünmüşler, plânlamışlardır. Zira, Türk-Müslüman nüfusun, kurulacak Bulgar millî devleti içinde olduğu gibi bırakılması, millî devlet prensibinin mantığına aykırıydı. Millî devlet fikri, en saf şekliyle, bir devlet içinde bir tek milletin bulunmasını gerektiriyordu. Gerçi bu fikir hiçbir yerde yüzde yüz gerçekleştirilememişti; ama, bir millî devlet içinde yüzde elli ve hatta daha da fazla yabancı nüfus yaşatılamazdı. Bunları defetmek veya yok etmek, millî devlet ilkesi bakımından tarihî bir determinizm idi. Rus Panslavistlerinin, bu arada Çerkaski teşkilâtının bu konudaki fikirleri gayet net ve kesindi. Her ne pahasına olursa olsun, Türk-Müslüman nüfus, kurulacak Bulgaristan sınırları içinden atılmalı veya yok edilmeliydi. Tarihî anlarda büyük tarihi kararlar vermek bir zorunluluktu. Çerkaski'nin ilk verdiği karar, işgal edilen topraklardaki Türk nüfusunu Rusya'ya sürmek oldu. 1877 Temmuz ayı içinde bu kararın fiilen uygulanmasına da geçildi. Esir edilen Türk askerleriyle birlikte sivil Türk halkı da çoluk çocuk Rusya'ya sürülmeye başlandı.
Fakat buna Rusya Harbiye Nazırı Milyütin razı olmamıştır. Türk ailelerinin savaş esirleriyle birlikte Rusya'ya sürülmekte olduğunu öğrenen Harbiye Nazırı ile Mülkî İdare Amiri Çerkaski arasında bu konuda yazışmalar, tartışmalar olmuştur. Milyütin, 15 Temmuz 1877 tarihli bir mektubunda Çerkaski'ye, "Siz kendiniz söyleyiniz, Bulgaristan'daki bütün Türk nüfusun Rusya'ya gönderilmesi düşünülecek şey midir?" diyor (Russkaya Starina, Ekim 1895, T. LXXXIV, s. 29).
Bu itirazlar sonunda, Türk ailelerinin Rusya'ya sürülmesi hareketinin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı ve genel olarak Panslavistler bu defa bir yok etme fikrini savunmuşlardır. Onların kanaatine göre bu savaş, Slav ırkıyla Türk ırkı arasında bir boğuşmaydı. Bir “ırklar savaşıydı”. Ayrıca bu savaşın Bulgarları kurtarmak, Türkleri ise cezalandırmak gibi tarihî bir misyonu vardı. Türkleri cezalandırma fikri İstanbul Konferansında ortaya atılmış, öteki büyük devletlerce de prensip itibariyle kabul edilmişti. Bu görevi şimdi Rusya yüklenmiş bulunmaktaydı. Öyleyse Rusya, bir ırk ve yok etme savaşı yapmalıydı. Çerkaski, Harbiye Nazırı Milyütin'e, açıkça, bu savaşın bir "ırk ve yok etme savaşı (une guerre de races et d’extermination)” olduğunu yazıyor.
Mutedil Ruslar arasında bu gaddarca fikre de itirazlar edildiği oluyor. Rus Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Jomini, "bu bir yok etme savaşı olacaktır! Ama 25 milyon insan kolay kolay yok edilemez" diye yazıyor (Ce sera une guerre d’extermination! Mais on n’extermine pas facilement 25 millions d’hommes!) (Charles and Barbara Jelavich, Ed. Russia in the East p. 65)
Jomini ayrıca, Petersburg Panslavist Komitesinin lideri Aksakov'u kastederek “Aksakov'un ve bütün bu Slav ekolünün şiddeti bizi felâkete sürükleyecek” diye yazıyor.
Fakat Panslavistler ve Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı, "ırk ve yok etme savaşını" yürütmekte ısrar ediyor. Mutedil Ruslar, korkaklık, ödleklik, Slav dâvâsına ihanetle suçlanıyor. Her ne pahasına olursa olsun bir nüfus ihtilâli yapmak, Bulgar devletini sağlam temellere oturtmak bakımından elzem görülüyor. "Nüfus ihtilâli", yani Tuna ve Edirne vilâyetlerinden Türkleri defetme veya yok etme hareketi, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı tarafından plânlanmış ve şu şekilde uygulanmıştır:
1. Önce işgal edilen yerlerdeki bütün Türk-Müslüman ahali silâhsızlandırılmıştır. Bu fikir, daha İstanbul Konferansında ortaya atıldığı ve öteki Avrupa büyük devletlerince de kabul edildiği için fazla itirazla karşılanmadan kabul edilmiştir.
