|
|
RUS RÜYASI ve RUS ve BULGAR GÖZÜ ile 93 HARBİ |
|
|
SEMRA
KANAT YAŞADIĞI
TÜM ACILARA RAĞMEN, BULGAR KADIN VE ÇOCUKLARINA EL KALDIRMAYAN;
AKSİNE,
ONLARI BESLEYİP KORUYAN YÜKSEK KARAKTERLİ TÜRK ERKEĞİNE İTHAFEN
93 Harbinin Rus ve Bulgar gözü
ile nasıl göründüğü meselesine başlamadan önce, ithafıma
neden olan birkaç belgenin özetini sunmak istiyorum: “BİZ,
‘ARTIK KONUŞMA SIRASI TÜRKÜNDÜR’ DEMEDEN ÖNCE, SÖZÜ BELGELERE
BIRAKIYORUZ.” Bilâl
Şimşir
Belge
No
Tarih
Kimden kime yazıldığı ve Özü 14
26 Haziran 1877
Tuna Vilâyetinden Mabeyn Başkâtipliğine. Telgraf (Tel.). Rusların
Rusçuk şehrini topa
tutmaları 25.000 kadar olan şehir halkının çoğunlukla göç etmesi. 16
1 Temmuz
Şumnu’da Simons’dan Londra’da Reuter Ajansına. Tel. Rusçuk’un
hâlâ bombalanması.
Ahalinin Varna’ya kaçışması. Türk makamlarının Tulça’dan Mecidiye’ye
çekilmeleri. Savaş haberleri. 17
2
Şumnu’dan Jacquot’dan Paris’te Journal des Débats gazetesine.
Tel. Rusçuk’un bombardımanı.
Osmanlı makamlarıyla ahalinin Dobruca’dan çekilmeleri. Savaş haberleri.
Katliâmlar. Yağmalar. 19
5
Şumnu’dan Serasker Redif Paşadan Sadarete. Tel. Rusçuk Bulgarlarına
zulüm edildiği haberlerin
asılsızlığı. Aslında Bulgarların Dobruca’dan göç eden ve Ziştovi’de
kalan İslâm halka zulüm yaptıkları. 20
5
Şumnu’da Hysche’den Londra’da Bennet’e Tel. Şumnu’ya
gelen göçmenlerin Ziştovi zulümlerini
doğrulamaları. 21
9
Ahmed Fehim Paşadan Dahiliye Nezaretine. Tel. (Tercüme) Rusların
pek kanlı ve vahşice
harp etmeleri. Müslüman halkın göç etmek zorunda kalması. 22
11
Osmanpazarı’nda Jacquot’dan Paris’te Journal des Débats
gazetesine. Tel. Müslüman ahalinin
toptan göç etmesi, Eskicuma ile Osmanpazarı arasında 10.000 göçmen
ailesi... Bulgarların zulümleri, yağmaları. 23
13
İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri
Bakanı Derby’ye. Tel. Kaçan bir Türk
göçmen kafilesinin Hainboğaz’ında Bulgarlar tarafından imha edilmesi. 25
13
Şumnu’da Bortwick’ten Londra’da Morning Post gazetesine. Tel.
Razgrad ve Tırnovo sancakları
Türk göçmen kafilerinin Bulgarlar tarafından katledilmeleri. Balkan taraflarında
Rus ve Bulgar zulümleri. 26
14
Hariciye Nâzırı Safvet Paşadan Paris Sefaretine. Tel. Tuna Vilâyetinde
Kazakların yeni
vahşetleri. Rusçuk taraflarında göçmenlerin imha edilmeleri. 30
14
Muhabir Gay’den Londra’da Daily Telegraph gazetesine. Tel. Rusları
görünce Bulgarların
Türklere karşı vahşetler işlemeleri. Her taraftan gelen göçmenlerin
Bulgar katliâmlarını anlatmaları. Tırnovo-Ziştovi arasında yüzlerce
günahsız kimsenin öldürülmesi. 56
24
İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri
Bakanı Derby’ye. Yazı. Ruslarla Bulgarların
Rumeli Müslüman halkı yok etme veya defetme niyetleri. Müslüman mallarının
Hıristiyanlarca müsadere veya yağma edilmesi ihtimali. Zulümler karşısında
Türk halkının göç etmesi ve bir kısım göçmenin İstanbul’a
gelmesi. 57
24
İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri
Bakanı Derby’ye. Yazı. No 832. Padişahın
İngiltere Kraliçesine mesajı. Balkanlar’da sivil halka karşı Rus zulümlerin
durdurulması için Çar nezdinde teşebbüse geçilmesi isteği. Şumnu
taraflarında Kazak zulümleri. Müslüman halkın göçleri. 58
25
Hariciye Nâzırı Ârifî Paşadan İsviçre Konfederasyonu Başkanına.
Tel. No 48352/109. (48397/134
No’lu
Rus askerlerinin 1864 Cenevre Sözleşmesini ihlâl
etmeleri.Hastanelerin bombalanması, Genelge
Yazıya Ek)
Müslüman köylerinin yakılması, mâsum halkın katledilmesi, bu
arada 300 arabalık bir göçmen
kafilesinin yok edilmesi... Harp kaidelerine ve insanlık prensiplerine aykırı
bu davranışların, Sözleşmeyi imzalayan devletlere duyurularak önlenmesi
lüzumu. Ve
bu suretle köy yakma, kılıçtan geçirme, Kazak mızrakları ile kadın
ve çocuk yaralanmaları, sayısız toplu imhalar, insanlık dışı katliâmlar,
yağmalar, göçler sürüp gitmektedir... Birinci
Ciltteki Türkçe, İngilizce, Fransızca Belge sayısı 474, İkincide ise
381 olup, toplam Belge sayısı 855’tir. Üçüncü Cilt ne yazık ki,
elimde yok. Kaynak:
Bilâl
N. Şimşir, Rumeli’den Türk Göçleri
I - II, Ankara 1968, 1970
İlgililere:
Bilâl N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Ankara 1986. Ayrıca:
William von Herbert, Plevne Müdafaası, Çeviren Ali Kurdoğlu, Kültür
Bakanlığı, Ankara 1990. BULGARLAR:
“BESLE KARGAYI, OYSUN GÖZÜNÜ!”
İvan Vazov , "Zdravstvuyte,
bratuşki
(Rusça: Merhaba, kardeşler)!"
Şıpka!
Şıpka (bir Balkan dağ geçidi)! Gök
gürültüsünün sesi! Gurko*
dağları geçti Sevinç,
mucize idi bu! Bir
Kazak gözetiyor, kovuyor binlerce
şeriri, hırsızı, bütün
Türk alaylarını. Ve
halk güler yüzle artık
tutsak olan bu
haydut alaylarına bakarken bu
iyi Kazaklara şöyle
teşekkür eder: Merhaba,
kardeşler! * 1877-1878 Türk-Rus Savaşının bir ırk ve yok etme savaşı hâline sokan, Tunca Vâdisi katliâmlarına, özellikle Eskizağra katliâmına göz yuman ve böylece Rumeli Türk halk kitlelerinin felâketli göçlerine sebep olan Rus kumandanı general Yosif Vladimiroviç Gurko.
