RUS RÜYASI ve RUS ve BULGAR GÖZÜ ile 93 HARBİ

 

 

 

 

                                                                                                                                                             SEMRA KANAT

 

YAŞADIĞI TÜM ACILARA RAĞMEN, BULGAR KADIN VE ÇOCUKLARINA EL KALDIRMAYAN;

AKSİNE, ONLARI BESLEYİP KORUYAN YÜKSEK KARAKTERLİ TÜRK ERKEĞİNE İTHAFEN

 93 Harbinin Rus ve Bulgar gözü ile nasıl göründüğü meselesine başlamadan önce, ithafıma neden olan birkaç belgenin özetini sunmak istiyorum:

 “BİZ, ‘ARTIK KONUŞMA SIRASI TÜRKÜNDÜR’ DEMEDEN ÖNCE, SÖZÜ BELGELERE BIRAKIYORUZ.”

Bilâl Şimşir

 Belge No                Tarih                                                       Kimden kime yazıldığı ve Özü

 14                           26 Haziran 1877      Tuna Vilâyetinden Mabeyn Başkâtipliğine. Telgraf (Tel.). Rusların Rusçuk şehrini

topa tutmaları 25.000 kadar olan şehir halkının çoğunlukla göç etmesi.

 16                            1 Temmuz                Şumnu’da Simons’dan Londra’da Reuter Ajansına. Tel. Rusçuk’un hâlâ

bombalanması. Ahalinin Varna’ya kaçışması. Türk makamlarının Tulça’dan

Mecidiye’ye çekilmeleri. Savaş haberleri.

 17                            2                              Şumnu’dan Jacquot’dan Paris’te Journal des Débats gazetesine. Tel. Rusçuk’un

bombardımanı. Osmanlı makamlarıyla ahalinin Dobruca’dan çekilmeleri. Savaş

haberleri. Katliâmlar. Yağmalar.

 19                           5                               Şumnu’dan Serasker Redif Paşadan Sadarete. Tel. Rusçuk Bulgarlarına zulüm edildiği

haberlerin asılsızlığı. Aslında Bulgarların Dobruca’dan göç eden ve Ziştovi’de kalan İslâm halka zulüm yaptıkları.

 20                            5                              Şumnu’da Hysche’den Londra’da Bennet’e Tel. Şumnu’ya gelen göçmenlerin Ziştovi

zulümlerini doğrulamaları.

 21                            9                              Ahmed Fehim Paşadan Dahiliye Nezaretine. Tel. (Tercüme) Rusların pek kanlı ve

vahşice harp etmeleri. Müslüman halkın göç etmek zorunda kalması.

 22                            11                            Osmanpazarı’nda Jacquot’dan Paris’te Journal des Débats gazetesine. Tel. Müslüman

ahalinin toptan göç etmesi, Eskicuma ile Osmanpazarı arasında 10.000 göçmen ailesi... Bulgarların zulümleri, yağmaları.

 23                            13                            İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri Bakanı Derby’ye. Tel. Kaçan bir

Türk göçmen kafilesinin Hainboğaz’ında Bulgarlar tarafından imha edilmesi.

 25                            13                            Şumnu’da Bortwick’ten Londra’da Morning Post gazetesine. Tel. Razgrad ve Tırnovo

sancakları Türk göçmen kafilerinin Bulgarlar tarafından katledilmeleri. Balkan

taraflarında Rus ve Bulgar zulümleri.

 26                            14                            Hariciye Nâzırı Safvet Paşadan Paris Sefaretine. Tel. Tuna Vilâyetinde Kazakların

yeni vahşetleri. Rusçuk taraflarında göçmenlerin imha edilmeleri.

 30                            14                            Muhabir Gay’den Londra’da Daily Telegraph gazetesine. Tel. Rusları görünce

Bulgarların Türklere karşı vahşetler işlemeleri. Her taraftan gelen göçmenlerin Bulgar katliâmlarını anlatmaları. Tırnovo-Ziştovi arasında yüzlerce günahsız kimsenin öldürülmesi.

 56                            24                            İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri Bakanı Derby’ye. Yazı. Ruslarla

Bulgarların Rumeli Müslüman halkı yok etme veya defetme niyetleri. Müslüman mallarının Hıristiyanlarca müsadere veya yağma edilmesi ihtimali. Zulümler karşısında Türk halkının göç etmesi ve bir kısım göçmenin İstanbul’a gelmesi.

 57                            24                            İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri Bakanı Derby’ye. Yazı. No 832.

Padişahın İngiltere Kraliçesine mesajı. Balkanlar’da sivil halka karşı Rus zulümlerin durdurulması için Çar nezdinde teşebbüse geçilmesi isteği. Şumnu taraflarında Kazak zulümleri. Müslüman halkın göçleri.

 58                           25                             Hariciye Nâzırı Ârifî Paşadan İsviçre Konfederasyonu Başkanına. Tel. No 48352/109.

(48397/134 No’lu                                     Rus askerlerinin 1864 Cenevre Sözleşmesini ihlâl etmeleri.Hastanelerin bombalanması,

Genelge Yazıya Ek)                                Müslüman köylerinin yakılması, mâsum halkın katledilmesi, bu arada 300 arabalık bir

göçmen kafilesinin yok edilmesi... Harp kaidelerine ve insanlık prensiplerine aykırı bu davranışların, Sözleşmeyi imzalayan devletlere duyurularak önlenmesi lüzumu.

 Ve bu suretle köy yakma, kılıçtan geçirme, Kazak mızrakları ile kadın ve çocuk yaralanmaları, sayısız toplu imhalar, insanlık dışı katliâmlar, yağmalar, göçler sürüp gitmektedir...

Birinci Ciltteki Türkçe, İngilizce, Fransızca Belge sayısı 474, İkincide ise 381 olup, toplam Belge sayısı 855’tir. Üçüncü Cilt ne yazık ki, elimde yok.

 

Kaynak:

 

 

Bilâl N. Şimşir, Rumeli’den Türk Göçleri  I - II, Ankara 1968, 1970

                  İlgililere: Bilâl N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Ankara 1986.

Ayrıca: William von Herbert, Plevne Müdafaası, Çeviren Ali Kurdoğlu, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990.

 

BULGARLAR: “BESLE KARGAYI, OYSUN GÖZÜNÜ!”

                                               İvan Vazov , "Zdravstvuyte, bratuşki (Rusça: Merhaba, kardeşler)!"

                                                                            Şıpka! Şıpka (bir Balkan dağ geçidi)!

Gök gürültüsünün sesi!

Gurko* dağları geçti

Sevinç, mucize idi bu!

Bir Kazak gözetiyor, kovuyor

binlerce şeriri, hırsızı,

bütün Türk alaylarını.

Ve halk güler yüzle

artık tutsak olan

bu haydut alaylarına bakarken

bu iyi Kazaklara

şöyle teşekkür eder:

Merhaba, kardeşler!

