GÖZYAŞININ SEL, KANIN GÖL OLUP AKTIĞI 93 HARBİ

 

 

 

 

“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DOKUZUNCU BÖLÜMÜNÜN İLK KISMINI*, “RUSLARA KARLOFÇA’YI AFFETMİYORUM.” DİYEN, TANIDIĞIM EN ZEKİ, EN ÇALIŞKAN, EN CESUR, PES ETMEK NEDİR BİLMEYEN ULUSAL BAĞIMSIZLIK SAVAŞÇISI VE MUHTEŞEM KİŞİLİKLİ CANIM AĞABEYİM TUFAN ERDOĞAN İLE, TÜRK DOSTU SEVGİLİ EŞİ L.’A EN İÇTEN SEVGİLERİMLE İTHAF EDİYORUM.

 

(* BÜYÜKLÜĞÜ NEDENİ İLE, 9. BÖLÜMÜ ÜÇ DOSYAYA AYIRDIM.)

SEMRA KANAT

1 Ağustos 2004

 

 

                                                                                   

 

Petrol/Jeoloji Yük. Müh. L.Tufan Erdoğan                             Son kitabı “21. YÜZYIL ENERJİ OLİMPİYATLARI ve

TÜRK MİLLî TAKIMI”, Ankara, 2002

 

1952 doğumlu L. Tufan Erdoğan (B.Sc., DIC, M.Sc., M.Eng.), 1974 yılında Jeoloji Mühendisliği Bölümünü birincilikle bitirip, 1974-75 tarihleri arasında Londra Imperial College'da Petrol Teknolojisi Bölümü Rezervuar Dalında Yüksek Lisans yaptı.

1975-78 tarihleri arasında MTA Petrol ve Jeotermal Enerji Dairesinde çalışıp, aynı süre içerisinde askerlik hizmetini de tamamladıktan sonra, 12 yıl süre ile hizmet vereceği TPAO Arama Grubuna katıldı. Bu kuruluşta, petrol aramacılığının tüm ­dallarında deneyim kazanarak, "rezervuar ve üretim jeolojisi" ve “kantitatif basen analizi” bölümlerini kurup yönetti.

1985 yılında Japonya bulunup, deniz sismik ve sondajı konularında çalıştı. Ayrıca, JOE (Japan Engineering Company) Şirketinin daveti üzerine, şirketin rezervuar simulasyonu ekibi ile birlikte çalışarak, geliştirmekte oldukları simulasyon programının hidrodinamik bölümünün yazılımına katkıda bulundu.

1990-1994 yılları arasında Avusturya millî petrol şirketi OMV'nin iç ve dış aramalarında, petrol havzalarının bilgisayarda modellenmesi konusunu geliştirip, uzmanlık, danışmanlık, eğiticilik yaptı. OMV, RAG Konsorsiyumu ve AMOCO şirketleri adına, yaklaşık yirmi beş ülkeden doksan civarında petrol havzasını değerlendirdi. Aynı süre içerisinde. Viyana ve Leoben üniversitelerinde dersler, OPEC Merkezinde konferanslar verdi, çeşitli uluslar arası kongrelerde OMV Şirketini konuşmacı, uzman ve hakem olarak temsil etmiştir.

1994 M­ayısında kendi isteği ile Türkiye'ye döndü; Türk Cumhuriyetleri ile ilgili çeşitli araştırmalar yaptı. Batı Sibirya'da iki, Doğu Sibirya'da iki, Azerbaycan'da sekiz, Kazakistan'da on iki petrol, kondansat ve gaz sahalarının teknik ve ekonomik fizibiliteler ­yapıp, çeşitli kongrelerde bunları sundu. Bunun yanı sıra, petrol ve gaz sahaları ekonomik değerlendirme programı üzerinde çalışmış ve teknik/ekonomik verilerin aynı anda işlenebildiği bir ekonomi program paketi geliştirdi.

Çeşitli uluslararası toplantı ve kongrelerde Karadeniz ve Hazar Denizi Bölgesi oturumlarına başkanlık yapan, Kazakistan Petrol Enstitüsü'nde çeşitli devlet ve özel sektör kuruluş­ personeline, petrol ekonomisi ve enerji yönetimi dersleri veren L. Tufan Erdoğan, çoğunluğu uluslar arası otuz kadar tebliğ ve üç bilimsel kitap yazdı. Türkiye'deki enerji sorunları ile ilgili yazdığı raporlar, çeşitli radyo, televizyon, gazete. dergi ve konferanslara konu oldu.

 

 

ANMA VE TEŞEKKÜR:

 

VATANIMIZA VE MİLLETİMİZE, KIBRIS GAZİSİ CANIM AĞABEYİM GİBİ HAYIRLI BİR EVLÂT YETİŞTİREN KIYMETLİ FERİT ERDOĞAN PAŞAMIZI RAHMETLE ANIYOR VE CANIM AĞABEYİMİN BİRİCİK ANNESİ SEMİHA ERDOĞAN HANIMEFENDİYE UZUN VE SAĞLIKLI BİR ÖMÜR DİLİYORUM.

ŞEHADETLERİNİ ANLATIRKEN CANIM AĞABEYİMİN GÖZYAŞI DÖKTÜĞÜ TÜM SİLÂH ARKADAŞLARI İLE, BU TOPRAKLAR UĞRUNA ŞEHİT OLAN TÜM VATAN EVLÂTLÂRINA ALLAH’TAN RAHMET DİLİYOR; YAŞAYAN TÜM GAZİLERİMİZİ; YAŞAM GÜVENCEMİZ OLAN DEĞERLİ TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ MENSUPLARINI VE “ÖNCE VATAN!” DİYEN FEDAKÂR MEHMETÇİKLERİ YETİŞTİREN KAHRAMAN TÜRK ANALARINI SEVGİ, SAYGI VE MİNNETLE KUCAKLIYORUM.

SAYGIDEĞER ALİ KURDOĞLU İLE HASAN KATİPOĞLU’NA BİNLERCE TEŞEKKÜRLER.

 

         

 

BİR HİLÂL UĞRUNA, YÂ RAB, NE GÜNEŞLER BATIYOR!

 

 

 

Plevne Müdafaası William von Herbert - Çeviren: Ali Kurdoğlu, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990

 

 

“Boğazlanan insanlarla kıpkızıl oldu her yer,

Büyüyen dağlar gibi yığıldı ölüler.

Görseydi eğer bir yiğit komutan bu harp sahnesini

Bilseydi Pallas’ın ıraya komuta ettiğini

Emrederdi yönlerini çevirsin diye kargılar,

 

Oynaşsın etrafında kılıçlar;

Seyretti harp sanatının her türlüsünü şaşkın,

Kaç asker saydıysa kahraman saydı.

Çarpıştı aslanlar gibi her er, şeref aşkıyla gürledi,

Yığınlar yığınlar üstünden, muzaffer, son nefesini verdi.”

 

Homer, “İlliad”, IV. Kitap

 

(Pallas - Yunan mitolojisinde harp tanrıçası Attene’nin öteki adı. Çev.)

 

 

“Düşman karınca olsa, sen onu fil zanneyle.”

 

 

 

PLEVNE MÜDAFAASI

 

... Barut dumanlarının çekilmesi için zaman kazanmak maksadıyla “Ateşkes” emri veriyorum. Her tarafı görebileceğimiz durum hasıl olunca Türklerin, kuzeybatı tarafta, tabyanın siperlerine tırmandıklarını fark ediyoruz. Artık askerler tutulmuyorlar: Şimdi onlar, bacaklarının bütün gücüyle çarpışma yerinin ortasına atılıyorlar. Son siperlerde kalmış az sayıdaki Ruslarla, usta bir boğuşma ..................... ve süngülerimize dayanamıyorlar. Siperlere tırmanıyoruz ve Türklerin tabyaları işgallerini seyrediyoruz.

... Avrupa ölmek üzere olan bir ülkenin şanlı direnişinin gözlerini germiş hayretle seyrediyordu...

Plevne muharebesinde Türklerin gösterdikleri kahramanlık, mağrur ve imanlı bir milletin evlâtlarının faziletlerin en asili olan vatanseverlik duygularından ilham aldıkları, istilâcılara karşı ortak bir tehlikeye göğüs gerdikleri, ihtilâfa düşmeden birlik ve beraberlik  içinde haklı bir dâvâ uğrunda savaştıklarının şuurunda ve bu uğurda öldükleri takdirde cennetin kendilerini beklediğinden emin olarak sevilen bir lider tarafından manevî yüceliğe eriştirilmiş oldukları zaman nelere kadir olacağını ispat etmiştir.

 

 

 

ÇEVİRENİN ÖN SÖZÜ

 

Kıbrıs hakkında bazı notlar alabilmek için - Samsun 19 Mayıs Kütüphanesinde yabancı kaynakları araştırırken gözüme, İngilizce yazılmış bir kitap ilişti: THE DE­FENCE OF PLEVNA. Kütüphanede 24375 No ile kayıtlı bu kitabın yazarına baktım: Yazarı, Yüzbaşı Frederick Wil­liam Von Herbert idi; kitabı hemen aldım ve kısa zaman­da okuyup bitirdim.

İster kötü, ister güzel olsun, tarihi çok severim. Hemen her gün tarihten bir parça okumasam rahat edemem; çünkü tarihi, en yüce mahlûk olan insanın, in­sanlığını ,doğruları ve yanlışlarını asla çarpıtmadan yansıtan üç buutlu bir ayna olarak görürüm.

Karanlık hiçbir köşesi kalmayan bu aydınlık ayna­dan içeri, gerçekleri görmek için çırpınan gözlerimizle baktığımız, daha doğrusu, daldığımız zaman orada her şeyi çırılçıplak, riyasız ve oldukları gibi incelenmeye hazır durur buluruz. Ne kişiler, ne de olaylar, var olduk­ları zaman gizleme hüneri gösterdikleri şeylerini artık saklayamaz bir hâle gelirler. Her şey neyse odur tarihin aynasında. Fedakârlıklar, kahramanlıklar, sevgiler, yücelikler, cesaretler, ihtiraslar, alçaklıklar, bencillik­ler, korkaklıklar... Gizlenecek hiçbir yer bulamazlar. Hepsi tarih düzleminde kendi başına ya fedakârlıkları, kahramanlıkları, sevgileri yücelikleri ve cesaretleriyle dimdik sessiz ve mağrur dururlar, ya da ihtirasları, iha­netleri, alçaklıkları, bencillikleri ve korkaklıklarıyla utanç içinde büzülüp küçülerek gözlerden kaçmak için karanlık bir dehlizde veya gölgesine sığınıp saklanabile­cekleri bir yüceliğin etekleri altında gizlenmeye çalışırlar. Ama burada bütün çabalar boşunadır. Ne gel­mişse odur, nasıl gelmişse öyledir. Burada artık her şey dilsizdir, savunmasızdır; yalan, kendini kabul ettire­mez; riya, tarihin aydınlığı içinde yok olur; çalım ve gösteriş, kımıldasa da tutunamaz. İnsan ve onun meyda­na getirdiği olaylar artık tarihin şaşmaz ölçüleri içinde onun verdiği ve kesinlikle doğru olan hükümlerin hâki­miyeti altındadırlar.

Tarihi yapan insan, tarihin, her şeyi olduğu gibi ortaya koyan kanunlarına asla müdahale edip onu kendi iste­diği yönde ve biçimde saptıramaz. Kendi zamanında dünyanın tek hakimi olmuş ve uçan kuşa bile hükmetmiş, gözlerinden kıvılcım saçan, kılıcından kan damlayan, ilminden pınarlar akan devlet adamları, kumandanlar ve âlimler bile, sürekli ve etkili olabileceği sanılan boş gayretlerle uğraşmış olsalar da, tarihe yalan söyletemezler, göstermediklerini zannettikleri en küçük zaaflarını dahi saklayamazlar.

İnsanın, insanlığın bütün macerasıdır tarih.

Her toplumun, her milletin yaptığı tarih, insanlık tari­hine, kendi çapında, katkıda bulunmuş, ona renk ver­miştir ama, dünyanın aklı başında insanlarının da kabul ettikleri gibi, Türk insanının yoğurup şekillendirdiği tarihin dünya tarihinin hemen hemen alt yapısını teşkil etmiştir. Ta Çin Seddinden Tuna’nın doğduğu toprak­lara, Ural Dağları’ndan Ganj nehrine, Nil’i aşıp güneşin battığı Mağrip’e kadar uzanarak tarihi kendi örsünde dövüp değiştirerek onu şekillendirmede birinci derecede rol oynamış başka bir millet daha yoktur. Türk insanın yaptığı tarihi dünya tarihinin içinden çekip aldığımızda, tarih ya anlamsızlaşır ya da geride ruhsuz kupkuru bir kadavra kalır ki ağza ancak saman tadı verir; ve insanlık tarihinin harcı olduğu için de tarihi olayların açıklanması onsuz zorlaşır.

Bu düşüncelerimi şovenist duyguların etkisinde kala­rak söylediğim zannedilmesin, insanlar ve milletler arasında insan olarak asla ayırım yapmam, ama ne ya­payım ki gerçek bildiklerimi de ifade etmeden geçemem, ayrıca kendi insanımı da çok severim. Bu yüzden, dünya tarihi alanında, Türk insanı hakkında yazılmış her şeyi okuyup öğrenmeye büyük ve üstün bir değer vermek zo­runda olduğumu hissederim; dünya tarihini anlamak için de bu gerekir.

Türk'ün tarihteki akışını bir nehre benzettiğim de olur. Her vardığı yeri, her kavuştuğu toprağı kendi öz yatağı, kendi öz yurdu olarak görmüş ve akışını bu duygu­lar içinde tanzim etmiştir.

Barış zamanında sakin, durgun ve sessiz akan bu neh­rin, vatanı, milleti, namusu ve dini söz konusu olduğu za­man, nasıl coşup çağlayarak her tarafı basan korkutucu bir sel olduğunu görüp bilenlerin, bu sel taştığında dilleri­nin ve damaklarının kuruduğunu, dudaklarının uçuklaştığını görüyoruz.