Russes
et Turcs, La Guerre d’Orient
Rus askerinin Bg’da tuz ekmekle karşılanması.
İvan Vazov
(1850-1921). Gurko.
B. N. Şimşir, Rumeli'den Türk Göçleri - I.
Kaynak:
Literatura
za 4 Klas (4. Sınıf Edebiyat Ders Kitabı), Sofya 1991 SIBA
VAZOVA (yukarıda zikredilenin anası)’NIN
HÂTIRALARI (ÖZET
ÇEVİRİDE, TÜRKÇE SÖZCÜKLERİ İLE, GÜNÜMÜZDE GÜLDÜRÜCÜ GELEN ESKİ
HALK BULGARCA İFADELERİNİ OLDUĞU GİBİ BIRAKTIM. S.K.) 13
Ocak 1891 - Çocuklarımın hatırlaması
için hayatımdan bir şeyler yazmaya başlıyorum.
Eh,
her şey iyi idi, sadece tek bir şey kötü olabilirdi: Kötü zamanlar
geldi. Bulgarlar uslu durmayıp ayaklanma şarkıları
söylüyor, sözleşip gizlice evlerde plânlar yapıyorlardı. Fakat hatırladığım
kadarıyla, “Vek (Yüzyıl)” gazetesi dünyayı çok uyandırdı (gözünü
açtı).
Üç
yıldır, Türklerin bizleri doğrayacağı korkusu. Gece gündüz hep korku
içinde ve tetikte oturduk.
Son
yılda apostollar (“havari”
diye adlandırılan çeteciler)
dolaşmaya
başladılar, suikastlar oluyordu; köyümüzde Türk olmadığı için her
şey Sopot’ta gizlice oluyordu.
1876 yılı geldi. Kış geçti, Mart geldi,
Bulgaristan’ın her yerinde ayaklanma ve anîden, apostolların zorlaması
ile 22 Nisanda erken ayaklanma hazırlıklarına başlandı. Herkes kötü
olacağını görüyordu, ama Bulgaristan’ın Türk esaretinden kurtulması
için gençler ölmeye karar vermişlerdi. ...
Klisura
(Akça
Kilise köyü),
Türkleri 3 gün korkuttu, sonra nasıl bir güce sahip olduklarını ve
Moskof’un olmadığını anladıklarında, Tosun Bey 3 bin kişilik başıbozuk
topladı. Klisura’ya giderken Sopot’tan geçtiler ve Klisura’dan döndüklerinde
Sopot’a da saldıracaklarını söylediler. Erkekler başka bir çıkış
olmadığını görüp, soylu bir Türk olduğu için mütevelliye
yalvarmaya gittiler. Sopot için yalvarmaya giden insanlar dönüş yolunda
Tosun Beye rastlamışlar. Önünde yere kadar eğildiklerinde o, “Yarın
bakacağız Akça Kilise’ye” demiş. Eve geldiklerinde üçü (bunlar
Petır Grigor, Hacı Miço ile Minço idiler) de donmuş gibi duruyor, hiçbir
şey konuşmuyorlardı. Tek umut vardı, o da mütevellinin, Tosun Beye,
“Sopot’a dokunmamalısın, çünkü sen bu sadık insanlardan
sorumlusun” demesi idi ve bu ihtimalle gerçekleşmişti. ...
Nikola
Plevne tarafından geldiğinde, Rusların
Tuna’yı geçtiklerini ve top atışlarını duyduğunu söyledi. 10
gün geçti ve işte sana general Gurko ordusu ile birlikte Kazanlık’a
gelmiş. O zaman Sopotlular, genç çorbacılar (Osmanlı
zamanında varlıklı gayrimüslim toprak sahibi),
meselâ papaz İvan Stançev ile Gök Hacı gidip onları Sopot’a davet
etmek istediler. Fakat sonrası kötü olacak diye yaşlı çorbacılar
gitmelerine izin vermediler. Gençler dinlemeyip gittiler. Oğlum
Nikola da, Rus insanı görme hevesi ile, onlarla birlikte gitti.
Sopotlular
Kazanlık’a gidip, kendilerini general Gurko’ya tanıtmışlar. O
kendilerini iyi karşılamış, ancak gelemeyeceğini söylemiş; çünkü Süleyman
Paşanın Eski Zağara’ra gideceğini biliyormuş ve aynı gün hareket
etmiş. Fakat Türklerden zarar görmesinler diye, koruma amaçlı birkaç
Kazak Sopotlularla birlikte gelmiş. Mitirizovo (Karlovo
ile Kalofer arasındaki bir Türk köyü)’ya
geldiklerinde, Sopot’a gitmelerine izin olmadığı için Kazaklar vedalaşıp
geri dönmek istemişler. Fakat Sopotlular büyük ricalarla onları, halkın,
Rus insanının ne biçim bir şey olduğunu görmesi için hiç olmazsa bir
dakikalığına Sopot’a gelmeye kandırmışlar. Üstüne üstlük, Milü
Çavdar, onlara atını hediye etmiş. Onlar, karşı koyamayıp Sopot’a
geldiler.
İşte,
artık, Ruslar geliyorlar. Onları ellerinde çelenk ve buketlerle karşılamak
için nehre kadar Bütün Sopot çıkmış ve onlar geldiğinde, şarkılar
söyleyerek, başlarına çelenk koyup ellerine buket verdiler. Onlar
kapkara, tozlu geldiler ve şapkalarının, giysilerinin rengi belli
olmuyordu. Bazıları sevinçten ağlayıp, onlara gömlek ve mendil hediye
ediyorlardı. Bütün Ruslar genç ve tozlu idiler... Herkes şaşkınlıkla
bağırıyordu: “Şükür, Donlu (Don
Nehri’nden)
Kazakları
ve kurtarıcılarımızı görebildik!” Dinlenmeleri için onları konağa
götürdüler, fakat orada ne zabıta, ne de Onbaşı yoktu, sadece Pandur
Mihail (“Esaret
Altında” adlı romanda, Vazov’un önderi Mihail)
konakta
dolanıyordu. Onlara konağa kahvaltı, çiğ slanina (domuzun
derisi altındaki yağ)
ve
peynir getirdiler: Gök Hacı böyle emretmişti. Kahvaltının hemen ardından
atlara binip gittiler.
O
arada, herkes onları davet etmeye gittiğinde, Sopotlular bütün Türk köylerinden
silâhları toplamışlardı. Sopot’ta tek bir Türk bile görünmüyordu.
Ruslar Sopot’a gelirken, onlar Kalofer’den geçmişler. Arkalarında,
general Gurko’dan Balkan’a kaçan Türklerden aldıkları tüfeklerle yürüyen
200 civarında Kaloferli varmış. Kaloferliler bir uçurumda 1.000 kişi
civarında bulmuşlar. Yanlarına gelip, “Silâhlarınızı teslim
ediniz” demişler. Onlar da tüfeklerini onların önlerine koymuşlar.
