|
|
FELÂKETE DOĞRU |
|
|
“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN SEKİZİNCİ BÖLÜMÜNÜ, BAŞTA ESKİ RUSÇA ÖĞRENCİM VE ÇOK SEVGİLİ DOSTUM, ELEKTRONİK YÜKSEK MÜHENDİSİ ÖMER KAYAHAN YALÇIN İLE, BİLGİSAYAR UZMANI SEVGİLİ ALİ KALBİSADE OLMAK ÜZERE, BİLGİSAYARIMIN BAKIMINI ÜSTLENEN SEVGİLİ DATAMED EKİBİNE İTHAF EDİYORUM.
SEMRA KANAT30 Temmuz 2004
ANMA VE TEŞEKKÜR:
BİZLERE YURT EDİNEN KOCA OSMANLI’YA, BİZLERİ BAĞRINA BASAN BÜYÜK ATATÜRK TÜRKİYE’SİNE SAYGI, SEVGİ ve ŞÜKRANLA...
OSMANLI İMPARATORLUĞU TÜRKİYE CUMHURİYETİ 1299-1922 1923
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN KURUCUSU TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU OSMAN GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1258-1326) (1881-1938)
RUHUNUZ ŞAD OLSUN!
KİM TÜRKTÜR?
Millî şuur ve gurura malik liderlerin en büyük faydası, toplumu aşağılık duygusuna düşmekten korumaktır. Bir millet büyük iş yapabilmek için, kendisinin büyük millet olduğu inancını duymalıdır. Atatürk devrinde, Türk milleti nüfus, servet, teknik ve kültür bakımından, bugüne göre çok geride olmasına rağmen, manevî güç bakımından kudretliydi ve onun içindir ki, kendisinde her tehlikeyi yenebilmek inanç ve kudreti bulunuyordu. Halbuki önderler ve aydınlarda aşağılık duygusu olursa, o milletin kalkınmasına imkân yoktur. Çünkü kalkınma hamlelerinin boşuna olacağı kuruntusu ruhlara işlenmiş, gönüller ümitsizlikle dolmuştur. Zafer hiçbir zaman, mahvolduklarını sananlar tarafından kazanılmaz. Sözlük anlamı "ant" ve "uzak hedef' demek olan "ülkü", topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler. Ülkü, ilk önce insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuur altlarında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, millî liderler tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, liderinin ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür, önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir. Millî ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakâr insanlarla doludur. Fedakâr insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerin hâkimiyeti demektir. İnsan toplumları insanî meziyetlerle yaşar. Hayvanlaşmış toplumlar refah ve dıştan büyüklük içinde olsa, yıkılmaya mahkûmdur. Eski Roma gibi. Ancak kabiliyeti ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından koşar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla aşağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister. Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. "Kimler Türktür?" diye sorulacak olursa; cevabımız şu olmalıdır: İster yurt dışında olsun, ister yurt içinde, kendini Türk hisseden, "Ben Türküm ve bundan gurur duyuyorum!" diyen herkes... Türk olmaktan hiçbir maddî menfaat beklemeden Türkiye'ye hizmet etmekten gurur duyan herkes. İnsanlarını seven, kendinden önce yurttaşlarının ve milletinin menfaatlerini gözeten herkes. Hainlere her yerde karşı çıkacak kadar cesur olan, ülkemizi bütün dünyanın en uygar ülkesi hâline getirmek için ön koşulsuz kendi imkânları içinde elinden geleni karşılıksız yapan herkes Türktür.
II. Abdülhamid
Sabah, 12.10.1996 II. Abdülhamid. Tercüman, İstanbul 1990
93 Muhacereti ile yakından bağlantılı Türk-Rus savaş felâketine doğru hızla ilerlerken, 1876-1909 yılları arasında padişahlık yapan II. Abdülhamid’i kısaca tanıtmayı uygun gördüm. İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842’de İstanbul’da doğdu. Bunalımlı bir dönemde Batıya karşı dengeci, Doğuya karşı İslâmcı politikalar izledi, ülke içinde mutlakiyet dönemini güçlendirdi. 31 Mart Olayı ile alâkası olduğu gerekçesiyle, İttihat ve Terakki tarafınca tahttan indirildi ve Selânik’e gönderildi. 1912’de İstanbul’a getirilerek, Beylerbeyi sarayında gözetim altına alındı. 10 Şubat 1918’de vefat etti.
Ressam Halifenin Hilâfet Arması
Hürriyet, 15 Aralık 2000
Son Halife Abdülmecid Efendi, Türk resmin önde gelen isimlerindendi. Çamlıca’daki köşkü devrin entelektüellerinin uğrak yeri ve bir çeşit akademi gibiydi. 1922’de Halifeliğe seçildi, 15 ay boyunca o makamda kaldı ve Hilâfetin 3 mart 1924’te çıkarılan 431 sayılı kanunla lâğvedilmesinden sonra bütün Osmanlı ailesiyle beraber sürgüne gitti. Sürgünde yaşadığı Fransa’da bizzat çizdiği bu hilâfet armasının fotoğrafı ilk kez yayınlanıyor.
Abdülmecid Efendi, Osmanlı hükümdarı Abdülaziz’in oğluydu. İstanbul'da 1868'de doğdu, 1944'te Paris'te sürgünde öldü. Birkaç yabancı dil bilir, resimle ve batı müziğiyle uğraşır, modern Türk resminin ilk ustalarından sayılırdı. Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurucularından biriydi. Besteleri batı formlarındaydı; konçertolar, oda müziği eserleri ve piyano parçaları besteler, bunları köşkünde kadınlardan oluşturduğu topluluklara çaldırır, Türkiye içinde ve dışında açılan resim sergilerine yağlıboya tablolarını gönderirdi. İstanbul'daki yabancı elçiliklerin raporlarında ondan bahsedilirken, “fes giymediği zamanlarda iyi yetişmiş bir Fransız'ı andırıyor” gibisinden ifadelere rastlanırdı. Abdülmecid Efendi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1922'de Halifeliğe seçildi ve 15 ay boyunca o makamda kaldı ve Hilâfetin 3 mart 1924’te çıkarılan 431 sayılı kanunla lâğvedilmesinden sonra bütün ailesiyle beraber sürgüne gönderildi. Önce İsviçre’ye gitti, birkaç ay burada yaşadıktan sonra Fransa’ya geçti ve hayata 1944'te Paris'te veda etti. Burada, son halife Abdülmecid Efendi'nin bizzat çizdiği Hilâfet armasını görüyorsunuz. Armanın üzerindeki hicri 1351 tarihi milâdi 1932'ye geliyor ve Halife Abdülmecid Efendi'nin armayı Fransa'da sürgünde yaşarken hazırladığı anlaşılıyor. Abdülmecid Efendi'nin bazı yazışmalarında da kullandığı armanın fotoğrafı ilk kez yayınlanıyor.
Sultan Mehmet Reşad
Sultan Mehmet Reşad. Tercüman, Ansiklopedi, İstanbul 1990
Sultan Abdülhamid’in tahttan indirildiği gün (27 Nisan 1909), kardeşi Mehmed Reşad “V. Mehmed” unvanı ile tahta çıkarılmıştır. 32 yıldır veliaht makamını işgal eden Sultan Reşad 65 yaşındadır ve bu yaşta tahta çıkan ilk padişahtır. Sultan Mehmed Reşad Mevlevîdir. Farsçayı iyi bilir ve güzel şiirleri vardır.
26 Haizran 1911. Sultan Mehmed Reşad bütün Rumeli’yi gezerek, Osmanlı halkının maneviyatını güçlendirdi. Meşhedinde kılınan Cuma namazında 100.000 kişi katıldı.
HAÇ GÖLGESİNDE CENAZE NAMAZI
Osmanlı Hanedan reisi Mehmet Orhan Osmanoğlu, yedi kişiyle toprağa verildi... Son yolculuğu. Nice’de, Osmanoğlu’nun tabutuna omuz verecek kimseler bulunamadı ve tabutu mezarlığa şirketinin memurları taşıdı. Fransa’da kefenle gömmek yasak olduğu için Osmanoğlu tabutla toprağa verildi. Tunuslu imam ve haç... “Son Osmanlı”nın cenaze namazını sadece dört Arap kıldı... Mezarlığın Müslümanlara ayrılan köşesinde ve haçın gölgesinde kılınan namazda, imamlığı Tunuslu Tuhami bin Selâm yaptı... Halife Torununun cemaati... İşte, Fatih, yavuz, selim, Muhteşem Süleyman ve Abdülhamid soyundan gelen Mehmet Orhan Osmanoğlu’nun mezarı başındaki katılanlar.... Sadece dört Arap ve arkadaşımız Murat Bardakçı... Hanedandan üç kişi... (Soldan) Sultan Abdülmecit soyundan Melike Giraudy “hanımsultan”, II. Abdülhamid’in torunu Bülent Osman ve Melike Giraudy’nin kız kardeşi Emine Chauvel “hanımsultan”. Hürriyet, 27.3.1994
Bugün değil de, 70 küsur yıl önce başında olsaydı, bayraklar yarıya inerdi... Sadakalar dağıtılır, en ücra köydeki İki kuzini, camilere kadar mevlitler okutulur, hatimleri yapılır, mahkûmlar serbest bırakılırdı... Hükûmet en az bir hafta yas ilân eder, sarayın önündeki başsağlığı Kuyrukları kilometreleri bulurdu. Resmî ağlayıcılar cenaze güzergâhına yerleştirilir; halk, "Bizi bırakıp nereye gidiyorsun!..." diye feryat ederdi... Askerler yakalarını yırtar, kasketlerini paralardı... Mehter sabahlara kadar nöbet vurur, borular pes sesten dem tutardı... Hükümdarın ölüm haberi alınır alınmaz yaşanırdı bunların hepsi... Sonra cenaze alayı kurulur, sadrazam alayın başına geçer, paşalar sıra olur, omuzlara alınır, camiye gidilir, şeyhülislam cenaze namazını kıldırır ve hemen yeni sultanın eteğini öpmeye koşulurdu. Tabii, hiçbiri olmadı bunların... Cenaze alayı niyetine, sadece yedi kişi vardı...Musalla taşının yolculuğunu, büyük dedeleri Fatih, önündeki şeyhülislamın yerini, Fransızca konuşan Tunuslu imam almıştı...Tabut omuzlar yerine, üçüncü sınıf cenazelerde kullanılan bir Renault minibüse yüklenmişti... Değil mevlitler okunup, hatimler indirilmesi, mezarın başında talkım bile verilmedi, zira Arap imam talkımı bilmiyordu. İki kuzini, kuzenlerinin kocaları ve bir erkek yeğeniyle çok yakın bir Türk dostunun dışında, mezarlığa kimse gelmedi. Sadece genç bir kız, her gün öğle yemeğine gittiği hava alanındaki lokantanın Portekizli garsonu Nicole, tabutu ziyaret etti. Kefene bir öpücük gönderip, Au revoir commandant..." dedi sadece... Orhan eski pilottu, "prens"ten çok "kumandan" denmesinden hoşlanırdı ve Nicole de öyle yaptı... İşte, Fransa'da önceki hafta vefat eden, Türkiye'de Cumhuriyet yerine Osmanlı rejimi devam etse, “İkinci Orhan" unvanıyla devletin hâkimi olacak olan Mehmet Orhan Osmanoğlu toprağa böyle verildi. Torunlarının Nice’deki bu tek kişilik yolculuğunu büyük dedeleri Fatih, Yavuz, Muhteşem Süleyman ve Abdülhamit rüyalarında görseler hayra yormaz, sıçrayarak uyanır ve derin bir "Estağfirullah!..." çekerlerdi her hâlde..