Nitekim 1877'lerde, kendi ısırıp kendi bağıran Rus Çarının 250.000 kişilik ordusuyla, ölü zamanında yakaladığına sevindiği Türk Devleti'nin Os­man Paşa’sının devleşmiş 40.000 yiğitlik bir avuç kahramanına saldırıp üst üste yediği tokatlarla aklı başından gitmiş ve tarihin vereceği hükmü bile unutarak, aşağıladığı Rumen Prensinden, ne kadar ufaldığını gösteren şu sözlerle yalvararak yardım dilenmiştir: "Bize yardıma gelin. Tuna'yı nereden isterseniz oradan, nasıl isterseniz öyle,hangi şartlarda isterseniz o şekilde geçin de gelin, fakat koşarak gelin. Türkler bizi imha ediyorlar. Hıristiyanlık davası bitiyor!"

Böyle bir tarih yapan Osman Paşa ile onun korkusuz kahramanları hakkında yabancı bir kişinin yazdığı bir kitabı elbetteki okumamış edemezdim. 366 sayfa tutan bu kitabı tam üç defa üst üste okudum, sayın okuyucular, üç defa... Gönlümde, haşmetli bir tarih parçasının yoğunlaştırıp taşırdığı bir büyük gurur; gözlerimde, tarihin başka ülkelerde kolay kolay göremediği kahraman­ların göğe ileri doğru yönelmiş süngülerinin yanıp sönen ürkütücü parıltılarının doldurduğu yakıcı heyecan; ve içimde, vatanı, namusu ve dini uğrunda cennete uçarcasına seve seve koşarak toprağa düşmüş askerin o korkusuz atılışına duyduğum tarifi imkânsız hay­ranlık... Bu kitabı Türkçe'ye çevirmemin tek sebebi oldu.

Tercümeye büyük bir zevk ve heyecanla devam eder­ken, 50. sayfasına ulaştığımda, aklıma, bu kitabın daha önce tercüme edilip edilmediğini araştırmak geldi, yine aynı kütüphanede bir tercümesinin var olduğunu gördüm: Plevne Müdafaası-Bir İngiliz Zabitinin Hatıraları adı altında Nurettin Artam'ın çevirdiği ve Ulus Matbaasının 1938'de bastığı bu kitabı da okudum. Dili biraz eski ol­makla beraber büyük emek vermiş olan yazarın, ne yazık ki, tespit etmiş olduğum yüzden fazla önemli yanlışı vardı ve bir kısım yerler de atlanarak tercüme edilmemişti. İngilizce kitabın baş tarafında Homer'in İlyada’sından alınma bir şiir, İngiliz General Sir John D.P.French'in yazmış olduğu ön sözün büyük ve önemli bir kısmı, ya­zarın 1894'de yazdığı ilk baskısındaki ön sözünün özetleri ile bu baskısındaki notları ve dipnotları tercüme edilmeden geçilmiş. Ayrıca, kitapta bulunan ve Plevne muhareb­eleri ile Rus muhasarasını gösteren çok kıymetli bir harita da tercümeye eklenmemiş ki, bu harita, muharebe ve çarpışmaların tam olarak kavranabilmesi için son de­rece gerekli bir belgedir.

Böyle bir kahramanlar des­tanının harfi harfine tam ve doğru olarak çevrilip, bu ki­taptan habersiz hâle gelmiş olan Türk okuyucusuna sunmak için kendimi görevli addettim ve çeviriyi, tek harfini bile atlamamaya çalışarak bitirdim. Bunların yanında, kitabın İngilizce'sinde mevcut olup Nurettin Ar­tam'ın tercüme etmediği Almanca ve Fransızca sözler ve konuşmalar vardır ki, bunlarla, Grand Dük Nicho­las'nın Osman Paşa’ya, Osman Paşa’nın da ona yazdıkları Fransızca mektupları, sevip saydığım değerli arkadaşlarım Samsun İlâhiyat Fak. Dekan Yardımcısı Sayın Doç. Dr. Hasan Kâtipoğlu ve Eğitim Fakültesi Al­manca Bölümü öğretim görevlisi sayın Recep Şahlı tercüme etmişlerdir. Kendilerine burada teşekkür eder­ken, kitabın tercüme edilmemiş herhangi bir noktası kalmadığından, ben de görevimi yapmanın mutluluğuna erdim.

Vatanımızın, bağımsızlığımızın ve bize en büyük mi­raslardan biri olarak bırakılmış olan gurur verici şanlı tarihimizin değerini daha iyi anlayabilmek için bu toprakları ve bu tarihi bizlere bırakan dedelerimizin bunu neler pahasına başardıklarını bilip anlamamız bir görev oluyor. Buna ihtiyacımız var, sevgili okuyucu, hem de pek çok.

 

Ali Kurdoğlu

 

ÖN SÖZ

(Özet)

 

... Bu kitap, yaratıcı bir zekâya, savaşın canlı ve gerçekçi görüntüsünü sunmak için ustalıklı bir tarzda plânlanmıştı. Bir macera romanı olarak insanı saran ve bir tarih olarak ilgi çeken ve gerçekleri oldukları gibi ya­zan bir kitap. Ama ister nizami asker olsun, ister bölgesel bir askeri kuvvete mensup bulunsun, savaşta insanları yönetmeye talip, mesleği askerlik olan herhangi bir kişi için Plevne savunması en değerli ve ders verici bir iza­hattır.

Bu izahat, modern savaşta istihkâmların gücünü ve değerini ve açık bir arazide bir saldırıya karşı koyuş anında doğan, üstesinden gelinmesi hemen hemen mümkün olmayan engelleri, en kuvvetli anlamda, oku­muşlara tecrübe ile açıklamaktadır. Eğer bu dersler, otuz dört yıl önce (1877’deki Plevne savaşlarını kastediyor. Çev.) vuku bulmuş olan harekatlardan açık bir şekilde geliştirilebilirse, 1911 yılının savaş öğrencileri için ne kadar çok çarpıcı olur!

Buraya kadar, bu kitaptan öğrenilecek maddî dersler olarak düşündüğüm şeylere kısaca temas ettim. Fakat onun öğrettiği moral gerçekler hâlâ daha da önemli. Plevne'yi savunan büyük asker, mağlûbiyet gibi bir kelimeyi kabul etmeyi reddetti. Olayların en kötü oldukları anlar­ da onun dışa vuran tavrı, en sakin ve en emin bir görüntüdeydi. Destek ve takviye için asla feryat etmedi. Bu destek ve takviye ona ulaşabilirdi,fakat ona hain bir kıskançlıkla ihanet edildi ve kendi kaynakları ile baş başa bırakıldı.

Buna rağmen Osman Paşa’nın aklına silâhını bırakmak veya çekilmek asla gelmedi ve bulunduğu yeri korumak için gösterdiği mukavemet, sadece, son büyük yarma harekâtını bizzat yönettikten sonra Rusların eline yaralı olarak düşünce amacına ulaşmadı.

Türk generalinin -diğerleri arasında- onun siperlerine pek çok şiddetli saldırıları bizzat idare eden Skobeleff'ten daha az cesur olmayan öteki Rus generallerine karşı dur­duğunu düşünürsek, bu büyük komutanın ilmî hünerlerinin ve onun kahraman askerlerinin nasıl bir imtihandan geçtiklerini çok iyi anlarız.

Bütün bu gerçekleri göz önüne getirir ve bu büyük olay­lardan yazarın (ki o da savunmada bulunanlardan biriy­di) ortaya koyduğu gerçek ve canlı görüntüleri nazarı iti­bara alırsak bu kitabın, ister heyecandan içimizi titreten bir macera romanı olarak okunsun, ister harp sanatında bir ibret alınacak ders kitabı olarak incelensin askerî literatürde en değerli bir yayın olduğu inkar edilemez ve ben, bu eseri okuyup iyice incelemeleri için İngiliz Ordu­sundaki her sınıftan subaya bütün kalbimle tavsiye ediyorum.

J.D.P. Fgrench

 

 

 

İLK BASKININ ÖN SÖZÜNDEN ÖZETLER

 

... Tecrübemin ufkunun sınırlı olması, bulunduğum rütbenin (teğmen) kaçınılmaz sonucudur. Ben, burnu, nerdeyse tuvale değecek şekilde eğilmiş, bir resme bakan resim inceleyicisinin durumundaydım. Böyle bir kişi, resmin bütününe ait bir fikir edinemez, ama her bir parçasını bütün ayrıntılarıyla görür; bu suretle, belki de, sonunda, onu, kendisini ana başlıklara hasretmiş olan kişiden daha fazla görüp anlar.

Savaşta, aşağı rütbelerde olanların, savaşın daha geniş ve daha şümullü safhalarının doldurdukları alanın, ister istemez, dışarıda kalmış olmalarının onlara getirdiği dezavantaj, savaşın gerçek ve korkunç taraflarıyla iç içe olmalarından elde ettikleri vukufla telâfi edilir. Yöneticiler ve devlet adamları, başkomutanlar ve bir dereceye kadar da gazete muhabirleri, meselenin süslü püsküllerini görürler.

Ben,  destan gibi, muhteşem, ruhları sarsan ve yüce pek çok olaya şahit oldum, ama bunun yanında, korkunç ve iğrenç olanlar çok daha fazla...

Tarifi imkânsız manzaralar, inanılmaz derecede dehşetli ve korku veren olaylar gördüm... Eğer bu kitap herhangi bir yanlış görüşü giderirse, eğer bu kitabın barışın devam etmesine küçük bir katkısı olursa, onun amacı yerine gelmiş olacaktır.

 

Londra, Kasım 1894. F.W.V.H.

 

 

 

Grandük Nikola Hazretlerine

 

“... ŞİMDİYE KADAR VATANIMIZI VE İMANIMIZI KORU­MAK İÇİN KANIMIZI ZEVKLE AKITTIK; BUNDAN SONRA DA TESLİM OLMAKTANSA BÖYLE DAVRANMAYA DEVAM EDECEĞİZ...”

GAZİ OSMAN

PLEVNE ORDULARI KOMUTANI

 

 

 

 

Sn. SEMRA KANAT

...

 

Değerli Hanımefendi,

Samsun, 22.7.92

 

Tercüme ettiğim “Plevne Müdaafası” hakkında yazmış olduğunuz övgü dolu mektubunuz, gönderdiğiniz Sn. Doç. Dr. Hasan Kâtipoğlu bir yıldan beri Fransa’da olduğu için yurda dönüş tarihi olan bugünlerde aldım ve dolayısıyla size mukabelem geç olmuş oldu.

Yazmış olduğunuz övgüleri eserde adları geçen ölümsüz kahramanlara dualarımla ithaf ediyorum. Bu yurdun, ve vatanı için uçarcasına ölüme koşan yücelmiş vatan evlâtlarının, duygularında onların katına ulaşmış sizin gibi değerli insanlara büyük ihtiyacı vardır.

Sizi daima büyütecek ve size büyük mutluluk verecek gönlünüzdeki bu asil duygularınızın ebedî olmasını diler Allah’tan başarılar niyaz ederim.

Ali Kurdoğlu

 

 

 

 

Gülseren Engin, Yorgun ve Yaralı, İstanbul 2004 http://www.gulserenengin.com

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde geçen tutkulu bir aşk hikayesini anlatan Yorgun ve Yaralı, aynı zamanda savaşın ve göçlerin topraklarından ayırdığı insanların, dağılan ailelerin, ayrı düşen sevgililerin, açlık ve yoksulluk içinde yaşam savaşı vererek ayakta kalmaya çalışan kadınların, dört bir yandan saldıran düşmana karşı elindeki kısıtlı olanaklarla ülkesini korumaya çalışan erkeklerin, Çanakkale' de, Süveyş'te, Bağdat önlerinde, Allahüekber dağlarında ölenlerin romanıdır. Yorgun ve yaralı bir ülkenin, yorgun ve yaralı insanlarını anlatır.

 

 

Tercüman, Ansiklopedi, İstanbul 1990

 

BATILI DEVLETLER, OSMANLI İMPARATORLUĞU’NU NASIL PAYLAŞACAKLARINI KARARLAŞTIRDILAR

 

9 MART 1916. İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'nin Yakın Doğudaki topraklarını paylaşmak için yeni bir harita çizme hazırlıklarını sürdürüyorlar. ­

Bu haritayı çizme işi İngiliz diplomat Sir Mark Sykes ile Fransız diplomat Georges Pi­cot’ya verildi. İki devlet arasında varılan anlaşmaya göre, ­İngilizler Filistin ile Dicle Fırat havzasını, Fransızlar ise Suriye'yi alacaklardır. Bazı yerler de bağımsızlaştırılacak olan Araplara verilecektir...

Doğu Akdeniz'in geleceğiyle yakından ilgilenen devlet­lerden biri de Rusya'dır. Sykes ve Picot, Boğazlar'ın Ruslar açısından önemini bil­diklerini, onun için Boğaz ge­çişlerinin bütün ülkelere serbest olacağını söylemekte­dirler. İstanbul ise serbest bir liman olacaktır.

Fakat alınan haberler bu hazırlığın bir sondaj niteliğin­de olduğu merkezindedir. ­İngilizlerin, Boğazlar'ın, dolayısıyla İstanbul'un kontro­lünü başka hiçbir devletle paylaşmak istemediği, ancak şimdiden müttefikleriyle bu konuda sürtüşmeye girme­meye çalıştığı bilinmektedir.

 

 

ON BEŞLİ AĞIT

 

(80 Türkü İle Millî Eğitim. Çanakkale Savaşı “Hey On Beşli” İle Öğretilecek. Hürriyet, 1.8.2004)

 

“Hey on beşli, on beşli; Tokat yolları taşlı; on beşliler gidiyor, kızların gözü yaşlı.”

