DİRENİŞŞ

 

 

 

 

 “BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜNÜ, BULGAR MAKAMLARINCA EZİYET GÖRÜP İŞKENCEYE MARUZ KALAN VE 52 YAŞINDA ŞAİBELİ BİR KALP KRİZİ SONUCUNDA VEFAT EDEN BABAMIN DAYISI, ÇOK SEVGİLİ MURAT FERHATOĞLU’NUN ANISINA İTHAF EDİYORUM.

SEMRA KANAT

             26 Ağustos 2004

 

 

70’li yıllarda Saime - Murat Ferhatoğlu Ailesi.

 

Razgradlı Murat Ferhatoğlu, “Türkiye’den birileri ile görüşüp, bunu resmî Bulgar makamlarına iletmediği” gerekçesi ile, Türkiye’deki Kooperatif Başkanlığına tekabül eden Müdürlük makamından alındı ve Razgrad Emniyet Müdürlüğüne götürülüp, günlerce süren işkenceler sonucunda ölmek üzere olduğu düşüncesi ve çok sayıda darp ve yara iziyle, ailesine “Gelip alın!” sözleri ile teslim edildi.

Bu işkenceler sonucunda haftalarca yatağa bağlı kalan Murat Bey ayağa kalkar kalkmaz görevinden uzaklaştırılıp, Razgrad Belediyesinde “sokak süpürgecisi” olarak çalışmaya mecbur edildi.

Ardından kendilerini Türk vatandaşı ve MİT görevlisi olarak tanıtan Dırjavna Sigurnost (Bulgar gizli servisi) teşkilâtı ile Halk Milisi (Bulgar komünist polisi) görevlilerince uzun süreli takibata alınıp sorgular sonucunda suçsuz olduğu kanısına varıldı ise de, kendisi yalnızca Atölye Âmirliğine yükseltildi ve şaibeli bir kalp krizi sonucunda 52’da vefat etti.

 

SEVGİLİ MURAT DAYI, MEKÂNIN CENNET OLSUN; NUR İÇİNDE YAT!

 

 

ÖZEL ANMA

 

TÜRKLÜKLERİ YÜZÜNDEN RUS VE BULGARLARIN İŞKENCELERİNE MARUZ KALAN, ŞEHİT DÜŞEN, GÖÇ YOLUNDA AÇLIK VE SEFALLETEN ÖLEN TÜM TÜRK KARDEŞLERİMİ SEVGİ VE SAYGI İLE ANIYORUM.

 

 

       Bir Osmanlı Esirine Rusların Yaptıklarına Dair Osman Paşa’nın İstanbul'a Çektiği Telgraf

 

Osman Paşa, 29 Temmuz 1877 tarihinde cereyan eden bir hadiseyi, Harbiye Nezaretine gönderdiği telgrafla şu şekilde bildirmiştir:

“Son savaşta (İkinci Plevne Muharebesi. S.K.) Ruslara esir düşen Tırnovalı Yusuf adlı asker, ordumuzun kuvvetleri ve komuta zinciri hakkında defalarca sorguya çekilmiş, hiçbir şey bilmediğini söyleyerek cevap vermemekte direnmesi üzerine, önce dövülmüş, sonra soyularak bütün vücudu katrana bulanmış ve başındaki nöbetçilerin çeşitli eziyetlerine maruz kalmıştır. Sonunda bu bedbaht bir yolunu bularak kaçmış ve karargâhımıza gelerek başından geçenleri anlatmıştır. Yusuf’un tepeden tırnağa katrana bulanmış vücudunu gözlerimle gördüm. Rusların, Osmanlı askerlerine böylesine işkence ederek, insan hak ve hürriyetlerini hiçe saymaları cidden teessüfe şayandır. Kaldı ki biz elimize düşen esirlerin kılına dokunmadığımız gibi, iaşe ve ibadetlerine de itina gösteriyoruz."

 

Kaynak: http://www.geocities.com/gop1877/gop/gazi16.htm

 

 

 

Bilâl N. Şimşir, Rumeli’den Türk Göçleri - I, Ankara 1968

 

Belge No 93                                MR. BARKER, BRITISH ACTING CONSUL AT SALONICA,

TO MR. LAYARD, BRITISH AMBASSADOR AT CONSTANTINOPLE

 

(Extract)                                                                                                             Salonica, September 15, 1877

 

Sir,

Refering your Excelency to my last despatch, I have now the honour to report that the persons mentioned in the telegram from the Porte to his Exellency the Vali have arrived at Cavalla, and 600 have benn landed here. They are principally old men, women, and children, from Toultcha, Tatar emigrants, and  those who have come here have been lodged temporarily in this city until places can be found for them in the villages. Those landed at Cavalla, who are got to the environs of Drama, have been very hospitally received by the Mahommedan population there, who have had pity on their misserably destitute condition*.