Kenize Murat’ın büyük babası Sultan Murat ve büyükannesi Hatice Sultan.. Damarlarında otuz yedi padişahın kanı dolaşıyor. Osmanlı saltanatı sürseydi, prenses olacaktı. Ancak o yazılarıyla varlığını sürdürmeyi yeğliyor. Tek kelime Türkçe bilmediği için Türkiye'de yaşamadığını söylüyor Murat. Her şeye rağmen, kesinlikle Türk ve Müslüman olduğunun da altını çiziyor. Amica, Mayıs 1999
Paris’te Nostaljik Buluşma
Annesi güzeller güzel Selma Hanımsultan, yani Padişah IV. Murat’ın torunu. Babası, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan Badalpur eyaletinin yakışıklı mihracesi. Kenize Murat, “Saraydan Sürgüne” adlı kitabında şaşaalı bir saltanat dönemi geçiren annesini hazin öyküsünü anlatıyor. ... - Sürgünlere sebep Atatürk'e karşı kininiz var mı? - Asla. Ona karşı kızgınlığım hiç olmadı. Mustafa Kemal Türkiye'yi kurtardı. Bu daha önemliydi. Elbette 24 saat içinde sarayı boşalttırması pek "sempatik" değildi, ama hanedanın kalmasıyla sorunların azalmayacağını da tahmin etmişti. Bence bu sürgünlerde biz kadınlar daha şanslıydık. Erkekler tüm varlıklarım kaybedip, birer birer bunalıma girerlerken, biz zengiliğimizi kaybettik, ama özgürlüğümüzü kazandık. Fena değil! Bundan memnunum. ...
İstanbul Ortaköy Saray-i Hümayunları
SARAYDAN SÜRGÜNE
Öykümüz, Hristiyanlık âlemini yüzyıllardır titretmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da, Ocak 1918’de başlamaktadır. Batılı devletler sonunda uzun süredir “Avrupa’nın hasta adamı” denilen köklü İmparatorluğun gücünü kırabilmişler ve enkazını paylaşma kavgasına girmişlerdir. Kırk iki yıl içinde Osmanlı tahtına üç kardeş çıkmıştır: Sultan Murad, onu tahttan indirip ve göz altına aldıran ve kendisi de İttihat ve Terakkiciler tarafından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid ve onun yerine geçen Sultan Reşad. Ortaköy’de, V. Murat’ın torunu olarak, bir sarayda doğan Selma Hanımsultan, İmparatorluk çökerken çocuk yaşta idi. Savaş ve işgal yıllarını İstanbul’da geçirdikten sonra, Osmanlı hanedanı mensuplarının yurt dışına çıkarılışında, annesi Hatice Sultanla beraber, Fransız mandası altındaki Lübnan'a giderek Beyrut'a yerleştiler. Damat baba kendilerine katılmamıştı. Geride bıraktıkları saray hayatından tamamen farklı, sıkıntılı bir yaşam içinde, bir Fransız okulunu bitirdi. İlk genç kızlık duyguları hüsranla sonuçlandı. Bir racayla evlenmeyi kabul edip, Hindistan'da mihracelerin ihtişamına, yanı başlarındaki yoksulluğa, İngiliz sömürge yönetiminin son yıllarına tanık oldu. Benimsemek istediği bu ülke insanları tarafından, toplumsal tabuları yıkmak için giriştiği mücadelede, anlaşılmayıp dışlanışının acılarını çekti. Türkiye'den sonra, her yerde hep "yabancı" idi. Daha sonra Paris, gerçek aşkla karşılaştığı şehir oldu. 29 yaşında, orada, İkinci Dünya Savaşının başlarında, arkasında bir kız çocuğu bırakarak, yokluk içinde öldü. O kız çocuğu da, büyüdükten sona, annesinin hikâyesini kaleme aldı. "Sonraları, çok sonraları, annemi tanımak istedim. Onu tanımış olanlarla konuşarak, tarih kitaplarını okuyarak, o devrin gazetelerini karşılaştırarak, ailenin dağınık arşivlerini araştırarak, bulunduğu yerlerde dolaşarak, yaşamının çeşitli kesimlerini canlandırmağa, yeni baştan yaşamaya çalıştım. Sonunda, ona daha fazla yaklaşabilmek, onu bulabilmek için sezgime ve hayal gücüme güvendim. Selma Hanımsultanın hikâyesi budur işte" diyor Kenize Murat. Kenize Murat, İkinci Dünya Savaşı başlarında, Paris'te doğdu. Annesi Selma Hanımsultan -Padişah V. Murat'ın torunu,- babası Badalpur racasıydı. Bir buçuk yaşındayken annesini kaybeden Kenize Murat, İsviçreli bir aile tarafından Paris'te büyütüldü. Babasını 21 yaşına geldiğinde tanıdı. Paris Üniversitesinde sosyoloji ve psikoloji okuduktan sonra, 15 yıl boyunca, çeşitli Fransız dergilerinin Yakındoğu muhabirliğini yaptı. İran'da Şahın çöküşüne, Türkiye'de 1970'li yılların olaylarına tanık oldu. 1980'lerin başında, Suriye ve İsrail tarafından Lübnan'ın işgalini yaşadıktan sonra, bir süre, gazeteciliğe ara verip kendi özünü aramaya koyuldu. Bu arayışının sonucu ise, Türkçeye "Saraydan Sürgüne" adıyla çevrilen, annesi Selma Hanımsultanın kısa ve bahtsız hayatını hikâye eden, elinizdeki roman oldu. Fransa'da kısa zamanda, bir milyonun üzerinde satılan ve 16 dile çevrilen eser, yayımlandığı her ülkede, aylarca, en iyi satan kitaplar listesinde kalmıştır. Kenize Murat, halen, Paris'te yaşıyor. Gazeteciliğe döndü. Yakında ise "kendi hikâyesi"ni kaleme alacak.
(Arka soldan) Torunu Mesude Evliyazade, damadı Tevfik Moran, kızı Hanzade Hümeyra Hanımsultan. Moran, oğlu Halim Özbaş, gelini Evin Özbaş, torunları Halil ve Nadya Özbaş. Hürriyet, 18 Mayıs 2000 (Ön sıra) Diğer torunu Neslişah Evliyazade, Hümeyra Özbaş ve eşi Halil Özbaş.