“On beşliler”, 1315 doğumlular olup, Çanakkale Muharebesi sırasında 16-17 yaşında olanlardır. Bu çocuklar sağ salim dönselerdi, böyle bir türkü çıkmazdı. Türkü olduğuna göre, çocuklar geri dönememiş, şehit olmuştur.

93 Harbi, Balkan Harbi, Trablusgarp, Çanakkale, Yemen çölleri, Dünya Savaşı ve nihayet Kurtuluş Savaşı...

Her cephede yüz binlerle ifade edilen şehitler verilmiştir. Ordunun desteklenmesi gerekmektedir. Asker lâzımdır. Ancak asker olacak nüfus kalmadığından, emir çıkar. 18 yaşın altındakiler de askere alınacaktır.

Emir daha açıktır: 1315’lilere kadar herkes askere...

Henüz bıyığı terlememiş vatan çocukları askere gider. Büyük bölümü de cephede kalır. Tokat’ta bir seda yükselir.

Bu ses, gidip de gelmeyen, bu vatan için cephe de kalan bir nesil için ağıttır.

Ağıta Muşlular cevap verir. Yemen çöllerine gidip dönmeyen nesle ağlamaktadır...

 

HAVADA BULUT YOK - İsimsiz

 

Havada bulut yok, bu ne dumandır;

Köyde bir ölüm yok, bu ne figândır.

Şu Yemen illeri ne de dumandır.

Ah, o Yemen’dir, gülü çimendir;

Giden gelmiyor, acep nedendir.

 

Şu dağların ardında redif sesi var;

Sorun çantasında acep nesi var.

Bir çift yemenisiyle bir de fesi var.

Yolu Yemen’dir, çölü cehennemdir;

Giden gelmiyor, acep nedendir.

 

                                                                   

 

Yrd. Doç.Dr. Yavuz Özdemir.                                 "Tek kurşun atmadan donarak öldüler"                 Başkumandan Enver Paşa.

Hürriyet, 30.6.2003                                                iddiası çürütüldü.                            (Orhan Bozkurt, Erzurum , DHA)

 

SARIKAMIŞ'IN TARİHİ YENİ BAŞTAN YAZILDI

 

Sarıkamış Harekâtıyla ilgili yepyeni gerçekler gün ışığına çıkarak kitaplaştırıldı. "Tek kurşun atmadan donarak öldüler" iddialarının aksine, askerlerimizin Rus askerleriyle göğüs göğüse çarpıştığı ortaya çıktı. Ayrıca Sarıkamış'ta 60 bin kişi donarak ölmedi. Donarak şehit olanların sayısı 7 bin civarında. Aynı kayıpları Ruslar da verdi.

 

Tarihimizde “kara sayfa” olarak geçtiği iddia  edilen Sarıkamış Harekâtının bilinmeyen yönleri gün ışığına çıktı. Osmanlı arşivleri yanında Rus, Alman ve Genelkurmay arşivlerini 5 yıl süre ile tarayan Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Yavuz Özdemir, Allahuekber Dağları'nda bilinenin aksine 90-60 bin değil, 35 bin Mehmetçiğin şehit olduğunu ileri sürdü.

"Tek kurşun sıkmadan donarak öldüler" iddialarını da çürüten Yrd. Doç. Dr. Yavuz Özdemir, "Rus kaynaklara göre Alman ve Türk kaynakları, Sarıkamış Harekâtında Ruslarla göğüs göğüse savaştığımızı ortaya koyuyor. Harekât sırasında, iddia edildiği gibi ne 90, ne de 60 bin asker öldü. Harekâtta şehit sayımız 35 bin” diye konuştu.

Erzurum Kalkınma Vakfı (ERVAK) tarafından "Bir Savaşın  Bilinmeyen Öyküsü" adıyla kitaplaştırılan araştırmada, Sarıkamış Harekâtıyla ilgili sır perdesi önemli ölçüde aralandı.

Tozlu arşivler arasından çıkarılan savaş plânları ile o günlere ait çekilen fotoğrafların da bulunduğu 370 sayfalık kitapta, 42 yıllık ömrünün 30 günlük bölümüyle yargılanan Enver Paşa’nın hata edip etmediği de sorgulandı.

 

ŞEHİT SAYISI ABARTILI

 

22 Aralık 1914 yılında başlayan Sarıkamış Harekatına 3 Ordunun, 9, 10 ve 1’inci kolordularının katıldığını hatırlatan Yrd. Doç. Dr. Yavuz Özdemir, bu birliklerin mevcudunun 118 bin olduğunun, harekata ise 75 bin silâhlı askerin katıldığının tespit edildiğini anlattı. Buna göre şehit sayısının oldukça abartıldığını belirten Yrd. Doç. Dr. Özdemir, Rus kaynaklara göre, Sarıkamış harekâtı sırasında donarak ölen asker sayısının ise 7 bin civarında tespit edildiğini Rus ordusunun da aynı ölçüde kayıplar verdiğini ifade etti. Yrd. Doç. Dr. Özdemir, “Çünkü şartlar eşitti. İklim koşulları sadece Türkleri değil, Rusları da etkilemişti” diye konuştu.

 

SAVAŞARAK ÖLDÜLER

 

Tek kurşun atmadılar iddialarının da çürüdüğünü ileri süren Yrd. Doç. Dr. Özdemir, Ruslarla harekât sırasında bir çok kez göğüs göğüse savaşıldığını anlattı. Yrd. Doç. Dr. Özdemir, şunları söyledi:

"İlk vuruşma Erzurum'un Narman ilçesi girişinde başladı. İkinci vuruşma Oltu girişindeki Kaleboğazı Mevkiinde meydana geldi. Daha sonra diğer önemli çatışmalar, İsmail Ağa Cayırları ve Kosor Bölgesinde yaşandı. Burada Osmanlı Ordusu, önemli kayıplar verdi. Sarıkamış'a ulaşmak için Allahuekber Dağları aşılmak istenirken, donma olayları yaşandı. Bu sayı ise 7 bin civarındadır. İddia edildiği gibi şehit sayısı 90 veya 60 bin değildir."

 

 

MEHMETÇİĞİN 1917'DEKİ YEMEK LİSTESİ

 

43-ncü Alay 1-nci P. Tb. 1-nci Bölük

1917 YILI YEMEK LİSTESİ

 

15 HAZİRAN                        26 HAZİRAN                     18 TEMMUZ                  8 AĞUSTOS

 

SABAH: ÜZÜM HOŞAFI       SABAH:  YOK            SABAH: ÜZÜM HOŞAFI           SABAH: YARIM EKMEK

ÖĞLE: YOK                           ÖĞLE: YOK                ÖĞLE: YOK                ÖĞLE: YOK

AKŞAM: YAĞLI BUĞDAY    AKŞAM: ÜZÜM H.     AKŞAM: YOK                AKŞAM: ŞEKERSİZ ÜZÜM H.

ÇORBASI

EKMEK: TAM                        EKMEK: TAM            EKMEK: YARIM

 

NOT: 21 TEMMUZ 1917'DEN İTİBAREN BAŞLAYARAK ORDU EMRİYLE EKMEK

İSTİHKAKI 500 GRAMA İNDİRİLMİŞTİR. ÇÜNKÜ UN VE EKMEK KALMAMIŞTIR.

 

 

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

 

 

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya,
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayâsızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı!
Nerede  gösterdiği vahşetle "bu, bir Avrupalı"
Dedirir  yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında;
Ostralya'yla beraber bakıyorsun Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengârenk.
Sâde bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani tâûna da züldür bu rezil istîlâ...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müthiş ki: eder her bir mülkü harab.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı:
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;
Atılan her lâğımın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadîlere sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!..
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrından râm?
Çünkü te'sis-i ilâhî o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerir azmini tevkîf edemez sun-u beşer;
Bu gögüslerse Hüdâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun-u bedîim, onu çiğnetme!" dedi.
ÂSIM'ın nesli.. diyordum ya... Nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek,
Şühedâ gövdesi, baksana, dağlar, taşlar
O, rükû olmasa dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
BİR HİLÂL uğruna, yâ Rab, ne GÜNEŞLER batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!..
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor TEVHÎDİ...

BEDR'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe!" desem, sığmazsın.
Herc-ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek KÂBE'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmiyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle,
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;
Şarkın en sevgili sultânı SELÂHADDÎN'i,
KILIÇ ARSLAN gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran;
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor PEYGAMBER.

 

Mehmed Âkif Ersoy

 

 

 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA BİR YEDEK SUBAYIN ANILARI

 

                            

 

Birinci Dünya Savaşında Bir Yedek Subayın Anıları.            Kucağında tüfeğiyle donan bir Türk askeri.

Faik Tonguç, Türkiye İş Bankası, İstanbul 2002                    (Resim Ruslar tarafından çekilmiştir.)

 

 

 

 

“Bu kitap vatanın savunmasıyla başlayan, hayat mücadelesiyle biten, her sınıf halk arasında çeşitli işlerde geçmiş bir ömrün panoramasıdır. Bu ömür okurlara küçük bir ders verebilirse, kendimi bahtiyar sayacağım. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı ordusunun küçük bir birliğinden söz açacağım. Bana öyle geliyor ki, bu küçük birliğin çektiklerini, bu küçük birlikle bizim çektiklerimizi, bu hayatı yaşayanlar kadar kimse takdir edemez ve anlatamaz.

Çok zor koşullar altında nasıl hayatta kalabildik, ona şaşıyorum. Savaş ve esaret beni o kadar dayanıklı bir hâle getirmişti ki, ilk günlerde geçirdiğim ateşli humma dışında hiçbir hastalık görmedim. Erzurum dağlarında kışın çadır bile bulamayarak karların üzerinde yattık. Sefalet, açlık çektik. Nezle bile olduğumu hatırlamıyorum. Anı yazmanın kolay bir iş olmadığının farkındayım, ama ibretle okunacak dört yıllık siper ve esaret hayatım var.

Bu hayat, kusurlu yazılmışsa bile, bence okunmaya değer.”

 

 

“TÜRK YILMAZ, TÜRK YILMAZ - CİHAN YIKILSA TÜRK YILMAZ.”

 

 

 

(1960) Faik Tonguç (1916/17)

 

Faik Tonguç 1890 yılında doğdu, 16 Kasım 1968’de öldü. Çorumludur. Fevzi Efendinin oğlu; eski milletvekillerinden Ziya Beyin küçük kardeşidir. Ailesi Kırım'dan gelerek önce Çorum’a yerleşti, bir süre sonra da Ankara'ya göç etti.

Faik Tonguç'un çocukluğu ve ilk gençliği Çorum'da geçti. Liseyi Ankara İdadisinde, ­yüksek öğrenimini Mülkiye Mektebinde tamamladı, ama resmî görev almadı.

­Eğitimini pekiştirmek için Londra’ya gitti. Buradayken I. Dünya Savaşı patlak verdi; yurda dönerek Kafkas cephesine savaşa katıldı, esir düştü. Ruslar tarafından Sibirya'ya götürüldü. Uzun süre esir olarak kaldı. Fırsatını bulup, arkadaşıyla kaçtı, İstanbul’a geldi. Ailesini görmeye fırsat bulamadan yine cepheye gönderildi.

Dönüşte Ankara’da ticaret hayatına atıldı. Savaşta tuttuğu günlüklerinden yararlanarak, Bir yedek Subayın hatıraları isimli kitabı yazdı.

Çorum'da kendi ismiyle anılan bir kütüphanenin yapılması­na 30 bin lira bağışladı. 2 Mayıs 1965’te biten kütüphane hâlen hizmet vermektedir.

Faik Tonguç'un Fevzi adında bir oğlu, Bilge adında bir  kızı vardır.

 

 

 

Abideler - Eceabat, Gelibolu Yarımadası.                             Komando M.Ş. ile birlikte.

Çanakkale, 20 Nisan 1997                                     Kıbrıs, 7 Temmuz 2003

 

 

ANITKABİR - ANKARA, 2 Temmuz 2004

 

YARBAY KORKUT EKEN’İN İKAMETGÂHI ÖNÜNDE YAPTIĞI KONUŞMA

 

Ankara, 28 Temmuz 2004

 

Bu ülkenin istikbali ve istiklâli için vücutlarının bir parçasını kutsal vatan topraklarına nişane olarak bırakan, vatan toprağına döktükleri kanlarıyla hayat suyu veren değerli gazi arkadaşlarım;

Toprak vatan kalsın diye evlat vermiş, evlâtlarını vatan uğruna şehit vermiş şehit anaları, annelerimiz;

Yüreklerindeki vatan, millet sevgisinin ışığı gözlerinde parlayan vatan evlatları;

Hoş geldiniz!

İki buçuk yıl önce hep birlikte Ayaş’ta mecburi ikamete gittik. Bu iki buçuk yıl boyunca zor günümde, dar günümde yanımdaydınız. Tıpkı öteki görevlerde olduğu gibi…

Önceki görevleri nasıl şerefle, onurla, gururla acıları ve sevinçleri paylaşarak tamamladıysak, iki buçuk yıllık vatan görevini de hep birlikte şerefle tamamladık.

Hep birlikte tamamladık çünkü, bedeniniz Ayaş’ta değildi; ancak beni yalnız bırakmayan, 3 metre kare hücreye bıraktığınız gönlünüz kalbiniz hep Ayaş’taydı.

Binlerce gazi, binlerce şehit anası ve şehitlerimizin ruhu hep birlikte hapsedildik, hep birlikte bugün çıktık.

Değerli Gaziler; sizin sahip çıkılmamaktan şikâyet ettiğinizi, yaptığınız fedakârlığın karşılığı verilmiyor diye yakındığınızı, fizikî şartlarınızdan çok sahipsizliğin sizin canınızı daha çok acıttığını düşünüyorlar. Bilmiyorlar ki, siz almadan verenlerdensiniz.

Biz gazileri bize yapılanlar değil, bizimle yola çıkıp şehit olan arkadaşlarımızın ailelerinin sahipsizliği, mayının, kurşunun açtığı yaradan daha çok yaralar.