2. İkinci safha olarak, Bulgarlar silâhlandırılmıştır. Bu fikir peyderpey uygulanmıştır. Önce Bulgar gönüllü taburları kurulup silâhlandırılmış, arkasında Bulgar çeteleri silâhla donatılmış, daha sonra da Bulgar halk kitlelerine silâh dağıtılmıştır. Ve silâhlandırılan Bulgarlar, silâhsız ve suçsuz Türk ahalinin üzerine saldırtılmıştır. Bu kanlı hareketlerin sebebi sorulduğu zaman da, Bulgar halkının kendiliğinden galeyana gelip Türklerden intikam almış ve bunun önüne geçilememiş olduğu ileri sürülmüştür.
3. Üçüncü olarak, Don Kazakları silâhsız Türk halkının üzerine saldırtılmıştır. Kazaklar, bazen sözde "keşif" için ordudan 100-150 kilometre uzaklaşmış ve Türk köylerini süngüden, kılıçtan geçirmişlerdir. Belirtmek gerekir ki, Çerkaski, bütün Kazak birliklerinin Mülkî İdare Teşkilâtının emrine verilmesini ısrarla istemiştir. Gerçi bunlar tamamen Çerkaski'nin emrine verilmemiştir; ama, Panslavistlerin etkisiyle Türk halkının üzerine saldırtılmışlardır. Bu hareket de, Kazakların zapturapt altına alınamayan, disiplinsiz, vahşi tabiatlı bir çeşit "başıbozuklar" oldukları şeklinde tevil edilmiştir.
4. Nihayet, olağanüstü bazı durumlarda asıl büyük Rus ordusu da, çok seyrek de olsa, Türk halk kitlelerine saldırmıştır. Ağustos 1877'de, Bele ormanına sığınmış olan civar köyler Türk halkı, Kazaklarla birlikte Rus ordusu tarafından imha edilmiştir. Temmuz-Ağustos 1877'de, Eskizağra, Yenizağra ve Tunca Vâdisi’ndeki Türk halk kitleleri General Gurko kumandasındaki Rus öncü kuvvetleri tarafından katliam edilmişlerdir. Ocak 1878'de, Meriç kıyısında, Harmanlı ile Edirne arasındaki 40-50 bin kişilik bir Türk göçmen kitlesi, İstanbul'a doğru yürümekte olan büyük Rus kuvvetleri tarafından çiğnenmiştir... Bu gibi nadir fakat önemli durumlar dışında, Panslavistlerin ve özellikle Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtının "ırk ve yok etme savaşı" ve "nüfus ihtilâli" programı, silâhlı Bulgarlar ve Don Kazakları tarafından yürütülmüştür. Bu işe asıl Rus ordusunu fazla karıştırmak sakıncalı sayılmış ve silâhlı Bulgarlarla Kazakları sevk etmek uygun ve yeter görülmüştür. Belirtmek gerekir ki, Türk halkını yok etme hareketi, Rus ordularının Tuna’yı atladığı ilk günden başlamıştır. 26/27 Haziran 1877 gecesi Ziştevi yakınından Tuna'yı geçen 14. Rus Piyade Tümenine mensup askerlerle Bulgar gönüllü taburları, silâhlı Bulgar halkının da katılmasıyla, Ziştevi Türklerini kılıçtan geçirmişler, Türk mahallesini yağma etmişlerdir. Bir süre sonra, 3/15 Temmuz 1877 günü, Ziştevi'ye gelen Rus Harbiye Bakanı Milyütin, katliam ve yağma haberinin doğru olup olmadığını Çerkaski'nin yardımcısı Anuçin'e sormuştur. Anuçin olup biteni gizlememiştir. Bunun üzerine Milyütin şiddetle sarsılmış ve:
"Bütün bunlar feci! Yalnız vuku bulduğu için değil, bundan böyle de devam edebileceği için feci!" demiştir. Gerçekten Bakanın endişesi yerindeydi. Panslavistler âdeta kendisini bir olup bitti karşısında bırakmışlar, "ırk ve yok etme savaşı"na başlamışlardı. Böyle başlayan yok etme savaşı, Milyütin'in tahmin ettiği gibi, böyle devam edip gidecek ve sonunda Panslavistlerin "nüfus ihtilâli" büyük ölçüde gerçekleşecekti.
Prens Çerkaski başkanlığındaki Bulgaristan Mülkî idare Teşkilâtının plânlayıp uyguladığı ikinci bir hareket, "toprak ihtilâli" hareketiydi. Türk emlâkinin Bulgarlara devredilip mal edilmesi hareketi demek olan "toprak ihtilâli", terim olarak, ilk defa Sovyet akademisyeni Levintov tarafından ortaya atıldı.
Ayastefanos antlaşmasının 75. yıldönümü dolayısıyla 1953 yılında Sovyet Bilimler Akademisi tarafından "Bulgaristan'ın Türk Boyunduruğundan Kurtuluşu - Makaleler Külliyatı" başlığı altında çıkarılan bir kitapta Levintov, uzun bir makale yayınladı ve 1877-79 yıllarında Rumeli'de bir "toprak ihtilâli" (agrarnıy perevorot) yapılmış olduğunu belirtti (N. G. Levintov, "Agrarnie otnoşeniya v Bolgarii nakanune Osvobojdeniya i agrarnıy perevorot 1877-1879 godov", Osvobojdenie Bolgarii ot Turetskogo iga. Sbornik Statey, AN SSSR, Moskova 1953, s. 134-221). Geniş ölçüde Rus arşivlerine dayanan bu uzun makale, bildiğimiz kadar, "toprak ihtilâli" terimini ilk ortaya atan incelemeydi.