Hanımsultan Öldü
Osmanlı Hanedanı'ndan Ata'nın izniyle Türkiye'ye gelen ilk ve tek kişi, Vahideddin'in torunu "Hanımsultan" Hümeyra Özbaş, dün sabah Kuşadası'nda öldü. Son Osmanlı Hükümdarı Sultan Vahideddin'in torunu olan ve "Hanımsultan" unvanını taşıyan Hümeyra Özbaş, dün sabah Kuşadası'nda öldü. Hümeyra Özbaş, Osmanlı Hanedanının 1924'te sürgüne gönderilmesinden yıllar sonra, Atatürk'ün verdiği özel izinle Türkiye'ye giren ilk ve tek hanedan mensubuydu. Sultan Vahideddin'in kızı Ulviye Sultan'la Kırım Hanlarının soyundan gelen son Osmanlı sadrazarnı Ahmed Tevfik Paşa'nın oğlu İsmail Hakkı Bey'in tek çocuğu olan Hümeyra Özbaş, 1917'de annesinin İstanbul'un Nişantaşı semtindeki konağında doğdu. Prusya Harp Akademisi'nden mezun kurmay bir subayı olan babası İsmail Hakkı Bey, Kurtuluş Savaşının başlamasından hemen sonra padişah kızı olan "sultan" eşinden ayrıldı ve Anadolu'ya geçerek Millî Mücadeleye katıldı. Büyük Millet Meclisi'nin Hilâfeti kaldırmasından sonra o sırada yedi yaşında olan Hümeyra "Hanımsultan" da Türk vatandaşlığından çıkarıldı ve Türkiye'den ayrıldı. Küçük Hümeyra ile annesi Ulviye Sultan, Sanremo'da yaşayan Sultan Vahideddin'in yanına yerleştiler. Vahideddin'in 1926 Mayısında ölmesinden son ra aileye yeni sürgünler göründü ve önce Güney Fransa'nın Manton kasabasına, oradan da Mısır'a geçildi. O sırada Türkiye'de cumhuriyet ilân edilmiş ve Hanımsultanın Atatürk'ün silâh arkadaşlarından olan babası İsmail Hakkı Bey askerlikten ayrılıp diplomatlığa geçmişti. Sürgünde bulunan kızını görebilmenin yolunu ararken, konuyu bir gün Atatürk'e açtı. Atatürk'ün, "Hümeyra'yı pasaportuna kaydettirip Türkiye'ye getirebilirsin, ama bunu hiç kimseye söyleme" demesi üzerine, Hümeyra Özbaş, adına hemen diplomatik bir pasaport çıkarıldı. bilen ilk Osmanlı oldu. Daha sonra 1939'da İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı sırasında, Hümeyra Özbaş'la birlikte Enver Paşa'nın üç çocuğu için çıkarılan özel bir yasayla aynı zamanda "asker çocuğu" olan dört hanedan mensubunun yeniden Türk vatandaşı olmaları sağlandı. İkinci Dünya Savaşı yıllarını Birleşik Amerika'nın Princeton Üniversitesinde geçiren Hümeyra "Hanımsultan", hayatını orada öğrenim gören bir Türk genciyle, Sökeli bir arazi sahibinin oğlu olan Halil Özbaş'la birleştirdi. Türkiye'ye dönen ve Söke'ye yerleşen Özbaş çifti, "Kısmet" otellerini kurarak bir aile şirketi şeklinde bugüne kadar getirdiler. Sultan Valıideddin'in torunu Hümeyra Özbaş, Başbakan Bülent Ecevit'in üvey kuzeniydi. Hanımsultanın babası İsmail Hakkı Ökday, Sultan Vahideddin'in kızı Ulviye Sultandan ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Bülent Ecevit'in annesi ressam Nazlı Ecevit'in teyzesi olan Ferhunde Hanım'la yapmış ve bu evlilik İsmail Hakkı Okday'ın dünyadan ayrıldığı 10 Ekim 1977 tarihine kadar devam etmişti. Hümeyra Özbaş "Hanımsultan"ın cenazesi, yarın Söke'de toprağa verilecek.
Kızı İnci ile görülen Kubilay Osmanoğlu, Kahire’de yaşıyor. Atatürk'ü sevdiğini ve Türkiye’yi özlediğini söyleyen Osmanoğlu,Mısır’da ticaretle uğraşıyor. Sabah, 12.10.1996
Abdülhamid'in Torunu Geliyor
Mısır'da yaşayan Abdülhamid'in torununun torunu Kubilay Osmanoğlu, Türkiye'ye şeriatın getirilmesini ve ülkenin Avrupa'dan uzaklaştırılmasını istemediğini, ancak Müslümanlara rahatça ibadet etme ve istediği gibi giyinme hakkı tanımanın doğru olacağını belirtti. Türkiye'ye geleceğini söyleyen Osmanoğlu, "TÜRKLÜĞÜMLE GURUR DUYUYORUM. GAZİ OSMAN PAŞA VE MUSTAFA KEMAL PAŞA OLMASA BUGÜN TÜRKİYE DE OLMAZDI. TÜRK OLDUĞUM İÇİN ÇOK MUTLUYUM" dedi.
Abdülhamid’in torunu ve Osmanlı tahtının varisi olan Şehzade Alâeddin Efendi, 1920'lerden bu yana yaşadığı Sofya'da hayata veda etti. Son derece maceralı hayat süren ve bir ara zindana atılan Alâeddin Osmanoğlu, Sofya'da küçük bir telefon ve elektrik dükkânı işletiyordu. Hürriyet, 20.12.1999
Tarihin Arka Odası
Sofya'da geçenlerde sessiz sedasız bir cenaze kalktı: Sultan Abdülhamid'in torunlarından olan bir şehzadenin, Alâeddin Efendi'nin cenazesi... Osmanoğlu ailesinin New York yaşayan "reisi" yani en büyük şehzadesi Osman Ertuğrul Efendiden sonra gelen ikinci büyüğü ve Osmanlı tahtının ikinci varisiydi. Yani, Türkiye'de bugün Cumhuriyet rejimi yerine Osmanlı idaresi olsa, Alâeddin Efendi Dolmabahçe Sarayının şimdi Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılan Veliaht Dairesinde oturacak, "Veliahd-ı saltanat şehzade-i civân-baht devletlû necâbetû Alâeddin Efendi Hazretleri" unvanını kullanacaktı. 1917'de İstanbul'da doğmuştu ve Osmanlı Hanedanının bütün mensuplarıyla beraber sürgüne gönderildiğinde yedi yaşındaydı. Babası Şehzade Abdülkaadir Efendiyle ve şimdi İstanbul'da yaşayan küçük kardeşi Saffet Neslişah Sultanla beraber önce Budapeşte'de kaldı, oradan Sofya'ya geçti. Genç şehzade babasını İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman bombardımanında kaybetti, savaşta sonra Bulgaristan'da iktidara gelen Komünist Partisi'nin gazabına uğradı: Abdülhamid torunlarının Musul petrollerinden hisse aldığına inanan yeni yönetim Alâeddin Efendi'den hissesini Partiye devretmesini istedi. Şehzade zaten varolmayan hisseyi veremeyince, uzun yıllarını zindanda geçirdi. Sonra serbest bırakıldı ve Sofya'da telefon malzemeleri ve elektronik eşyalar satan ufak bir dükkân açtı. 1980'li senelerde Todor Jivkov yönetiminin Bulgaristan'da yaşayan Türkleri Bulgarlaştırma kampanyası sırasında Alâeddin Efendiye her nedense ilişilmedi, hatta bizzat Jivkov tarafından "Türk Prensinin ismine dokunulmaması" talimatı verildi. Şehzade 65 yıl aradan sonra Türk vatandaşı oldu, "Osmanoğlu" soyadını aldı, gene Sofya'da yaşamaya devam etti ve birkaç hafta öncesine kadar hep dükkanındaydı. İşte bir Osmanlı şehzadesinin macera filmlerine taş çıkartan hayat hikâyesinden birkaç enstantane...
Yardımsever çift. Hazırladığı “Anadolu Projesi” çerçevesinde Gündeydoğudan göç eden kadınlara evinin bahçesinde el ve tarım işleri öğreten Azize Hanım ile eşi Selim Ethem boş durmayı sevmiyor. Posta, 4.5.2002
İznik’te bir Osmanlı
Abdülhamid'in soyundan gelen Selim Ethem ve İngiliz asıllı Azize, dış basında Türkiye'yi kötüleyenleri yanıtlamayı görev edinmiş. Azize Hanım, Apo'yu öven İngiliz televizyonlarını dize getirmiş.
Sultan II. Abdülhamid'in 4. kuşak torunu Ethem, İngiliz asıllı Müslüman eşi Azize Ethem ile iki yıldır İznik Gölü kıyısında 10 dönümlük bir çiftlikte yaşıyor. Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapan İznik'te, yıkılmak üzere olan bir ahırı satın alarak İngiliz tarzı kır evine dönüştüren Ethem çifti, günlerini evlerinin bahçesinde ekolojik tarım ürünleri yetiştirerek geçiriyor. Babası, II. Abdülhamid'in torunu Emine Nemika Sultan'ın oğlu İbrahim Ethem Paşa olan Selim Ethem, yıllarca bir Suudi çıkanları yanıtlamayı bir prensin yat kaptanlığı ve danışmanlığını yapmış.
TÜRKİYE SEVDALILARI
Eşi Azize'yle de Suudi Arabistan'da tanışıp evlenmiş. Türk vatandaşlığını 8. Cumhurbaşkanı, rahmetli Turgut Özal zamanında kazanan Ethem çifti tam bir Türkiye sevdalısı. Sık sık "Harley Davidson" motosikletlerine atlayıp tura çıkan karı koca yurt dışında Türkiye'yle ilgili yayınları izleyip, aleyhte çıkanları yanıtlamayı iş edinmiş. Özellikle Londra’da çıkan bir dergiye, Türkiye’yi tanıtıcı makaleler yazan Azize Ethem, internet sitelerini tarayarak, Türkiye aleyhine haber ve yorumlara anında tepki veriyor. Azize Hanımın en büyük başarısı, yakalandığı dönemde terör örgütü Abdullah Öcalan’dan “Özgürlük savaşçısı” diye söz eden İngiliz televizyonlarının, bu tanımı bir daha kullanmamasını sağlamak olmuş.
Abdülhamid’in torununu Türk pasaportu ile geldi. Hürriyet, 20.7.2004
Ertuğrul Osman
Osmanlı Hanedanının en kıdemli üyesi Ertuğrul Osman, geçen cuma günü Türk vatandaşlığını almasının ardından, dün Türk pasaportuyla ilk kez Türkiye'ye geldi. Sultan Abdülhamid'in 1924'ten beri vatansız olan 92 yaşındaki torunu kan Erdoğan ile geçen ocak ayında Ertuğrul Osman, şimdiye kadar hiçbir ülkenin, vatandaş olması yönündeki önerisini kabul etmediğini belirterek, “BEN TÜRK DOĞDUM, TÜRK ÖLECEĞİM” dedi. Son 40 yıldır New York’ta yaşayan, Osman Efendi olarak bilinen Ertuğrul Osman ve eşi Zeynep Osman, dün Türk Hava Yollarının tarifeli seferiyle İstanbul’a geldi. 80 yıl boyunca hiçbir ülkenin pasaportunu almadığını belirten Ertuğrul Osman, şimdiye kadar ABD'nin verdiği seyahat belgesiyle yurt dışına çıktığını söyledi.