 

Foreign Office Archives (Public Record Office - London), F.O. 424/60 Confidential (3384), p. 198, No 336/1.

__________

 

* Burada, ta aşağı Tuna boylarından kopup gelen göçmen kafilelerin Selânik, Kavala ve Drama taraflarına kadar döküldükleri dikkati çekmektedir. Bu insan kafilelerinin uzun ve çileli kader yolu izlenmeye değer. Daha sonra, 1877 kışında dökülecek büyük göçün attığı insanların ise, Rumeli’nin Türk idaresinde kalan bölgeleri ile Anadolu’yu doldurduktan sonra Kıbrıs’a, Suriye’ye ve hatta Kuzey Afrika’ya kadar yayıldıkları görülecektir.

İkinci olarak dikkati çeken nokta, bu felâketzede göçmenlerin yerli Türk-Müslüman halk tarafından şefkatle karşılanmaları, misafir edilmeleridir. Gerek Rumeli, gerek Anadolu halkının felâketzede göçmen kafilelerine karşı şefkati, yardımı da, bütün bu felâketli devreler boyunca görülecektir. Bunlar, tarihçiler tarafında, halkın tarihini yazacaklar tarafından belki üzerinde durulacak ilginç noktalardır. B.N.Ş.

 

 

Belge No 99                         TULÇA SANCAĞI RUS VALİSİ ALBAY YÜRGENSON’DAN

TULÇA POLİS MÜDÜRÜ KURMAY YÜZBAŞI SLAŞTEV’E

 

No 882                                                                                                                                                31 Ekim 1877

 

(Rusçadan tecüme)

Altes Başkumandan nezdindeki Mülkî İşler Sayın Âmiri, 10 Ekim tarihli 1447 sayılı talimatı ile, kaçan Müslüman halkın geride bıraktığı hayvanların, ne miktarda ve nerelerde bulundurdukları tespit edilip iş hayvanı olan kısmının, işgal ettikleri boş Türk topraklarını işlemeleri için Balkan ötesinden gelmiş Bulgar göçmenlerine verilmesine; iş hayvanı olmayanlardan, ordu ve levazım idaresi tarafından ihtiyaç gösterilmeyenlerin dahi son derece zaruret hâlinde aynı Bulgar göçmenlerinin iaşeleri için kullanılmasına ve geriye kalanların satılıp, elde edilecek paranın depozito olarak muhafazasına müsaade edilmiştir**.

Tulça kasabasında da kaçan Türklere ait hayvanlar bulunabileceğinden, yukarıdaki talimata uygun emirler vermenizi ve sonucu hakkında usulü dairesinde rapor hazırlamayı ihmal etmemenizi rica ederim.

Bu konuda sizce evvelce herhangi bir emir verilmişse, tarafınızdan alınmış tedbirlerin bildirilmesini dilerim.

 

Tulça Valisi yerine

Vali Yardımcısı Albay Yürgenson

 

Prof. Dr. S.A. Nikitin, Akd. D.K. Kosev vd. (ed.) Osvobojdenie Bolgarii ot turetskogo iga, Dokumenti v treh tomah. Moskva 1964, T. II (1877-1878), s. 309, No 377.

__________

 

** Kaçan Türk halk kitlelerinin taşınır, taşınmaz malları ile hayvanlarının ve sandıklardaki paralarının yağma edilmesi hareketi, Rus işgal idaresi tarafından geniş ölçüde uygulanmıştı. Bu konuda ayrıca bk. Aynı eser, Belge No 174, 261 ve 278. ayrıca aşağıdaki 102 ve 103 sayılı belgelerle karşılaştırınız. B.N.Ş.

 

(Not: Mülkî İşler İdaresine ilişkin ayrıntılı bilgi daha önceki bölümlerde sunulmuş idi. S.K.)