O tarihten sonra Bulgar yazarlarından Todorov (G. D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya prez 1877-1879, g., Sofya 1958), Berov (L. Berov, "İkonomiçeskite posleditsi ot ruska-turskata voyna prez 1877-1878 g.", Osvobojdenieto na Bılgariya ot turskoto igo, 1878-1958, Sbornik statii, Sofya 1958), Natan (J. Natan, Stopanska istoriya na Bılgariya, Sofya 1958) ve diğerleri de "toprak ihtilâli" konusunda çeşitli etütler yayınladılar. Bütün bu Sovyet ve Bulgar yayınları, 187779 yıllarında bir toprak ihtilâli yapıldığını, bunun çok kanlı olduğunu ve geniş bölgeleri kapsadığını belirtmekteydiler. Yalnız konuya, tabiatıyla, Marksist açıdan bakmakta ve bu hareketin bir "sınıf mücadelesi" olduğunu ileri sürmektedirler.
İddialarına göre, topraksız halk, toprak ağalarının çiftliklerini kanlı bir şekilde yağma etmişlerdir; yani, toprakları yağma edilenler ağalardı, yağma edenler ise topraksız köylülerdi. Sovyet ve Bulgar Marksist yazarları bu harekette Çerkaski'nin Mülkî İdare Teşkilâtının rolünü de belirtmekte, yalnız, hareketin, topraksız halkın kendisinden geldiğini, Mülkî İdarenin, sonradan kararnameler, nizamnameler çıkararak bunu meşrulaştırdığını ileri sürmektedirler.
Burada hemen belirtmek gerekir ki, toprak ihtilâli bir sınıf hareketi değil, Bulgarların Türklere karşı bir millî hareketiydi.
Çünkü bu alanda gözden geçirdiğimiz binlerce belgenin içinde, toprakları yağma edilen bir tek Bulgar çorbacısının adına rastlamadık. Tersine, Bulgar çorbacıları da Türk topraklarının yağma edilmesi hareketine köylüler gibi katılmışlardı.
Aynı şekilde "ağalık" ile alâkası dahi olmayan Türk köylülerinin toprakları da yağma edilmekten kurtulamamıştı. Yani, Bulgarların zengini fakiri toptan yağma hareketine katılmış, Türklerin de zengini fakiri toptan yağma hareketine maruz kalmıştır. Bunun ağalıkla öteden yakından ilgisi yoktur. 30-40 dönümlük tarlası olan Türk köylüleri dahi bu yağma hareketinden kurtulamamışlardır.
Bu hareketin bir “sınıf hareketi” olduğunu iddia etmeye çalışan Marksist Sovyet ve Bulgar yazarları, toprakları gasp edilen bir tek Bulgar toprak ağasının adını verememektedirler. Kaldı ki, bu hareket yalnız bir toprak hareketi olarak kalmamıştı. Türk halkının topraklarıyla birlikte taşınır ve taşınmaz bütün malları ve hayvanları da gasp edilmişti.
Türk mallarının tümüyle gaspı hareketi, çok önceden Rus Panslavistleri tarafından plânlanmıştı. İlk safha olarak Türk mallarının Rus ordusunun ihtiyaçları için kullanılması kararlaştırılmıştı. Zira Rus ordusunun ihtiyacı için Türk mallarının müsaderesi fikri, yetkili Rus makamlarına daha kolaylıkla kabul ettirilebilir diye düşünülmüştü.
Daha 28 Mayıs 1877 günü Prens Çerkaski bu fikrini Çar İkinci Aleaxndre'a açmış ve “harp içinde Bulgaristan'ın bütün kaynakları ordunun (Rus ordusunun) ihtiyaçlarını sağlamak için kullanılmalıdır” demiştir. Çar bu fikri uygun bulmuş ve “ben de zaten bunu arzu ediyorum” diye cevap vermiştir (Russkaya Starina, Ağustos 1895, T. LXXXIV, s. 56-57). Bu, Panslavistlerin gasp plânının Çar tarafından onaylanması demek. Mülkî İdare Teşkilâtı Tımova'ya geldiği zaman Çerkaski'nin elinde, geniş bir gasp hareketinin plânları hazırdı. Bu plânlarda, Türklere ait hayvanların, hububatın, saman ve ot stoklarının, Rus ordusunun ihtiyaçları için kullanılması öngörülmekteydi (Russkaya Starina, Ekim 1895, T. LXXXIV, s. 23).