 

* 1877-1878 Türk-Rus Savaşının bir ırk ve yok etme savaşı hâline sokan, Tunca Vâdisi katliâmlarına, özellikle Eskizağra katliâmına göz yuman ve böylece Rumeli Türk halk kitlelerinin felâketli göçlerine sebep olan Rus kumandanı general Yosif Vladimiroviç Gurko.

 

                                                                                                                     

 

Russes et Turcs, La Guerre d’Orient                      Rus askerinin Bg’da tuz ekmekle karşılanması.           İvan Vazov (1850-1921).

Gurko. B. N. Şimşir, Rumeli'den Türk Göçleri - I.      Kaynak: Literatura za 4 Klas (4. Sınıf Edebiyat Ders Kitabı), Sofya 1991

 

SIBA VAZOVA (yukarıda zikredilenin anası)’NIN HÂTIRALARI

(ÖZET ÇEVİRİDE, TÜRKÇE SÖZCÜKLERİ İLE, GÜNÜMÜZDE GÜLDÜRÜCÜ GELEN

ESKİ HALK BULGARCA İFADELERİNİ OLDUĞU GİBİ BIRAKTIM. S.K.)

13 Ocak  1891 - Çocuklarımın hatırlaması için hayatımdan bir şeyler yazmaya başlıyorum.

Eh, her şey iyi idi, sadece tek bir şey kötü olabilirdi: Kötü zamanlar geldi. Bulgarlar uslu durmayıp ayaklanma şarkıları söylüyor, sözleşip gizlice evlerde plânlar yapıyorlardı. Fakat hatırladığım kadarıyla, “Vek (Yüzyıl)” gazetesi dünyayı çok uyandırdı (gözünü açtı). Üç yıldır, Türklerin bizleri doğrayacağı korkusu. Gece gündüz hep korku içinde ve tetikte oturduk.

Son yılda apostollar (“havari” diye adlandırılan çeteciler) dolaşmaya başladılar, suikastlar oluyordu; köyümüzde Türk olmadığı için her şey Sopot’ta gizlice oluyordu.

1876 yılı geldi. Kış geçti, Mart geldi, Bulgaristan’ın her yerinde ayaklanma ve anîden, apostolların zorlaması ile 22 Nisanda erken ayaklanma hazırlıklarına başlandı. Herkes kötü olacağını görüyordu, ama Bulgaristan’ın Türk esaretinden kurtulması için gençler ölmeye karar vermişlerdi.

...

Klisura (Akça Kilise köyü), Türkleri 3 gün korkuttu, sonra nasıl bir güce sahip olduklarını ve Moskof’un olmadığını anladıklarında, Tosun Bey 3 bin kişilik başıbozuk topladı. Klisura’ya giderken Sopot’tan geçtiler ve Klisura’dan döndüklerinde Sopot’a da saldıracaklarını söylediler. Erkekler başka bir çıkış olmadığını görüp, soylu bir Türk olduğu için mütevelliye yalvarmaya gittiler. Sopot için yalvarmaya giden insanlar dönüş yolunda Tosun Beye rastlamışlar. Önünde yere kadar eğildiklerinde o, “Yarın bakacağız Akça Kilise’ye” demiş. Eve geldiklerinde üçü (bunlar Petır Grigor, Hacı Miço ile Minço idiler) de donmuş gibi duruyor, hiçbir şey konuşmuyorlardı. Tek umut vardı, o da mütevellinin, Tosun Beye, “Sopot’a dokunmamalısın, çünkü sen bu sadık insanlardan sorumlusun” demesi idi ve bu ihtimalle gerçekleşmişti.

...

Nikola Plevne tarafından geldiğinde,  Rusların Tuna’yı geçtiklerini ve top atışlarını duyduğunu söyledi. 10  gün geçti ve işte sana general Gurko ordusu ile birlikte Kazanlık’a gelmiş. O zaman Sopotlular, genç çorbacılar (Osmanlı zamanında varlıklı gayrimüslim toprak sahibi), meselâ papaz İvan Stançev ile Gök Hacı gidip onları Sopot’a davet etmek istediler. Fakat sonrası kötü olacak diye yaşlı çorbacılar gitmelerine izin vermediler. Gençler dinlemeyip gittiler. Oğlum  Nikola da, Rus insanı görme hevesi ile, onlarla birlikte gitti.

Sopotlular Kazanlık’a gidip, kendilerini general Gurko’ya tanıtmışlar. O kendilerini iyi karşılamış, ancak gelemeyeceğini söylemiş; çünkü Süleyman Paşanın Eski Zağara’ra gideceğini biliyormuş ve aynı gün hareket etmiş. Fakat Türklerden zarar görmesinler diye, koruma amaçlı birkaç Kazak Sopotlularla birlikte gelmiş. Mitirizovo (Karlovo ile Kalofer arasındaki bir Türk köyü)’ya geldiklerinde, Sopot’a gitmelerine izin olmadığı için Kazaklar vedalaşıp geri dönmek istemişler. Fakat Sopotlular büyük ricalarla onları, halkın, Rus insanının ne biçim bir şey olduğunu görmesi için hiç olmazsa bir dakikalığına Sopot’a gelmeye kandırmışlar. Üstüne üstlük, Milü Çavdar, onlara atını hediye etmiş. Onlar, karşı koyamayıp Sopot’a geldiler.

İşte, artık, Ruslar geliyorlar. Onları ellerinde çelenk ve buketlerle karşılamak için nehre kadar Bütün Sopot çıkmış ve onlar geldiğinde, şarkılar söyleyerek, başlarına çelenk koyup ellerine buket verdiler. Onlar kapkara, tozlu geldiler ve şapkalarının, giysilerinin rengi belli olmuyordu. Bazıları sevinçten ağlayıp, onlara gömlek ve mendil hediye ediyorlardı. Bütün Ruslar genç ve tozlu idiler... Herkes şaşkınlıkla bağırıyordu: “Şükür, Donlu (Don Nehri’nden) Kazakları ve kurtarıcılarımızı görebildik!” Dinlenmeleri için onları konağa götürdüler, fakat orada ne zabıta, ne de Onbaşı yoktu, sadece Pandur Mihail (“Esaret Altında” adlı romanda, Vazov’un önderi Mihail) konakta dolanıyordu. Onlara konağa kahvaltı, çiğ slanina (domuzun derisi altındaki yağ) ve peynir getirdiler: Gök Hacı böyle emretmişti. Kahvaltının hemen ardından atlara binip gittiler.