Üç beş yılda bir canı sıkılan devlet büyüklerinin nutuk atması ve şilt vermesi için hatırlanmak daha çok yaralar.

Üç beş günün hesabını yapıp devletle, milletle hesaplaşmamızın beklenmesi, isyan etmemizin beklenmesi bizi daha çok yaralar.

İki buçuk yılın hesabını görmemizi bekleyenlere tek cümle söyleyeceğim.

Vatan için şehit olan evladının arkasından, vatan sağ olsun diyen şehit anaları gibi; ben de “Vatan Sağ Olsun!” diyeceğim.

Bugün Ayaş’taki mecburi istirahatı tamamladık. Bunu da devlet görevi kabul ettik, bunu da şerefle tamamladık. 

35 yıllık meslek hayatımızda devlet görev istedi, eksiksiz yaptık. Son iki buçuk sene de devlet istedi yattık.

Biz, bizimle ilgili yanlışlardan isyana düşmeyiz. Çünkü biz gaziyiz. Tıpkı Mustafa Kemal gibi, isimsiz milyonlar gibi.

Biz bu ülkeyi, aldığımıza karşılık sevenlerden değiliz. Bizim sevgimiz lâfta değil.

Bizim sevgimizi ispata gerek yok, çünkü size bakan bunu anlar, sadece sevgiliye yani vatana feda ettiğiniz vücudunuzun bir parçasından anlaşılır demiyorum, gözlerinizin içine bakan vatan, millet sözü geçince ışıldayan gözlerinizden anlar vatan sevginizi.

Biz bu ülkeyi aldığımız için değil, verdiğimiz için seviyoruz. Bu vatanın toprakları bizim bir parçamız. Çünkü asırlardır olduğu gibi, toprak vatan olsun diye uğrunda can verenlerden, kan verenlerdeniz biz.

Bu vatanın toprağı onun için bizim bir parçamız. Bu vatanın varlığı bizim elimiz, ayağımız. Dün almadan verdik, yarın da almadan vermeye hazırız.

Dün devlet böldürtmeyin dedi, böldürtmedik. Yarın da böldürtmeyeceğiz. Böleceğiz diyenler o gün başaramadı. Yarın da başaramayacaklar. Yüreğiniz ferah olsun, biz buradayız.

Çünkü biz, “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti”ni kalben söyleyenlerdeniz.

Hepiniz Allah’a Emanet Olun!

 

 

 

“BİZ, ‘ARTIK KONUŞMA SIRASI TÜRKÜNDÜR’ DEMEDEN ÖNCE, SÖZÜ BELGELERE BIRAKIYORUZ.”

 

BİLÂL ŞİMŞİR

 

 

PRENS ÇERKASKİ ve İŞGAL ALTINDAKİ BULGARİSTAN’DA MÜLKî İDARE TEŞKİLÂTI

 

                                                        

 

Russes et Turcs, La Guerre d’Orient                                    Russes et Turcs, La Guerre d’Orient

1877-1878 Türk-Rus Savaşının bir “ırk ve yok etme             1877-1878 Türk-Rus Savaşının bir ırk ve yok etme savaşı

savaşı” olmasını isteyen ve Rumeli Türk halk kitlelerinin   hâline sokan, Tunca Vâdisi katliâmlarına, özellikle Eskizağra

felâketini hazırlayan nüfuzlu Rus şahsiyetlerinden,                 katliâmına göz yuman ve böylece Rumeli Türk halk

işgal altındaki Bulgaristan “Mülkî İşler Âmiri”                          kitlelerinin felâketli göçlerine sebep olan Rus Kumandanı

       Prens Vladimir Aleksandroviç Çerkaski.                                        Yosif Vladimiroviç Gurko

 

 

ВЛАДИМИР ЧЕРКАСКИ И ВРЕМЕННОТО РУСКО ГРАЖДАНСКО УПРАВЛЕНИЕ ПРИ

ОКУПАЦИЯТА НА БЪЛГАРИЯ

 

Prens Çerkaski ve Rusya, askerî ve diplomatik bakımdan savaşa Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtının kurulmasını hazırlanırken, aynı zamanda bir üçüncü hazır­lık da yapmıştı. Bu, Prens Vladimir Çerkaski başkanlığında Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtının kurulması ve çalışmalarıydı.

Bu teşkilât, 1877-78 Türk-Rus Savaşının pek dikka­te değer özelliklerinden biridir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu teş­kilât yalnız Bulgaristan için, yani Tuna cephesinde kurulmuş, Ana­dolu cephesi için böyle bir teşkilâta lüzum görülmemiştir.

Tuna Cep­hesinde Rus Başkumandanlığı nezdinde kurulan, zaman zaman Baş­kumandanlığa kafa tutacak kadar geniş yetkilere sahip olan ve tarihi kararlar alıp uygulamış bulunan "Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı"ndan bizim tarihlerimiz hiç bahsetmez. Batıda da bu ko­nuda pek az şey yazılmıştır (G. Valbert, "Le Nouveau Droit des Gens et la Mission du Prince Tcherkassky", Revue des Deux Mondes, Paris, Torne XXII, Troisierne periode, XLVII e année, Août 1877).

Buna karşılık Rus ve Bulgar tarih­çileri bu konuda önemle durmaktadırlar. Rusça ve Bulgarca bu ko­nuda genişçe yayınlar yapılmıştır (Muratov, Dokumenti za, Deynostta, na rusite po uredbata na Grajdanskoto upravlenie v Bılgariya ot 1877-1879 god., Sofya, Dırjavna Peçatnitsa 1905. D. G. Anuçin, "V. A. Çerkask i Grajdanskoe upravlenie v Bolgarii 1877­1878 gg.", Russkaya Starina" Tome LXXXIII-LXXXV, S. Petersburg, 1895-1896. Goran D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya prez 1877-1879 g. Bılgarska Akademiya na Naukite, Izdatelstvo na BKP, Sofya 1958. N. G. Levintov, "Agrarnıe otnoşeniya v Bolgarii nakanune Osvobojdeniya i agrarnıy perevorot 1877-1879 godov", Osvobojdenie Bolgartl ot Turetkogo iga. Sbornik Statey, Izdatelstvo Akademii Nauk SSR, Moskva 1953, s. 134-221. Lyüben Berov, "İkonomiçeskite posleditsi ot rusko-turskata voyna prez 1877-1878 g.", Osvobojdenieto na Bılgariya ot Turskoto igo, 1878-1958, Sbornik Statey, Bılgarska Akademiya na Naukite, Izdatelstvo BKP, Sofya 1958, s. 415-447. L. Berov, "Agrarnoto dvijenie v Yujna Rumeliya po vreme na Osvobojdenieto", İstoriçeski Pregled, god. XII, kn. 1, s. 6 vd. Y. Mitev, "Za agrarniya prevrat u nas izvırşil se v rezultat ot Osvoboditelna voyna prez 1877-1878." İstoriçeski Pregled, 1953, kn. 6, Jak Natan, Stopanska İstoriya na, Bılgariya, Nauka i İzkustvo, Sofya 1958. s. 247 vd. Sbornik materialov po grajdanskomu upravleniyu i okupatsii v Bolgarii v 1877-1879 gg., vıp 1-vı, S. Petersburg 1903-1907).

Rusların hangi fikirlerle Rume­li'ye saldırdıklarım, özellikle 1877-78 Rumeli Türk göçlerinin derin saiklerini ve acıklı sonuçlarını aydınlatabilmek için bu teşkilâtın kurulması ve çalışmaları üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.

"Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtının ilk çekirdeği 16 Kasım 1876 tarihinde kurulmuştur. Bunun başına, Çarın emriyle, Prens Vladimir Aleksandroviç Çerkaski (1824-1878) getirilmiştir (D. G. Anuçin, "V. A. Çerkaskiy i Grajdanskoe upravlenie v Bolgarii 1877­1878 gg.", Russkaya Starina, S. Peterburg 1895, T. LXXXII, s. 14. Anuçin, Bulgaristan Mülkî İdare amiri Çerkaski'nin yardımcısıydı, onun yanında bulunmuş, onunla birlikte çalışmıştı. Bu idarenin çalışmaları hakkında hem hatırat kabilinden, hem dokümanter yazılarını seri hâlde yayınlamış­tır. Bundan sonra bu yazılar, yalnız Russkaya Starina kısaltmasıyla dip­notlarında gösterilecektir.).

Çer­kaski yüksek dereceli bir Rus idarecisiydi. Hem Panslavist fikirlere bağlı, hem de Çarın güvenini kazanmış bir kimseydi. Ayrıca Rus Harbiye Nazırı Milyütin'in yakın dostuydu. Savaşın askeri ve dip­lomatik hazırlığı yapılırken, bir de "mülkî" veya "siyasi" hazırlık­lara girişilmesi fikri, Panslavistlerin etkisiyle Çerkaski'nin kendisin­den gelmiştir.

Panslavistler, kendi ırkçı ve ihtilâlci fikirlerini fiili­yata geçirebilmek, uygulayabilmek için Çerkaski'yi ön plâna ge­çirmişlerdir. Zira, bu fikirleri uygulayabilmek için karar mevkiin­deki kişilere, özellikle Çara tesir edebilmek, fikirleri ona da kabul ettirebilmek lâzımdı. Prens olması, Saraya yakın bulunması dolayı­sı ile Çerkaski, Çara doğrudan doğruya tesir edebilecek durumday­dı, bundan başka Harbiye Nazırı Milyütin'in de yakın dostuydu. Çerkaski, ayrıca iyi bir teşkilâtçı, otoriter bir amirdi. Daha önceki görevlerinde, özellikle 1864 yılında Polonya'yı teşkilâtlandırmada, bu kabiliyetlerini ispat etmiştir.

"Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı", orijinal bir teşkilâttır. Da­ha önceki Türk-Rus savaşlarında bunun bir benzerine rastlanmaz. Bu, 1877-78 savaşının özelliklerindendir. Böyle bir teşkilâtın kurulmasındaki ana fikir, özetle şudur: Hazırlanmakta olan 1877-78 Türk­-Rus savaşı bambaşka bir savaş olacaktır, daha önceki Türk-Rus savaşlarına benzemeyecektir. Zira bu savaşın ana hedefi, yeni bir Slav Bulgar Devleti kurmaktır. Rusya, yeni bir Slav Devleti kur­mak fikri ile Türkiye'ye savaş açacaktır. Öyleyse daha savaş için­de yeni devletin sağlam temellerini atmak, mülkî idaresini kurmak ve işler hâle getirmek gerekir. Bu işi, harekat hâlinde bulunacak or­du yapamaz, Başkumandanlık buna yeteri kadar zaman ayıramaz. Ayrıca, böyle bir teşkilâtı kurmak için sivil idarede tecrübesi olan teşkilâtçılar lâzımdır. Bu işi sür'atle yapmak elzemdir, çünkü Rus kuvvetleri, çeşitli sebeplerle, işgal ettikleri topraklarda uzun za­man kalamazlar. Çekilmeden önce sağlam temellere oturtulmuş bir Bulgar devleti bırakmak lâzımdır. Öyle ki bu teşkilât dayanıklı­ olmalı, çeşitli etkilere göğüs gerebilmeli, ebedî olarak yaşayabilmeli­dir.

Çerkaski "Rus ordusu, zaferle ve düşmanı yenmekle yetinmeye­rek, ülkede (Rumeli'de) zaferinin ebedî izlerini bırakmak zorunda­dır" diyor ve şunları ekliyor: "Rus ordusu düşmana karşı zafer kazandıktan sonra... orada ilânihaye kalamaz. Rusya'nın menfaati, mümkün olduğu kadar sür'atle ülkede yeni (orijinal) mahallî idare­yi kurmaktır. Bu önemli amaç, ... askerî harekât ile aynı zaman­da, yani ona paralel olarak gerçekleştirilmelidir... Bunun için önce­den Başkumandanlıktan ayrı, özel bir büro (kantselariya) kurmak gerekir”.

Bu gerekçeyle ve Çarın emriyle, 16 Kasım 1876'da Çerkaski'nin Başkanlığında bir "Özel Büro" (Spetsialna Kantselariya) kurul­muştur. Bu büro, ileride büyüyecek olan "Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı"nın çekirdeğidir. Kuruluşuyla birlikte özel büroya verilen talimatta, özetle şu noktalar yer almaktadır: İşgal edilecek yerlerle ilgili olarak gerekli istatistikî ve ta­rihi bilgiler toplamak, mahallî sivil idareyi tedricen kurmak, ordunun arkasında mahallî sivil idarenin muntazam işlemesine bak­mak, yerli halktan bu idarenin kuruluşunda faydalanılacak kimse­leri seçmek, Bulgar kiliselerinin ve okullarının menfaatlerini gözet­mek, Bulgar taburları ve genellikle mahallî askeri kuvvetin kurul­masında Ordu Kumandanlığına yardım etmek, Rusya'da ve Rusya dışındaki Slav komiteleri ile Tuna ötesindeki (Rumeli'deki) Bul­garlar arasında irtibatı sağlamak, çeşitli projeler hazırlamak...

Önce bu talimata göre Petersburg'da işe başlayan "Özel Büro", Rusya Dışişleri, İçişleri ve Harbiye Bakanlıkları ile sıkı işbirliğine gi­rişti ve bu üç makamdan Çerkaski'nin emrine seçme elemanlar ve­rildi. İlk başta Büro, 28 kişilik bir kadro ile kuruldu (Russkaya Satrina, Mayıs 1895, T. LXXXIII, s. 13). Burada be­lirtmek gerekir ki, "Özel Büro"ya inanmış Panslavistler alındı ve kozmopolit düşünceli kimseler buraya sokulmadı. Daha sonra bü­yük Panslavist komiteler, özellikle Moskova ve Petersburg Komiteleri, tüzüklerinde yapılan bir değişiklik ile doğrudan doğruya Çer­kaski'nin 'Özel Bürosu'na bağlandı  (Russkaya Starina, Mart 1895, T. LXXXIII, s. 5-6). Rus mülkî ve askerî kadro­sundan gerekli elemanlar Mülkî İdare Bürosuna bağlandıktan son­ra, Panslavist komitelerinin tavsiyesi ile Türkiye dışında, bu arada Rusya'da bulunan bazı Bulgar Panslavistleri de büroya alındı. Ayrı­caca, Rusya'da öğrenim gördükten sonra Türkiye'ye dönmüş ve Mülkî İdare Teşkilâtınca kullanılabilecek Bulgarların listesi Panslavist komitelerce sağlandı.