DOLMA BAHÇE SARAYI
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA DÜZEN ПОРЯДЪКЪТ В ОСМАНСКАТА ИМПЕРИЯ
ÖLÜRKEN BİLE GÜZEL DEVLET OSMANLIОСМАНСКАТА ДЪРЖАВА - КРАСИВА, ДОРИ КОГАТО УМИРА
Meşhur tarihçi Leopold V. Ranke: “Osmanlı Devleti’nin dünyayı titreten başlıca üç dayanağı vardı. Bunlar: 1. Çok iyi yetişmiş olan padişahların şahsiyeti. Bir devlet fidanlığında, hatır ve gönle bakmadan yetişmiş olan devlet idarecileri. 2. Sıkı bir inzibat ve disiplin altında en üstün bir eğitim ve öğretimle yetişmiş olan ordu ve ikmal teşkilâtı. 3. Devlete en büyük gelir kaynağı sağlayan, üretim daima tüketimin üstünde tutan bir toprak düzenidir.” dedikten sonra, “Toprak düzenini kuranlar, kılı kır yararak ve her şeyi kanuna bağlayarak kurmuşlar ve bu düzenin bir saat gibi arıza yapmadan işlemesini sağlamışlardır. İmparatorluk sathında ekilmemiş bir arazi bulunamazdı.çiftini bozanın, arazisini işlemeyenin elinden arsası alınır ve başkasına verilirdi.” Diye ilâve etmektedir. Güçlü olan, zayıf ve bitin olanı mutlaka ortalıktan silmekte gecikmez. Ama Osmanlı, tarihe gömülürken, hiç değilse lânetlerle uğurlanmamalıydı. 1983 yılında Viyana Muhasarasının 300. yıl dönümü törenlerinde, Avusturya televizyonunun yaptığı özel programda, “ÖLÜRKEN BİLE GÜZEL DEVLETTİ OSMANLI” deyimini kullanmıştır. Bu efsane gücün haşmetini yabancılar değil, biz ortadan kaldırmışızdır. Devletler birbirlerini izlerler. EBEDÎ BİR DEVLET YOKTUR. AMA DEVLET KURMAKTA EBEDÎ İRADE SAHİBİ OLAN MİLLETLER VARDIR. BİZLER GİBİ. Cumhuriyet, Osmanlı’nın vârisidir. Onun kudret ve zafiyet vasıflarını ayırarak, iyilerini kullanmak yerinde, hepsini inkâr ederek, elbette sıkıntılar baş gösterecektir. Zaman geçmiş değil. 70 yıl tarih için dün gibidir. Onun için tarihi, namuslu bir vakâr içinde ve haysiyetle yazmakta ve anlamakta kaçınılmaz yararlar vardır. Meşhur seyyah Thevehot, seyahatnâmesinde, Osmanlı Devleti’nden bahsederken, sözü adalet ve devlet kapısında işlerin çabuk görüldüğünü dile getirerek, şöyle der: “Burada herkes hangi tabakadan, hangi din ve ırktan olursa olsun, dinlenir. Bir fakir bir vezirden adalet ister. Mahkemede aynı muameleyi görür. İltimas yapılmaz. Bir Musevî de bir Müslümandan aynı şekilde talep eder, işler hemen halledilir. Borçlu olan hemen borcunu verir. Katil hemen idam edilir. Hiçbir dava, hüküm giymeden 4-5 günden fazla bekletilmez. Bir yanlışlık, bir adaletsizlik ocağından korkunmamalıdır. Zira vezirler, kadılar, başlarından korktukları için adaletsizlik edemezler.” Divan, Osmanlı Devleti’nin düşünen, tefekkür eden ve karar veren beyni idi. Divanın üyeleri arasında, sadrazamdan başka, kendilerine kubbealtı vezirleri denilen 5 ilâ 7 vezir de vardı... Bu vezirler, Birinci Vezir, İkinci Vezir, Üçüncü Vezir diye sıraya girmişlerdi. Bu sıra gelişigüzel sıra değildi. Bu sıra ehliyet, kabiliyet ve bilgi, tecrübe sırası idi. Birinci Vezir, Sadrazam olurdu. Birinci Vezir, bilgi, kültür, ehliyet ve kabiliyet, cesaret ve ahlâk bakımından mutlaka İkinci ve Üçüncü Vezirden üstündü. İkinci Vezir de Üçüncüsünden mutlaka üstündü. Böylece kubbealtı vezirleri bir ehliyet sırasına girdikleri gibi, Divanın diğer üyeleri de, meselâ Defterdarlar mevcut maliyeciler arasında en ehliyetli olanları, Şeyhülislâm da mevcut âlimlerin ve kadıların en ehliyetlisi ve en bilgilisiydi. Bu hâl, yalnız kubbealtı vezirleri ve Divan üyeleri arasında değil, devletin sathına yayılmış, devlet mekanizması içinde vazife almış bütün memurlar, bir tespihin taneleri gibi ehliyet ve kabiliyet ipliğine dizilmişler ve sıraya girmişlerdi. Onun için devletin kuvvetli olduğu devirlerde, koca İmparatorluğu’nun işleri, arıza yapmadan işleyen bir saat gibi işlemekte idi.
“Sevgili Hocam,
Ne elem vericidir ki, 1565’teki büyük kuşatmada atalarımın şehit düştüğü ve I. Dünya Savaşında Osmanlı Aydınlarının çoğunun sürgün edildiği bu adada, sömürge bir imparatorluğun dilini öğrenmek için bulunmaktayım. Malta’dan size ve ailenize sevgi ve saygılarımla.
13.07. 2004 A.Y.B.”
Biricik Kankamın esef dolu satırları. Malta, 13.7. 2004
VE... FELÂKETE GİDEN YOL...
Bu Tarih
Tam beş üzücü asır bizim atalarımız gaddar Osmanlılarla zor bir savaş yürütür.
Özgürlüğümüzü Rus askeri kazanır ve bugüne dek bu tarih büyük bir bayramdır.
Ve o bana kutlu bir hayata doğru adım atmamı, Rus halkı ile dostluğuma kutsal bir saygı duymamı fısıldar.
Georgi Avgarski (Rodna reç - 2. Sınıf ana dili dersi kitabı, Sofya 1982)
İstanbul Konferansı - Истанбулската конференция
1877-1878 Türk-Rus Savaşına varan olaylar zincirinin en önemli halkalarından biri de 23 Aralık 1876 günü toplanan İstanbul Konferansıdır. Böyle bir konferansı toplanması fikri, Türkiye için son derece elverişsiz şartlar içinde ortaya atılmıştı. Avrupa büyük devletlerinin fikirleri Türkiye ve Türkler aleyhine çevrilmiş bulunuyordu. Saldırgan bir propaganda kampanyası ile Türkiye'nin ve Türk halkının "suçlu" oldukları iddiası Avrupa’ya yayılmış ve büyük ölçüde kabul ettirilmişti. İstanbul Konferansı, bir bakıma, "suçlu" Türkü yargılamak için kurulan "Avrupa divanı" özelliği taşıyordu. Hatta konferansa Türkiye'nin katılmaması fikri de ileri sürülmüş, yani Türkiye aleyhinde bir "gıyabi hüküm" vermek politikası güdülmüştü. Türkiye Hariciye Nazırı Safvet Paşa’nın dediği gibi, "Hiçbir zaman devletlerin Türkiye'ye karşı tutumlarının bu kadar elverişsiz olduğu bir devirde böyle bir konferans toplanmamıştı..." ve bu konferans, bir çeşit "Avrupa mahkemesi" niteliğinde idi (F.O. 424/45, p. 145, No. 327, Elliot to Derby, Therapia, Oetober 31, 1876, Telegraphie.: "... Safvet Pasha said that... a Conference had never been held at a period when the Powers were so unfavourably diposed towards Turkey... It had been proposed that Porte should not be represented at a Conference to be held at Constantinople, and that in faet sole Government seemed to intend that the Conference should be a sort of European Tribunal by which a sentence should be pronounced against Turkey "par contumace"). Rusya bakımından ise, tersine, durum son derece elverişli idi. Türkiye'ye karşı girişilmiş Panslavist komplo hareketi, Avrupa'da Hıristiyanlık-Müslümanlık, Avrupalılık-Asyalılık şekline sokulmuş, Türkiye, Hıristiyan Avrupa karşısında yalnız bırakılmış bulunuyordu. 20 yıl önce Kırım savaşı sırasında yalnız olan Rusya iken bu defa, Avrupa karşısında Türkiye yalnız bırakılmıştı. Rusya, öteki Avrupa büyük devletlerini de, büyük ölçüde peşinde sürüklemeyi başarmıştı. Rusya Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Baron Jomini; "hiçbir zaman böyle bir fırsat bulamayız" demektedir (Charles and Barbara Jelavich, Ed., Russia in the East 1876-1880, the Russo-Turkish Wıı.s and the Kuldja crisis as seen through the letters of A.G. Jomini to N.K. Giers, Leiden, E. J. Brill. 1959, p. 31: "Jamais nous ne trouverons une pareille occasion!"). Böyle bir fırsatı Rusya kaçıramazdı ve kaçırmadı. Konferans toplanması fikri, 1876 Ağustos sonlarında ve Eylül başında, Rusya'dan geldi. Fakat Rusya, konferans fikrinin İngiltere tarafından ortaya atılmasını ve teşebbüsün İngiliz hükûmetinden gelmesini arzuladı. Bunun üzerine İngiltere harekete geçti ve 11 Eylülde, konferansın görüşeceği konuların esaslarını tespit ederek Rusya’ya bildirdi. Rusya ise, bu konferansı, Türkiye'nin idam hükmünü verecek bir Avrupa mahkemesi hâline getirmek politikası gütmekteydi. Rusya, Avrupa büyük devletleriyle ortaklaşa, Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü ayaklar altına almaya kararlıydı. Daha konferans fikrinin ortaya atıldığı günlerde, Rusya, Türkiye'ye saldırmaya karar vermiş bulunuyordu. 