 

 

Belge No 194                      MR. LAYARD, BRITISH AMBASSADOR AT CONSTANTINOPLE,

TO THE EARL OF DERBY, BRITISH FOREIGN SECRETARY

 

No 199                                                                                                 Constantinople, February 8, 1878

 

My Lord,

I have the honour to inclose an exract from a letter, an copy a despatch from Consul Reade, giving an account of proceedings of Cossaks and armed Bulgarians toward two English subject and other persons in the neighbourdhood of Varna. Mr. Reade’s letter is dated the 31-st ultimo, the day the armistice was signed. He informs me that the Mussulmans are flying in terror before the Russians, and that there are upwards of 30.000 of them in a starving conditions in Varna alone (*).

I have, etc.

 

Foreign Office Archives (Public Record Office - London), F.O. 424/67 Confidential (3598), p. 302, No 635.

__________

 

(*) Not: Söz konusu mektubun göçmenlerle ilgili kısmı çıkarılmış bulunduğundan, mektup buraya alınmadı. B.N.Ş.

 

 

Belge No 334                      SAFVET PACHA, MINISTRE DES AFFAIRS ETRANGERES.

A FASSO EFENDI, EN MISSION A ANDRIANOPLE.

 

(Télégraphique)                                                                                                                Le 31 Julliet 1878

No 51926/121

 

Reçu vos deux télégrammes du 27 Julliet.
Je constate avec satisfaction et j’apprécie le résultat de vos efforts tendant a obtenir le rapatriement des réfugiés.
Je vous recommende de continuer ces efforts pour que le rapatriement s’effectue au fur et a mesure des bonnes conditions.

 

 

EDİRNE’DE FASSO EFENDİYE TELGRAFNAME-İ SÂMİ***

 

27 Temmuz 78 tarihli iki kıt’a telgrafınız alındı.

Muhacirinin memleketlerine sureti nakil ve izamlarında kararlaştırılmış olması ikdam ve gayretleriniz semeresi olmakla badi takdir ve mahzuziyet olmuştur. Bunların peyderpey memleketlerine hüsnü sevk ve nakillerine ikdamı tam ile tezyid-i menduhiyet eylemeniz tavsiye olunur.

Safvet, 19 Temmuz 94

 

Hariciye Vekâleti Arşivleri, Siyasî, Rusya, Karton 122, Dosya 64.

__________

 

*** Safvet Paşa’dan Edirne’ye göçmen işleriyle görevli Fasso Efendiye gönderilen bu telgrafın arşivde hem Fransızcası, hem de Türkçesi vardır. Fakat kayıt numarası alan nüshası Fransızcadır. Öyle anlaşılıyor ki, telgraf önce Türkçe olarak kaleme alınmış, ondan sonra Fransızcaya çevrilmiş ve Fransızca nüshası Fasso Efendiye tellenmiştir. Bununla beraber ben, yazışma şekillerine bir örnek daha vermiş olmak için her iki nüshayı da buraya almayı uygun gördüm. B.N.Ş.

 

 

Belge No 467                      EXTRACT OF A MEMORANDUM PRESENTED BY MR. E. BARROIS,

FRENCH ENGEENER EMPLOYED AT SALONICA-MITROVITZA RAILWAYS, TO

THE FRENCH CONSUL AT SOPHIA

 

(Translation)                                                                                                                     December 22, 1878

 

There are at present within the limits of Macedonia about sixty thousand farnİlies of refugee Mahommedans, grouped prin­cipally in the neighbourhood of the larger towns, and refusing to disperse for orderly settlement, in spite of the reiterated injunctions of the Ottoman Government. These refugees are in a state of extreme destitution, having neither proper shelter, clothing, nor even food, except a wretched pittance of coarse bread, insufficient to keep off starvation.

It appears that the Mahommedan refugees are the first and the most grivous scourge of this part of Macedonia.

 

Foreign Office Archives (Public Record Office - London), F.O. 78/2982...

__________

 

Makedonya, 1877-78 göçmenlerinin yığıldığı bölgelerden biriydi. Rus iş­gali altına giren Tuna ve Edirne vilâyetleri Türk halkının bir kısmı ile Sırp işgaline düşen Niş, Leskofça bölgesi Türklerinin çoğu, Selânik ve Kosova vilâyetlerine toplanmıştı. 1877/78 kışında bu iki vilayete toplanan göçmenlerin sayısı 300.000 kadar tahmin ediliyordu. Selânik taraflarından bir kısım göçmenler 1878 yılı içinde Anadolu’ya ve Suriye'ye sevk­ edilmişlerdi. Buna karşılık Karadağ’ın ilhak ettiği topraklardan göç eden Türkler, göçmenlerin sayısını yine arttırmıştır. Yukarıdaki belgelerden anlaşıldığına göre, 1878/79 kışına girilirken Makedonya’da hâlâ 60.000 aile Türk göçmeni bulunmaktadır. Bu, 250.000 kişilik bir kitle demektir. Bu kitabın sonraki ciltlerinde Makedonya’daki göçmenler konusunda daha etraflı belgeler yayınlanacaktır.