Önce küçük bir büro hâlinde işe başlayan " Mülkî İdare Teşkilâtı", gittikçe büyüdü, kadrosunu adamakıllı genişletti. Teşkilâta 80 subay da alındı (Goran D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya, s. 79.)

Çerkaski bürosu önce, kurulacak mülkî idare ile ilgili istatis­tikî, tarihî, hukukî vs. bilgiler toplamakla işe başladı. Rus Dışiş­leri, Harbiye ve İçişleri Bakanlıkları dosyaları Çerkaski'ye açıldı. Bundan başka Türkiye'den, Avusturya'dan, diğer Avrupa memleketinden Türkiye'nin Tuna ve Edirne vilâyetleriyle ilgili bol miktar­da kitaplar, kanun metinleri, haritalar vs. getirtildi. Büroya bağlı çeşitli alt komiteler kuruldu. Türk mevzuatının boşluklarını araştı­rılıp bulmak için, Profesör M. Drinov, S. Lukanov, Bogişiç, İkonomov, N. Gerov, T. Burmov vs. gibi kişilerin katılmasıyla bir "hukuk iş­leri" komisyonu kuruldu. Tuna ve Edirne vilâyetlerinin demografik, sosyo-ekonomik ve kültürel durumu hakkında istatistikî bilgiler top­lamak göreviyle Albay L. Sobolev Başkanlığında ayrı bir komisyon kuruldu.

Mülkî İdare Bürosu Kasım 1876'dan Nisan 1877'ye kadar beş ay süreyle Petersburg'da çalıştı. Kadrosunu tamamladı. Kurulacak Bulgaristan'da kimlerin hangi görevlere tâyin edileceği tespit edil­di, görev dağıtımı yapıldı. Büro nispeten gizli çalışmakla beraber, yine de bazı yergilere uğradı. Daha ortada bir Bulgaristan devleti olmadığı hâlde Çerkaski'nin, buraya valiler, vali yardımcıları, polis müdürleri vs. tayinleri yaptığı yolunda söylentiler çıktı. Söylen­tilere ve yergilere aldırış etmeden Çerkaski çalışmaya devam etti. Çok yönlü hazırlıklar yapıldı, projeler, programlar hazırlandı.

Sa­vaş arifesinde Mülkî İdare Bürosu, Ordu Karargahı ile birlikte Petersburg'dan Kişinev'e taşındı. Orada kısa bir süre kaldıktan sonra, Bükreş'e yerleşti. Burada son hazırlıklar yapıldı, Rus orduları Tu­na'yı geçince, Mülkî İdare Bürosu da Tırnovo Şehrine gelip oturdu. Burası merkez kabul edildi. Çerkaski bir nevi Genel Vali durumundaydı. Kanun-kararname niteliğinde emirler çıkarıyor, bunları yü­rütüyor, valiler, vali yardımcıları vs. tâyin ediyor, bunlara emirler veriyordu. Rus işgaliyle birlikte, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı peyderpey kurulmaya ve işlemeye başladı. 1 Temmuz 1877 tarihinde Tulça, Ziştovi ve Tırnovo vilâyetleri kuruldu. Ondan sonra Rus işgali ilerledikçe yeni vilâyetler kurulmasına devam edildi.

Prens Çerkaski'nin başkanlığında kurulan Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı, ihtilâlci Panslavizmi temsil ediyordu. Daha doğrusu, ihtilâlci Panslavizm fikirlerini nazariyeden tatbikata, kuvveden fiile geçiren teşkilât idi. Seçme Panslavistlerden kurulu, geniş yetkilere sahip, disiplinli ve otoriter bir teşkilât olan mülkî idare teşkilâtı, iş­gal edilen Türk topraklarında bir çeşit ihtilâl yapıyordu.

Bu teş­kilât yöneticilerinin inancına göre, 1877-1878 savaşı, sadece bir as­kerî harekat olmaktan çok daha ileri, köklü bir operasyon hareketiydi. Yepyeni bir Slav devleti kuruluyordu. Bu devleti sağlam temellere oturtmak için işgal edilen toprakların alt yapısı değiştiriliyor, askerî işgal ile birlikte bir sosyo-ekonomik ihtilâl yapılıyordu.

Çok yönlü olan bu "ihtilâl" hareketi, bizi özellikle iki bakımdan il­gilendirmektedir. Bu kitabın konusu bakımından, Mülkî İdare Teş­kilâtının nüfus ve emlâk konusundaki düşüncelerine ve çalışmaları­na biraz daha yakından göz atmak gerekir.

Mülkî İdare Teşkilâtının önemle üzerinde durduğu konulardan biri nüfus meselesi idi. Daha Petersburg'da iken Çerkaski Bürosu, Türkiye'nin Tuna ve Edirne vilâyetlerindeki nüfus durumu hakkında etraflı bilgiler istatistikler toplanmıştı. Nüfusun dillere ve din­lere göre dağılışı, oranı; sancaklara ve kazalara göre yerleşme yer­leri vs. enine boyuna incelenmişti. Mülkî İdare Bürosu, Bükreş'te bulunduğu sırada, Türkiye üzerine yürüyecek Rus orduları için bir kılavuz kitap çıkarmıştı. "Bulgaristan'ı tanımak için malzemeler (Materialı dlya izuçeniya Bolgarii)” başlığını taşıyan bu kitabın da üçüncü bölümü nüfus durumuna ayrılmıştı. Burada da nüfusun milliyetlere ve dinlere göre dağılışı anlatılıyordu (Goran D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya, s. 70).

Avrupa Türkiye'sinin nüfus durumu yıllardan beri tartışılage­len bir konuydu. Bu toprakları Osmanlı-Türk İmparatorluğu’ndan koparmak, burada yeni millî devletler kurmak davasına hizmet için nüfus konusunda çok şey yazılıp söylenmişti. Belli politikaya hiz­met için kaleme alınan bu yayınların çoğu, Rumeli'de Türk-Müslüman nüfusu azınlıkta, buna karşılık Hıristiyan ve Slav nüfusu çoğun­lukta gösterme eğiliminde, çabasında idi. (Dr. Nicolas V. Microff, La population de la Turquie et de la Bulgarie au XVIII e et XIX e siécIes - Recherehes bib!iographiques avec données statistiques et ethnographiques. Sofya 1914-1928, T. I-III). Propaganda amacıyla yapılan bu yayınlar bir yana, bu defa artık realist olmak, Rumeli'nin hakiki nüfus durumunu objektif olarak görmek ve ona göre ted­bir düşünmek gerekiyordu. Çünkü artık nazariyattan tatbikata geç­me zamanı gelmişti.

Avrupa Türkiye'sinin nüfus durumuna objektif bir gözle bakılınca görülen durum şuydu: İleri sürülenlerin aksine, Rumeli'de Türk-Müslüman nüfusu öyle pek azınlıkta değildi. Hele İstanbul'un hinterlandı durumunda olan ve beş yüz yıldan beri Türk idaresinde bulunan Edirne ve Tuna vilâyetlerinde Türk-Müslüman nüfusu büyük bir yekûn tutuyordu. Fransa'nın Rusçuk Viskonsolosu Aubaret, 6 Ekim 1876 günü hükûmetine şunları yazıyordu:

"Avrupa Türkiye'sinde küçük bir Müslüman azınlığı bulunduğu yolundaki yanlış kanaati bu vesileyle düzeltmek faydasız olma­yacaktır. Yalnız Tuna Vilâyetinde... 1.130.000'i Bulgar olan 1.233.500 gayrimüslime karşılık 1.120.000 Müslüman bulunmak­tadır. Niş sancağı buna dahil değildir, fakat bu hiçbir şeyi de­ğiştirmez... Şu hâlde rakamlardaki eşitlik hemen hemen tam­dır.” (Archive;; des Affaires Etrangéres de France, CPC. Turquie, Roustchouk, 1876-1879, T. 3, f. 118-119. Aubaret iL M. Decazes, du 6 Octobre 1876, No. 29).

Bu bilgiye göre, Rusların "Bulgaristan" olarak adlandırageldik­leri Tuna Vilâyetinde Bulgar nüfusu, genel nüfusun yarısı kadar­dı. Türk-Müslüman nüfus ile Bulgar nüfus arasında hemen hemen tam bir eşitlik vardı.

Yine Berlin antlaşmasından önceki tarihlerde, Mayıs 1878'de, İstanbul Hükûmeti tarafından, Rus yazarı Teplov'un incelemelerine dayanılarak yapılan uzun bir tabloda, Rumeli'deki nüfus dağılışı teferruatıyla gösterilmiştir. Teker teker bütün kaza ve sancaklardaki Bulgar ve Bulgar olmayan nüfusu tespit eden bu tablonun, sancak­ların göre nüfus dağılışı şöyledir (Archives de l’Ambassade de Turquie â Paris, Safvet Pacha a Aarlfi Pacha, du 2 Mal 1876, No. 51062/40. Circulaire Confidentielle, Annexe. Travail sur la Bulgarie.):

 

Sancaklar

Bulgar nüfusu

Bulgar olmayan nüfus

Toplam nüfus

 Rusçuk

201.025

354.324

555.349

 Vidin

263.000

131.600

378.100

 Tırnova

188.500

112.000

299.500

 Tulça

40.570

188.930

229.500

 Varna

36.000

74.100

110.100

 Sofya

297.500

189.000

485.500

 Niş

283.500

148.100

430.600

 Üsküp

99.850

206.850

306.700

 İslimye

100.500

186.400

286.900

 Filibe

382.500

564.600

946.600

 Edirne

124.100

331.300

455.700

 Manastır

167.350

297.550

454.900

 Goriça

      -

241.100

241.100

 Serez

136.000

233.200

369.200

 Selânik

152.600

275.000

427.600

 Drama

26.500

91.100

117.600

 Gelibolu

42.200

160.000

202.200

 Tekirdağ

40.100

133.200

173.300

 Toplam

2.582.395

3.913.354

6.495.749

 

Bu tabloda görüldüğüne göre, Vidin, Tırnova, Niş ve Sofya sancaklarında Bulgarlar çoğunluktadır. Diğer bütün sancaklarda Bul­gar nüfusu azınlıktadır. Tabloda nüfus dağılışı Bulgar ve Bulgar ol­mayan diye ayrılmış, Türk-Müslüman nüfus ayrıca gösterilmemiş­tir. Fakat Tuna Vilâyetinde Bulgar olmayan nüfusun içinde pek az miktarda Rum, Ermeni ve Yahudi nüfus vardı. Diğer bütün nüfus Türk-Müslüman nüfustu. Yani, Tuna Vilâyetinin doğu kısımlarında, Rusçuk, Tulça ve Varna sancaklarında Türk nüfusu ezici çoğunluk­taydı.

Edirne Vilâyetinin İslimye, Filibe, Edirne, Gelibolu ve Tekir­dağ sancaklarında aynı şekilde bir miktar Rum nüfus vardı. Bura­larda da Türk-Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu anlaşılmakta­dır.

Yani, "Büyük Bulgaristan" devletinin kurulmak istediği bölge­lerde, iki buçuk milyon Bulgara karşılık, dört milyona yakın Bul­gar olmayan nüfus yaşamaktaydı. Bu dört milyonun en az üç mil­yonu Türk-Müslüman nüfustu. Slav ve slavofil yazarlar, bu mik­tarı biraz değişik tahmin edebilirler. Bulgar nüfusunu biraz fazla, Türk-Müslüman nüfusu da biraz az gösterebilirlerdi. Fakat bu çok bir şey değiştirmezdi. Muhakkak olan bir nokta vardı ki, o da, "Bulgaristan" adıyla propagandası yapılan topraklar, öyle iddia edil­diği kadar Bulgar değildi. Buralarda Bulgarlar gibi Bulgar olmayanlar da yaşamaktaydı. Yani, bu topraklar, tek milletli değil; çok milletliydi ve her halükârda buralarda en az Bulgarlar kadar Türk­-Müslüman nüfus da vardı.

Yeni Bulgar Millî Devletinin temellerini atmak, teşkilâtını kur­makla görevlendirilmiş olan "Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı"nın karşılaştığı bir numaralı problem bu nüfus problemiydi. Bulgar nü­fus kadar Türk-Müslüman nüfusun da yaşadığı, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklarını da katınca Bulgarların azınlıkta kaldığı bir böl­gede üniter ve tek milletli bir Bulgar millî devleti nasıl kurulabilir­di ve kurulsa bile bu devletin uzun ömürlü olması nasıl sağlanabilir­di? Rus orduları savaşı kazandıktan, Türk askerleriyle Türk memur­ları bu bölgeden çekildikten sonra kurulacak Bulgar Millî Devleti nasıl yaşayabilirdi? Türk-Müslüman nüfus olduğu gibi yerinde kalırsa kurulacak Bulgar devleti iki milletli olmaz mıydı? İleride bu devlet bir çeşit federasyona gitmez miydi? Kim bilir belki Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeler ileride yine Osmanlı Türk İmparatorluğuna katılmaya kalkışabilirlerdi. Her hâlde böyle bir toprak üzerin­de kurulacak Bulgar devleti sağlam temellere oturtulmuş olmazdı.

Hâlbuki Çerkaski ve onun yönetimi altındaki Mülkî İdare Teşkilâtı, kurulacak Bulgar devletini "sağlam temellere" oturtmak azmindey­di. Bulgar devletinin "ebedî" olmasını istemekteydi. Davanın en çe­tin düğümü buradaydı. Türk-Müslüman nüfusu bu topraklarda bı­rakmak, yeni Bulgar millî devletini çürük temellere oturtmak demek olurdu. Öyleyse, tarihi bir karar vermek elzem di ve bunun zamanı artık gelmişti.