Kaloferliler onları general Gurko’ya götürmüşler ve o da aynı
anda onları Rusya’ya göndermiş.
Sopotlular Ruslarla Mitirizovo’ya
geldiklerinde çok sayıda Türk hanımı ile yavrucağı kesmişler. Onlar
gittiklerinde, oğlum babasına Sopotluların yaptığı her şeyi anlattı.
O, masum insanları kestiklerine çok kızdı. Tam da dükkânda bunlar konuşulduğu
esnada, işte sana Tsoço Mateev, Mitirizovo’dan çalınan bir hayvan sürüsünü
getiriyordu. Ve daha akliselim insanlar, “İşte, Türklere ne yapmaları
gerektiğine dair bir neden”
diyorlardı.
Şimdi
artık yeni korkular başladı, tümü ile korumasız kaldık. O zaman Türkler
çok kızdılar ve her gün hücum edip bizi kesmeye hazırlanıyorlardı.
Artık mütevelliden de umut yoktu, çünkü Ruslar geldiğinde, kendisi
haremini Filibe’ye gönderip Rusları karşılamaya gitmiş idi. Fakat bazı
deli Kaloferliler mütevellinin hanımlarına yetişip, altın ve elmaslarını
almaya gittiler. Bu yüzden Sopot, Karlovo ve Kalofer’i salt ateşle katliâm
bekliyordu. Eh, her gün hep bunlar konuşuluyor. Türkler silâhlarını
topladılar ve sadece diş bileyip Sopot’a saldırmaya hazırlanıyorlardı.
O esnada Karlovo’ya bir Paşa
gelir, kendileri ile görüşüp arzularını öğrenmek amacı ile,
tahsildarlardan tüm ileri
gelenleri toplamaları için ikna eder. Ve böylece, saklanmakta olan ileri
gelenler, tahsildarlar Paşanın kendileri ile iyilikle görüşmek istediğini
söyleyince, gitmişler. Ve böylece 96 kişi toplamışlar ve bir zincirle
bağlayıp Filibe’ye göndermişler. Onlardan sadece Vasilço Patev
(zengin bir Karlovolu), İliyço Raçev, hekim Kiro, öğretmen Stefan’ı
(zengin bir Karlovolu) tanırım -
Karlovo’nun en iyileri.
Yolda bunları dövmüşler ve birkaç kişi ölmüş, kalanları ise
mahpusa atmışlar. Birkaç zaman sonra asmışlar. Bu Paşa Filibe’ye
gitti, ama askeri geri döndü ve 17 Temmuz gecesi boyunca 800 Karlovolu
erkeği kesti.
...
Biraz
yürüdükten sonra, önde giden kadınlar dönüp, “Duyuyor musunuz kadınlar,
Çerkezler geliyor!” demeye başladılar. Her kadın korkudan dondu. Çocuklar
bağrışmaya başladılar. Ya şimdi? Hepimiz kuma oturduk, başlarımızı
dizlerimize dek eğip bizi kesmelerini bekliyoruz. O kumlu ve güzel yerdeki
bu hüzünlü tabloyu çekmek için nasıl da bir fotoğrafçı yoktu!
İşte,
geldiler, karşımıza geçip bize bakıyorlar. Fakat çocuklar bağrışmaya
devam ediyorlar. “Çocuklar niye ağlıyorlar?” diye sordu biri. Bir
erkek
(cesur)
kadın
vardı, Ganço’nun Dona’sı, o cevapladı: “Ağam, açlar ve onları
keseceğinizden korkuyorlar.” Çerkezlerden biri yarım ekmek çıkardı:
“Verin yesinler”. Ve o
(kadın)
onu Türkçe kutsadı. O (erkek)
ona bu yolun nereye gittiğini sordu.
Kadın, “Balkan’a” dedi. Ben de, “Ha, tam da kocamın olduğu yer”
diye düşündüm. Eh, bu kez hayatta kaldık. Onlar yukarı, biz aşağı
doğru devam ettik. Biraz yürüdükten sonra, başıbozuklara rastladık.
Bizi durdurup giysi aldılar. Başka virajlar da geçtik.
...
Yukarıdan, nehirden Türkler geliyor, çocuklara sarılıp götürüyorlar.
Çerkezler, başıbozuklar geliyor, şeytan
gibi taştan taşa atlıyorlar, kesecek erkek arıyorlar. İşte,
bizim de yanımıza geldiler. Her kadın başını dizlerine kadar eğmiş,
bakmaya cesaret edemiyor. Ne korkunçtu o zaman! Onlar aramızda dolaşıp,
hangimiz daha genç ve güzel diye bakıyorlar, fakat çocukların ağlaması
sıkça anneyi kurtarıyordu. Sonunda iki kız beğenip götürdüler.
Anneleri onları çekerken, ellerine yapılan sayısız bıçak darbesi
kendilerini vazgeçtirdi. Fakat işte Karlovo’dan bizi Karlovo’ya götürmek
üzere gönderilen iki zabıta geldi, bizi ayağa kaldırıp baktı ve Türkçe
konuştu: “Hep soğancı takımı (Çerkezlerden duydukları gibi hiç güzel
kimse yokmuş)”.
Onbaşı,
“Burada bekleyin, çünkü Karlovo’dan başka kadınlar da geliyor”
dedi. Kadınlar geldiler. Bu gelenlerin nasıl bir tablo oluşturdukları
betimlenemez, ancak gelenler bizden daha mutlu idiler; kendilerini
Karlovo’ya götürmüşler, bir okulda gecelemişler, karınlarını
doyurmuşlar ve yine zabıtalarca götürülüyorlardı. Biz gece kaçanlar
ise, ne korkular topladık ve aç oturduk! Hepimiz toplanınca, Onbaşı,
“Haydi korkmayın, sağlam evler olduğu yerlere gidin.” Ve hepimiz eve
doğru yollandık. O zaman kiliseye gittik. ...