5/17 Ekim günü Gorçakov, "kesin kararımız verilmiştir" diyordu. Bu karar, Türkiye'ye saldırma kararıydı. Konferansta, Türkiye'ye kendi idam hükmü kabul ettirilemezse, Rusya harekete geçecekti. İlk karara göre Rusya, 1 Aralık 1876 günü Türkiye'ye taarruza girişecekti. Rusya Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Jomini, 14 Ekimde Rusya'nın bugünlerdeki tutumunu şöyle özetlemektedir: "Tespit edilmiş hedefe, yani 1 Aralıkta Türkiye'ye girme hedefine doğru azimle yolumuza devam etmeliyiz. Bunun için şunu yapmak gerekir: 1. Otonomileri en geniş anlamda yorumlamak lazım. Ne Türk memur, ne Türk askeri bulunacaktır. Türkiye, intihar etmeksizin buna razı olamaz... 2. Verilen ültimatom kabul edildiği takdirde, bu defa, (otonomilerin) uygulanması garantisi olarak yine Türkiye'ye girilecektir. 3. Nihayet Batılılar telaşa kapılıp hükûmet başkanları seviyesinde resmen bir konferans isterlerse, görüşmelere zarar vermeksizin, yine de tespit edilen tarihte Türkiye'ye girilecektir. Avrupa iradesinin yürütücüleri olduğumuzu ve sonunda geri çekileceğimizi beyan edeceğiz". (Charles and Barbara. Jelavich (Ed.), Russia in the East 1876-1880, The Russo-Turkish war and the Kuldja crisis as seen through the letters of A. G. Jomini to N. K. Giers, Leiden 1959, p. 31, n. 22.) Bu tespit edilen esaslara göre, Türkiye için Rus istilâsından kurtuluş çaresi kalmamış demekti. Türkiye, Bosna-Hersek ve Bulgaristan'a en geniş anlamda muhtariyet vermeyi kabul etse, yani intihara razı olsa dahi Ruslar bu defa otonominin uygulanıp uygulanmadığını kontrol için Türkiye'ye yine girmek kararındadırlar. Diğer büyük devletler, savaşı önlemek için en yüksek seviyede bir konferans toplasalar dahi Rusya, yine de Türkiye'ye girecek ve bu defa "Avrupa iradesi" adına girdiğini, bir süre sonra geri çekileceğini ileri sürecekti. Öyleyse “İstanbul Konferansının toplanmasına ne lüzum vardı?” diye sorulabilir. Bu konferansta Rusya, Türkiye aleyhinde ortak bir karar çıkartmak ve bunu bütün büyük devletler adına Türkiye'ye empoze etmek politikası gütmekteydi. Aynı zamanda Rusya, bu Konferans dolayısı ile kendi fikirlerini öteki büyük devletlere de kabul ettirmek, onları da son raddeye kadar peşinde sürüklemek istiyordu. Büyük devletlerce ortaklaşa kabul edilecek bir karar, Avrupa'nın iradesi anlamına gelecek ve Türkiye bunu kabul etmediği takdirde bütün Avrupa büyük devletlerine karşı geliyormuş gibi yorumlanacak, yani Rusya'nın saldırısı bir bakıma meşrulaştırılmış olacaktı. Bu politika icabı Rusya, İngiltere'nin Konferans şartlarını Türkiye aleyhine adamakıllı ağırlaştırmaya, kendi aşırı isteklerini konferans şartları olarak kabul ettirmeğe koyuldu. Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı maddesini de kapsayan son İngiliz teklifleri 5 Kasım 1876 günü, o tarihte Yalta'da bulunan Çar İkinci Alexandre'a bildirildi. Çarın ilk itirazı Türkiye'nin toprak bütünlüğü maddesi oldu. Çarla görüşmek üzere Kırım'a gitmiş olan İngiltere'nin Petersburg Büyükelçisi Lord Loftus, 5 Kasım 1876 günü Yalta'dan hükûmetine şunları yazdı: "Bugün Livadia'da Çar sofrasına davet edilerek onurlandırıldım... Majeste (Çar) "Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğü" cümlesinin önündeki ‘toprak’ teriminin çıkarılması arzusunu izhar etti... Majeste, ‘toprak’ bütünlüğü teriminin tam yorumunun, şartlar gerektirdiği zaman, Türk toprağının geçici olarak işgalini önleyebileceğine işaret buyurdu". (F.O. 424/46, p. 14, No. 17; Loftus to Derby, Yalta, November 5, 1876, No. 522: "I had the honour to be invited.. to the İmperial table at Livadia to-day... His Majesty expressed a wish that the term ‘territorial’ preceding the phrase ‘integrity of the Ottoman Empire’ should be ommitted... His Majesty observed, that a strict interpretation of the term ‘territorial’ integrity might prevent, if circumstances should render it necessary, any provisional occupation of Turkish territory...") İngiliz Büyükelçisi ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı Prens Gorçakov ile görüştü. Gorçakov, daha kesin olarak, Rusya hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü maddesindeki "toprak" deyimini kabul edemeyeceğini, zira bunun Türk topraklarının geçici olarak işgalini önlediğini bildirdi (F.O. 424/46, p. 15, No. 18, Loftus to Derby, Yalta, November 6, 1876, No. 524.: I had an interview with Prince Gortchakow this morning... His Highness stated that Imperial Government could not accept that term (‘territorial’) as it would exclude. The possibiluty of a provisional occupation..."). İngiltere, hemen ertesi günü, yani 7 Kasımda Rusya'ya cevap verdi: Osmanlı İmparatorluğunun "toprak bütünlüğü" terimini 1856 tarihli Paris antlaşmasından alınmış olduğunu, fakat bu deyimin, Osmanlı-Karadağ ilişkilerinin bugünkü durumunda, Karadağ lehine sınır düzeltmesine engel olmayacağını bildirdi (F.O. 424/45, No 175, Derby to Loftus, November 7, 1876, No 570: "... the expression "territorial integrity" to which it appears that the Russian Government make some objcetion, is taken from the Treaty of Paris. Her Majesty's Government are of opinion that, from the nature of the relations existing between the Porte and Montenegro, this expression would not exclude any frontier arrangements with Montenegro which the Porte might be disposed to concede..."). İngiltere, Karadağ'a toprak verilmesini kabul etmişti. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü prensibinden İngiltere de ayrılmış, Rusya'ya önemli bir taviz vermiş oldu. Daha doğrusu Rusya, kendi görüşünü kısmen İngiltere'ye de kabul ettirmişti. Ayrıca Rusya; "geçici olarak Türk topraklarını işgal etme" isteğini mahfuz tutmuştu. Kısacası, Konferans öncesinde Rusya ve İngiltere artık 1856 Paris Antlaşması prensiplerine bağlı değillerdi. Yine 7 Kasım 1876 günü Rusya, bu defa Osmanlı İmparatorluğu’nun yalnız "toprak bütünlüğü" prensibini değil, aynı zamanda "bağımsızlık" prensibini de tanımadığını açıkladı. Rus Dışişleri Bakanı Gorçakov'tan Rusya'nın Londra Büyükelçisi Şuvalov'a verilen 7 Kasım 1876 tarihli talimatta, Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığı ve bütünlüğü şeklindeki "fasit daire"den çıkılması gerektiği belirtildi. Rus Dışişleri Bakanına göre, hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyanlar lehine garantiler istemek, hem bu İmparatorluğun bütünlüğüne ve bağımsızlığına bağlı kalmak mümkün değildi. Bu bir "fasit daire" demekti. Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu’na müdahale etmesi, hem bir hak, hem bir görevdi. Rusya’nın bu yeni teşebbüsü ne İngiltere itiraz etmedi. Yani, İngiltere Rusya'nın bu görüşünü de zımnen kabul etmiş oldu. Rusya'nın diplomatik baskısı, askerî hazırlıklar ve savaş tehdidi ile atbaşı beraber yürütüldü. İngiltere'nin Konferans teklifi Türkiye'ye bildirildikten hemen sonra, 26 Eylül 1876 günü Rusya, Bosna-Hersek'in Avusturya, Bulgaristan'ın Rusya tarafından işgal edilmesini ve İstanbul'a da büyük devletler donanmalarının sokulmasını İngiltere'ye teklif etmişti. Bu defa, Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı prensiplerinin kabul edilmeyeceğini resmen İngiltere'ye bildirdikten hemen sonra Rusya, savaş tehdidini bir kat daha arttırdı, 12 Kasım günü kısmı seferberlik ilân etti. Aynı gün Çarın Moskova nutku yayımlandı. Bu nutkunda Çar, Balkan Slavları için Rusya'nın istediği garantiler İstanbul Konferansında kabul edilmediği takdirde, Rusya'nın tek başına harekete geçeceğini açıkladı. Yani, Rusya'nın Türkiye'ye savaş açabileceği dünyaya ilân edildi. Bu bir ültimatom demekti. Bunun üzerine Rusya'nın birçok şehirlerinden Çar' a telgraflar yağdı. Telgraflarda, İkinci Alexandre artık Balkan Slavlarının "Kurtarıcı Çar"ı olarak adlandırılıyor, Rus halkının Çarın yanında, "kutsal savaş"a hazır olduğu belirtiliyordu. Rusya'da Slav fanatizmi, savaş histerisi almış yürümüştü. Panslavistlerin kışkırtıcılığı ile bütün Rusya'da "kutsal savaş" havası kuvvetle estiriliyordu. Bu hava içinde Rusya, Konferans şartlarını daha da ağırlaştırdı. 