Bulgarlar kadar Bulgar olmayanların da yaşadığı topraklar üzerinde bir Bulgar millî devleti kurabilmek için ilk akla nüfus mü­badelesi yapmak gelirdi. Bulgaristan sınırları içinde kalacak Türk­-Müslüman nüfusu, Bulgaristan dışındaki Bulgar nüfus ile mübadele etmek ehven-i şer bir tedbir olarak düşünülebilirdi. Fakat Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı kat'iyyen bunu düşünmemiştir. Daha son­ra Ayastefanos antlaşması sırasında Türkiye delegeleri tarafından bir nüfus mübadelesi teklif edildiği zaman da Ruslar bunu reddetmiş­lerdir.

Ayastefanos'ta Türkiye Delegesi Safvet Paşa 15 Şubat 1878 tarihli raporunda şöyle diyor:

"... Balkanlar’ın öte tarafındaki İs­lâmları bu tarafına ve bu tarafındaki Bulgarlar öte tarafına naklo­lunması ve bu münasebetle Balkanlar’ın her iki tarafında kalacak arazinin bedelli mukabeleden eshabına i,’ta edilmesi tasavvurunu derpiş eyledim. Fakat Rusya murahhasları bu tasavvuru... reddeylediler...” (Ali Fuat Türkgeldi /Yayına hazırlayan Prof. Bekir Sıtkı Baykal/, Mesail-i Mühimme-i Siyasiyye, Ankara 1957, Cilt II, ss. 313-317. Raporun tam metni.).

Yani, Rus makamları bir Türk-Bulgar nüfus mübadelesini düşünmedikleri gibi, teklif edilince de reddetmişlerdir. Yeni Bulgar devletini kurup teşkilâtlandırmakla görevlendirilen "Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı"nın çeşitli yazılarında, kararlarında bir Türk­ Bulgar nüfus mübadelesi fikrinin izine bile rastlamadım. Anlaşma yoluyla bir Türk-Bulgar nüfus mübadelesini reddeden Ruslar, buna karşılık fiilen bir nüfus ihtilâli yapmayı düşünmüşler, plânlamışlardır. Zira, Türk-Müslüman nüfusun, kurulacak Bulgar millî devleti içinde olduğu gibi bırakılması, millî devlet prensibinin mantığına aykırıydı. Millî devlet fikri, en saf şekliyle, bir devlet içinde bir tek milletin bulunmasını gerektiriyordu. Gerçi bu fikir hiçbir yerde yüzde yüz gerçekleştirilememişti; ama, bir millî devlet içinde yüzde elli ve hatta daha da fazla yabancı nüfus yaşatılamaz­dı. Bunları defetmek veya yok etmek, millî devlet ilkesi bakımından tarihî bir determinizm idi. Rus Panslavistlerinin, bu arada Çerkaski teşkilâtının bu konudaki fikirleri gayet net ve kesindi. Her ne pa­hasına olursa olsun, Türk-Müslüman nüfus, kurulacak Bulgaristan sınırları içinden atılmalı veya yok edilmeliydi. Tarihî anlarda büyük tarihi kararlar vermek bir zorunluluktu. Çerkaski'nin ilk verdiği ka­rar, işgal edilen topraklardaki Türk nüfusunu Rusya'ya sürmek ol­du. 1877 Temmuz ayı içinde bu kararın fiilen uygulanmasına da ge­çildi. Esir edilen Türk askerleriyle birlikte sivil Türk halkı da çoluk çocuk Rusya'ya sürülmeye başlandı.

Fakat buna Rusya Harbiye Na­zırı Milyütin razı olmamıştır. Türk ailelerinin savaş esirleriyle birlikte Rusya'ya sürülmekte olduğunu öğrenen Harbiye Nazırı ile Mülkî İdare Amiri Çerkaski arasında bu konuda yazışmalar, tartış­malar olmuştur. Milyütin, 15 Temmuz 1877 tarihli bir mektubunda Çerkaski'ye, "Siz kendiniz söyleyiniz, Bulgaristan'daki bütün Türk nüfusun Rusya'ya gönderilmesi düşünülecek şey midir?" diyor (Russkaya Starina, Ekim 1895, T. LXXXIV, s. 29).

Bu itirazlar sonunda, Türk ailelerinin Rusya'ya sürülmesi hareketinin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı ve genel olarak Panslavistler bu defa bir yok etme fikrini savunmuşlardır. Onların kanaatine göre bu savaş, Slav ırkıyla Türk ırkı arasında bir boğuşmaydı. Bir “ırk­lar savaşıydı”. Ayrıca bu savaşın Bulgarları kurtarmak, Türkleri ise cezalandırmak gibi tarihî bir misyonu vardı. Türkleri cezalandırma fikri İstanbul Konferansında ortaya atılmış, öteki büyük devletler­ce de prensip itibariyle kabul edilmişti. Bu görevi şimdi Rusya yük­lenmiş bulunmaktaydı. Öyleyse Rusya, bir ırk ve yok etme savaşı yap­malıydı. Çerkaski, Harbiye Nazırı Milyütin'e, açıkça, bu savaşın bir "ırk ve yok etme savaşı (une guerre de races et d’extermination)” olduğunu yazıyor.

Mutedil Ruslar arasında bu gaddarca fikre de itirazlar edildiği oluyor. Rus Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Jomini, "bu bir yok etme savaşı olacaktır! Ama 25 milyon insan kolay kolay yok edilemez" diye yazıyor (Ce sera une guerre d’extermination! Mais on n’extermine pas facilement 25 millions d’hommes!) (Charles and Barbara Jelavich, Ed. Russia in the East p. 65)

Jomini ayrıca, Petersburg Panslavist Komitesinin lideri Aksakov'u kastederek “Aksakov'un ve bütün bu Slav ekolünün şiddeti bizi fe­lâkete sürükleyecek” diye yazıyor.

Fakat Panslavistler ve Bul­garistan Mülkî İdare Teşkilâtı, "ırk ve yok etme savaşını" yürütmek­te ısrar ediyor. Mutedil Ruslar, korkaklık, ödleklik, Slav dâvâsına ihanetle suçlanıyor. Her ne pahasına olursa olsun bir nüfus ih­tilâli yapmak, Bulgar devletini sağlam temellere oturtmak bakımın­dan elzem görülüyor. "Nüfus ihtilâli", yani Tuna ve Edirne vilâyetlerinden Türkleri defetme veya yok etme hareketi, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtı tarafından plânlanmış ve şu şekilde uygulanmıştır:

1. Önce işgal edilen yerlerdeki bütün Türk-Müslüman ahali silâhsızlandırılmıştır. Bu fikir, daha İstanbul Konferansında ortaya atıldığı ve öteki Av­rupa büyük devletlerince de kabul edildiği için fazla itirazla karşı­lanmadan kabul edilmiştir.

2. İkinci safha olarak, Bulgarlar silâh­landırılmıştır. Bu fikir peyderpey uygulanmıştır. Önce Bulgar gö­nüllü taburları kurulup silâhlandırılmış, arkasında Bulgar çeteleri silâhla donatılmış, daha sonra da Bulgar halk kitlelerine silâh da­ğıtılmıştır. Ve silâhlandırılan Bulgarlar, silâhsız ve suçsuz Türk ahalinin üzerine saldırtılmıştır. Bu kanlı hareketlerin sebebi sorul­duğu zaman da, Bulgar halkının kendiliğinden galeyana gelip Türk­lerden intikam almış ve bunun önüne geçilememiş olduğu ileri sürülmüştür.

3. Üçüncü olarak, Don Kazakları silâhsız Türk halkının üzerine saldırtılmıştır. Kazaklar, bazen sözde "keşif" için ordudan 100-150 kilometre uzaklaşmış ve Türk köylerini süngüden, kılıçtan geçirmişlerdir. Belirtmek gerekir ki, Çerkaski, bütün Kazak bir­liklerinin Mülkî İdare Teşkilâtının emrine verilmesini ısrarla iste­miştir. Gerçi bunlar tamamen Çerkaski'nin emrine verilmemiştir; ama, Panslavistlerin etkisiyle Türk halkının üzerine saldırtılmışlar­dır. Bu hareket de, Kazakların zapturapt altına alınamayan, disip­linsiz, vahşi tabiatlı bir çeşit "başıbozuklar" oldukları şeklinde tevil edilmiştir.

4. Nihayet, olağanüstü bazı durumlarda asıl büyük Rus ordusu da, çok seyrek de olsa, Türk halk kitlelerine saldırmıştır. Ağustos 1877'de, Bele ormanına sığınmış olan civar köyler Türk halkı, Kazaklarla birlikte Rus ordusu tarafından imha edilmiştir. Temmuz-Ağustos 1877'de, Eskizağra, Yenizağra ve Tunca Vâdisi’n­deki Türk halk kitleleri General Gurko kumandasındaki Rus öncü kuvvetleri tarafından katliam edilmişlerdir. Ocak 1878'de, Meriç kıyısında, Harmanlı ile Edirne arasındaki 40-50 bin kişilik bir Türk göçmen kitlesi, İstanbul'a doğru yürümekte olan büyük Rus kuv­vetleri tarafından çiğnenmiştir... Bu gibi nadir fakat önemli du­rumlar dışında, Panslavistlerin ve özellikle Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtının "ırk ve yok etme savaşı" ve "nüfus ihtilâli" programı, silâhlı Bulgarlar ve Don Kazakları tarafından yürütülmüştür. Bu işe asıl Rus ordusunu fazla karıştırmak sakıncalı sayılmış ve silâhlı Bulgarlarla Kazakları sevk etmek uygun ve yeter görülmüştür. Be­lirtmek gerekir ki, Türk halkını yok etme hareketi, Rus ordularının Tuna’yı atladığı ilk günden başlamıştır. 26/27 Haziran 1877 gecesi Ziştevi yakınından Tuna'yı geçen 14. Rus Piyade Tümenine mensup askerlerle Bulgar gönüllü taburları, silâhlı Bulgar halkının da katılmasıyla, Ziştevi Türklerini kılıçtan geçirmişler, Türk mahallesini yağma etmişlerdir. Bir süre sonra, 3/15 Temmuz 1877 günü, Zişte­vi'ye gelen Rus Harbiye Bakanı Milyütin, katliam ve yağma habe­rinin doğru olup olmadığını Çerkaski'nin yardımcısı Anuçin'e sor­muştur. Anuçin olup biteni gizlememiştir. Bunun üzerine Milyütin şiddetle sarsılmış ve:

"Bütün bunlar feci! Yalnız vuku bulduğu için değil, bun­dan böyle de devam edebileceği için feci!" demiştir. Gerçekten Bakanın endişesi yerindeydi. Panslavistler âdeta kendisini bir olup bitti karşısında bırakmışlar, "ırk ve yok etme savaşı"na başlamışlardı. Böyle başlayan yok etme savaşı, Milyütin'in tahmin ettiği gibi, böyle devam edip gidecek ve sonunda Panslavist­lerin "nüfus ihtilâli" büyük ölçüde gerçekleşecekti.

Prens Çerkaski başkanlığındaki Bulgaristan Mülkî idare Teş­kilâtının plânlayıp uyguladığı ikinci bir hareket, "toprak ihtilâli" hareketiydi. Türk emlâkinin Bulgarlara devredilip mal edilmesi ha­reketi demek olan "toprak ihtilâli", terim olarak, ilk defa Sovyet akademisyeni Levintov tarafından ortaya atıldı.

Ayastefanos ant­laşmasının 75. yıldönümü dolayısıyla 1953 yılında Sovyet Bilimler Akademisi tarafından "Bulgaristan'ın Türk Boyunduruğundan Kurtuluşu - Makaleler Külliyatı" başlığı altında çıkarılan bir kitapta Levintov, uzun bir makale yayınladı ve 1877-79 yıllarında Rume­li'de bir "toprak ihtilâli" (agrarnıy perevorot) yapılmış olduğunu belirtti (N. G. Levintov, "Agrarnie otnoşeniya v Bolgarii nakanune Osvobojdeniya i agrarnıy perevorot 1877-1879 godov", Osvobojdenie Bolgarii ot Turets­kogo iga. Sbornik Statey, AN SSSR, Moskova 1953, s. 134-221). Geniş ölçüde Rus arşivlerine dayanan bu uzun makale, bildiğimiz kadar, "toprak ihtilâli" terimini ilk ortaya atan incele­meydi.

O tarihten sonra Bulgar yazarlarından Todorov (G. D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya prez 1877-1879, g., Sofya 1958), Berov (L. Berov, "İkonomiçeskite posleditsi ot ruska-turskata voyna prez 1877­-1878 g.", Osvobojdenieto na Bılgariya ot turskoto igo, 1878-1958, Sbornik statii, Sofya 1958), Natan (J. Natan, Stopanska istoriya na Bılgariya, Sofya 1958) ve diğerleri de "toprak ihtilâli" konusunda çeşit­li etütler yayınladılar. Bütün bu Sovyet ve Bulgar yayınları, 1877­79 yıllarında bir toprak ihtilâli yapıldığını, bunun çok kanlı olduğu­nu ve geniş bölgeleri kapsadığını belirtmekteydiler. Yalnız konuya, tabiatıyla, Marksist açıdan bakmakta ve bu hareketin bir "sınıf mü­cadelesi" olduğunu ileri sürmektedirler.

İddialarına göre, topraksız halk, toprak ağalarının çiftliklerini kanlı bir şekilde yağma etmişlerdir; yani, toprakları yağma edilenler ağalardı, yağma edenler ise topraksız köylülerdi. Sovyet ve Bulgar Marksist yazarları bu ha­rekette Çerkaski'nin Mülkî İdare Teşkilâtının rolünü de belirtmek­te, yalnız, hareketin, topraksız halkın kendisinden geldiğini, Mülkî İdarenin, sonradan kararnameler, nizamnameler çıkararak bunu meşrulaştırdığını ileri sürmektedirler.