O arada, herkes onları davet etmeye gittiğinde, Sopotlular bütün Türk köylerinden silâhları toplamışlardı. Sopot’ta tek bir Türk bile görünmüyordu. Ruslar Sopot’a gelirken, onlar Kalofer’den geçmişler. Arkalarında, general Gurko’dan Balkan’a kaçan Türklerden aldıkları tüfeklerle yürüyen 200 civarında Kaloferli varmış. Kaloferliler bir uçurumda 1.000 kişi civarında bulmuşlar. Yanlarına gelip, “Silâhlarınızı teslim ediniz” demişler. Onlar da tüfeklerini onların önlerine koymuşlar. Kaloferliler onları general Gurko’ya götürmüşler ve o da aynı anda onları Rusya’ya göndermiş.

Sopotlular Ruslarla Mitirizovo’ya geldiklerinde çok sayıda Türk hanımı ile yavrucağı kesmişler. Onlar gittiklerinde, oğlum babasına Sopotluların yaptığı her şeyi anlattı. O, masum insanları kestiklerine çok kızdı. Tam da dükkânda bunlar konuşulduğu esnada, işte sana Tsoço Mateev, Mitirizovo’dan çalınan bir hayvan sürüsünü getiriyordu. Ve daha akliselim insanlar, “İşte, Türklere ne yapmaları gerektiğine dair bir neden” diyorlardı.

Şimdi artık yeni korkular başladı, tümü ile korumasız kaldık. O zaman Türkler çok kızdılar ve her gün hücum edip bizi kesmeye hazırlanıyorlardı. Artık mütevelliden de umut yoktu, çünkü Ruslar geldiğinde, kendisi haremini Filibe’ye gönderip Rusları karşılamaya gitmiş idi. Fakat bazı deli Kaloferliler mütevellinin hanımlarına yetişip, altın ve elmaslarını almaya gittiler. Bu yüzden Sopot, Karlovo ve Kalofer’i salt ateşle katliâm bekliyordu. Eh, her gün hep bunlar konuşuluyor. Türkler silâhlarını topladılar ve sadece diş bileyip Sopot’a saldırmaya hazırlanıyorlardı.

O esnada Karlovo’ya bir Paşa gelir, kendileri ile görüşüp arzularını öğrenmek amacı ile, tahsildarlardan  tüm ileri gelenleri toplamaları için ikna eder. Ve böylece, saklanmakta olan ileri gelenler, tahsildarlar Paşanın kendileri ile iyilikle görüşmek istediğini söyleyince, gitmişler. Ve böylece 96 kişi toplamışlar ve bir zincirle bağlayıp Filibe’ye göndermişler. Onlardan sadece Vasilço Patev (zengin bir Karlovolu), İliyço Raçev, hekim Kiro, öğretmen Stefan’ı (zengin bir Karlovolu) tanırım  - Karlovo’nun en iyileri. Yolda bunları dövmüşler ve birkaç kişi ölmüş, kalanları ise mahpusa atmışlar. Birkaç zaman sonra asmışlar. Bu Paşa Filibe’ye gitti, ama askeri geri döndü ve 17 Temmuz gecesi boyunca 800 Karlovolu erkeği kesti.

...

Biraz yürüdükten sonra, önde giden kadınlar dönüp, “Duyuyor musunuz kadınlar, Çerkezler geliyor!” demeye başladılar. Her kadın korkudan dondu. Çocuklar bağrışmaya başladılar. Ya şimdi? Hepimiz kuma oturduk, başlarımızı dizlerimize dek eğip bizi kesmelerini bekliyoruz. O kumlu ve güzel yerdeki bu hüzünlü tabloyu çekmek için nasıl da bir fotoğrafçı yoktu!

İşte, geldiler, karşımıza geçip bize bakıyorlar. Fakat çocuklar bağrışmaya devam ediyorlar. “Çocuklar niye ağlıyorlar?” diye sordu biri. Bir erkek (cesur) kadın vardı, Ganço’nun Dona’sı, o cevapladı: “Ağam, açlar ve onları keseceğinizden korkuyorlar.” Çerkezlerden biri yarım ekmek çıkardı: “Verin yesinler”. Ve o (kadın) onu Türkçe kutsadı. O (erkek) ona bu yolun nereye gittiğini sordu. Kadın, “Balkan’a” dedi. Ben de, “Ha, tam da kocamın olduğu yer” diye düşündüm. Eh, bu kez hayatta kaldık. Onlar yukarı, biz aşağı doğru devam ettik. Biraz yürüdükten sonra, başıbozuklara rastladık. Bizi durdurup giysi aldılar. Başka virajlar da geçtik.

... Yukarıdan, nehirden Türkler geliyor, çocuklara sarılıp götürüyorlar. Çerkezler, başıbozuklar geliyor, şeytan  gibi taştan taşa atlıyorlar, kesecek erkek arıyorlar. İşte, bizim de yanımıza geldiler. Her kadın başını dizlerine kadar eğmiş, bakmaya cesaret edemiyor. Ne korkunçtu o zaman! Onlar aramızda dolaşıp, hangimiz daha genç ve güzel diye bakıyorlar, fakat çocukların ağlaması sıkça anneyi kurtarıyordu. Sonunda iki kız beğenip götürdüler. Anneleri onları çekerken, ellerine yapılan sayısız bıçak darbesi kendilerini vazgeçtirdi. Fakat işte Karlovo’dan bizi Karlovo’ya götürmek üzere gönderilen iki zabıta geldi, bizi ayağa kaldırıp baktı ve Türkçe konuştu: “Hep soğancı takımı (Çerkezlerden duydukları gibi hiç güzel kimse yokmuş)”.

Onbaşı, “Burada bekleyin, çünkü Karlovo’dan başka kadınlar da geliyor” dedi. Kadınlar geldiler. Bu gelenlerin nasıl bir tablo oluşturdukları betimlenemez, ancak gelenler bizden daha mutlu idiler; kendilerini Karlovo’ya götürmüşler, bir okulda gecelemişler, karınlarını doyurmuşlar ve yine zabıtalarca götürülüyorlardı. Biz gece kaçanlar ise, ne korkular topladık ve aç oturduk! Hepimiz toplanınca, Onbaşı, “Haydi korkmayın, sağlam evler olduğu yerlere gidin.” Ve hepimiz eve doğru yollandık. O zaman kiliseye gittik.

...