18 Kasım 1876 günü Rusya'nın İstanbul Büyükelçisi İgnatiev, büyük devletler temsilcilerine, toplanacak konferans konusunda 11 maddelik bir liste dağıttı. Bu liste ile Bosna-Hersek ve Bulgaristan'a tanınması istenen muhtariyetin, adamakıllı genişletilmesi amacı güdülüyordu. İgnatiev'in istekleri şunlardı: 1. Bosna-Hersek ve Bulgaristan Müslümanlarının silâhsızlandırılması, 2. Buralardan yerli Türk memurlarının çıkarılması, 3. Hıristiyanların da katılacakları yerli milis ve polis teşkilâtı kurulması, 4. Başıbozuk kullanılmasının yasaklanması ve Çerkezlerin Rumeli'den Türkiye'nin Asya vilâyetlerine sürülmesi, 5. Türk askerlerinin yalnız kalelerde kalması, 6. Vergilerin yerli halk tarafından tevzi edilmesi ve aşar usulünün lağvedilmesi, 7. Mahkemelerde ve idarede yerli dilin kullanılması, 8. Buralara Lübnan'daki gibi Hıristiyan valiler atanması ve bunların büyük devletlerin muvafakatiyle beş yıl için seçilmeleri, 9. Üç vilâyete verilecek muhtariyet teşkilâtının teferruatının yabancı konsoloslarca tespit edilmesi, 10. Bu vilâyetlerde kabul edilecek yeni tedbirlerin yürütülmesinin doğrudan doğruya Avrupa tarafından kontrol edilmesi ve 11. Hıristiyanların katliamına karışmış olan Müslümanların ibreti âlem için cezalandırılmaları ve Hıristiyanların zararlarının Müslüman halka ödettirilmesi. (F.O. 424/46, p. 98-99, No. 187/1) Görülüyor ki, "otonomileri en geniş anlamda yorumlamak" şeklinde önceden tespit edilmiş Rus politikası artık açığa vurulmuştu. Burada dikkati çeken nokta, tipik Panslavist fikirlerin de artık resmen ortaya atılmaya başlandığıdır. Panslavist Rus Büyükelçisi, Rumeli Müslümanlarının ibreti âlem için cezalandırılmalarını, Hıristiyanların zararlarının Müslüman halka ödettirilmesini, Müslümanların silâhsızlandırılmalarını isterken, aynı zamanda Çerkezlerin Rumeli'den kovulmalarını da istemektedir. Çerkezler, Kırım Savaşından sonraki yıllarda Rumeli’ye iskân edilmişlerdi. 1840-1864 yılları arasında Kafkaslar’da Dağlıların ve Çerkezlerin Rusya'ya karşı yürüttükleri egemenlik savaşı Rusya lehine bitince, 1.500.000 kadar Kafkas Müslümanı ana yurtlarından kovulmuştu. Büyük kısmı yollarda açlıktan ve hastalıktan kırılan bu insanların 400.000 kadarı Türkiye'ye iskân edilmişti (Türk Ansiklopedisi, "Çerkezler" maddesi, Cilt XI, s. 465). Bunların yaklaşık olarak 200 bin ilâ 250 bin kadarı İmparatorluğun Rumeli vilâyetlerine, Dobruca'ya, Makedonya'ya vs. gibi bölgelere yerleştirilmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman bir devlet olarak, bu Müslümanları, ev-yurt, iş-güç sahibi yapmıştı. Bunların hepsi artık Osmanlı vatandaşıydı. Rusya ne hakla bunların Rumeli'den kovulmasını istemekteydi? Bir devletin kendi vatandaşlarını, kendi topraklarından kitle hâlinde tehcir etmesini istemek, hem pek gaddarca, hem de insanlık, hak-hukuk ilkeleriyle bağdaşmayan bir istekti. İlk bakışta bunun anlaşılması pek güçtü. Fakat Panslavizm açısından bakınca bunu anlamak güç değildi. Rus Panslavizmi, ta başından beri, Slavdan başka ırklara hayat hakkı tanımayan aşırı bir ırkçılık şeklinde gelişmişti. Bu fikrin şimdi uygulanmasına geçiliyordu. Rus Panslavistleri, Balkanlarda Slav millî devletleri, özellikle büyük bir Slav Bulgar Devleti kurmak istiyorlardı. Çok milletli imparatorluk toprakları üzerinde tek milletli bir Slav devleti kurabilmek için Slavdan başka milletleri buradan kovmak elzem görülüyordu. Bu, Panslavizmin doktrini icabı mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir hedefti. Çerkezlerin Rumeli'den kovulması, çok milletli imparatorluk topraklarını tek milletli devletler haline getirmek için girişilen köklü operasyon hareketinin ilk adımı olacaktı. Bir defa Çerkezler kovulduktan sonra, öteki Müslüman ve Slav olmayan unsurların da kovulmalarına veya kaçırılmalarına gidilecek, böylece Slav unsuruna buralarda üstünlük sağlanacaktı. Panslavist İgnatiev'in bu emelini ilk anlayan Avusturya oldu. Rus Büyükelçisinin yeni istekleri Viyana'ya ulaştığı zaman, Avusturya Dışişleri Bakanı Kont Andrassy, 20 Kasım 1876 günü İngiliz temsilcisine bu konuda "General İgnatiev'in hedefi, Tuna'dan Ege Denizi’ne kadar olan bütün bölgede karışık nüfusa Slav nüfus üstünlüğünü sağlamaktır." dedi. Andrassy'ye göre, 100.000 Çerkezin Asya'ya sürülmesini Osmanlı Hükûmetine empoze etmek mantıksızlıktı (F.O. 424/46, p. 22-23, No. 29, A. Buehanan to Derby, Vienna, November 20, 1876, Telegraphie. Most confidential: "... He (Count Andrassy) seemed to think it would be unreasonable to impose on the Porte the difficult task of removing 100.000 Circassians into Asia... He said that the object of General Ignatiew will be to arrange for the Slav being the dominant element in the mixed populations in the whole country between the Danube and the Mediterranian..." İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Elliot da; 18 Kasım 1876'da Derby'ye bu konuda şunları yazmıştır: "... a proposal for the expulsion of the Circassians from the lands allotted to them twenty years ago, when they were obliged to leave Russia, will hardly be seriously brought forward." (F.O. 424/46, p. 97, No. 187. Elliot to Derby, Constantinople, November 18, 1876, No. 1293). Fakat yine de Rusya'nın bu "mantıksız" isteğine ne İngiltere, ne Avusturya, ne de öteki büyük devletler ciddî olarak itiraz ettiler. İstanbul Konferansında, bütün Avrupa devletlerinin ortak fikri, Çerkezlerinin Avrupa’dan Asya’ya sürülmesi resmen istenecekti. Bu şekilde varılan kararlar, altı büyük devletin kararları ve istekleri şekline sokuldu. Fakat bunlar, çok büyük ölçüde Rus istekleriydi. Artık İngiliz konferans projesi yerine Rus projesi vardı (Altı Büyük Devlet temsilcilerinin kendi aralarında yaptıkları dokuz gizli toplantının tutanakları şu kaynakta bulunmaktadır: F.O. 424/37, p. 5878, No. 107/1, 2, 3, 4 ve p. 91-106, No. 126/1, 2, 3, 4, 5.). 20 Aralıkta İgnatiev, büyük devletlerince Osmanlı İmparatorluğu’na sunulacak projelerin fiilen uygulanmasına kadar Çar Alexandre'ın "eli kılıçta" bekleyeceğini bildirdi. (F.O. 424/37, p. 57, No. 104. Salisbury to Derby, Pera, Deeember 21, 1876, No. 43. Most confidential: "... The Russian Ambassadar called upon me yesterday morning and read me a telegram announcing the intention of the Emperor Alexander, while accepting the proposals of the Plenipotentiaries, to remain sword in hand until the execution of the scheme should have practieally commeneed."). İstanbul Konferansı, bu hava içinde, 23 Aralık 1876 günü Kasımpaşa'da Bahriye Nezareti binasında toplandı. Türkiye'yi Hariciye Nazırı Safvet Paşa ile Berlin Büyükelçisi Edhem Paşa, Almanya'yı Büyükelçisi Baran de Werter, Avusturya-Macaristan'ı Olağanüstü Elçi Baron de Calice ile Comte Zichy, Fransa'yı Comte de Bourgoing ile olağanüstü Büyükelçi Comte de Chaudordy, İngiltere'yi Sömürgeler Nazırı Marquis de Salisbury ile İstanbul Büyükelçisi Sir Henry Elliot, İtalya'yı olağanüstü Elçi Comte Corti ve Rusya'yı Büyükelçi General İgnatiev temsil ediyorlardı. Birinci toplantıda, altı büyük devletin ortak istekleri olarak Osmanlı temsilcilerine altı proje sunuldu ve bunların kabulü istendi. Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Bulgaristan ve bu iki bölgede milletlerarası komisyonlar kurulması ile ilgili olan bu projelerde, özetle şunlar isteniyordu: 1. Sırbistan ile Türkiye arasında barış antlaşması imzalanması, Türk-Sırp sınırında düzeltmeler yapılması, yani Sırbistan'a toprak verilmesi. 2. Karadağ ile de aynı şekilde barış antlaşması imzalanması ve Türkiye'den Karadağ'a toprak verilmesi. 3 . Bosna-Hersek'e muhtariyet verilmesi. 