Burada hemen belirtmek ge­rekir ki, toprak ihtilâli bir sınıf hareketi değil, Bulgarların Türklere karşı bir millî hareketiydi.

Çünkü bu alanda gözden geçirdiğimiz bin­lerce belgenin içinde, toprakları yağma edilen bir tek Bulgar çorba­cısının adına rastlamadık. Tersine, Bulgar çorbacıları da Türk top­raklarının yağma edilmesi hareketine köylüler gibi katılmışlardı.

Ay­nı şekilde "ağalık" ile alâkası dahi olmayan Türk köylülerinin top­rakları da yağma edilmekten kurtulamamıştı. Yani, Bulgarların zen­gini fakiri toptan yağma hareketine katılmış, Türklerin de zengini fakiri toptan yağma hareketine maruz kalmıştır. Bunun ağalıkla öteden yakından ilgisi yoktur. 30-40 dönümlük tarlası olan Türk köylüleri dahi bu yağma hareketinden kurtulamamışlardır.

Bu ha­reketin bir “sınıf hareketi” olduğunu iddia etmeye çalışan Marksist Sovyet ve Bulgar yazarları, toprakları gasp edilen bir tek Bulgar toprak ağasının adını verememektedirler. Kaldı ki, bu hareket yal­nız bir toprak hareketi olarak kalmamıştı. Türk halkının toprakla­rıyla birlikte taşınır ve taşınmaz bütün malları ve hayvanları da gasp edilmişti.

Türk mallarının tümüyle gaspı hareketi, çok önceden Rus Panslavistleri tarafından plânlanmıştı. İlk safha olarak Türk mal­larının Rus ordusunun ihtiyaçları için kullanılması kararlaştırılmış­tı. Zira Rus ordusunun ihtiyacı için Türk mallarının müsaderesi fik­ri, yetkili Rus makamlarına daha kolaylıkla kabul ettirilebilir diye düşünülmüştü.

Daha 28 Mayıs 1877 günü Prens Çerkaski bu fikrini Çar İkinci Aleaxndre'a açmış ve “harp içinde Bulgaristan'ın bütün kaynakları ordunun (Rus ordusunun) ihtiyaçlarını sağlamak için kullanılmalıdır” demiştir. Çar bu fikri uygun bulmuş ve “ben de za­ten bunu arzu ediyorum” diye cevap vermiştir (Russkaya Starina, Ağustos 1895, T. LXXXIV, s. 56-57). Bu, Panslavist­lerin gasp plânının Çar tarafından onaylanması demek. Mülkî İda­re Teşkilâtı Tımova'ya geldiği zaman Çerkaski'nin elinde, geniş bir gasp hareketinin plânları hazırdı. Bu plânlarda, Türklere ait hay­vanların, hububatın, saman ve ot stoklarının, Rus ordusunun ihtiyaçları için kullanılması öngörülmekteydi (Russkaya Starina, Ekim 1895, T. LXXXIV, s. 23).

Temmuz 1877'de Tırnova'ya ve Balkan'ın güneyine yürüyen Gurko ordusu, iaşe ve ik­mal güçlükleriyle karşılaşmış ve bu kuvvetlerin yerli Türk kaynak­larıyla beslenmesi fikri ileri sürülmüştür. Rus askerlerinin Plev­ne'de ilk yenilgileri üzerine, yerli imkânların Rus ordusunun iaşesi için kullanılması fikri daha fazla yayılmıştır. Zira, bu yenilginin Rus ordusunun ikmal ve iaşesindeki yetersizlikten ileri geldiği öne sürülmüştür (Russkaya Starina, Aralık 1895, T. XXXIV, s. 10-13, 18-20).

Bunun üzerine yerli imkânların sistematik olarak Rus ordusu­nun ihtiyacı için kullanılması fikri Başkumandanlıkça da prensip itibariyle kabul edilmiştir. Ayrıca, Tuna ve Edirne vilâyetlerinin ge­rek hayvan miktarı, gerek hububat, ot ve saman stokları bakımın­dan bütün Rus ordusunu besleyebilecek kadar zengin olduğu görül­müştür (Russkaya Starina, Ocak 1896, T. XXXV, p. 55-65).

Mülkî İdare Teşkilâtı yetkilileri ve Çerkaski'nin de iştirakiyle Başkumandanlık karargâhında yapılan önemli bir toplantı sonunda, 8 Eylül 1877 günü, Türklere ait bütün hayvanların, zahi­relerin, ot ve saman stoklarının Rus ordusunun ihtiyaçları için müsa­deresi plânı onaylanmış ve bu karar 13-15 Eylül 1877 tarihlerinde ordu birliklerine tamim edilmiştir (Russkaya Starİna, Ocak 1896, T. LXXXV, s. 68-69. Bu görüşmenin pro­tokolleri ayrıca şu kaynakta yayınlanmıştır: Sbornik ofitsial’nıh rasporyajeniy i dokumentov po boIgarskomu krayü, Vıpusk IV, s. 3-9).

Bunun üzerine önce Tuna Vilâyetinde, Türk mallarının gaspı için geniş bir seferberliğe girişilmiştir. Türklere ait hayvanlar, sürü­ler toplanmış, tarlalardan ve ambarlardan zahireler, ot ve saman yığınları müsadere edilmiştir. Bu, tarihte emsali görülmemiş ölçüde geniş bir sömürü hareketiydi.

İstatistik yetersizliği yüzünden, Rus ordularının ne kadar Türk malını sömürmüş olduklarını kesinlikle hesaplamak çok zor. Fakat bazı verileri hesaba katarak, bu konu­da tahmini bir hesap yapmaya çalıştık.

İhtiyat kaydıyla bizim var­dığımız sonuçlara göre: Rus orduları, iki yıla yakın işgal süresin­ce, Tuna ve Edirne vilâyetlerinde Türklere ait mallardan 600 bin ton saman ve ot, bir buçuk milyon ton zahire, 800 bin büyük baş ve 15 milyon küçük baş hayvan yemişlerdir. Bu kadar geniş ve yoğun bir sömürüye tarihte kolay kolay rastlanmaz. Valbert'in belirttiği gibi bu, devletler hukuku, harp hukuku kurallarının alt üst edilmesiydi.

Zira 27 Temmuz 1874'te, Rusya'nın da iştiraki ile Brüksel'de top­lanan Konferans, savaş hâlinde hükûmetlerin ve orduların görev ve yetkilerini tespit etmişti. Buna göre, işgal kuvvetlerinin sivil halka ait malları müsadere etmeye ve sömürmeye hakları yoktu. Valbert bu konuda şöyle demektedir:

“Hakikatte Prens Çerkaski tarafından alınan veya hazırlanan  tedbirler, Brüksel'de müzakere edilen proje ile işgalcilere tanı­nan hakları fazlasıyla aşmaktadır. (Bu projenin) ikinci kısmının­ 50. maddesi, “sivil halkın dini inançlarının, namusunun ve malının düşman ordusu tarafından saygı göreceğini’ belirtmek­tedir”. (G. Valbert, "Le Nouveau Droit des Gens et la Mission du Prince Tcherkassky", Revue des Deux Mondes, Paris, Tome XXII, III e periode, XLVII e annee, Aoüt 1877, p. 704)

Bugünkü Marksist Sovyet ve Bulgar yazarlarının bir “sınıf ha­reketi” şeklinde göstermeye çalıştıkları "toprak ihtilâlin (agrarnıy perevorot)” de bu genel hareket içinde plânlayıp uygulanmıştı. Burada bir önemli noktadan hareket edilmişti. 1862 ilâ 1876 yılları arasındaki silâhlı ayaklanma denemelerinde bir gerçek ortaya çık­mıştı: Bulgar halk kitleleri, İgnatiev'in ve Panslavist ekolün fikirleriyle fazla ilgilenmiyordu. Bulgar köylü kitlesi daha ziyade kısa vadeli maddî çıkarlarını düşünüyordu. Bu defa bu geniş kitleyi hare­kete geçirebilmek için ona Türk mallarını peşkeş çekmek icap et­mişti. Silâhlandırılan Bulgar kitlelerine, Rus ordusundan arta ka­lan Türk hayvanları ile Türk evleri ve Türk toprakları vaat edilince, bu kitle artık bunları “kendi malı” imiş gibi savunacak, böylece Panslavistlerin “nüfus ihtilâli” perçinlenmiş, ebedileştirilmiş olacak­tı (Fransa'nın Doğu Rumeli Avrupa Komisyonundaki Komiseri Baron de Ring, bu konuda Şunları yazmaktadır: “... Plus nous étudions la révolution faite dans ce pays par les victoires de l'armée russe, plus nous sommes persuadés que la cause principale du succés probablement durable de cette révolution se trouve dans le fait meme de l’émigration en mass e des musulmans... Si les co ndi tion s agraires étaient restees les memes aprés la defaite des Tures, le peuple Bulgare... n’aurait pas aujourd’hui les allures indépendantes qu'il a rapidement prises. Pour lui, le résultat le plus intéressant de la gurre a été l’expropriation de toute une classe d’habitants, qu’il haissait d’ailleurs et devant lesquels il avait toujours tremblé jusqu'alors. Au fond il s’est imaginé que cette expropriation aurait des effets éternels, et que toute la terre si riche... n’aurait plus d’autres maitres que lui. De lâ son ardeur â défendre l'oeuvre des Russes. La haine seule n’aurait pas suffi a éveiller en lui la passion révolutionnaire... si ces milliers de paysans... se sont emparés avec avidite des armes que leur ont prodiguees les Russes, il est extremement probable qu’ils revent de s’en servir beaucoup moins pour defendre les conceptions du General Ignatieff que pour assurer définitivement la possession des immeubles qui leur avaient été a moitié livrées par les ‘liberateurs’. "... De Ring a M. Waddington, Philippopolis, le 19 Juillet 1879, No. 69, Archives des Affaires Etrangeres de France, Mémoires et Documents, Turquie 1879, T. 94, ff. 281-288).

Artık Türk göçmenlerine geri dönme kapıları kapatılmış ola­cak, dönmüş olsalar bile bunlar, aç ve açıkta kalarak tekrar göç et­mek zorunda kalacaklardı. Plân, kısaca buydu.

Bulgar halk kitlele­rinin Türk mallarını gasp hareketine iştirak ettirme, önce bunları Türk mahsullerinin toplama işinde kullanmakla başlandı. Rus ordu­ları tam hasat mevsiminde Tuna Vilâyetine girmişlerdi. Tarlaların sahipleri Türk halk kitleleri yerlerinden kovulunca, mahsullerin toplanması işi Rus ordusuyla Bulgarlara kalmıştı. Çerkaski Mülkî İdare Teşkilâtına verdiği genelge emirle, Bulgar halk kitlelerinin de Türk tarlalarından mahsulleri toplama işinde kullanılmasını istedi. Bu işte kullanılırken Bulgarlara aynı zamanda “kendi mahsulleriy­miş gibi” toplamaları da bildirildi (G. D. Todorov, Vremennoto rusko upravleniye v Bılgariya... p. 128-130). Bu şekilde hem Bulgarları da­ha iyi çalıştırmak, hem de yavaş yavaş bu malları benimsemeye onları alıştırmak istenmişti. Çünkü Bulgarlar, kendilerine ait olma­yan mahsulleri toplamakta, hele bunları “kendi mahsulleriymiş gibi” görmekte tereddüt ediyorlardı. Basit Bulgar köylülerin dahi hak hukuk anlayışı Panslavistlerinkinden daha ileri, daha medenîydi. Türk mahsullerini toplatmak, Türk topraklarını Bulgarlara devret­me hareketinin ilk adımıydı.

Türk mahsulleri toplatılırken, aynı zamanda Bulgarların Türk evlerine yerleştirilmelerine başlandı. General Gurko kumandasında­ki Rus öncü kuvvetleri Eskizağra, Yenizağra taraflarından gerisi geriye Tırnova'ya çekilirken, Ağustos 1877'de, bazı Bulgar aileleri de Rus ordularıyla birlikte kuzeye göç etmişlerdi. Muhtaç durumda olan 14.375 Bulgar göçmeni vardı. Çerkaski idaresi, bir komisyon kurarak, bu göçmenleri Türk evlerine yerleştirdi. Fakat bununla ye­tinilmeyerek, muhtaç durumda olmayan 185.000 kadar Bulgar da Türk evlerine yerleştirildi.

Geniş bir kitle hareketi başlamıştı. On­ binlerce Bulgar ailesi, Balkan bölgelerinden ovalara doğru, Tırnova, Gabrova vs. civarından Tuna yaylalarına doğru sevk ediliyor, siste­matik bir şekilde Türk evlerine yerleştiriliyordu (Russkaya Starina, Ocak 1896, T. LXXXV, s. 74-75). Mülkî İdare Teş­kilâtı, tepkileri önlemek için bunların “geçici olarak” yerleştirildik­lerini açıklıyordu, ama el altından Bulgarlara “kendi evleriymiş gibi” oturmalarını da bildiriyordu. Bu hareket, Türk mallarını gasp ve Bulgarlara devretme politikasının ikinci adımıydı.

Bu plânlı, programlı gasp politikasının üçüncü ve sonuncu adı­mı, doğrudan doğruya Türk topraklarını Bulgarlara mal etme, yani “toprak ihtilâli”ni tamamlama hareketi olmuştur. Onun için de Çer­kaski idaresi, önce Türk topraklarından mahsullerin Bulgarlar ta­rafından toplanmasını emretmişti.

Arkasından bu toprakların Bul­garlar tarafından ekilmesi talimatını vermişti. Daha sonra, ertesi yıl da bu topraklardan mahsullerin Bulgarlar tarafından toplanması emrini çıkarmıştı (G. D. Todorov, Vremennoto rusko upravlenie v Bılgariya... s. 130). Böylece Bulgarların “geçici işgalleri” kesin­leşmiş, yani Türk toprakları nihaî olarak BulgarIara mal edilmişti.