Başka erkekler de geldiler, bir odada oturdular, toplar ise hep patlıyordu. Köprü yanıyor, güçlü rüzgâr alevleri yayıyor ve insan, Filibe’nin yanacağını düşünüyordu. Nöbet Tepe’deki topun gürlemediği anlaşılınca, bayan Gena ile kilise pencerelerine çıkıp, Süleyman Paşanın komuta ettiğini gördük. Asker tabyalara girdi, tüfeklerle ateş edildi, Süleyman Paşanın ise üç zabıta ile çeşmeye doğru hareket etti. Rus topları duyulmuyordu; ama Karşıyaka’dan patlayıp, Türk topunu Nöbet Tepe’ye doğru itmişlerdi.  Sadece Sahat (muhtemelen “Saat”) Tepe’deki top ateş ediyordu. Biz pencerelerde duruyorduk, askerin, tüfeği omuzlayıp kaybolduğunu gördük. O esnada iki ucunda fener bulunan salların Meriç’ten geçtiğini gördük. Ben sal nedir görmemiştim. Lâkin bayan Gena, “Sal bunlar, Ruslar geçiyor olmalılar”. Karanlık çökünce, Sahat Tepe’deki top sesi kesildi. Biz şaşkın şaşkın otururken, Zolotovların oğulları -Vladimir  ile Strahil (isimlerin Türkçe anlamı: Cihangir ile Korkut)- geldiler. Onlar, dedeleri Demir Zolotov (Türkçe “Demir” ismi, hâlen Bulgarcada kullanılır) ile kiliseye saklanmaya gelmişlerdi, ama Rusların 80 sal ile geçtiğini, kendilerini Yunan konsolosluğuna, oradan da istasyona götürdüğünü ve orada Türklerle mücadele (büyük ihtimalle, muharebeyi kastediyor) olduğunu söylediler. Fakat bu çocuklar durmadılar, Nöbet Tepe’ye gittiler ve içine cesetleri doldurmak için at torbaları, çekiç ve lâzım gelen malzemeyi getirdiler. Artık istasyonda Türk yoktu.

Sabah oldu... İşte, çocuklar seğirtip, “Gelin, Ruslar geliyor” diye bağrışıyorlar. Rusları görmek için hepimiz seğirtiyoruz. Yolda asılan bir adam gördük, asılı duruyor ve bir Türk hanımı onu sallıyor (Rus ve Bulgarların vahşetlerinin yabancı kaynaklı resimlerini, belgeleriyle birlikte, Bilâl Şimşir’in “Rumeli’den Türk Göçleri” adlı kitabında bulabilirsiniz). Asılıyı çarçabuk indirdiler.

İşte, Rus orduları yürümeye başlıyorlar... İnsanlar, cephaneli arabalar... Ordu memba gibi: At atlarla yan yana, insanlar insanlarla. Birileri Edirne’ye, diğerleri Kuklen’e, başkaları Stanimaka’ya gidiyorlar. Şarkı söyleyerek yürüyorlar. “Şumi Maritsa”yı** söylüyorlar.

Evim yüksekte idi. Yüksekte oturuyor, sevinçten ve hüzünden ağlıyordum. Rumlar ise fırınları kapattılar. Sakalar saklandılar. Sadece çocuklar testilerle Meriç’ten su taşıyıp, soldatlara (Rus askerlerine) veriyorlardı. Biz Bacan kadınları ise, elimizde olan bütün ekmekleri getirip onlara veriyorduk. Ertesi gün saka ve fırıncı getirdiler.

Hava kararınca, Rus askerlerini evlere dağıttılar. Sabahleyin daha karanlıkta, oh, Kuklen’de yine top atışları başladı. Duymamak için bir bodruma indim, ama orada da duyuluyordu. Kuklen’de, Rodoplar’da saklı daha 40 bin askerlik (kişilik) ordu olduğunu söylediler. 12 bin ölü Rusun olduğunu duydum. Ertesi gün müzik çalıyor: Öldürülen bir subay taşıyorlar. “Sv. Bogoroditsa (Azîze Meryem)” kilisesine gittim: Gencecik, giydirilen. Birçok bayan gözyaşı döktük.

** Petko Slaveykov’un yazıp, 1947 yılına kadar Bulgar millî marşı olan “Gürler Meriç” adlı şiir.  Yalnızca bizi ilgilendiren dizeleri Türkçeye çeviriyorum: “... Gürler Meriç! Bu sesten ısıtılan,/ şiddetli kasırga gibi/ sağ elinde ateş kılıcı ile/Bulgaristan uçtu:/ İstanbul’un surlarına dek,/ Edirne’nin dalgalarına dek,/ Şar (dağ)’ın yüksekliklerine dek,/ bu şanlı ses çınladı!...”

Sıba Vazova’nın Hâtıralarının orijinali: http://www.bulgaria.com/welkya/bulgaria/subavazova.html

 RUS RULETİNE DÖNÜŞEN RUS RÜYASI VE ONUN, RUMELİ’Yİ RUS SALATASINA

DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ PANSLAVİZM HASTALIĞI

 

DUR, YOLCU! BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN

BU TOPRAKLAR BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR.

EĞİL DE KULAK VER, BU SESSİZ YIĞIN

BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR.

                                                                                                                      Necmettin Halil Onan

 

              Rus rüyası en belirgin şekilde, dilek adlarından ibaret olan şu iki şehir isminde gözlemlenir: “Vladikavkaz (Kafkaslar’a hâkim ol)”, “Vladivostok (Doğuya hâkim ol)” ...

Ekaterina’nın yakın dostu Potyomkin’in hayali de hiç kimse için bir sır değil.

 

Potyomkin kimdir?

 Bizde bu isim “Potyomkin Zırhlısı” filmini akla getirse de, aslında Potyomkin tarihimizi yakından ilgilendiren, Kırım’ı (oradaki düzensizliklerden istifade ederek, Şahin Giray’ı hediye ve ödül vaadi ile Kırım üzerindeki haklarından vazgeçmeye mecbur kılıyor) bizden kopardığı için kendisine prens unvanı verilen Grigori Aleksandroviç adlı karanlık bir zattır.

Bu uyurgezerin bir zamanki “tamamen gerçekleşebilir” “devasa” tasarısını bilmeyen veya unutanlar için küçük bir hatırlatma: “Bahtı açık”, “kaderin gözdesi”, Rus “Don Juan”ı olarak ünlenen esrarengiz Prense atfedilip Ekaterina’nın ciddî bir şekilde ilgisini çeken “Yunan Tasarısı”, Avrupa için tam bir korkuluktur.

Potyomkin adlı şımarık, hayalperest zat, muazzam yeltenişini gerçekleştirebilmek uğruna Rusya’nın harcayacağı yeterince “top ağzına et (puşeçnoe myaso - kurbanlık, /asker için/ bile bile ölüme gönderilen)”e sahip olduğu kanısında olup, bu uğurda ölecek olan Rusların sayısını kayda değer dahi görmez.

Prensin Güney’de niyetlenip yaptığı her şey, kendi notlarına göre: “Tüm Türkiye’yi fethedip”, “Konstantinopol” dediği İstanbul’u “ele geçirmek”; “Aya Sofya tapınağına dalga dalga yayılan sesler arasında girip, oraya Hıristiyan haçını dikmek” ve “Osmanlıların başkentinden kocaman bir Hıristiyan(lık) merkezi oluşturmak”, yalnızca bu büyük teşebbüsün başlangıcıdır.

Ve yine Rus tarihçilerine göre: “Fakat Türkler ile yapılan, Potyomkin’in devasa hayalini tek başına ağır, korkunç çabalar ile icra etmek zorunda kaldığı İkinci Savaş, masalımsı tasarılar uydurmak, onları gerçekleştirmekten çok daha kolay olduğunu açıkça kanıtlar.”