Başka
erkekler de geldiler, bir odada oturdular, toplar ise hep patlıyordu. Köprü
yanıyor, güçlü rüzgâr alevleri yayıyor ve insan, Filibe’nin yanacağını
düşünüyordu. Nöbet Tepe’deki topun gürlemediği anlaşılınca,
bayan Gena ile kilise pencerelerine çıkıp, Süleyman Paşanın komuta
ettiğini gördük. Asker tabyalara girdi, tüfeklerle ateş edildi, Süleyman
Paşanın ise üç zabıta ile çeşmeye doğru hareket etti. Rus topları
duyulmuyordu; ama Karşıyaka’dan patlayıp, Türk topunu Nöbet Tepe’ye
doğru itmişlerdi. Sadece
Sahat
(muhtemelen
“Saat”)
Tepe’deki
top ateş ediyordu. Biz pencerelerde duruyorduk, askerin, tüfeği omuzlayıp
kaybolduğunu gördük. O esnada iki ucunda fener bulunan
salların Meriç’ten
geçtiğini gördük. Ben sal nedir görmemiştim. Lâkin bayan Gena, “Sal
bunlar, Ruslar geçiyor olmalılar”. Karanlık çökünce, Sahat
Tepe’deki top sesi kesildi. Biz şaşkın şaşkın otururken, Zolotovların
oğulları -Vladimir ile
Strahil (isimlerin
Türkçe anlamı: Cihangir ile Korkut)-
geldiler. Onlar, dedeleri Demir Zolotov (Türkçe
“Demir” ismi, hâlen Bulgarcada kullanılır)
ile
kiliseye saklanmaya gelmişlerdi, ama Rusların 80 sal ile geçtiğini,
kendilerini Yunan konsolosluğuna, oradan da istasyona götürdüğünü ve
orada Türklerle mücadele (büyük
ihtimalle, muharebeyi kastediyor)
olduğunu
söylediler. Fakat bu çocuklar durmadılar, Nöbet Tepe’ye gittiler ve içine
cesetleri doldurmak için at torbaları, çekiç ve lâzım gelen malzemeyi
getirdiler. Artık istasyonda Türk yoktu.
Sabah oldu... İşte, çocuklar seğirtip,
“Gelin, Ruslar geliyor” diye bağrışıyorlar. Rusları görmek için
hepimiz seğirtiyoruz. Yolda asılan bir adam gördük, asılı duruyor ve
bir Türk hanımı onu sallıyor (Rus ve Bulgarların vahşetlerinin yabancı
kaynaklı resimlerini, belgeleriyle birlikte, Bilâl Şimşir’in
“Rumeli’den Türk Göçleri” adlı kitabında bulabilirsiniz). Asılıyı
çarçabuk indirdiler.
İşte, Rus orduları yürümeye başlıyorlar...
İnsanlar, cephaneli arabalar... Ordu memba gibi: At atlarla yan yana,
insanlar insanlarla. Birileri Edirne’ye, diğerleri Kuklen’e, başkaları
Stanimaka’ya gidiyorlar. Şarkı söyleyerek yürüyorlar. “Şumi
Maritsa”yı** söylüyorlar.
Evim
yüksekte idi. Yüksekte oturuyor, sevinçten ve hüzünden ağlıyordum.
Rumlar ise fırınları kapattılar. Sakalar saklandılar. Sadece çocuklar
testilerle Meriç’ten su taşıyıp, soldatlara (Rus
askerlerine)
veriyorlardı. Biz Bacan kadınları ise,
elimizde olan bütün ekmekleri getirip onlara veriyorduk. Ertesi gün saka
ve fırıncı getirdiler.
Hava
kararınca, Rus askerlerini evlere dağıttılar. Sabahleyin daha karanlıkta,
oh, Kuklen’de yine top atışları başladı. Duymamak için bir bodruma
indim, ama orada da duyuluyordu. Kuklen’de, Rodoplar’da saklı daha 40
bin askerlik (kişilik)
ordu
olduğunu söylediler. 12 bin ölü Rusun olduğunu duydum. Ertesi gün müzik
çalıyor: Öldürülen bir subay taşıyorlar. “Sv. Bogoroditsa (Azîze
Meryem)”
kilisesine gittim: Gencecik, giydirilen. Birçok bayan gözyaşı döktük. **
Petko Slaveykov’un yazıp,
1947 yılına kadar Bulgar millî marşı
olan “Gürler Meriç” adlı şiir. Yalnızca bizi
ilgilendiren dizeleri Türkçeye çeviriyorum: “... Gürler Meriç! Bu
sesten ısıtılan,/ şiddetli kasırga gibi/ sağ elinde ateş kılıcı
ile/Bulgaristan uçtu:/ İstanbul’un surlarına dek,/ Edirne’nin
dalgalarına dek,/ Şar (dağ)’ın yüksekliklerine dek,/ bu şanlı ses
çınladı!...” Sıba
Vazova’nın Hâtıralarının orijinali: http://www.bulgaria.com/welkya/bulgaria/subavazova.html RUS
RULETİNE DÖNÜŞEN RUS RÜYASI VE ONUN, RUMELİ’Yİ RUS SALATASINA DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ
PANSLAVİZM HASTALIĞI
DUR,
YOLCU! BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN BU
TOPRAKLAR BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR. EĞİL
DE KULAK VER, BU SESSİZ YIĞIN BİR
VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR. Necmettin Halil Onan
Rus
rüyası en belirgin şekilde, dilek adlarından ibaret olan şu iki şehir
isminde gözlemlenir: “Vladikavkaz (Kafkaslar’a hâkim ol)”,
“Vladivostok (Doğuya hâkim ol)” ...
Ekaterina’nın
yakın dostu Potyomkin’in hayali de hiç kimse için bir sır değil. Potyomkin
kimdir?
Bizde bu isim “Potyomkin Zırhlısı”
filmini akla getirse de, aslında Potyomkin tarihimizi yakından
ilgilendiren, Kırım’ı (oradaki düzensizliklerden istifade ederek, Şahin
Giray’ı hediye ve ödül vaadi ile Kırım üzerindeki haklarından vazgeçmeye
mecbur kılıyor) bizden kopardığı için kendisine prens unvanı verilen
Grigori Aleksandroviç adlı karanlık bir zattır.
Bu uyurgezerin bir zamanki
“tamamen gerçekleşebilir” “devasa” tasarısını bilmeyen veya
unutanlar için küçük bir hatırlatma: “Bahtı açık”, “kaderin gözdesi”,
Rus “Don Juan”ı olarak ünlenen esrarengiz Prense atfedilip
Ekaterina’nın ciddî bir şekilde ilgisini çeken “Yunan Tasarısı”,
Avrupa için tam bir korkuluktur.
Potyomkin adlı şımarık,
hayalperest zat, muazzam yeltenişini gerçekleştirebilmek uğruna
Rusya’nın harcayacağı yeterince “top ağzına et (puşeçnoe myaso -
kurbanlık, /asker için/ bile bile ölüme gönderilen)”e sahip olduğu
kanısında olup, bu uğurda ölecek olan Rusların sayısını kayda değer
dahi görmez.
Prensin Güney’de niyetlenip yaptığı her
şey, kendi notlarına göre: “Tüm Türkiye’yi fethedip”,
“Konstantinopol” dediği İstanbul’u “ele geçirmek”; “Aya Sofya
tapınağına dalga dalga yayılan sesler arasında girip, oraya Hıristiyan
haçını dikmek” ve “Osmanlıların başkentinden kocaman bir Hıristiyan(lık)
merkezi oluşturmak”, yalnızca bu büyük teşebbüsün başlangıcıdır.
Ve yine Rus tarihçilerine göre:
“Fakat Türkler ile yapılan, Potyomkin’in devasa hayalini tek başına
ağır, korkunç çabalar ile icra etmek zorunda kaldığı İkinci Savaş,
masalımsı tasarılar uydurmak, onları gerçekleştirmekten çok daha
kolay olduğunu açıkça kanıtlar.”