 

 

Bilâl N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Ankara 1986

 

                                                   

                                                 Anneannem Şerife Çelik’in Gradişte

(Bulgaristan)’de öğrenim görmüş olduğu

Şumnu’da 1906’da toplanan 1. Türk Öğretmenler Birliği Kongresi.                               Arap alfabesi. S.K. Özel Arşiv.

(Resim altındaki yazı, eski harflerledir. S.K.)

 

                             

 

1924 ders yılında Şumnu Rüştiyesi öğrencileri.             Şumnu Öğretmen Okulunu 1927 yılında bitirenler topluca.

 

                   

 

Rusçuk’taki kadınlar yeni harfler kursunda. 1928                 Şumnu Nüvvap Mektebi orta kısmını 1935-36 ders

                                                                                                                             yılında bitirenler, öğretmenleriyle.

 

                      

 

1961-62 ders yılında Hacıoğlu Pazarcık’ın Karaabdullah                      1941 senelerinde Razgrat Rüştiyesinde okuyan talebeler.   

İlkokulunda Bulgarca dersi; öğretmen de, öğrenci de Türk.                       Hakkı Tezel, Razgrat Şehri - Anılar, Ankara 2001

 

                                         

 

1945’te Yardım Cemiyeti Orkestrasının nüvesini                           “Romen Kızı”nı çalan Razgrat Türk Orkestrası. 1948.

teşkil eden Mandolin Birliği.

 

ROMEN KIZI (TELGRAFIN TELLERİ)

 

Ben bir Romen kızı gördüm Tuna boyunda,

Elinde bir deste gül var, bir de koncası.

Doğru söyle Romen kızı, anan var mıdır?

Ne anam var, ne babam var; öksüz kalmışım.

 

Sen bir öksüz, ben bir garip, alayım seni.

Alayım da gurbet elde sarayım seni.

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar;

Herkes sevdiğine böyle mi yanar?

 

Telgrafın tellerini yine mi kestiler?

Ne haber, ne mektup, ben de merakta.

Telgrafın tellerini arşınlamalı;

Yâr üstüne yâr seveni kurşunlamalı.

 

BULGARİSTAN TÜRK GENÇLİĞİ SPOR TEŞKİLÂTI TURAN

 

          

 

1930’daki TURAN Cemiyeti Kongresi.                    3-26Mart 1934’te Kurban Bayramı münasebeti ile piyango

bileti satışı yapan TURAN Cemiyeti üyelerinden bir grup.

 

TURAN CEMİYETİNİN MARŞI - Ali Turan

 

Biz Turancı gençleriz,

Dünya bilir, mert izleriz.

Çalışmayı çok severiz.

Biz Turancı gençleriz.

 

Çeliktendir hep şu kollar,

Kal’aları söker atar.

Dağ devirir gücümüz var,

Biz Turancı gençleriz.

 

Gençlik, dinçlik, kuvvet bizde.

Fedakârlık gayret bizde.

Her gören diyor arslan bize,

Biz Turancı gençleriz.

 

Ders okunur irfan diye,

Asker ölür Vatan diye,

Her Türk ağlar Turan diye,

Biz Turancı gençleriz.

 

                         

 

Razgrat Futbol takımı, Yeni Pazar karşılaşmasından             Cuma (Tırgovişte. S.K.) maçından bir hatıra. 1946

evvel parkta dinlenirken. 1945

 

                                

 

Cuma Panayırında Türk bıçak sergisi. 1920                   Millî kıyafetleriyle Razgradlı genç kızlar.

 

                                    

 

1935-1940 Razgrad eşrafından bir grup.                          1950’lilerde Razgrad parkında Türk gençleri.

 

                                        

 

Bulgaristan’dan gelen Türkler, bu memlekete bir bavulla gelirken,                        Razgrad Saat Kulesi.

yanlarında zamanda birçok değerler getirmişlerdir. Onlar ana

yurda sanat ve medeniyetleriyle, şiir ve kitaplarıyla gelmişleridir.

                                                    

 

Günümüzde Varna bölgesi (eski Şumnu ili)’ne bağlı olan Yeni Pazar ilçesi, Osmanlılarca 17. yüzyılda kuruldu.