Temmuz 1877'de Tırnova'ya ve Balkan'ın güneyine yürüyen Gurko ordusu, iaşe ve ikmal güçlükleriyle karşılaşmış ve bu kuvvetlerin yerli Türk kaynaklarıyla beslenmesi fikri ileri sürülmüştür. Rus askerlerinin Plevne'de ilk yenilgileri üzerine, yerli imkânların Rus ordusunun iaşesi için kullanılması fikri daha fazla yayılmıştır. Zira, bu yenilginin Rus ordusunun ikmal ve iaşesindeki yetersizlikten ileri geldiği öne sürülmüştür (Russkaya Starina, Aralık 1895, T. XXXIV, s. 10-13, 18-20).
Bunun üzerine yerli imkânların sistematik olarak Rus ordusunun ihtiyacı için kullanılması fikri Başkumandanlıkça da prensip itibariyle kabul edilmiştir. Ayrıca, Tuna ve Edirne vilâyetlerinin gerek hayvan miktarı, gerek hububat, ot ve saman stokları bakımından bütün Rus ordusunu besleyebilecek kadar zengin olduğu görülmüştür (Russkaya Starina, Ocak 1896, T. XXXV, p. 55-65).
Mülkî İdare Teşkilâtı yetkilileri ve Çerkaski'nin de iştirakiyle Başkumandanlık karargâhında yapılan önemli bir toplantı sonunda, 8 Eylül 1877 günü, Türklere ait bütün hayvanların, zahirelerin, ot ve saman stoklarının Rus ordusunun ihtiyaçları için müsaderesi plânı onaylanmış ve bu karar 13-15 Eylül 1877 tarihlerinde ordu birliklerine tamim edilmiştir (Russkaya Starİna, Ocak 1896, T. LXXXV, s. 68-69. Bu görüşmenin protokolleri ayrıca şu kaynakta yayınlanmıştır: Sbornik ofitsial’nıh rasporyajeniy i dokumentov po boIgarskomu krayü, Vıpusk IV, s. 3-9).
Bunun üzerine önce Tuna Vilâyetinde, Türk mallarının gaspı için geniş bir seferberliğe girişilmiştir. Türklere ait hayvanlar, sürüler toplanmış, tarlalardan ve ambarlardan zahireler, ot ve saman yığınları müsadere edilmiştir. Bu, tarihte emsali görülmemiş ölçüde geniş bir sömürü hareketiydi.
İstatistik yetersizliği yüzünden, Rus ordularının ne kadar Türk malını sömürmüş olduklarını kesinlikle hesaplamak çok zor. Fakat bazı verileri hesaba katarak, bu konuda tahmini bir hesap yapmaya çalıştık.
İhtiyat kaydıyla bizim vardığımız sonuçlara göre: Rus orduları, iki yıla yakın işgal süresince, Tuna ve Edirne vilâyetlerinde Türklere ait mallardan 600 bin ton saman ve ot, bir buçuk milyon ton zahire, 800 bin büyük baş ve 15 milyon küçük baş hayvan yemişlerdir. Bu kadar geniş ve yoğun bir sömürüye tarihte kolay kolay rastlanmaz. Valbert'in belirttiği gibi bu, devletler hukuku, harp hukuku kurallarının alt üst edilmesiydi.
Zira 27 Temmuz 1874'te, Rusya'nın da iştiraki ile Brüksel'de toplanan Konferans, savaş hâlinde hükûmetlerin ve orduların görev ve yetkilerini tespit etmişti. Buna göre, işgal kuvvetlerinin sivil halka ait malları müsadere etmeye ve sömürmeye hakları yoktu. Valbert bu konuda şöyle demektedir:
“Hakikatte Prens Çerkaski tarafından alınan veya hazırlanan tedbirler, Brüksel'de müzakere edilen proje ile işgalcilere tanınan hakları fazlasıyla aşmaktadır. (Bu projenin) ikinci kısmının 50. maddesi, “sivil halkın dini inançlarının, namusunun ve malının düşman ordusu tarafından saygı göreceğini’ belirtmektedir”. (G. Valbert, "Le Nouveau Droit des Gens et la Mission du Prince Tcherkassky", Revue des Deux Mondes, Paris, Tome XXII, III e periode, XLVII e annee, Aoüt 1877, p. 704)
Bugünkü Marksist Sovyet ve Bulgar yazarlarının bir “sınıf hareketi” şeklinde göstermeye çalıştıkları "toprak ihtilâlin (agrarnıy perevorot)” de bu genel hareket içinde plânlayıp uygulanmıştı. Burada bir önemli noktadan hareket edilmişti. 