İşte böyle, kolay bir lokma olmadığı anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nu yutamayınca, Moskof, açlığını daha küçük ülkeler ile gidermeye yönelir; epey de başarılı olur.

 

Türkiye ile yapılan savaş hakkındaki düşünceleri ve ölüm şekli

 

“Biz savaştan tümü ile bitkindik, Türkiye ise aynı zamanda Büyük Vezirin komutası altında Tuna’nın sağ kıyısında, Brailova (Romanya’nın Braila kenti) karşısında bulunan 200.000 kişilik taptaze devasa bir ordu getirdi.” Bundan dolayı Türkiye ile artık ateşkes ve barış ister, ancak bunu görmeden, hastalığı nedeni ile 52 yaşında acılar içinde ölür.

                                                   Potyomkin nasıl biri idi?

             “Tavrida’nın harikûlâde prensi” bir bakıma, boyları, mağrur ve güzel görünüşleri ile etkileyen o devasa bataklık çiçeklerine benzer; fakat bunların çanakları zehirli besisuyu içerir ve çiçeklerin altında sıkça sürüngen ve yılan kaynar. İşte, Potyomkin de böyle biri idi.

 

Suvorov kimdir?

            Potyomkin’in yakın arkadaşı ve dünya savaş tarihinde tek “asker-feldmareşal-başkumandan” örneği sayılan Aleksandr Vasilyeviç Suvorov‘un kökleri, Moskova bölgesine Semyon Gordıy (Onurlu Semyon) prensliği zamanında yerleşen İsveç asıllı Yuda (İbranî kökenli olduğu bilinen “Yuda” isminin, kitapta söz edildiği üzere, İsveç asıllı olduğuna katılamıyorum. S.K.) Suvor’a dayanır.

 

Suvorov nasıl biri idi?

             Annesini küçük yaşta kaybeden Suvorov’un babası, büyük ihtimalle “talihsiz” gözü ile baktığı oğlundan memnun değildir. Ona göre, “ufak tefek, sıska, cılız, endamsız ve çirkin” oğlu, hiç de askerlik mesleğine uygun biri değildir. Fakat İtalyanca, Fransızca ve hatta Türkçe gibi dillerde yazışabilen Suvorov’un hayatı, belirtilen görev ve amaç uğruna tam bir irade ve başarı ile gitmenin örneği olur.

Hayatı boyunca Türklerle birkaç kez savaşan Suvorov, 1783 yılında Kuban yakınlarındaki Kermençik’te Nogaylarla vahşetli bir savaş gerçekleştirir. Bu katliâm, Nogay Tatarlarını derinden etkiler. Nogay mirzalarının birçoğu, Suvorov’a, itaat anlamına gelen beyaz birer bayrak gönderirler, pişman olup eski göçebe yerlerine döneceklerine dair söz verirler. Dehşete kapılan Kırım Tatarların binlercesi ise, Türkiye’ye göç etmeye başlar.

 Türklerle yapılan 2. Savaşta (1787-1790), Türklerin tahkimleri açıkça ve çarçabuk inşa etmesi, bu işi bitirince de, öğleden sonra aptes alıp dua etmeleri ilgisini çeker. Türklerin çok cesur bir şekilde savaşmalarına karşılık, kendilerine tüm yönlerden dolu gibi mermi yağar. Bu Kinburn katliâmında en az 5.300 Türk şehit olur. Bu bozgunun, Başkumandan olarak Potyomkin tarafınca da, Petersburg’da nasıl bir sevinçle karşılandığını betimlemek imkânsızdır.

17 Haziran 1788 günü Kremençug’da Hasan Paşanın ordusu ile savaşan Suvorov, 6.000 Türkü şehit edip, 1.800 civarındakini ise esir alır.

11 Eylül 1789 gününde 15.000 Türk şehit edilir; 108 bayrak, 80 silâh sayısız hayvan sürüsü, eşya ve mal dolusu binlerce araba alınır. Dört Türk kampından -ki, bunlardan biri vezire ait olup, gümüş (simli) ve altın bezemelerle süslü Yüksek Başkomutanlık Karargâhıdır- devasa ganimetler.

2 Aralık 1789’da İzmail (İsmail)’e gelen Ruslar (Suvorov’la Kazakları), İzmail Kalesine sızıp içeride gizlice çalışmalar yaparlar ve hazırlıklar tamamlandığında, Suvorov İzmail Başkomutanı olan yaşlı, cesur savaşçı, Serasker Aydos Mehmet Paşaya şöyle bir mektup gönderir: ”Seraskere, büyüklere ve tüm camiaya. Ordularımla buraya geldim. Düşünmek için 24 saat - irade; ilk ateşim - artık irade dışı; saldırım - ölüm. Sizin kararınıza bırakıyorum.“ Bu ültimatomu alan Serasker yaverlerinden biri, “Tuna’nın akışını durdurması ile gökyüzünün düşmesi, İzmail’in teslim olmasından daha mümkündür” der. Neticede, 11 Aralık saat 3’te yapılan 4 saatlik saldırıda, 26.000 Türk şehit edilip 9.000 esir alınır, ki bunların 2.000’i ertesi gün ölür. İzmail’in kahraman Kumandanı Aydos Mehmet Paşa ise, 16 süngü yarası ile şehit olur. 265 top, 364 bayrak, 3.000 fıçı barut; sayısız askerî malzeme, erzak ve hayvan yemi; 10.000 at alınır.

                                                                                   Ölüm şekli

                     Bundan sonra birkaç kez değişik ülke orduları ile savaşan Suvorov, uzun sureli bedensel (kangrene dönüşen eski ve tam tedavi edilmemiş olan yaralar) ve ruhsal acılar içinde ölür.

                                                                                   Skobelev kimdir?

                   Günün modasına uygun, tüm soylu Rus gençleri gibi aşırı sert bir Alman mürebbisi tarafından yetiştirilen Mihail Dmitrieviç Skobelev’in en küçük yaramazlığı için bile sopa ile cezalandırılır. Bundan dolayı çocuk yaşta Almanlara karşı derin bir nefret beslemeye başlayan Skobelev‘in karakterinde gizlilik ve öç alma duygusu gelişir.

Meslek yaşamına Türkmenlerle savaşarak atılan entrikacı Skobelev, Türk-Rus Savaşında marifetleri ile ünlenir. Hersek ayaklanması ile Sırp savaşı, 1864’te Türkmenistan’da görevlendirilen Skobelev’in tüm plânlarını değiştirir ve 1876 yılında, Skobelev’in ilgisini Orta Asya yerine, Balkanlar çekmeye başlar.