Daha sonra kentin adı aynen Bulgarcaya çevrilip, “Novi Pazar” olarak değiştirildi ve Türklerin inşa etmiş olduğu

Saat Kulesinin tepesine, komünizmin simgesi olan kızıl yıldız kondu.

 

 

 

Beğlan Toğrol, Direniş, İstanbul 1991

(Bulgaristan Türklerinin 114 Yıllık Onur Mücadelesinin Karşılaştırmalı Psikolojik İncelemesi)

 

BULGARİSTAN’DA TÜRKLER

 

BULGARİSTAN TARİHİ VE TÜRK DÜŞMANLIĞI

 

Bulgaristan devletinin tarihi, kendilerinin de kabul ettiği üzere (Ganev, 1984), kısaca milâttan sonra yedinci yüzyılda Oğuz ve Hun karışımı Türklerin, 681 yılında Tuna boylarında İsperih (Aslı Asparuh. Bilgi için Semra Kanat, “Bulgaristan'ın Kuruluş Yıl Dönümü ile Bulgar Millî Bayramı ve Türkler” adlı makaleye bkn.: TDAV Tarih Dergisi, İstanbul, Kasım 2001) Han başkanlığında kurdukları Tuna-Bulgar devletiyle başlamaktadır. Ancak, 865’te yerli halkın tesiriyle Ortodoks Hristiyanlığı benimseyen bu millet, bundan sonra artık bir Hristiyan-Bulgar-Slav kavmi hâline dönüşmüştür. Maalesef, tarihin acı bir cilvesi olarak, Türklüğe en çok kötülüğü de bu kavim yapmıştır. 14. yüzyıla gelinceye kadar yedi yüzyıl bir süre pek bir varlık gösteremeden, çoğunlukla Bizans’ın egemenliğinde yaşamış bulunan ve iç çekişmelerle bunalmış olan bu yöre halkı, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu müteakip, Şehzade Süleyman Paşa’nın 1352’de Gelibolu’ya ayak basmasıyla birlikte Türklerle yeniden karşılaşmıştır. Kısa bir süre içinde bütün Rumeli, Osmanlılar tarafından fethedilmiş ve bunun sonucunda Rumeli’de 525 yıl sürecek olan adil ve hoşgörülü bir idare kurulmuştur. Selçuklular devrinde, Anadolu’da olduğu üzere, Türkler etkin nüfus kaydırma yöntemleriyle, Rumeli’de de gerçek hâkimiyetIerini kısa bir sürede kurmuşlar ve beş asır boyunca Doğu Avrupa'da Osmanlı-Türk damgasının silinmez izlerini bırakmışlardır.

Bu arada, Rumeli’ye Osmanlılardan çok önce kuzeyden gelmiş olan Türk asıllı Kıpçakların (Kumanlar), 14. yüzyılda fetih esnasında Osmanlı soydaşIarına yardımcı oldukları anlaşılmaktadır. Bunun neticesinde onlara diğer yerliler tarafından “pomaga”, “yardımcı” sıfatı yakıştırılmış ve bu yüzden Pomak Türkleri diye anılmaya başlamışlardır. Bu Türk boyunun 7. yüzyılda Tuna-Bulgar devletin kuran diğerlerinden farkı, 1.000 yıldır Türklüklerini muhafaza edebilmek mücadelesi vermiş olmalarıdır. Aynı yöreden gelmiş Bulgarlar ise bunların aksine, kendilerini Slav addederek, menşelerini unutmaya gayret sarf etmişlerdir. (İ. Alp, 1990)

Dört yüz yıllık sükûn ve adalet devri Rus Çarı I. Petro’nun tarih sayfalarında boy göstermesiyle birlikte, onun 18. yüzyılın başında çizmiş olduğu yayılmacı siyaseti neticesiyle bozulmaya başlamış ve 19. yüzyılın sonunda da yok olup gitmiştir. Rusların Balkanları da içine alan "bütün Slavları Ruslaştırma" politikasının bir sonucu olarak, 1820’lerde Moskova’da kurdukları Birleşik Slavlar Derneği; Rus, Çekoslovak, Polonyalı, Bulgar, Sırp, Hırvat, Sloven ve Karadağlıları da Rus bayrağı altında birleştirme gayesi gütmekteydi. Bu gaye ile bilhassa Sırp, Romen ve Bulgar gençlerini Moskova’daki Rus okullarında Panslavist zihniyetle yetiştirmeye başlayarak, bu gençlere suni bir milliyetçilik fikri aşılamaya ve Türklüğe karşı bir kin ve düşmanlık duygusu körüklemeye başlamışlardır.