1862 ilâ 1876 yılları arasındaki silâhlı ayaklanma denemelerinde bir gerçek ortaya çıkmıştı: Bulgar halk kitleleri, İgnatiev'in ve Panslavist ekolün fikirleriyle fazla ilgilenmiyordu. Bulgar köylü kitlesi daha ziyade kısa vadeli maddî çıkarlarını düşünüyordu. Bu defa bu geniş kitleyi harekete geçirebilmek için ona Türk mallarını peşkeş çekmek icap etmişti. Silâhlandırılan Bulgar kitlelerine, Rus ordusundan arta kalan Türk hayvanları ile Türk evleri ve Türk toprakları vaat edilince, bu kitle artık bunları “kendi malı” imiş gibi savunacak, böylece Panslavistlerin “nüfus ihtilâli” perçinlenmiş, ebedileştirilmiş olacaktı (Fransa'nın Doğu Rumeli Avrupa Komisyonundaki Komiseri Baron de Ring, bu konuda Şunları yazmaktadır: “... Plus nous étudions la révolution faite dans ce pays par les victoires de l'armée russe, plus nous sommes persuadés que la cause principale du succés probablement durable de cette révolution se trouve dans le fait meme de l’émigration en mass e des musulmans... Si les co ndi tion s agraires étaient restees les memes aprés la defaite des Tures, le peuple Bulgare... n’aurait pas aujourd’hui les allures indépendantes qu'il a rapidement prises. Pour lui, le résultat le plus intéressant de la gurre a été l’expropriation de toute une classe d’habitants, qu’il haissait d’ailleurs et devant lesquels il avait toujours tremblé jusqu'alors. Au fond il s’est imaginé que cette expropriation aurait des effets éternels, et que toute la terre si riche... n’aurait plus d’autres maitres que lui. De lâ son ardeur â défendre l'oeuvre des Russes. La haine seule n’aurait pas suffi a éveiller en lui la passion révolutionnaire... si ces milliers de paysans... se sont emparés avec avidite des armes que leur ont prodiguees les Russes, il est extremement probable qu’ils revent de s’en servir beaucoup moins pour defendre les conceptions du General Ignatieff que pour assurer définitivement la possession des immeubles qui leur avaient été a moitié livrées par les ‘liberateurs’. "... De Ring a M. Waddington, Philippopolis, le 19 Juillet 1879, No. 69, Archives des Affaires Etrangeres de France, Mémoires et Documents, Turquie 1879, T. 94, ff. 281-288).
Artık Türk göçmenlerine geri dönme kapıları kapatılmış olacak, dönmüş olsalar bile bunlar, aç ve açıkta kalarak tekrar göç etmek zorunda kalacaklardı. Plân, kısaca buydu.
Bulgar halk kitlelerinin Türk mallarını gasp hareketine iştirak ettirme, önce bunları Türk mahsullerinin toplama işinde kullanmakla başlandı. Rus orduları tam hasat mevsiminde Tuna Vilâyetine girmişlerdi. Tarlaların sahipleri Türk halk kitleleri yerlerinden kovulunca, mahsullerin toplanması işi Rus ordusuyla Bulgarlara kalmıştı. Çerkaski Mülkî İdare Teşkilâtına verdiği genelge emirle, Bulgar halk kitlelerinin de Türk tarlalarından mahsulleri toplama işinde kullanılmasını istedi. Bu işte kullanılırken Bulgarlara aynı zamanda “kendi mahsulleriymiş gibi” toplamaları da bildirildi (G. D. Todorov, Vremennoto rusko upravleniye v Bılgariya... p. 128-130). Bu şekilde hem Bulgarları daha iyi çalıştırmak, hem de yavaş yavaş bu malları benimsemeye onları alıştırmak istenmişti. Çünkü Bulgarlar, kendilerine ait olmayan mahsulleri toplamakta, hele bunları “kendi mahsulleriymiş gibi” görmekte tereddüt ediyorlardı. Basit Bulgar köylülerin dahi hak hukuk anlayışı Panslavistlerinkinden daha ileri, daha medenîydi. Türk mahsullerini toplatmak, Türk topraklarını Bulgarlara devretme hareketinin ilk adımıydı.
Türk mahsulleri toplatılırken, aynı zamanda Bulgarların Türk evlerine yerleştirilmelerine başlandı. General Gurko kumandasındaki Rus öncü kuvvetleri Eskizağra, Yenizağra taraflarından gerisi geriye Tırnova'ya çekilirken, Ağustos 1877'de, bazı Bulgar aileleri de Rus ordularıyla birlikte kuzeye göç etmişlerdi. Muhtaç durumda olan 14.375 Bulgar göçmeni vardı. Çerkaski idaresi, bir komisyon kurarak, bu göçmenleri Türk evlerine yerleştirdi. Fakat bununla yetinilmeyerek, muhtaç durumda olmayan 185.000 kadar Bulgar da Türk evlerine yerleştirildi.
Geniş bir kitle hareketi başlamıştı. On binlerce Bulgar ailesi, Balkan bölgelerinden ovalara doğru, Tırnova, Gabrova vs. civarından Tuna yaylalarına doğru sevk ediliyor, sistematik bir şekilde Türk evlerine yerleştiriliyordu (Russkaya Starina, Ocak 1896, T. LXXXV, s. 74-75). Mülkî İdare Teşkilâtı, tepkileri önlemek için bunların “geçici olarak” yerleştirildiklerini açıklıyordu, ama el altından Bulgarlara “kendi evleriymiş gibi” oturmalarını da bildiriyordu. Bu hareket, Türk mallarını gasp ve Bulgarlara devretme politikasının ikinci adımıydı.