4. Bulgaristan'ın Batı ve Doğu diye iki kısma ayrılarak muhtariyete kavuşturulması. Merkezi Tırnova şehri olacak Doğu Bulgaristan'a Rusçuk, Tırnova, Tulça, İslimye, Filibe sancaklarıyla Kırkkilise (Kırklareli), Mustafapaşa ve Kızılağaç kazalarının dahil edilmesi. Merkezi Sofya olacak Batı Bulgaristan'ın da Sofya, Vidin, Niş, Üsküp, Manastır sancaklarını ve Strumiça, Tikvek, Veles ve Kostoria kazalarını kapsaması. Müslüman ve Hıristiyan nüfusun ayrı kazalarda toplanması (yani, bir çeşit nüfus mübadelesi yapılması). Her iki Bulgaristan eyaletinin başında, büyük devletlerin rızasıyla beş yıl için tâyin edilecek ve geniş yetkilere sahip olacak birer Hıristiyan vali bulunması. Eyaletlerin birer meclisi olması. Yeni bir adalet ve vergi sistemi ihdası. Mahkemelerde ve idarede Bulgarcanın da kullanılması. Türk askerlerinin kalelerde ve büyük şehirlerde kalmaları ve ancak savaş hâlinde veya Valinin isteği ile buralardan çıkabilmeleri. Bir yerli milis teşkilâtı kurulması. Bulgaristan'a Çerkez iskanının yasak edilmesi ve evvelce iskan edilmiş Çerkezlerin Asya vilayetlerine gönderilmeleri. Bulgarlar için genel af ilân edilmesi. Verilecek bu muhtariyetin uygulanmasını kontrol etmek için büyük devletlerce bir milletlerarası komisyon kurulması. Bosna-Hersek'e tanınacak muhtariyetin de aynı mahiyette olması. 5. Bulgaristan için kurulacak milletlerarası komisyonun, Bulgarlara karşı şiddet kullanmış kimselerin cezalandırılmalarını sağlaması, Hıristiyanlar hakkında verilmiş hükümleri yeniden gözden geçirip değiştirmesi, Müslümanları silâhsızlandırması. Görevini yapabilmesi için Komisyonun emrine 2 ilâ 4.000 arasında Avrupa askeri verilmesi. Komisyonun aynı zamanda, zarar görmüş Hıristiyanlara tazminat ödemesi, bazı gayri menkullerin Hıristiyanlara verilmesi, çeşitli görevlere memurlar tâyin edilmesi, üzerine aldığı işlerle ilgili teferruatlı bir program hazırlanması vs. gibi hususlarla da görevlendirilmesi. 6. Bosna-Hersek için de aynı mahiyette bir milletlerarası komisyon kurulması. Konferansın ikinci oturumunda Türkiye delegeleri, büyük devletlerin isteklerine itiraz ettiler. Karadağ ve Sırbistan için status quo ante'nin muhafaza edileceği teminatına rağmen, bu defa bu iki ülkeye Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak verilmesini Türk delegeleri kabul etmediler. Bundan başka, Bosna-Hersek ve iki Bulgaristan eyaleti için istenen muhtariyeti Türk delegeleri çok geniş buldular. Özellikle milletlerarası komisyonlar kurulması, Türkiye yabancı asker sokulması, Türk askerlerinin kalelerde kalmaları, genel valilerin tâyin şekli, yeni maliye ve adliye teşkilâtı kurulması ve Çerkezlerin Rumeli'den Asya vilâyetlerine sürülmeleri yolundaki istekleri Türk delegeleri reddettiler. Türk delegeleri ayrıca, muhtariyet verilmesi istenen: Bulgaristan'ı, bu Bulgaristan içinde ahalinin Müslüman, Hıristiyan olarak ayrı bölgelerde toplanmalarını, yani bir çeşit nüfus kaydırmaları yapılmasını kabul edemeyeceklerini ve ırk ayrımını reddettiklerini bildirdiler. 30 Aralık günü yapılan üçüncü oturum sert tartışmaları, özellikle Rusya ve İngiltere temsilcileri, "Avrupa'nın isteklerinin kabul edilmesi için Türk delegelerine baskı yaptılar. Türk delegeleri, bir mukabil proje sunacaklarını bildirdiler. 1 Ocak 1877'de toplanan dördüncü oturumda Türkiye'nin mukabil projesi büyük devletler delegelerine sunuldu. 38 madde tutan Türk mukabil teklifleri, özetle şunlardı: "Osmanlı İmparatorluğu, vilâyet, sancak, kaza, nahiye ve diye idarî bölümlere ayrılacaktır. Köy ve nahiye meclisi halk kendisi seçecektir. Şehirlerde de aynı şekilde belediye meclisleri seçilecektir. Hükûmet, kaymakamları Müslüman ve Hıristiyanlar arasından eşitlik esasına göre tâyin edecektir. Kazalarda, Anayasa uyarınca meclisler seçilecektir. Hükûmetçe tâyin edilecek vali ve mutasarrıflar Müslüman iseler, yardımcıları Hıristiyan; Hıristiyan iseler, yardımcıları Müslüman olacaktır. Vali ve mutasarrıf1arla diğer yüksek derece memurların değiştirilmeleri, azilleri Anayasa esaslarına göre yapılacaktır. Vergi reformu yapılacaktır. Vali ve vilâyet meclisleri, kamu gelirlerinin ne kadarının mahallî ihtiyaçlar harcanacağını tespit edeceklerdir. Anayasa gereğince din vicdan hürriyeti teyit edilecektir ve genel eğitim geliştirilecektir. Aynı oturumda Türk temsilcileri, büyük devletlerce istenen aşağıdaki sekiz noktayı müzakereye dahi yetkili olmadıklarını bildirdiler: 1. Milletlerarası bir komisyon kurulması, 2. Yabancı askerlerin Türkiye'ye sokulması, 3. Türk askerlerinin kalelerde kalmaları, 4. Valilerin tâyin şekli, 5. İdarî taksimat, 6. Maliye ve adliye ile ilgili istekler, 7 Çerkezlerin Asya'ya gönderilmeleri ve 8. Sırbistan ve Karadağ’a toprak verilmesi. Bu istekler, Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile bağdaşmıyordu. İngiltere ve Rusya temsilcileri mukabil Türk projesine şiddetle itiraz ettiler. Salisbury, bu projenin büyük devletlerin esas isteklerini reddettiğini söyledi. İgnatiev ise Türk projesinin müzakeresine dahi girmeme talimatı almış bulunduğunu ekledi. Dördüncü oturum böyle kapandı. 4 Ocak günü toplanan beşinci oturumda Türk delegeleri, büyük devletlerin projesine hangi bakımdan ve ne sebeplerden dolayı itiraz ettiklerini etraflıca anlattılar. 8 Ocakta yapılan altıncı oturumda altı büyük devlet temsilcileri kendi projelerini kuvvetle savundular ve sert tartışmalar yapıldı. 11 Ocak tarihindeki yedinci oturum da aynı şekilde sert tartışmalarla geçti. 15 Ocakta yapılan sekizinci oturum son derece sert oldu. İngiltere ve Rusya delegeleri Türkiye'ye karşı tehditkâr nutuklar söylediler. "Avrupa'nın, teklifleri" kabul edilmediği takdirde, tarihî sorumluluğun Türkiye'ye yükleneceğini ileri sürdüler. Rusya Büyükelçisi İgnatiev, büyük devletler projesi tümüyle kabul edilmezse, artık müzakerelere devam edemeyeceğini ve hemen İstanbul'u terk edeceğini açıkladı. Türk delegeleri, büyük devletler, Milletlerarası Komisyon ve Valilerin tâyini ile ilgili isteklerinden vazgeçtikleri takdirde diğer tekliflerin Türkiye tarafından müzakere edilebileceğini bildirdiler. Türkiye, büyük bir taviz vermiş, gerilemiş ve itirazlarını başlıca iki ana noktaya inhisar ettirmişti. Fakat İngiltere temsilcisi Salisbury, büyük devletlerin bu iki istekten vazgeçemeyeceklerini açıkladı. Konferans artık çıkmaza girmiş, sonuna yaklaşmıştı. Türkiye, son derece güç tarihi bir ikilem içinde bulunuyordu. Büyük devletlerin isteklerini aynen kabul etse, İmparatorluğun bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü pek ağır bir darbe yemiş olacaktı. Bu, Türkiye için intihar etmek demekti. Büyüklerin isteklerini reddetse, bu defa savaş çıkacak, savaşta Türkiye yalnız kalacak ve çok muhtemelen yenilecekti. Bu da İmparatorluğun çökmesi olabilirdi. Her iki hâlde de verilecek karar, Türkiye'nin geleceği bakımından vahim sonuçlar doğuracaktı. Böyle bir durumda karar vermek, tarihî bir sorumluluk yüklenmek olacaktı. Bu bakımdan İstanbul Hükûmeti, büyük devletlerin tekliflerini kesin olarak reddetme veya kabul etme kararını veremedi. 18 Ocak 1877 günü bir Büyük Meclis toplandı. Buna 200 kadar temsilci katıldı. Sadrazam Midhat Paşa, durumu bütün açıklığı ve acılığı ile Büyük Mecliste anlattı. Meclis, oybirliği ile büyük devletlerin isteklerini reddetmeye karar verdi. Nihayet konferansın dokuzuncu ve sonuncu toplantısı, 20 Ocak 1877 günü yapıldı. Türkiye temsilcileri, Babıâli'de toplanan Büyük Meclisin, Milletlerarası Kontrol Komisyonları kurulması ve valilerin büyük devletlerin muvafakatiyle tâyin edilmesi yolundaki tekliflerini reddettiğini bildirdiler ve şu teklifte bulundular: "Eşit sayıda Müslüman ve Hıristiyan üyelerden meydana gelecek iki komisyon kurulması. Komisyon üyelerinin halk tarafından seçilmesi. Komisyonlardan birinin Bosna-Hersek, diğerinin Tuna ve Edirne vilâyetleri için görevlendirilmesi. Bir yıl süreyle iş görecek bu komisyonlara şu görevlerin verilmesi: 1. Anayasa reformlarının gerçekleştirilmesine nezaret etmek, 2. Bu vilâyetler için alınacak tedbirlerin uygulanmasına nezaret etmek. 3. Zarar görmüş ahaliye yardım için tedbirler almak. 