1853-1856 Kırım Savaşı esnasında Ruslara karşı Osmanlı İmparatorluğu’yla birlikte, İngiltere, Fransa ve Sardunya da savaşmış, sonuçta Rusya mağlûp edilerek bu harbi müteakip artık savaşla emellerine kavuşamayacağını anlamıştır. Sıcak denizlere inme hevesinden hiç taviz vermeyen Rusya, bu sefer, entrika yoluyla hedefine ulaşmaya çalışmıştır.

Panslavist sistemiyle körüklediği, Türklere karşı kin ve nefret duygularının tahrikiyle hareket eden ve kiliseler vasıtasıyla korunup, beslenip, silâhlandırılan eşkıya ayaklanmalarıyla Rumeli’de huzursuzluk yaratmaya ve zayıflamış bulunan Osmanlı devletini sarsmaya başlamıştır. Sonunda yoktan bir sebeple Osmanlılar 93 harbine sürüklenmiştir. Türkiye tarihinin en büyük felâketlerinden biri de bu savaşla birlikte Osmanlı hâkimiyeti Rumeli’de sona erme sürecine girmiştir.

93 Harbi, 3 Mart 1877’de çok ağır şartları olan Ayastefanos Barış Antlaşmasının (Ayrıntı için Derlemenin özellikle “Gözyaşının Sel, Kanın Göl Olup Aktığı 93 Harbi” başlıklı 9. Bölümünün Kısım Bir, İki, Üç ile; “Kader, Buraları Unutmak Mıdır?...” başlıklı 10. Bölümüne bkn. S.K.) Rusya ile imzalanmasıyla sona ermiş ve bu arada Bulgaristan Prensliği kurulmuştur. Bundan sonra, Osmanlı’nın beş yüz küsur yıldır sürdürdüğü âdil ve hoşgörülü idare bir anda yok olarak, Türklere karşı tarihte eşine ender rastlanan bir vahşet devri başlamıştır. Avrupalıların kendi çıkarları sebebiyle Ayastefanos Antlaşmasına itirazları üzerine, Ruslarla yeniden 13  Temmuz 1878’de Berlin Antlaşması yapılmıştır.

Berlin Antlaşmasında, Bulgaristan’daki Türklerin hak ve çıkarlarının gözetilmesi hükmü de yer almaktaydı.

Antlaşmanın 5. maddesi Bulgaristan’da din ve mezhep ayırımı gözetilmemesini, Bulgarların sahip olduğu bütün medenî ve siyasî haklardan Türklerin de yararlanmalarına garanti altına alıyordu.

12. madde ise, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin mallarını göç etseler bile koruyabileceklerini ve bunlara Bulgar makamlarınca el konulamayacağını belirtiyordu.

 

 

93 HARBİ VE SONRASINDA BULGARİSTAN’DA İNSANLIK SUÇLARI

 

1876’da Türklerin çoğunlukta olduğu Rumeli’de, 93 Harbi sonucunda üç yüz elli bin şehit verilmiştir. Bununla da kalınmayarak, Berlin Antlaşmasının azınlıkları koruyan maddelerine rağmen, daha imzaların üzerindeki mürekkepleri dahi kurumadan, Bulgarlar Rus askerleriyle birlikte silâhsız masum sivil Türk halkına karşı tarihte misline ender rastlanan bir vahşetle saldırmaya başlamışlardır. Bulgarların çiğnedikleri antlaşmalar ile savaş veya sulh zamanında memleketlerinde Türklere ve Bulgar olmayan vatandaşlarına karşı işledikleri insanlık suçları konusunda 1877’den itibaren gerek memleketimizde, gerekse zaman zaman Avrupa basınında, kaynaklara dayanan çok sayıda yayın bulunmaktadır.

Bulgar vahşeti, daha 1877’de Osmanlı Devleti tarafından, “Atrocités Russes en Asie et en Roumélie Pendant les Mois Juin­-Juillet et Août 1877” adlı Fransızca bir kitapta 217 adet vesikayla belgelenmiştir.

Bu konuda en önemli kaynakların bilhassa Genelkurmay ATASE Başkanlığı arşivleri ile Osmanlı arşivleri, çeşitli Rumeli muhacirin derneklerinin arşivleri gibi bir çok resmî arşivlerde muhafaza edildikleri bir gerçektir.