İşte
böyle, kolay bir lokma olmadığı anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nu
yutamayınca, Moskof, açlığını daha küçük ülkeler ile gidermeye yönelir;
epey de başarılı olur. Türkiye
ile yapılan savaş hakkındaki düşünceleri ve ölüm şekli
“Biz
savaştan tümü ile bitkindik, Türkiye ise aynı zamanda Büyük Vezirin
komutası altında Tuna’nın sağ kıyısında, Brailova (Romanya’nın
Braila kenti) karşısında bulunan 200.000 kişilik taptaze devasa bir ordu
getirdi.” Bundan dolayı Türkiye ile artık ateşkes ve barış ister,
ancak bunu görmeden, hastalığı nedeni ile 52 yaşında acılar içinde
ölür.
Potyomkin
nasıl biri idi?
“Tavrida’nın harikûlâde
prensi” bir bakıma, boyları, mağrur ve güzel görünüşleri ile
etkileyen o devasa bataklık çiçeklerine benzer; fakat bunların çanakları
zehirli besisuyu içerir ve çiçeklerin altında sıkça sürüngen ve yılan
kaynar. İşte, Potyomkin de böyle biri idi. Suvorov
kimdir?
Potyomkin’in yakın arkadaşı
ve dünya savaş tarihinde tek “asker-feldmareşal-başkumandan” örneği
sayılan Aleksandr Vasilyeviç Suvorov‘un kökleri, Moskova bölgesine
Semyon Gordıy (Onurlu Semyon) prensliği zamanında yerleşen İsveç asıllı
Yuda (İbranî
kökenli olduğu bilinen “Yuda” isminin, kitapta söz edildiği üzere,
İsveç asıllı olduğuna katılamıyorum. S.K.)
Suvor’a dayanır.
Suvorov
nasıl biri idi?
Annesini küçük yaşta
kaybeden Suvorov’un babası, büyük ihtimalle “talihsiz” gözü ile
baktığı oğlundan memnun değildir. Ona göre, “ufak tefek, sıska, cılız,
endamsız ve çirkin” oğlu, hiç de askerlik mesleğine uygun biri değildir.
Fakat İtalyanca, Fransızca ve hatta Türkçe gibi dillerde yazışabilen
Suvorov’un hayatı, belirtilen görev ve amaç uğruna tam bir irade ve başarı
ile gitmenin örneği olur.
Hayatı
boyunca Türklerle birkaç kez savaşan Suvorov, 1783 yılında Kuban yakınlarındaki
Kermençik’te Nogaylarla vahşetli bir savaş gerçekleştirir. Bu katliâm,
Nogay Tatarlarını derinden etkiler. Nogay mirzalarının birçoğu,
Suvorov’a, itaat anlamına gelen beyaz birer bayrak gönderirler, pişman
olup eski göçebe yerlerine döneceklerine dair söz verirler. Dehşete kapılan
Kırım Tatarların binlercesi ise, Türkiye’ye göç etmeye başlar.
Türklerle
yapılan 2. Savaşta (1787-1790), Türklerin tahkimleri açıkça ve çarçabuk
inşa etmesi, bu işi bitirince de, öğleden sonra aptes alıp dua etmeleri
ilgisini çeker. Türklerin çok cesur bir şekilde savaşmalarına karşılık,
kendilerine tüm yönlerden dolu gibi mermi yağar. Bu Kinburn katliâmında
en az 5.300 Türk şehit olur. Bu bozgunun, Başkumandan olarak Potyomkin
tarafınca da, Petersburg’da nasıl bir sevinçle karşılandığını
betimlemek imkânsızdır.
17
Haziran 1788 günü Kremençug’da Hasan Paşanın ordusu ile savaşan
Suvorov, 6.000 Türkü şehit edip, 1.800 civarındakini ise esir alır.
11
Eylül 1789 gününde 15.000 Türk şehit edilir; 108 bayrak, 80 silâh sayısız
hayvan sürüsü, eşya ve mal dolusu binlerce araba alınır. Dört Türk
kampından -ki, bunlardan biri vezire ait olup, gümüş (simli) ve altın
bezemelerle süslü Yüksek Başkomutanlık Karargâhıdır- devasa
ganimetler.
2
Aralık 1789’da İzmail (İsmail)’e gelen Ruslar (Suvorov’la Kazakları),
İzmail Kalesine sızıp içeride gizlice çalışmalar yaparlar ve hazırlıklar
tamamlandığında, Suvorov İzmail Başkomutanı olan yaşlı, cesur savaşçı,
Serasker Aydos Mehmet Paşaya şöyle bir mektup gönderir: ”Seraskere, büyüklere
ve tüm camiaya. Ordularımla buraya geldim. Düşünmek için 24 saat -
irade; ilk ateşim - artık irade dışı; saldırım - ölüm. Sizin kararınıza
bırakıyorum.“ Bu ültimatomu alan Serasker yaverlerinden biri,
“Tuna’nın akışını durdurması ile gökyüzünün düşmesi, İzmail’in
teslim olmasından daha mümkündür” der. Neticede, 11 Aralık saat
3’te yapılan 4 saatlik saldırıda, 26.000 Türk şehit edilip 9.000 esir
alınır, ki bunların 2.000’i ertesi gün ölür. İzmail’in kahraman
Kumandanı Aydos Mehmet Paşa ise, 16 süngü yarası ile şehit olur. 265
top, 364 bayrak, 3.000 fıçı barut; sayısız askerî malzeme, erzak ve
hayvan yemi; 10.000 at alınır.
Ölüm şekli
Bundan sonra birkaç kez değişik
ülke orduları ile savaşan Suvorov, uzun sureli bedensel (kangrene dönüşen
eski ve tam tedavi edilmemiş olan yaralar) ve ruhsal acılar içinde ölür.
Skobelev
kimdir?
Günün modasına uygun, tüm
soylu Rus gençleri gibi aşırı sert bir Alman mürebbisi tarafından yetiştirilen
Mihail Dmitrieviç Skobelev’in en küçük yaramazlığı için bile sopa
ile cezalandırılır. Bundan dolayı çocuk yaşta Almanlara karşı
derin bir nefret beslemeye başlayan Skobelev‘in karakterinde gizlilik ve
öç alma duygusu gelişir.
Meslek yaşamına Türkmenlerle
savaşarak atılan entrikacı Skobelev, Türk-Rus Savaşında marifetleri
ile ünlenir. Hersek ayaklanması ile Sırp savaşı, 1864’te Türkmenistan’da
görevlendirilen Skobelev’in tüm plânlarını değiştirir ve 1876 yılında,
Skobelev’in ilgisini Orta Asya yerine, Balkanlar çekmeye başlar.