                                                                                Savaşın nedenleri

              “Fakat Bosna-Herseklilerin sadece savaşa girmemiz için bir bahane olduğu anlaşılıyor. Türk Savaşı, şüphesiz birbirine tümü ile zıt, dış siyasetimizi belirleyen iki nedenle başlar. Bunlardan biri -ideal olanı,- Türkiye’nin Hıristiyan ahalisini Müslüman esaretinden kurtarmak; diğeri, çok daha pratik olanı ise, tümü ile stratejik ve ticarî amaçlı, yani askerî (donanmamıza) ve ticarî filomuza Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış sağlamak için Türk Boğazlarını ve belki de İstanbul’un kendisini ele geçirmekten ibaret.

...

Sebepler ne olursa olsun, son Türk Savaşına ciddî siyasî ve askeri tasarılarımız olmaksızın girdiğimizi itiraf etmeliyiz.” (Bölüm II, sayfa 375)

 

93 Harbinde düşman gözü İle Türkler

 

Her ne kadar General P.D. Zotov’a göre,  “... (Savaşı) Kazanmanın ilk şartı, sayı üstünlüğü” ise de, başlangıçta Çernyayev’in, “Türklerin, büyük Rus çizmesi görünce kaçtıkları” hikâyelerinin etkisi altında Türk askerî ve manevî gücünü küçümseyen Ruslar, Türklerle yaptıkları ilk muharebede daha büyük bir hayal kırıklığına uğratırlar.

Asker sayımızın 30.000’i aşmadığı İkinci Plevne Muharebesi, Ruslara 168 subay ile 7.167 askere mal olur. Rusların, resmen kaçışı andıran geri çekilişi, Tuna ötesinde bile paniğe sebebiyet verir. Genelkurmay albayı Artamonov’un topladığı verilere dayanan Kuropatkin, Rus ordusunun kaçışının tümü ile düzensiz olduğunu onaylar ve ekler: “Osman Paşa -kendi mevkiinde kalmak yerine, bizi kovalaması durumda- ricat eden ordumuzu tümü ile yok edebilirdi.”

İkinci Plevne Muharebesi tümü ile yeni karaktere bürünür: Saldıran durumundan, Ruslar savunma durumuna düşerler. İlerleyişi esnasında tüm demiryollarını yok edip yıkan Gurko, Plevne Savaşına yetişemediği gibi; Süleyman Paşanın tüm güçleri ile gelmesi karşısında ordusu ile Balkan’ın arkasına çekilmek zorunda kalır.

Rusların da itiraf ettiği üzere: “Bütün cephelerde savunma durumuna düşüp, destek beklemek zorunda kaldık ve Türklerin karar verip hücuma geçselerdi, ordumuzun durum kritik olurdu. Türkler zaman kaybettiler ve hassa (tümen) ile başka taze askerî güçlerinin gelişi, savaşı bizim lehimize sonuçlandı. En kritik durumda, destek beklediğimiz sırada, Skobelev’in askerî yeteneği tüm ihtişamı ile parladı.” (Ordumuzun ağır hareketlerine dair, Derlemenin “93 Harbi” başlıklı 9. Bölümünün 3. Kısmında bilgi edinebilirsiniz.)

Kuropatkin’e göre: “17’si Rus ve 14’ü Romen olmak üzere toplam 41 tabur ve 100 top -hemen hemen Osman Paşanın tüm piyadeleri kadar,- ayrıca bir buçuk katı topçu alayı hücuma katılmadı, Prens Karl ile General Zotov ise artık muharebeyi sürdürmekten vazgeçtiler!... Türkler çok az sayılarına rağmen, muharebeyi sürdürmek için bizden çok daha fazla taze güç getirmeye gayret gösterdiler ve neticesinde, tam hakkı ile olarak muzaffer oldular.”

Üçüncü Plevne Muharebesinde, Ruslar, hücum ile Plevne’yi almalarının imkânsız olduğunu anlayıp, şehri kuşatmaya karar verirler.

                                                                        Türklerin hatası

           İkinci Plevne Muharebesinden sonra, sayı üstünlükleri olmaksızın, Türkler bize üç cepheden saldırdılar. Fakat saldırıda da savunmada olduğu kadar becerikli olsalardı, Türklerin bizi bir dizi bozguna uğratıp Tuna’nın arkasına atabileceklerinden kuşkuluyum. Türklerin esas hatası, Şumnu Ordusunu Süleyman Paşanın uzağında tutmaları ve bu iki orduyu birleştirip, savaşın gidişatını tümü ile değiştirebilecek olan bizim 12. ile 13. kolordumuza saldırmaları. Tabiî, oraya oldukça büyük güçler göndermek zorunda kaldığımız Süleyman Paşanın Şıpka’ya saldırması, bizim için Plevne Savaşı iyice zorlaştırdı; fakat Türklerin elde ettiği başarılar, bizim için bahtsız geçen o 18 Temmuz işinden sonra elde ettikleri üstünlüğe eş değer olmadı.”

 Yeni görev

            19 Ağustosta Genelkurmay, Skobelev’e nihayet can sıkıcı hareketsizliğini sona erdirecek gizli  bir görev verir. Gerçi bu, istihbaratçının mütevazı görevidir. Lofça’yı alıp Plevne’ye ilerlemesi emredilen Prens İmeretinski’nin hareketini sağlama amacı ile, Skobelev, Türkler hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilir. “Ne mutlu ki, Prens İmeretinski amir gibi davranmak yerine; aksine, Skobelev’e nasihat için başvurur.” Skobelev derhal bir tasarı yapıp, İmeretinski’ye bir not gönderir: “Görev: Lofça kentini mümkün olduğunca az kayıpla ele geçirmek... Genel ilkeler: 1. Bölge ve düşman yerleşimini dikkatlice incelemek. 2. Uzun ve yakın mevzili geniş top hazırlığı. 3. Aşamalı saldırı. 4. İstihkâmları güçlendirmek. 5. Güçlü yedek ve bunların tasarruflu kullanımı” vs.

Ruslara göre, “Sadece 8.000 kişilik güçleri olmasa, Türkler Lofça’dan yeni bir Plevne yaratabilirlerdi... Türklerin ikinci eksiklikleri, kendilerinin bulunduğu Osma (Osım) Nehri’nin sağ kıyısının karşısında, çok yüksek tepelerin bulunması idi. Bu tepeleri almak, Skobelev’in ilk işi olacağı anlaşılıyor.”

Lofça Muharebesinin ilk sürecinde Rus top sayısının çok altında olan Türk topları, Rusları uzak menzilden kendilerini vurmakta usta olması ile şaşırtıyor.

İkinci süreçte ise, Rusları, kendilerine önce kurtarıcı gözü ile bakan Bulgarların şimdi tümü ile kayıtsız kalması şaşırtıyor: O zamandan beri çok sular akmıştır. Fakat Skobelev’in müfrezesi Bulgarların duygularını iyi anlar ve yüzlerindeki o düşmanca ifadeyi gördüğünde, nadiren biri sitem eder.