Bu plânlı, programlı gasp politikasının üçüncü ve sonuncu adımı, doğrudan doğruya Türk topraklarını Bulgarlara mal etme, yani “toprak ihtilâli”ni tamamlama hareketi olmuştur. Onun için de Çerkaski idaresi, önce Türk topraklarından mahsullerin Bulgarlar tarafından toplanmasını emretmişti.
Arkasından bu toprakların Bulgarlar tarafından ekilmesi talimatını vermişti. Daha sonra, ertesi yıl da bu topraklardan mahsullerin Bulgarlar tarafından toplanması emrini çıkarmıştı (G. D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya... s. 130). Böylece Bulgarların “geçici işgalleri” kesinleşmiş, yani Türk toprakları nihaî olarak BulgarIara mal edilmişti.
Belirtmek gerekir ki, Türk halkına ait emlâk ile birlikte vakıf toprakları ve Türk Devletine ait gayri menkuller de Bulgarların ellerine geçmişti. Bulgaristan Prensliği kurulduktan sonra, 1880 yılında Bulgarlarla emlâk meselesini görüşmek üzere Sofya'ya gönderilen Türkiye Komiseri Nihat Paşa, yanında 100 sandık dolusu tapu da götürecek (Konstantin İreçek, Bılgarski Dnevnik, Plovdiv-Sofya 1930, T. I, s. 140), çetin müzakereler yapacak, fakat Türk emlâkini Bulgarlardan kurtarmak mümkün olmayacaktı...
Son olarak birkaç söz eklemek gerekirse denilebilir ki: Rus Panslavistleri, eğitim yoluyla, silâhlı hareketler yoluyla, milletlerarası propaganda ve diplomasi yoluyla ve nihayet savaşla Türkiye toprakları üzerinde yeni bir Slav millî devleti kurmak için sabırla, programla, plânla çalışmışlardı. Çok milletli bir toprak üzerinde tek milletli bir millî devlet kurmak kolay bir iş değildi ve elbette büyük ıstıraplar doğuracaktı. Fakat, bu ıstırapları asgariye indirmek için, ehveni şer olarak, bir nüfus mübadelesi yapmak insanı ve medenî bir davranış olurdu.
Nitekim yarını yüz yıl sonra çok milletli Osmanlı topraklarının bir başka bölgesinde, Anadolu’da, bir Türk millî devleti kurulurken Atatürk, Türk ve Rum halklarının barışçı yolla mübadelesine gitmişti. Fakat Rus Panslavistleri bunu yapacak yerde fiilen Türk halkını kovmak ve mallarını gasp etmek yolunu tutmuşlardı.
Daha da ileri giderek Ruslar, Bulgar ayaklanmasında ölen 3-4 bin kadar Bulgarın intikamını almak için bütün Rumeli Türk halkını cezalandırmak kastı ile Tuna'yı atlamışlardır. Rus orduları Tuna'yı geçerken, açıkça Rumeli Türk halkının canını ve malını almak fikri taşıyorlardı. Bir “ırk ve yok etme savaşı” fikri, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtında ve Rus ordusu saflarında hâkimdi.
Bu fikrin sonucu olarak, masum Türk halk kitlelerine karşı girişilen katliam hareketleri birbirini kovalamıştır. Daha ilk günlerinde Türk-Rus Savaşı bir “ırk imhası”, “Türk imhası” şeklini almıştır. Bugünkü dilde bu hareketin adı génocide'dir. Rus Panslavistlerince plânlanan bu “ırk imhası” hareketine ve bunun bir de sosyo-ekonomik ihtilâl ile perçinlenmesine bakarak, 1877-78 Türk-Rus savaşının sadece bir Bulgar millî devleti kurmak amacı gütmediğine, onun çok ötesine geçtiğine hükmedilebilir. Savaşı iki devlet orduları arasındaki bir çarpışma olmaktan çıkarıp, askerden sivile, ordudan halka indiren, tek kelimeyle Türk ve Slav ırkları arasında bir boğuşma şekline sokan bu Panslavistler, açıkçası Türk soyuna karşı amansız bir savaş açmışlardı. Artık Bulgarları "kurtarma" rolü ikinci plânda kalıyordu.
Daha Kırım Savaşı sırasında ırkçı Rus Panslavizminin Türk ve Germen ırklarına karşı amansız bir savaş açacağı, Avusturya’yı ve Almanya’yı dize getirip Türkiye’nin üzerine oturacağı yazılmış, söylenmişti. Buna rağmen, Batı Avrupa devletleri, bu savaş arifesinde davayı bir Panslavizm hareketi şeklinde görmeyip Haç ile Hilâlin, Avrupa ile Asya’nın bir çarpışması şeklinde, Müslümanlık-Hıristiyanlık davası olarak yorumlamışlar ve Türkiye'ye karşı bir “ortak diplomatik cephe” kurarak “vur abalıya (deux poids et deux mesures)” politikası gütmüşlerdir.