Savaşın
nedenleri
“Fakat Bosna-Herseklilerin
sadece savaşa girmemiz için bir bahane olduğu anlaşılıyor. Türk Savaşı,
şüphesiz birbirine tümü ile zıt, dış siyasetimizi belirleyen iki
nedenle başlar. Bunlardan biri -ideal olanı,- Türkiye’nin Hıristiyan
ahalisini Müslüman esaretinden kurtarmak; diğeri, çok daha pratik olanı
ise, tümü ile stratejik ve ticarî amaçlı, yani askerî (donanmamıza)
ve ticarî filomuza Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış sağlamak için Türk
Boğazlarını ve belki de İstanbul’un kendisini ele geçirmekten ibaret.
...
Sebepler ne olursa olsun, son
Türk Savaşına ciddî siyasî ve askeri tasarılarımız olmaksızın
girdiğimizi itiraf etmeliyiz.” (Bölüm II, sayfa 375) 93
Harbinde düşman gözü İle Türkler
Her ne kadar General P.D. Zotov’a göre, “... (Savaşı) Kazanmanın ilk şartı, sayı üstünlüğü”
ise de, başlangıçta Çernyayev’in, “Türklerin, büyük Rus çizmesi
görünce kaçtıkları” hikâyelerinin etkisi altında Türk askerî ve
manevî gücünü küçümseyen Ruslar, Türklerle yaptıkları ilk
muharebede daha büyük bir hayal kırıklığına uğratırlar.
Asker sayımızın 30.000’i aşmadığı İkinci
Plevne Muharebesi, Ruslara 168 subay ile 7.167 askere mal olur. Rusların,
resmen kaçışı andıran geri çekilişi, Tuna ötesinde bile paniğe
sebebiyet verir. Genelkurmay albayı Artamonov’un topladığı verilere
dayanan Kuropatkin, Rus ordusunun kaçışının tümü ile düzensiz olduğunu
onaylar ve ekler: “Osman Paşa -kendi mevkiinde kalmak yerine, bizi
kovalaması durumda- ricat eden ordumuzu tümü ile yok edebilirdi.”
İkinci
Plevne Muharebesi tümü ile yeni karaktere bürünür: Saldıran
durumundan, Ruslar savunma durumuna düşerler. İlerleyişi esnasında tüm
demiryollarını yok edip yıkan Gurko, Plevne Savaşına yetişemediği
gibi; Süleyman Paşanın tüm güçleri ile gelmesi karşısında ordusu
ile Balkan’ın arkasına çekilmek zorunda kalır.
Rusların
da itiraf ettiği üzere: “Bütün cephelerde savunma durumuna düşüp,
destek beklemek zorunda kaldık ve Türklerin karar verip hücuma geçselerdi,
ordumuzun durum kritik olurdu. Türkler zaman kaybettiler ve hassa (tümen)
ile başka taze askerî güçlerinin gelişi, savaşı bizim lehimize sonuçlandı.
En kritik durumda, destek beklediğimiz sırada, Skobelev’in askerî
yeteneği tüm ihtişamı ile parladı.” (Ordumuzun ağır hareketlerine
dair, Derlemenin “93 Harbi” başlıklı 9. Bölümünün 3. Kısmında
bilgi edinebilirsiniz.)
Kuropatkin’e
göre: “17’si Rus ve 14’ü Romen olmak üzere toplam 41 tabur ve 100
top -hemen hemen Osman Paşanın tüm piyadeleri kadar,- ayrıca bir buçuk
katı topçu alayı hücuma katılmadı, Prens Karl ile General Zotov ise
artık muharebeyi sürdürmekten vazgeçtiler!... Türkler çok az sayılarına
rağmen, muharebeyi sürdürmek için bizden çok daha fazla taze güç
getirmeye gayret gösterdiler ve neticesinde, tam hakkı ile olarak muzaffer
oldular.”
Üçüncü
Plevne Muharebesinde, Ruslar, hücum ile Plevne’yi almalarının imkânsız
olduğunu anlayıp, şehri kuşatmaya karar verirler.
Türklerin
hatası
“İkinci
Plevne Muharebesinden sonra, sayı üstünlükleri olmaksızın, Türkler bize üç
cepheden saldırdılar. Fakat saldırıda da savunmada olduğu kadar becerikli
olsalardı, Türklerin bizi bir dizi bozguna uğratıp Tuna’nın arkasına
atabileceklerinden kuşkuluyum. Türklerin esas hatası, Şumnu Ordusunu
Süleyman Paşanın uzağında tutmaları ve bu iki orduyu birleştirip, savaşın
gidişatını tümü ile değiştirebilecek olan bizim 12. ile 13. kolordumuza
saldırmaları. Tabiî, oraya oldukça büyük güçler göndermek zorunda kaldığımız
Süleyman Paşanın Şıpka’ya saldırması, bizim için Plevne Savaşı iyice
zorlaştırdı; fakat Türklerin elde ettiği başarılar, bizim için bahtsız geçen
o 18 Temmuz işinden sonra elde ettikleri üstünlüğe eş değer olmadı.”
Yeni görev
19
Ağustosta Genelkurmay, Skobelev’e nihayet can sıkıcı hareketsizliğini
sona erdirecek gizli bir görev
verir. Gerçi bu, istihbaratçının mütevazı görevidir. Lofça’yı alıp
Plevne’ye ilerlemesi emredilen Prens İmeretinski’nin hareketini sağlama
amacı ile, Skobelev, Türkler hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilir.
“Ne mutlu ki, Prens İmeretinski amir gibi davranmak yerine; aksine,
Skobelev’e nasihat için başvurur.” Skobelev derhal bir tasarı yapıp,
İmeretinski’ye bir not gönderir: “Görev: Lofça kentini mümkün olduğunca
az kayıpla ele geçirmek... Genel ilkeler: 1. Bölge ve düşman yerleşimini
dikkatlice incelemek. 2. Uzun ve yakın mevzili geniş top hazırlığı. 3.
Aşamalı saldırı. 4. İstihkâmları güçlendirmek. 5. Güçlü yedek ve
bunların tasarruflu kullanımı” vs.
Ruslara
göre, “Sadece 8.000 kişilik güçleri olmasa, Türkler Lofça’dan yeni
bir Plevne yaratabilirlerdi... Türklerin ikinci eksiklikleri, kendilerinin
bulunduğu Osma (Osım) Nehri’nin sağ kıyısının karşısında, çok yüksek
tepelerin bulunması idi. Bu tepeleri almak, Skobelev’in ilk işi olacağı
anlaşılıyor.”
Lofça
Muharebesinin ilk sürecinde Rus top sayısının çok altında olan Türk
topları, Rusları uzak menzilden kendilerini vurmakta usta olması ile şaşırtıyor.
İkinci
süreçte ise, Rusları, kendilerine önce kurtarıcı gözü ile bakan
Bulgarların şimdi tümü ile kayıtsız kalması şaşırtıyor: O
zamandan beri çok sular akmıştır. Fakat Skobelev’in müfrezesi
Bulgarların duygularını iyi anlar ve yüzlerindeki o düşmanca ifadeyi gördüğünde,
nadiren biri sitem eder.