4. Türkiye tarafından kurulacak jandarma teşkilâtının yardımı ile halkın tam güvenliğini sağlamak”. Büyük devletler temsilcileri, Türkiye'nin bu son teklifini ciddî olarak müzakereye dahi lüzum görmeden reddettiler. Rusya Büyükelçisi İgnatiev, "Valilerin büyük devletlerin muvafakati ile seçilmesi ve milletlerarası kontrol komisyonları kurulması teklifleri Türkiye tarafından reddedildiğine göre, artık müzakerelere devam etmeye mahal yoktur" dedi. Yerine bir maslahatgüzar bırakarak İstanbul'u terk edeceğini bildirdi, Türkiye'yi Avrupa devletleri topluluğu ile ilişkilerini kesmek, konferansı çıkmaza sürüklemekle suçladı ve bundan doğacak bütün sorumluluğun Türkiye'ye ait olacağını ileri sürdü. İngiliz temsilcisi Salisbury de "Konferansın görevi, ayaklanan eyaletlere idarî muhtariyet ve kötü idareye karşı ciddî garantiler sağlamaktı. Böyle garantiler reddedildiğine göre, konferansın görevi artık sona ermiştir" dedi. Öteki delegeler, İgnatiev ile Salisbury'nin görüşlerine katıldılar. Böylece büyük devletler temsilcileri konferansın sonuna ermiş olduğunu ilân ettiler. Altı büyük devletin İstanbul'daki büyükelçileri, Türkiye'yi protesto makamında, yerlerine birer maslahatgüzar bırakarak İstanbul'u terk ettiler (IX éme Protocole, Seance du 8/20 Janvier 1877, F.O. 424/37, p. 232-38). Konferansın sona erdiği gün Hariciye Nazırı Safvet Paşa, Türkiye'nin Avrupa'daki temsilcilerine bir genelge telgraf çekerek "Padişahımızın haklarını ve İmparatorluğun şerefini savunmak için sarf ettiğimiz çabaların bize Avrupa'nın sempatisini kaybettireceğine inanmak bizce imkânsız görünüyor" dedi (Safvet Pacha aux Missions diplomatiques de Turquie en Europe, dépeche telegraphique du 20 Janvier 1877, No. 46192/15. Archives de l'Ambassade de Turquie â Paris). 25 Ocak 1877 tarihli uzun bir genelge yazıyla da Safvet Paşa, Konferansın etraflı bir izahını dış temsilciliklerimize bildirdi. Genelgede, İngiliz projesinin müzakerelere esas alınacağı kanaatiyle Türkiye'nin konferansa katılmış olduğu, fakat maalesef Avrupa temsilcilerinin kendi aralarında toplanarak Türkiye'nin gıyabında bir proje hazırladıklarından şikayet edildikten sonra şöyle denilmektedir: "Filhakika Avrupa delegeleri, beraberce hazırladıkları bir programla ortaya çıktılar ve kendi aralarında önceden varılmış anlaşmanın kuvvetine dayanarak bu programı bize empoze etmek istediler. Bu, belki konferansı konferans olmaktan çıkarmak, çok taraflı olması gereken müzakereleri iki taraflı tartışmalar haline getirmek idi. Bir tarafta yapayalnız bir Türkiye, diğer tarafta ise önceden hazırlanmış bir programı kabul ettirmek için birleşmiş bir Avrupa vardı. ... Avrupa delegelerince kabul edilmiş proje, İngiliz programı sınırları içinde kalmaktan ve devletlerin Türkiye'nin iç işlerine karışmamalarına dair Paris antlaşması hükümlerine dayanmaktan çok uzaktı. Sırbistan ve Karadağ için status quo'yu sağlamak esasına aykırı olarak, toprak verilmesi isteniyordu; Avrupa Türkiye'sinin büyük bir kısmının idaresi için... hâkimiyeti fiilen kaldıracak... bir müesseseler sistemi yaratıyordu. Bundan başka bu proje, garantiler adı altında, bağımsızlığı üzerine titreyen hiçbir hükümete teklif edilemeyecek bir tedbirler manzumesi ihtiva ediyordu. İngiliz projesi manevî garantilerden bahsettiği hâlde... söz konusu proje, Türkiye'yi, yabancı devletlerin eline maddî ve fiilî garantiler vermek durumuyla karşı karşıya bırakıyordu... Yürütme ve yargı yetkilerini ve hatta askerî kuvveti yabancı devletlerin eline veren bu teklifin akıbetini biliyorsunuz... Devletin bağımsızlığının başka enere geçmesi sonucu verecek her türlü uyuşmayı şiddetle reddettik... Konferansın sondan bir önceki oturumunda Avrupalı meslektaşlarımız... Valilerin büyük devletlerin muvafakati ile tâyin edilmeleri ve milletlerarası bir komisyon kurulması hakkındaki maddeleri konferansın vazgeçilmez şartları (sine quo non) olduğunu bildirdiler... Bu iki nokta da Devlet-i Aliyye'nin egemenliğine ve şerefine saygı ile hiç bağdaşmıyordu... Bununla beraber, Hükûmet-i Şahane, durumun vahameti yüzünden, konferansa kesin bir cevap vermeden önce, milletin umumî hissiyatına danışmak lüzumunu duydu. Sadrazamın başkanlığında, milletin ileri gelen şahsiyetlerinden 200 kişinin katıldığı bir meclis toplandı. Meclis... Avrupa'nın istediği iki tedbirin şiddetle reddedilmesi lehinde oy verdi... Hükumet-i Aliyye, bu iki tedbirin yerine, halk tarafından serbestçe seçilecek Müslüman ve Hıristiyan üyelerden meydana gelen iki komisyon kurulmasını teklif etti... Avrupa delegeleri maalesef, milletlerarası komisyon ve valilerin tâyinleri ile ilgili iki noktanın reddedilmesini, herhangi bir anlaşmaya varmak için aşılması imkânsız bir engel saydılar ve İstanbul'u terk etme niyetlerini de açıklayarak konferansa son verdiler... Meslektaşları adına konuşan General İgnatiev, hiç beklenmedik fikirler ortaya attı... Bu nutkun, Osmanlı İmparatorluğu’nu büyük Avrupa ailesine bağlayan siyasi bağları koparmakla... suçlar gibi görünen kısımlarını meskût geçemeyeceğim... Avrupa'nın öyle düşündüğüne inanmayı reddederiz... Babıâli, durumunun tehlikesini ve konferansın bahtsız sonucunun kendisi için muhtemelen yaratacağı güçlükleri görmüyor değildir. Fakat, Avrupa'nın, konferansın başarısızlığından Babıâli’yi sorumlu tutarak doğacak sonuçları ağırlaştırmayacağına kanidir... Avrupa'nın hayırhahlılığını ve sempatisini kaybetmiş olduğumuza inanmak bize imkânsız görünüyor..." (Safvet Pacha â Sadiq Pacha, Dépeche circulaire du 25 Janvier 1877, No. 46280/17, Archives de l'Ambassade de Turquie â Paris) Fakat kesin olan bir şey varsa o da, bu konferans sırasında Türkiye'ye karşı bir Avrupa diplomatik cephesi kurulmuş ve Türkiye'nin yalnız kalmış olmasıydı. Rus diplomasisi, Türkiye'yi Avrupa'dan ayırmak, öteki Avrupa devletleriyle birlikte Türkiye'ye karşı ortak bir diplomatik cephe kurmak ve konferansın başarısızlığa uğraması sorumluluğunu Türkiye'ye yüklemek suretiyle Rus saldırısına zemin hazırlamak yolunda büyük bir başarı sağlamıştı. Türkiye'ye savaş açmak için artık Rusya'ya gün doğmuştu. Türkiye, kendisi için intihar demek olan Avrupa tekliflerini kabul etmek yerine, şerefli bir savunma savaşını göze almayı ehven-i şer telâkki etmişti. Artık Rus saldırısı beklenir olmuştu. Bununla beraber, diplomatik teşebbüsler bir süre daha devam etti. 1 Mart 1877 günü Türkiye ile Sırbistan arasında, savaştan önceki status quo esasları içinde barış antlaşması imzalandı. 29 Martta Osmanlı Mebusan Meclisi açıldı. Bu arada Rusya, Türkiye'ye karşı kurulmuş Avrupa diplomatik cephesini devam ettirmek için yoğun bir diplomatik çalışmaya koyuldu. İgnatiev, Avrupa büyük devletlerine gönderildi, teşebbüsler yaptı. 31 Martta. Avrupa büyük devletleri Londra Protokolünü imzaladılar. Bu protokol de, Osmanlı Devleti’nin gıyabında görüşülüp hazırlanmıştı. Protokolde, Sırbistan ile Türkiye arasında yapılan barışın tanındığı, Karadağ ile de bir barış imzalanmasının lüzumlu olduğu belirtiliyor, Osmanlı Ordusunun güvenliğin korunmasından fazla olan miktarının silâhsızlandırılması isteniyordu. Bundan başka Türkiye'nin yapacağı ıslahatın Avrupa devletleri büyükelçileri aracılığıyla kontrol edilmesi şart koşuluyordu. Türkiye bu protokolü Paris antlaşması hükümlerine aykırı ve Anayasa ile bağdaşmaz olarak gördü. Protokol, Türkiye ile görüşülmeden imzalanmıştı. Rusya askerlerini terhis etmediği hâlde, Türk askerlerinin terhis edilmesi şart koşuluyordu. Osmanlı Parlamentosu açılmış ve buna Hıristiyan mebuslar da katılmış olduğu hâlde, yapılacak reformların büyük devletlerce kontrol edilmesi şeref ve haysiyet kırıcı bulunuyordu. Bütün bu bakımlardan Meclisi Vükela, Londra protokolünün reddine karar verdi. Karar Osmanlı Parlamentosunda da görüşülüp kabul edildi ve 12 Nisan 1877 günü, Londra protokolünün reddedildiği uzun bir nota ile ilgili devletlere bildirildi. Bu hareket, çoktan beri işaretleri belirmiş olan Türk-Rus savaşının yakın sebebini teşkil etti (Karal, Osmanlı Tarihi, VIII. Cilt, s. 35-40).
|