1876 İstanbul Konferansı arifesinde Batı Avrupa Devletleri, maalesef, Türkiye’ye karşı adam akıllı menfî duygular besliyorlardı.
İtalya, "Türkiye Hıristiyanları için fiilî garantiler sağlanmadığı müddetçe Hıristiyanlık vicdanının tatmin olamayacağı" kanısındaydı (F.O. 424/37, p. 18, No. 19, Salisbury to Derby, Rame, November 30, 1876, No. 7: "I had an interview this morning with Signor Malegari, the ltalian Minister for Foreign Affairs... His Excelleney began by empatically expressing the opinion that the conscience of Christiandam would not be satisfied unless effective guarantees were provided for the better government of the Christian populations of Turkey...").
Avusturya-Macaristan, Rusya tarafından önüne atılan “Bosna-Hersek kemiğine” karşılık, Rusya'nın istilâ plânlarına göz yumuyordu (Charles and Barbara Jelavich, Ed., Russia in the East 1876-1880... p. 48: Jomini it Giers, du 28 Juin 1877: "L’Autriche ne se contentera pas de l’os bosnien a ronger...").
Fransa ise, Bosna-Hersek'in Avusturya, Makedonya'nın İngiltere tarafından işgaline karşılık Rumeli'nin Rusya tarafından işgaline razıydı (F.O. 424/37, p. 12, No. 12, Salisbury to Derby, Paris, November 21, 1876, No. 1: "I called this morning upon the Duc Decazes, and had a Jang conversation with him on the subject of the Conference of Constantinople... He admitted throughout that the individual occupation of Turkish territory by Russia was out of the question, but he seemed at first disposed to support the second kind the parallel accopation; assigning to Austria, Bosna and Herzegovina; to Russia, Buıgaria; and to England what he called Macedonia...").
Almanya İmparatorluğu’nun mağrur "Demir Şansölye"si Bismarck, daha da ileri gitmekteydi. Onun kanaatine göre, Türkiye iflâh olmazdı, Türkiye'yi kurtarmayı düşünmek yerine, yıkıldıktan sonra neler yapılabileceğini düşünmek lâzımdı; İstanbul'un İngiltere tarafından işgali, "Avrupa medeniyeti için pek faydalı" olurdu, Bosna-Hersek Avusturya'nın, Mısır İngiltere'nin, Bulgaristan ise Rusya'nın payına düşmeli; Türklere yalnız İstanbul ile civarında küçük bir toprak parçası bırakılmalı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun arta kalan kısmı Yunanlılara verilmeliydi (F.O. 424,/37, p. 15-16, No. 15, Salisbury to Derby, Berlin, November 23, 1876, No. 3, Confidential: "He /Bismarck/ considered that the task which Her Majesty's Government were undertaking was a hopeless one. Turkey, he said, could not be resuscited... He Suggested that England should take Egypt 5,0 per share of the spoils of Turkey... He said that he thought it would he very useful to European civilization if we were to occupy Constantinople... On the whole, I think that... Prince Bismarck does not believe in a solution, and is only occupied in settling what shall be done when the Turkish Empire falls to pieces. He plans a rearrangement of the map of Europe, in which Bosnia and Herzegovina would fall to the share of Austria, Egypt to Great Britain, Bulgaria passibly to Russia, which the Turks would keep Stamboul with some of the surrounding country, like the Eastern Empire in its latest days, and the rest of the Turkish Empire would be handed over to Greece...").
Fakat Türkiye zararına büyümek ve Slav emellerini hoş görmek politikası güden Avusturya'nın, bir gün, Panslavizm istilâsı karşısında, Viyana ve çevresinden ibaret iri başlı, kürdan vücutlu bir devletçik hâline düşeceği ve hatta Viyana'nın göbeğinde sipsivri bir Slav anıtının kör gözlere batarcasına yükseleceği hesaplanmamıştı.
Bismarck ise, Panslavizmin bir gün kendi imparatorluğuna karşı da dönebileceğini, bunun Avrupalılık-Asyalılık, Müslümanlık-Hıristiyanlık mücadelesi ile ilgisi olmadığını görmemiş veya görmek istememişti. Slav dalgaları karşısında Alman şövalyelerinin bin yıldır at oynattıkları Königsberg şehrininbile, tıpkı bizim Varna’mız, Plevne’miz, Filibe’miz derekesine düşerek bir gün Kaliningrad olabileceğini ve tıpkı Rumeli Türk halk kitlelerinin felaketli göçleri gibi, yıllar sonra milyonlarca Alman ailesinin de asırlık yurtlarından kovulabileceğini, mağrur "Demir Şansölye" kestirememişti.