Bunlar da, tıpkı Ermeni konusunda olduğu üzere, tarafsız bilim adamları ve hukukçular tarafından ayrıntılı olarak derinlemesine incelenecekleri günleri beklemektedir.

Son zamanlarda bu konuda neşredilen eserlerden, 1990’da Trakya Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. İlker Alp* tarafından yukarıdaki kaynaklara ve Avrupa’daki yayınlara dayanılarak hazırlanmış Belge ve Fotoğraflarla Bulgar Mezalimi (1878-1989) adlı önemli çalışma, 100 küsur yıllık Bulgar vahşetini, tüyler ürpertici belge ve fotoğraflarla özetleyerek gözler önüne sermektedir.

__________

 

* Söz konusu yazarın Kültür Bakanlığınca yayımlanan “Ehrenfriedhöfe in Edirne und Umgebung, die die Grausamkeiten der Bulgaren in dıe Gegenwart Bezeugen” adlı başka bir yapıtından bazı resimleri, Derlemenin “Balkan Harbi” başlıklı 13. Bölümde sunulmuş idi. S.K.

 

Bunun yanı sıra, Norveç Helsinki Komitesinin İcra Sekreteri Bjorn Cato Funnemark’ın başkanlığında Bulgaristan’daki Türk ve İslâm Azınlığa Baskı (1988) adlı kitap da Avrupalı tarafsız devletini sarsmaya başlamıştır.

bir heyet tarafından hazırlanmış olması bakımından, bilhassa son yıllardaki olayları etraflıca anlatan, dikkat çekici bir kaynaktır. Bu zikredilenler ve benzeri kaynaklar incelendiğinde, tarihî seyri içinde Bulgarların Türklere karşı işledikleri zulüm ve vahşetin Rusların 18. yüzyılın başından itibaren ektikleri nefret tohumlarıyla beslenerek hiç değişmeden aynı çizgiyi muhafaza ettiği görülmektedir.

Özetle, 93 Harbinde ve hemen sonrasında Rumeli’de Ruslarla Bulgarlar Türklere karşı soykırım uygulamışlardır. Bulgar Prensliği tam bağımsızlığını 1905’te, Osmanlı İmparatorluğu'nda Jön Türkler hareketinin yarattığı kargaşa esnasında ilân etmiştir. Ve bir süre sonra, Rusya’nın savaş olmayacağına dair teminatına aldanılarak iyi yetiştirilmiş Rumeli’deki 120 tabur piyade terhis edilmiştir. Bundan sonra ise, Rus çarının himayesi altında gizlice anlaşan Balkan devletçikleri; Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ 8 Ekim 1912’de beklenmedik bir zamanda Rumeli’de saldırıya geçmişlerdir. Hazırlıksız ve gafil avlanan Osmanlı Devleti bu savaşta feci şekilde mağlup olarak, 30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Antlaşmasıyla, Türk sınırı Adriyatik’ten Meriç’e gerilemiş, Doğu Avrupa’da Türk hâkimiyeti sona ermiştir.

Bunu takiben, 93 Harbinde Türklere karşı işlenen olaylar yeniden tekrarlanmış, yine yüz binlerce Türk, her şeylerini arkada bırakmak zorunda kalarak, Bulgarların yaptıkları vahşice zulüm ve tüyler ürpertici işkenceler arasında Anadolu’ya doğru göç etmeye başlamışlardır.

Balkan Savaşları sonucunda 440 bin civarında Türk'ün Bulgaristan'dan göç ettiği anlaşılmaktadır.

Gerek 1877-1878 Türk-Rus Savaşı esnasında ve gerekse bunu takip eden ve 1913’te Balkan Savaşıyla sonuçlanan süre zarfında Türklere karşı güdümlü olarak uygulanan, eritip yok etme olaylarım şu genel başlıklar altında özetlemek mümkündür:

 

1. Türkleri Öldürerek Yok Etme

 

a) Sivil halkın işkenceyle katledilmesi: Yerine göre, köyün ileri gelenleri idam edilmiş, köylerde, kasabalarda kadın ve kızların namusları kirletildikten sonra bilhassa direnenler işkenceyle parçalanarak şehit edilmiştir. Yaşlı ve sivil erkekler para ve taşınır malları gasp edilerek katledilmişler, birçok köyde ahali camilere doldurularak ve camiler ateşe verilerek topyekûn imhaya gidilmiştir. (Belge ve fotoğraflar için bkz. İ. Alp 1990, S. 37­178)

b) Savaş esirlerini katlederek yok etme: 93 Harbi sonucunda her türlü devletler arası hukukî kaideler, harp hukuku ile insanlık gereklerine rağmen, Türk esirler aç bırakılarak, işkence edilerek, süngü darbeleri ve kurşunlarla şehit edilmişlerdir. Bu şekilde yok edilen esir Türk askerlerinin sayısı tahminen 40.000 civarındadır.