Lofça Muharebesi sırasında genç askerlerden oluşan Estlyand alayından bir taburun Türk mermilerinden saklanmak üzere mezarlığa doğru koştuğunu görün Skobelev, bunlara ders vermek için taburu mezarlık içine, tam Türklerin karşısına yerleştirir ve insanlara düzensizlikleri için küfrederek, tüfeklerine sarılmalarını emreder.

                                                             Türkler nasıl savaştılar?

            “Binlerce Türk ‘Allah!’ tekbiri ve şarkılarla siperlere saldırıyor; başlarının üzerinde Kur’an tutan beyaz çalmalı mollalar taburlarla birlikte hareket ediyor; görüntü, Çerkez ve başıbozuk haykırış ve naraları ile tamamlanıyordu. Bir avuç askerimiz süngülerle on kat daha güçlü hasımla savaşıyordu ve öldüğü iseler, kendi suçları değil.”

Fakat Kasım ortalarında Plevne’deki Türklerin durumu kritik olmaya başladı. Dış dünya ile irtibat kesik idi, erzak ve yem bitmiş tükenmekte idi, hıfzısıhha şartları bir felâketti ve 19 Kasımda Osman Paşa askerî kurulu toplayıp, sordu: Teslim mi, yarma harekâtı mı? Oy birliği ile tek yanıt verildi: Yarma harekâtı!

                                                    Ruslar, Türk Ordusunun maneviyatı nasıl yıktılar?

                Dünya ile irtibatı kesilen Osman Paşanın Plevne savunmacılarının moralini tümü ile çökertmek, cesaretini kırmak için Skobelev’in aklına bir fikir gelir ve kendisi dikilerek birleştirilen çullardan oluşan ve ortasında Türkçe “Kars alındı” diye bir pankartın yazılmasını emreder. Akşam, bu pankart ön siperlere yerleştirilip, 30 fenerle aydınlatılır. Tablo çok etkileyicidir. Hatta Türkler ateşi kesip, aydınlatmaya bakarlar. Fakat anîden olup biteni anlayınca, acımasız bir tüfek ve hatta top ateşi açarlar. Neticede, Türklerin bu haber yüzünden gerçekten de morallerinin bozulduğu anlaşılır.

5 Aralıkta Plevne savaşından sonra Şıpka’ya, tıpkı Rusların Osman Paşayı Plevne’de kuşattığı gibi, Türklerin kuşattığı Radetski’ye yardım etmesi için gitmesi gereken Skobelev, olağanüstü neşelidir: “Tanrı’ya şükür, bu lânet Plevne’yi terk ediyoruz!”

(Öyle ise, insanın aklına ister istemez şu soru gelir: Ne işiniz vardı bizim Rumeli’mizde?)

                                                      Aç gözlülük

                Şıpka. Noel günü. Skobelev’in karargâhı sabahtan akşama dek ayaktadır. Skobelev bodrumdan çıkıp subaylarla neşeli bir şekilde selâmlaşır: “Beyler, sizi ağır bir iş bekliyor. Lütfen, daha çok enerji ve emek sarf ediniz. Burada bir kez yenebilirsek, büyük ihtimalle hiçbir engelle karşılaşmayıp, Edirne ve İstanbul’u ele geçirebileceğiz.

Yılbaşı gününde Skobelev’in müfrezesi Edirne’ye doğru yol alır. Gurko da Plevne’de verdiği büyük zayiat sonrası Skobelev ile birlerşmek için acele ediyor; fakat Süleyman Paşanın bir kısım askerinin Edirne’de yeni bir Plevne oluşturacağı korkusu ile onu bu durumdan haberdar etmek isterler. Ancak daha Edirne’ye varmadan önce, Hasköy’de, Skobelev’in çok üzüldüğü kanlı bir dram meydana gelir. Rus orduları, Süleyman Paşanın Gurko’dan kurtulan Türk ahalisini korumak üzere askerî arabalarla gönderdiği askerlerle karşılaşırlar ve sayısız düşman geliyor diye Ruslara ateş etmelerini emreden Skobelev’in askerleri “Hurra!” sesleriyle, kadın ve çocuklar dahil olmak üzere, tümü ile mâsum insanlar katlederler. Arabalara yanaşıp, süngülerle örtüleri kaldırdıklarında, aslında birkaç düzensiz askerle çok sayıda suçsuz Türk göçmenlerinin ölümüne sebep olduğunu anlayan Skobelev hatasından dolayı dehşete kapılıp, ertesi gün askere yeni bir emir verir. Hata anlaşıldığında, Rus askerinin kendisi hücumu sonlandırıp, panik içinde koşuştururken atlarının ayakları altına düşen anne ve çocukları kurtarmaya ve çocuklarının annelerini aramaya koyulur.

Edirne yolu tümü ile açıktır. Bu yolda tek direnişi gösterebilen, Muhtar Paşa ve askerleridir.

Edirne’ye törensel bir tiyatro havası içerisinde giren Skobelev, şehrin tüm Hıristiyan halk tarafınca coşku ile karşılanır (Atalarımız beyhude, “Besle kargayı, oysun gözünü” dememişler!). Akşam verilen baloda, Skobelev doğal olarak, günün kahramanıdır. Baloda, Rum, Ermeni, Fransız ve Bulgar kadınları çoğunluktadır. Balodan sonra bir paşanın evine yerleşen Skobelev, ertesi gün İstanbul’a hareket etmeye acele eder.

Etkileyici denebilecek bir süre içerisinde Türk topraklarının bu denli büyük kısmını ele geçiren Rusların keyfine diyecek bir şey yoktur.

Sonrası malûm: Berlin Konferansı sonucunda yürürlükten kaldırılan Panslavist İgnatiev’in talep ettiği Ayastefanos Antlaşmasının (3 Mart 1878) maddelerini zamanın Hariciye Nâzırı ve Başmurahhas Safvet Paşanın ağlayarak imzalaması ve 93 Harbi ile kara günleri başlayan Rumeli Türklüğünün günden güne acılar içerisine gark etmesi.

                                                                     Skobelev nasıl biri idi?

               Savaşlarda her şeyden önce ordularının moralini yüksek tutmaya dikkat edip Türk-Rus Savaşı sonrası askerî kariyerini Türkmenistan’da noktalayan Skobelev’e göre, “Bir kere savaş başladıktan sonra, insanlıktan söz edilemez. Savaşla insanlık arasında hiçbir bağ yoktur. Ya ben seni boğacağım; ya sen beni.”

“Sürekli barış imkânsızdır.”

“Halklar arsındaki antlaşmalarda biri her şeyden istifade eder; diğeri kanını döküp, para harcar.”

“Savaş, düello gibidir - kaçınılmazdır.”

“Başarı için komutanın alayının önüne geçip savaşması gerektiği unutmamalı, onu tek başına savaşa göndermesi değil.”