Lofça Muharebesi sırasında
genç askerlerden oluşan Estlyand alayından bir taburun Türk
mermilerinden saklanmak üzere mezarlığa doğru koştuğunu görün
Skobelev, bunlara ders vermek için taburu mezarlık içine, tam Türklerin
karşısına yerleştirir ve insanlara düzensizlikleri için küfrederek, tüfeklerine
sarılmalarını emreder.
Türkler
nasıl savaştılar?
“Binlerce Türk ‘Allah!’
tekbiri ve şarkılarla siperlere saldırıyor; başlarının üzerinde
Kur’an tutan beyaz çalmalı mollalar taburlarla birlikte hareket ediyor;
görüntü, Çerkez ve başıbozuk haykırış ve naraları ile tamamlanıyordu.
Bir avuç askerimiz süngülerle on kat daha güçlü hasımla savaşıyordu
ve öldüğü iseler, kendi suçları değil.”
Fakat Kasım ortalarında
Plevne’deki Türklerin durumu kritik olmaya başladı. Dış dünya ile
irtibat kesik idi, erzak ve yem bitmiş tükenmekte idi, hıfzısıhha şartları
bir felâketti ve 19 Kasımda Osman Paşa askerî kurulu toplayıp, sordu:
Teslim mi, yarma harekâtı mı? Oy birliği ile tek yanıt verildi: Yarma
harekâtı!
Ruslar,
Türk Ordusunun maneviyatı nasıl yıktılar?
Dünya
ile irtibatı kesilen Osman Paşanın Plevne savunmacılarının moralini tümü ile
çökertmek, cesaretini kırmak için Skobelev’in aklına bir fikir gelir ve
kendisi dikilerek birleştirilen çullardan oluşan ve ortasında Türkçe “Kars
alındı” diye bir pankartın yazılmasını emreder. Akşam, bu pankart ön
siperlere yerleştirilip, 30 fenerle aydınlatılır. Tablo çok etkileyicidir.
Hatta Türkler ateşi kesip, aydınlatmaya bakarlar. Fakat anîden olup biteni
anlayınca, acımasız bir tüfek ve hatta top ateşi açarlar. Neticede,
Türklerin bu haber yüzünden gerçekten de morallerinin bozulduğu anlaşılır.
5
Aralıkta Plevne savaşından sonra Şıpka’ya, tıpkı Rusların Osman Paşayı
Plevne’de kuşattığı gibi, Türklerin kuşattığı Radetski’ye yardım
etmesi için gitmesi gereken Skobelev, olağanüstü neşelidir: “Tanrı’ya
şükür, bu lânet Plevne’yi terk ediyoruz!”
(Öyle ise, insanın aklına
ister istemez şu soru gelir: Ne işiniz vardı bizim Rumeli’mizde?)
Aç
gözlülük
Şıpka. Noel günü.
Skobelev’in karargâhı sabahtan akşama dek ayaktadır. Skobelev
bodrumdan çıkıp subaylarla neşeli bir şekilde selâmlaşır: “Beyler,
sizi ağır bir iş bekliyor. Lütfen, daha çok enerji ve emek sarf ediniz.
Burada bir kez yenebilirsek, büyük ihtimalle hiçbir engelle karşılaşmayıp,
Edirne ve İstanbul’u ele geçirebileceğiz.
Yılbaşı
gününde Skobelev’in müfrezesi Edirne’ye doğru yol alır. Gurko da
Plevne’de verdiği büyük zayiat sonrası Skobelev ile birlerşmek için
acele ediyor; fakat Süleyman Paşanın bir kısım askerinin Edirne’de
yeni bir Plevne oluşturacağı korkusu ile onu bu durumdan haberdar etmek
isterler. Ancak daha Edirne’ye varmadan önce, Hasköy’de, Skobelev’in
çok üzüldüğü kanlı bir dram meydana gelir. Rus orduları, Süleyman
Paşanın Gurko’dan kurtulan Türk ahalisini korumak üzere askerî
arabalarla gönderdiği askerlerle karşılaşırlar ve sayısız düşman
geliyor diye Ruslara ateş etmelerini emreden Skobelev’in askerleri
“Hurra!” sesleriyle, kadın ve çocuklar dahil olmak üzere, tümü ile
mâsum insanlar katlederler. Arabalara yanaşıp, süngülerle örtüleri
kaldırdıklarında, aslında birkaç düzensiz askerle çok sayıda suçsuz
Türk göçmenlerinin ölümüne sebep olduğunu anlayan Skobelev hatasından
dolayı dehşete kapılıp, ertesi gün askere yeni bir emir verir. Hata
anlaşıldığında, Rus askerinin kendisi hücumu sonlandırıp, panik içinde
koşuştururken atlarının ayakları altına düşen anne ve çocukları
kurtarmaya ve çocuklarının annelerini aramaya koyulur.
Edirne
yolu tümü ile açıktır. Bu yolda tek direnişi gösterebilen, Muhtar Paşa
ve askerleridir.
Edirne’ye
törensel bir tiyatro havası içerisinde giren Skobelev, şehrin tüm Hıristiyan
halk tarafınca coşku ile karşılanır (Atalarımız beyhude, “Besle
kargayı, oysun gözünü” dememişler!). Akşam verilen baloda, Skobelev
doğal olarak, günün kahramanıdır. Baloda, Rum, Ermeni, Fransız ve
Bulgar kadınları çoğunluktadır. Balodan sonra bir paşanın evine yerleşen
Skobelev, ertesi gün İstanbul’a hareket etmeye acele eder.
Etkileyici
denebilecek bir süre içerisinde Türk topraklarının bu denli büyük kısmını
ele geçiren Rusların keyfine diyecek bir şey yoktur.
Sonrası malûm:
Berlin
Konferansı sonucunda yürürlükten kaldırılan Panslavist İgnatiev’in talep ettiği Ayastefanos
Antlaşmasının (3 Mart 1878) maddelerini zamanın Hariciye Nâzırı ve Başmurahhas
Safvet Paşanın ağlayarak imzalaması ve 93 Harbi ile kara günleri başlayan
Rumeli Türklüğünün günden güne acılar içerisine gark etmesi.
Skobelev
nasıl biri idi?
Savaşlarda her şeyden önce ordularının moralini yüksek tutmaya
dikkat edip Türk-Rus Savaşı sonrası askerî kariyerini Türkmenistan’da
noktalayan Skobelev’e göre, “Bir kere savaş başladıktan sonra,
insanlıktan söz edilemez. Savaşla insanlık arasında hiçbir bağ
yoktur. Ya ben seni boğacağım; ya sen beni.”
“Sürekli
barış imkânsızdır.”
“Halklar
arsındaki antlaşmalarda biri her şeyden istifade eder; diğeri kanını döküp,
para harcar.”
“Savaş,
düello gibidir - kaçınılmazdır.”
“Başarı
için komutanın alayının önüne geçip savaşması gerektiği unutmamalı,
onu tek başına savaşa göndermesi değil.”