Belirtmek gerekir ki, Türk halkına ait emlâk ile birlikte vakıf toprakları ve Türk Devletine ait gayri menkuller de Bulgarların elleri­ne geçmişti. Bulgaristan Prensliği kurulduktan sonra, 1880 yılında Bulgarlarla emlâk meselesini görüşmek üzere Sofya'ya gönderilen Türkiye Komiseri Nihat Paşa, yanında 100 sandık dolusu tapu da götürecek (Konstantin İreçek, Bılgarski Dnevnik, Plovdiv-Sofya 1930, T. I, s. 140), çetin müzakereler yapacak, fakat Türk emlâkini Bul­garlardan kurtarmak mümkün olmayacaktı...

Son olarak birkaç söz eklemek gerekirse denilebilir ki: Rus Panslavistleri, eğitim yoluyla, silâhlı hareketler yoluyla, milletlerara­sı propaganda ve diplomasi yoluyla ve nihayet savaşla Türkiye toprakları üzerinde yeni bir Slav millî devleti kurmak için sabırla, prog­ramla, plânla çalışmışlardı. Çok milletli bir toprak üzerinde tek mil­letli bir millî devlet kurmak kolay bir iş değildi ve elbette büyük ıstıraplar doğuracaktı. Fakat, bu ıstırapları asgariye indirmek için, ehveni şer olarak, bir nüfus mübadelesi yapmak insanı ve medenî bir davranış olurdu.

Nitekim yarını yüz yıl sonra çok milletli Osmanlı topraklarının bir başka bölgesinde, Anadolu’da, bir Türk millî dev­leti kurulurken Atatürk, Türk ve Rum halklarının barışçı yolla mübadelesine gitmişti. Fakat Rus Panslavistleri bunu yapacak yerde fiilen Türk halkını kovmak ve mallarını gasp etmek yolunu tutmuş­lardı.

Daha da ileri giderek Ruslar, Bulgar ayaklanmasında ölen 3-4 bin kadar Bulgarın intikamını almak için bütün Rumeli Türk hal­kını cezalandırmak kastı ile Tuna'yı atlamışlardır. Rus orduları Tuna'yı geçerken, açıkça Rumeli Türk halkının canını ve malını almak fikri taşıyorlardı. Bir “ırk ve yok etme savaşı” fikri, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilâtında ve Rus ordusu saflarında hâkimdi.

Bu fik­rin sonucu olarak, masum Türk halk kitlelerine karşı girişilen kat­liam hareketleri birbirini kovalamıştır. Daha ilk günlerinde Türk-­Rus Savaşı bir “ırk imhası”, “Türk imhası” şeklini almıştır. Bugünkü­ dilde bu hareketin adı génocide'dir. Rus Panslavistlerince plân­lanan bu “ırk imhası” hareketine ve bunun bir de sosyo-ekonomik ihtilâl ile perçinlenmesine bakarak, 1877-78 Türk-Rus savaşının sa­dece bir Bulgar millî devleti kurmak amacı gütmediğine, onun çok ötesine geçtiğine hükmedilebilir. Savaşı iki devlet orduları arasın­daki bir çarpışma olmaktan çıkarıp, askerden sivile, ordudan halka indiren, tek kelimeyle Türk ve Slav ırkları arasında bir boğuşma şekline sokan bu Panslavistler, açıkçası Türk soyuna karşı amansız bir savaş açmışlardı. Artık Bulgarları "kurtarma" rolü ikinci plân­da kalıyordu.

Daha Kırım Savaşı sırasında ırkçı Rus Panslavizminin Türk ve Germen ırklarına karşı amansız bir savaş açacağı, Avusturya’yı ve Almanya’yı dize getirip Türkiye’nin üzerine oturacağı yazılmış, söylenmişti. Buna rağmen, Batı Avrupa devletleri, bu savaş arife­sinde davayı bir Panslavizm hareketi şeklinde görmeyip Haç ile Hi­lâlin, Avrupa ile Asya’nın bir çarpışması şeklinde, Müslümanlık-Hıristiyanlık davası olarak yorumlamışlar ve Türkiye'ye karşı bir “or­tak diplomatik cephe” kurarak “vur abalıya (deux poids et deux mesures)” politikası gütmüşlerdir.

1876 İstanbul Konferansı arife­sinde Batı Avrupa Devletleri, maalesef, Türkiye’ye karşı adam akıllı menfî duygular besliyorlardı.

İtalya, "Türkiye Hıristiyanları için fiilî garantiler sağlanmadığı müddetçe Hıristiyanlık vicdanının tat­min olamayacağı" kanısındaydı (F.O. 424/37, p. 18, No. 19, Salisbury to Derby, Rame, November 30, 1876, No. 7: "I had an interview this morning with Signor Malegari, the ltalian Minister for Foreign Affairs... His Excelleney began by empatically expressing the opinion that the conscience of Christiandam would not be satisfied unless effective guarantees were provided for the better government of the Christian populations of Turkey...").

Avusturya-Macaristan, Rusya tarafından önüne atılan “Bosna-Hersek kemiğine” karşılık, Rusya'nın istilâ plânlarına göz yumuyordu (Charles and Barbara Jelavich, Ed., Russia in the East 1876-1880... p. 48: Jomini it Giers, du 28 Juin 1877: "L’Autriche ne se contentera pas de l’os bosnien a ronger...").

Fransa ise, Bosna-Hersek'in Avusturya, Makedonya'nın İngiltere tarafından işgaline karşılık Ru­meli'nin Rusya tarafından işgaline razıydı (F.O. 424/37, p. 12, No. 12, Salisbury to Derby, Paris, November 21, 1876, No. 1: "I called this morning upon the Duc Decazes, and had a Jang conversation with him on the subject of the Conference of Constantinople... He admitted throughout that the individual occupation of Turkish territory by Russia was out of the question, but he seemed at first disposed to support the second kind the parallel accopation; assigning to Austria, Bosna and Herzegovina; to Russia, Buıgaria; and to England what he called Macedonia...").

Almanya İmparatorlu­ğu’nun mağrur "Demir Şansölye"si Bismarck, daha da ileri gitmek­teydi. Onun kanaatine göre, Türkiye iflâh olmazdı, Türkiye'yi kur­tarmayı düşünmek yerine, yıkıldıktan sonra neler yapılabileceğini düşünmek lâzımdı; İstanbul'un İngiltere tarafından işgali, "Avrupa medeniyeti için pek faydalı" olurdu, Bosna-Hersek Avusturya'nın, Mısır İngiltere'nin, Bulgaristan ise Rusya'nın payına düşmeli; Türk­lere yalnız İstanbul ile civarında küçük bir toprak parçası bırakılmalı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun arta kalan kısmı Yunanlılara verilmeliydi (F.O. 424,/37, p. 15-16, No. 15, Salisbury to Derby, Berlin, November 23, 1876, No. 3, Confidential: "He /Bismarck/ considered that the task which Her Majesty's Govern­ment were undertaking was a hopeless one. Turkey, he said, could not be resuscited... He Suggested that England should take Egypt 5,0 per share of the spoils of Turkey... He said that he thought it would he very useful to European civilization if we were to occupy Constantinople... On the whole, I think that... Prince Bismarck does not believe in a solution, and is only occupied in settling what shall be done when the Turkish Empire falls to pieces. He plans a rearrangement of the map of Europe, in which Bosnia and Herzegovina would fall to the share of Austria, Egypt to Great Britain, Bulgaria passibly to Russia, which the Turks would keep Stamboul with some of the surrounding country, like the Eastern Empire in its latest days, and the rest of the Turkish Empire would be handed over to Greece...").

Fakat Türkiye zararına büyümek ve Slav emellerini hoş görmek politikası güden Avusturya'nın, bir gün, Panslavizm is­tilâsı karşısında, Viyana ve çevresinden ibaret iri başlı, kürdan vü­cutlu bir devletçik hâline düşeceği ve hatta Viyana'nın göbeğinde sipsivri bir Slav anıtının kör gözlere batarcasına yükseleceği hesaplanmamıştı.

Bismarck ise, Panslavizmin bir gün kendi imparatorluğu­na karşı da dönebileceğini, bunun Avrupalılık-Asyalılık, Müslümanlık­-Hıristiyanlık mücadelesi ile ilgisi olmadığını görmemiş veya görmek istememişti. Slav dalgaları karşısında Alman şövalyelerinin bin yıl­dır at oynattıkları Königsberg şehrininbile, tıpkı bizim Varna’mız, Plevne’miz, Filibe’miz derekesine düşerek bir gün Kaliningrad olabileceğini ve tıpkı Rumeli Türk halk kitlelerinin felaketli göçleri gibi, yıllar sonra milyonlarca Alman ailesinin de asırlık yurtlarından ko­vulabileceğini, mağrur "Demir Şansölye" kestirememişti.

Basireti bağlanmışçasına Avrupa büyük devletleri, Panslavist Rusya kar­şısında Türkleri yapayalnız bırakmışlardı. İstanbul Konferansında, ayaklanmada ölen Bulgarlara karşı tüm Rumeli Türklerinin toptan cezalandırılması istenmiş ve Türkiye buna razı olmayınca da bu “ce­zalandırma” görevi, Panslavist Rusya'ya verilmişti. Rusya hem suç­lu, hem güçlüydü.

Savaş sırasında Panslavistlerin plânlı génocide hareketini yerinde inceleyen Fransız diplomatı Challet'nin dediği gibi, "bir cinayetin intikamını almak için masum olan kimse suçlunun eline teslim edilerek suçlunun kendisinden faydalanılmıştı (Archives des Affaires Etrangeres de France, C.P., Turqule, Octobre 1878, Vol. 421, ff. 54-55. M. Challet, Délégue de France dans la Commisslon internationale du Rhodope, a M. Fournier, Ambassadeur de Fran­ce a Constantinople, le ler Octobre 1878: "... le peuple (russe) chargé, au nom de l’humanlté, de punir quelques excés deplorables commis au sein d'une na tion qu'on traitait de sauvage, n’avalt joué qu’une commédie, devant laquelle l’Europe civilisée s’est laissée attendrir, pour se livrer en pleine liberté a l’extermination froide­ment prémécditée de plusieurs millions d’individus. Comment ne pas dire a l’Europe, que nous envoyait pour le connaître, que nous avions vu prés de deux cent mille malheureux au Rhodope mourant de faim, aprés avoir échappé, comme par miraele, a la mitraille de l’artillerie russe, a la lance des Cosaques ou a la brutalité d’un soldat qui ne respectait ni le sex ni l’enfance?... L'Europe ne peut avoir deux poids et deux mesures et oublier sa propre indignation, ce cri poussé de toutes parts en 1876 qui coalisait en croisade toutes les Puissances, sur le simple signe d'un homme d’Etat, montrant du doigt les massacres et les cruautés reprochables tout au plus a quelques Musulmans fanatiques... Une Commission... fut chargée de rechercher les coupables et sur la déposition des victimes ou de leurs amis, l’Europe exigea qu’on sevit non seulement contre les auteurs des crimes, mais aussi contre la nation /turque/ entiére que l'on rendait responsable des fautes de quelques egares, et l'on vit la Conférence (de Constantinople), puis la guerre, les maux irréparables que nous avions a constater et finalement la ruine de l’Empire ottoman sur laquelle s’étende victorieusement le Slavisme... Au nom de l’émancipation chrétienne on chargea la Russie de châtier la Turquie. Notre examen pourra bien démontrer que pour venger un crime, on s'est servi du coupable en lui livrant la victime. N'est pas la Russie, en effet, qui a tout préparé pour servir a ses desseins de conquete en Orient et qui ne recule devant aucun moyen pour arriver a ses fins? Ce moyen, l’extermination d’une race, en pouvions-nous douter en face de tant de preuves? ...").

Ve Panslavist Rusya, güya Avrupa iradesi, Hıristiyanlık vic­danı ve medenî dünyanın arzusu adına “suçlu Türkü cezalandırmak” ve “zavallı Bulgarları kurtarmak” misyonuyla, 24 Nisan 1877 günü Türkiye'ye savaş ilân etti; 26/27 Haziran 1877 günü de Ziştevi yakınından Tuna Vilâyetine girdi. Ondan sonra, plânlı génocide hare­keti sistematik şekilde yürütüldü.

Tuna ve Edirne vilâyetinin ancak iki bölgesinde Türk nüfusu toplu hâlde kalabildi.

Birinci bölge, "Dört Kal'a bölgesi" de denen Şumnu-Rusçuk-Silistre-Varna bölgesiydi ki, buraya Ruslar savaşla girememişlerdi.

İkinci bölge Rodoplar böl­gesiydi. Buraya da Ruslar tamamen hâkim olamamışlar ve burada­ki Türkler, Rus-Bulgar yayılmasına karşı bir millî mukavemet hareketine girişmişlerdi.

Diğer bölgeler, Türk unsurundan hemen hemen tamamen temizlenmişti ve yüz binlerce masum Türkün ceset­leri üzerinde Slavlığın muzaffer bayrağı dalgalandırılmıştı.

1877-1878 Rumeli Türk göçmenleri, Panslavistlerin önceden plânladıkları “ırk imhası (gébocide)” hareketinden mucize kabilinden canlarını kurtarabilen “kılıç artıkları” idi. Bunların acıklı ya­şantıları ayrı bir konudur. Biz, şimdilik bu konuda belgeleri yayınlamakla yetiniyoruz.

Panslavizmin öncüsü Jan Kollar, bundan 150 yıl kadar önce "Bütün milletler son sözünü söyledi, Slavlar, şimdi ko­nuşma sırası bizimdir!" demişti. Bu 150 yıl içinde Slavlık gerçekten sözünü söylemiş, söylediklerini de yapmıştır.

BİZ, "ARTIK KONUŞMA SIRASI TÜRKÜNDÜR" DEMEDEN ÖNCE, SÖZÜ BELGELERE BIRAKIYORUZ.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1