Basireti bağlanmışçasına Avrupa büyük devletleri, Panslavist Rusya karşısında Türkleri yapayalnız bırakmışlardı. İstanbul Konferansında, ayaklanmada ölen Bulgarlara karşı tüm Rumeli Türklerinin toptan cezalandırılması istenmiş ve Türkiye buna razı olmayınca da bu “cezalandırma” görevi, Panslavist Rusya'ya verilmişti. Rusya hem suçlu, hem güçlüydü.
Savaş sırasında Panslavistlerin plânlı génocide hareketini yerinde inceleyen Fransız diplomatı Challet'nin dediği gibi, "bir cinayetin intikamını almak için masum olan kimse suçlunun eline teslim edilerek suçlunun kendisinden faydalanılmıştı (Archives des Affaires Etrangeres de France, C.P., Turqule, Octobre 1878, Vol. 421, ff. 54-55. M. Challet, Délégue de France dans la Commisslon internationale du Rhodope, a M. Fournier, Ambassadeur de France a Constantinople, le ler Octobre 1878: "... le peuple (russe) chargé, au nom de l’humanlté, de punir quelques excés deplorables commis au sein d'une na tion qu'on traitait de sauvage, n’avalt joué qu’une commédie, devant laquelle l’Europe civilisée s’est laissée attendrir, pour se livrer en pleine liberté a l’extermination froidement prémécditée de plusieurs millions d’individus. Comment ne pas dire a l’Europe, que nous envoyait pour le connaître, que nous avions vu prés de deux cent mille malheureux au Rhodope mourant de faim, aprés avoir échappé, comme par miraele, a la mitraille de l’artillerie russe, a la lance des Cosaques ou a la brutalité d’un soldat qui ne respectait ni le sex ni l’enfance?... L'Europe ne peut avoir deux poids et deux mesures et oublier sa propre indignation, ce cri poussé de toutes parts en 1876 qui coalisait en croisade toutes les Puissances, sur le simple signe d'un homme d’Etat, montrant du doigt les massacres et les cruautés reprochables tout au plus a quelques Musulmans fanatiques... Une Commission... fut chargée de rechercher les coupables et sur la déposition des victimes ou de leurs amis, l’Europe exigea qu’on sevit non seulement contre les auteurs des crimes, mais aussi contre la nation /turque/ entiére que l'on rendait responsable des fautes de quelques egares, et l'on vit la Conférence (de Constantinople), puis la guerre, les maux irréparables que nous avions a constater et finalement la ruine de l’Empire ottoman sur laquelle s’étende victorieusement le Slavisme... Au nom de l’émancipation chrétienne on chargea la Russie de châtier la Turquie. Notre examen pourra bien démontrer que pour venger un crime, on s'est servi du coupable en lui livrant la victime. N'est pas la Russie, en effet, qui a tout préparé pour servir a ses desseins de conquete en Orient et qui ne recule devant aucun moyen pour arriver a ses fins? Ce moyen, l’extermination d’une race, en pouvions-nous douter en face de tant de preuves? ...").
Ve Panslavist Rusya, güya Avrupa iradesi, Hıristiyanlık vicdanı ve medenî dünyanın arzusu adına “suçlu Türkü cezalandırmak” ve “zavallı Bulgarları kurtarmak” misyonuyla, 24 Nisan 1877 günü Türkiye'ye savaş ilân etti; 26/27 Haziran 1877 günü de Ziştevi yakınından Tuna Vilâyetine girdi. Ondan sonra, plânlı génocide hareketi sistematik şekilde yürütüldü.
Tuna ve Edirne vilâyetinin ancak iki bölgesinde Türk nüfusu toplu hâlde kalabildi.
Birinci bölge, "Dört Kal'a bölgesi" de denen Şumnu-Rusçuk-Silistre-Varna bölgesiydi ki, buraya Ruslar savaşla girememişlerdi.
İkinci bölge Rodoplar bölgesiydi. Buraya da Ruslar tamamen hâkim olamamışlar ve buradaki Türkler, Rus-Bulgar yayılmasına karşı bir millî mukavemet hareketine girişmişlerdi.
Diğer bölgeler, Türk unsurundan hemen hemen tamamen temizlenmişti ve yüz binlerce masum Türkün cesetleri üzerinde Slavlığın muzaffer bayrağı dalgalandırılmıştı.
1877-1878 Rumeli Türk göçmenleri, Panslavistlerin önceden plânladıkları “ırk imhası (gébocide)” hareketinden mucize kabilinden canlarını kurtarabilen “kılıç artıkları” idi. Bunların acıklı yaşantıları ayrı bir konudur. Biz, şimdilik bu konuda belgeleri yayınlamakla yetiniyoruz.
Panslavizmin öncüsü Jan Kollar, bundan 150 yıl kadar önce "Bütün milletler son sözünü söyledi, Slavlar, şimdi konuşma sırası bizimdir!" demişti. Bu 150 yıl içinde Slavlık gerçekten sözünü söylemiş, söylediklerini de yapmıştır.
BİZ, "ARTIK KONUŞMA SIRASI TÜRKÜNDÜR" DEMEDEN ÖNCE, SÖZÜ BELGELERE BIRAKIYORUZ.