Ve süvarinin
önemini çok küçümseyen Alman nazariyatçılarına ilişkin, bizlerle
ilintili Strukov’a yazmış olduğu 20 Mayıs 1878 tarihli mektubundan:
“En azından Sultan Mahmud’un süvarisi canlansaydı, Türkiye’deki hâlimiz
ne olurdu?”
Paris’te
yaşamakta olan bayan Adan adındaki Skobelev hayranı, generalle görüşmesinin
akabinde, Rusya’dan şu satırları içeren bir mektup alır:
“Skobelev’e itimat etmeyiniz. O, Avrupa’yı Kazak yapıp onda hükmetmek
istiyor.” Üstüne üstlük, mektupta, Bulgar tahtına aday olmak için
Skobelev’in faal bir hazırlık içerisinde olduğu belirtiliyor.
Vereşagin’ne
göre ve de Dukmasov’un onayladığı üzere, Skobelev’in en büyük
korkularından biri, babası gibi kelleşmesidir. Öyle ki, kendisi, düşman
mermilerinden ziyade, saçlara zararlı söylenen herhangi bir pomattan
korunur hâle gelmiştir.
Skobelev’in
gözlerinin rengi, başka bir ilginç tartışma noktasıdır. Maksimov,
bayan Adan ve Nemiroviç-Dançenko, generalin gözlerinin mavi olduğunu söylerler.
Ancak buna özellikle dikkat ettiğini vurgulayan Geifelder’e göre,
“Skobelev’in gözleri aslında açık kahverengi olup, sadece kızdığında,
yeşil fosforlu kıvıllar saçmaktadır”. Hatta bayan Adan bile, “Mücadele
esnasında ve kızgınlık anlarında Skobelev’in gözleri kaplan gibi,
yani yeşilimsidir” diye belirtir.
Ölüm şekli
Skobelev’in ölüm sebebi
tam olarak anlaşılamıyor. 1882 Haziran başlarında Binbaşı L. aracılığı
ile bayan Adan’a mektup yazan general, “Orduyu muhtemel savaşa hazırlamak
için çaba sarf ediyorum. İçime kötü hisler doğuyor.” diye paylaşır.
24
Haziran 1882 yılında Moskova’daki İvan Aksakov’u ziyaret edip evinde
saat 23.00’e kadar kalan Skobelev, “Bu belgelerin bende kalması hâlinde,
çalınacaklarından korkuyorum. Yakın bir zamandan beri kuşkucu oldum.”
dedikten sonra buradan ayrılıp otele gider ve iki hafifmeşrep Alman kadını
ile birlikte odasına çıkar. Gece saat on iki civarında uşaklar odadan
inlemelerle gürültü patırtı sesleri duyarlar, ardından odadan koşarak
çıkan Alman kadınları, generalin fenalaştığını söylerler.
Skobelev, Aksakov tarafınca sabaha karşı saat 3’te yatağında ölü
bulunur.
Vereşagin’e
göre, Skobelev’in en büyük zaafı, evlilik arzusudur. Gagarina ile
evlenip çarçabuk boşandıktan sonra hayat yoldaşı bulamaması,
Skobelev’in 39 yıllık yaşamının en büyük sıkıntısı ve mutsuzluğudur:
Boşanmadaki suçu üstlenmek zorunda kalan general, mahkemece nikâhsızlığa
mahkûm edilir.
Doğal
olarak, Skobelev’in evlilik yasağı nedeni ile sürüklendiği serseri
hayatı sonucunda ölmesi, şaşırtıcı değil. Zira gerçek ölüm sebebi
her ne ise, Skobelev’in, kadınları hafife almasından dolayı öldüğü
kesin. Ancak, gerçekler ortada olmasa, ömrü boyunca Alman entrikalarından
korkan Skobelev gibi birinin, Aksakov’a bunu paylaşmasının akabinde ve
özellikle de tanımadığı “Alman asıllı” kadınlarla birlikte yemeğe
bu denli rahatça gidebilmesi, sahiden inanılması zor bir olay!
Fakat
her türlü siyaseti bir kenara bırakacak olursak bile, Skobelev’in
hekimlerin tüm önerilerine rağmen, ilk gördüğü kadınla (kadınlarla!)
beraber sefahate dalması, son derece şaşırtıcı bir dikkatsizliktir.
Skobelev’in tahmin edilen en
gerçekçi ölüm sebebi, Türk-Rus Savaşında aldığı bereler sonucunda
büründüğü aşırı sinirli yapısından dolayı, söz konusu gecede aşırı
heyecandan ölmesidir.
Sahte
kurtarıcılar
93 Harbine katılan Alman asılı
Rus vatandaşı General Totleben (1818-1884) bile Skobelev’i, "imansız
ve kanunsuz bir adam (mais un homme sans foi, ni loi)” diye tanımladıktan
sonra, böyle bir zatın, 93 Harbi diye anılan Türk-Rus Savaşında
(1877-1878),
Rumeli Türklüğünü nasıl ezdiğini tasavvur etmek, güç
olmasa gerek.
Her
türlü saldırı ve cesur hücumların azılı düşmanı Totleben’in
Plevne’deki amacı -Paris kuşatması esnasında soydaşlarının Fransızlara
yaptığı gibi- Türkleri açlıktan öldürmek ise de, tasarılarında bu
muntazam Alman generali ile; ateşli, tutkulu ve sabırsız genç Rus
generali Skobelev, birbirine tam iki zıt kutuptur.
Totleben’e
göre, bu savaş anlamsızdır ve kendisi baştan sona kadar bu savaşa karşıdır.
Bu konuda, Totleben, başta “Golos (Ses)” ile Vestnik Evropıy
(Avrupa’nın Habercisi)” olmak üzere, zamanın liberal Rus basını ile hemfikirdir. İşte, Plevne’nin düşmesinden hemen
sonra Totleben’in yazdıkları: “Bizler,
bizim Panslavistlerle, İngiliz entrikacılarının hayalleri ile savaşa sürüklendik.
Bulgarlar burada zengin ve mutlu bir yaşam sürmekteler. Onların en içten
arzuları, kurtarıcılarının bir an evvel ülkeyi terk etmeleridir.” Kaynak: Jizn
zameçatelnıh lüdey
Potyomkin
Suvorov
Skobelev (Ünlülerin
Yaşam Öyküleri).
(1739-1791)
(1730-1800)
(1843-1882) Sankt-Peterburg
1994 Plevne
Savunması haritası ve ek bilgiler için:
http://www.geocities.com/gop1877/gop/gazi16.htm
Türkiye
- Rusya
ilişkilerine dair: Dr. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür
Bakanlığı, Ankara 1990.
Makalenin
yayımlandığı TDAV Türk Dünyası Tarih Dergisi ile, derginin eklemiş
olduğu resimler. Eylül
2004
Gazi
Osman Paşa
Süleyman Paşa
Plevne’den dönen gaziler
Potyomkin
Suvorov
Totleben
|