Ve süvarinin önemini çok küçümseyen Alman nazariyatçılarına ilişkin, bizlerle ilintili Strukov’a yazmış olduğu 20 Mayıs 1878 tarihli mektubundan: “En azından Sultan Mahmud’un süvarisi canlansaydı, Türkiye’deki hâlimiz ne olurdu?”

Paris’te yaşamakta olan bayan Adan adındaki Skobelev hayranı, generalle görüşmesinin akabinde, Rusya’dan şu satırları içeren bir mektup alır: “Skobelev’e itimat etmeyiniz. O, Avrupa’yı Kazak yapıp onda hükmetmek istiyor.” Üstüne üstlük, mektupta, Bulgar tahtına aday olmak için Skobelev’in faal bir hazırlık içerisinde olduğu belirtiliyor.

Vereşagin’ne göre ve de Dukmasov’un onayladığı üzere, Skobelev’in en büyük korkularından biri, babası gibi kelleşmesidir. Öyle ki, kendisi, düşman mermilerinden ziyade, saçlara zararlı söylenen herhangi bir pomattan korunur hâle gelmiştir.

Skobelev’in gözlerinin rengi, başka bir ilginç tartışma noktasıdır. Maksimov, bayan Adan ve Nemiroviç-Dançenko, generalin gözlerinin mavi olduğunu söylerler. Ancak buna özellikle dikkat ettiğini vurgulayan Geifelder’e göre, “Skobelev’in gözleri aslında açık kahverengi olup, sadece kızdığında, yeşil fosforlu kıvıllar saçmaktadır”. Hatta bayan Adan bile, “Mücadele esnasında ve kızgınlık anlarında Skobelev’in gözleri kaplan gibi, yani yeşilimsidir” diye belirtir.

                                                                         Ölüm şekli

               Skobelev’in ölüm sebebi tam olarak anlaşılamıyor. 1882 Haziran başlarında Binbaşı L. aracılığı ile bayan Adan’a mektup yazan general, “Orduyu muhtemel savaşa hazırlamak için çaba sarf ediyorum. İçime kötü hisler doğuyor.” diye paylaşır.

24 Haziran 1882 yılında Moskova’daki İvan Aksakov’u ziyaret edip evinde saat 23.00’e kadar kalan Skobelev, “Bu belgelerin bende kalması hâlinde, çalınacaklarından korkuyorum. Yakın bir zamandan beri kuşkucu oldum.” dedikten sonra buradan ayrılıp otele gider ve iki hafifmeşrep Alman kadını ile birlikte odasına çıkar. Gece saat on iki civarında uşaklar odadan inlemelerle gürültü patırtı sesleri duyarlar, ardından odadan koşarak çıkan Alman kadınları, generalin fenalaştığını söylerler. Skobelev, Aksakov tarafınca sabaha karşı saat 3’te yatağında ölü bulunur.

Vereşagin’e göre, Skobelev’in en büyük zaafı, evlilik arzusudur. Gagarina ile evlenip çarçabuk boşandıktan sonra hayat yoldaşı bulamaması, Skobelev’in 39 yıllık yaşamının en büyük sıkıntısı ve mutsuzluğudur: Boşanmadaki suçu üstlenmek zorunda kalan general, mahkemece nikâhsızlığa mahkûm edilir.

Doğal olarak, Skobelev’in evlilik yasağı nedeni ile sürüklendiği serseri hayatı sonucunda ölmesi, şaşırtıcı değil. Zira gerçek ölüm sebebi her ne ise, Skobelev’in, kadınları hafife almasından dolayı öldüğü kesin. Ancak, gerçekler ortada olmasa, ömrü boyunca Alman entrikalarından korkan Skobelev gibi birinin, Aksakov’a bunu paylaşmasının akabinde ve özellikle de tanımadığı “Alman asıllı” kadınlarla birlikte yemeğe bu denli rahatça gidebilmesi, sahiden inanılması zor bir olay!

Fakat her türlü siyaseti bir kenara bırakacak olursak bile, Skobelev’in hekimlerin tüm önerilerine rağmen, ilk gördüğü kadınla (kadınlarla!) beraber sefahate dalması, son derece şaşırtıcı bir dikkatsizliktir.

Skobelev’in tahmin edilen en gerçekçi ölüm sebebi, Türk-Rus Savaşında aldığı bereler sonucunda büründüğü aşırı sinirli yapısından dolayı, söz konusu gecede aşırı heyecandan ölmesidir.

                                                               Sahte kurtarıcılar

              93 Harbine katılan Alman asılı Rus vatandaşı General Totleben (1818-1884) bile Skobelev’i, "imansız ve kanunsuz bir adam (mais un homme sans foi, ni loi)” diye tanımladıktan sonra, böyle bir zatın, 93 Harbi diye anılan Türk-Rus Savaşında (1877-1878), Rumeli Türklüğünü nasıl ezdiğini tasavvur etmek, güç olmasa gerek.

Her türlü saldırı ve cesur hücumların azılı düşmanı Totleben’in Plevne’deki amacı -Paris kuşatması esnasında soydaşlarının Fransızlara yaptığı gibi- Türkleri açlıktan öldürmek ise de, tasarılarında bu muntazam Alman generali ile; ateşli, tutkulu ve sabırsız genç Rus generali Skobelev, birbirine tam iki zıt kutuptur.

Totleben’e göre, bu savaş anlamsızdır ve kendisi baştan sona kadar bu savaşa karşıdır. Bu konuda, Totleben, başta “Golos (Ses)” ile Vestnik Evropıy (Avrupa’nın Habercisi)” olmak üzere, zamanın liberal Rus basını  ile hemfikirdir. İşte, Plevne’nin düşmesinden hemen sonra Totleben’in yazdıkları:

“Bizler, bizim Panslavistlerle, İngiliz entrikacılarının hayalleri ile savaşa sürüklendik. Bulgarlar burada zengin ve mutlu bir yaşam sürmekteler. Onların en içten arzuları, kurtarıcılarının bir an evvel ülkeyi terk etmeleridir.”

 Kaynak:

                                                                                  

 

Jizn zameçatelnıh lüdey                   Potyomkin                                  Suvorov                                Skobelev

(Ünlülerin Yaşam Öyküleri).             (1739-1791)                            (1730-1800)                          (1843-1882)

Sankt-Peterburg 1994

 

Plevne Savunması haritası ve ek bilgiler için: http://www.geocities.com/gop1877/gop/gazi16.htm

  

 

Türkiye - Rusya ilişkilerine dair: Dr. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990.

                Makalenin yayımlandığı TDAV Türk Dünyası Tarih Dergisi ile, derginin eklemiş olduğu resimler.

Eylül 2004

                                                          

 

Gazi Osman Paşa                    Süleyman Paşa                       Plevne’den dönen gaziler

 

                  

 

Potyomkin                 Suvorov                                  Totleben

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1