 

2. Türkleri Bulgarlaştırma

 

a) Türkleri Müslümanlığı terke ve Hristiyanlığı kabule zulüm yoluyla zorlama. Bunlar arasında Pazar ayinlerine gelmeyenlerden 15 altın para cezası almak, dayak atmak ve direnenleri öldürmek gibi insanlık suçları yer almıştır.

b) Türk isimlerini Slav-Hristiyan isimleriyle değiştirmek ve Türkçeyi yasaklamak.

c) Türk genç kız ve kadınlarının yakınlarını öldürdükten sonra, onları zorla Bulgarlarla evlendirerek, Hristiyan ve Bulgar yapmak.

d) Müslüman Türk çocuklarını benliklerini unutturmak üzere, zorla Bulgar mekteplerine göndertmek.

 

3. Bulgaristan'da Türk İzlerini Yok Etme

 

 a) Bulgaristan’da Türk izlerini yok etmek üzere camiler, yakılmış, yıkılmış, tahrip edilmiş, bir kısmının minareleri yıkılarak kiliseye dönüştürülmüştür.

b) Türk mezarlıklarını tahrip*: Türk mezarlıklarındaki taşlar Ruslar ve Bulgarlar tarafından kırılmış, mezarların içindeki kemikler dışarıya çıkarılarak etrafa saçılmış, kitlesel öldürmelerde kuyulara atılan cesetlerin üzerlerine örtmek üzere kullanılmıştır. Böylece Türk varlığı hiç olmamış gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

c) Türk köyleri, evleri, ibadethane ve her türlü binaları, köprüleri, depoları yakılıp yıkılıp, tahrip edilmiştir**.

__________

 

* Kuzey-Doğu Bulgaristan’da Yeni Pazar kentinin 5 km yakınında bulunan Bulgaristan’ın ilk başkenti Pliska’da da meydana gelen böyle bir olay bana, 1987’de 62 yaşlarında olan emekli bir Bulgar köylüsü tarafından anlatılmış idi. Kutsal değerleri hiçe sayan barbarlar, tahrip ettikleri Türk mezarlığından çaldıkları taşları, bina ve yol yapımında kullanırlar. Bu menfur olayın ardından yöredeki Türkler topluca Türkiye’ye göç ederler. S.K.

** Yeni Pazar’ın merkezinde, ayakta kalabilen son cami önce Bulgar makamlarınca ibadete kapatıldı, ardından da dozerlerle gözlerimizin önünde yerle bir edildi. S.K.

 

4. Yağma, Gasp ve Soygun

 

Bulgarlar Türklerin evlerindeki her türlü malları, eşya, erzak, hayvan, kıymetli eşya, elbise, hatta ayakkabılarına kadar her şeylerini almışlar, tahıl ve diğer ürünlerini yok etmişlerdir; geçtikleri her yeri ateşler alevler ve kan revan içinde bırakmışlardır.

 

 5. Göçe Zorlama

 

Yukarıda Türkler ve Müslümanlar maruz kaldıkları bütün bu zulüm, işkence, talan ve yağmalar karşısında mallarını, mülklerini, yerlerini, yurtlarını geride bırakarak, çırılçıplak göçte başvurmak zorunda kalmışlar, akın akın ana yurda doğru yollara koyulmuşlardır.

Bu göç 114 yıldır devam etmektedir.

 

Netice

 

Yukarıda madde madde özetlenen zulümler; savaşlar sonucunda ortaya çıkmış olaylar olmakla birlikte, 2. maddenin (a), b), (c), (d) şıklarında belirtilen “Türkleri Bulgarlaştırma”, ve 3. maddenin “Türk tarih izlerini yok etmek” üzere, bilhassa (b) şıkkında belirtilen “Türk mezarlıklarının tahribi” gibi olaylara dünyadaki başka savaşlar sonucunda rastlamak mümkün değildir.

Bu olaylar daha o günlerde beliren Bulgar ırkçılığının ilk göstergeleridir. 1876’da Türklerin çoğunlukta bulunduğu Rumeli’de 93 Harbi sonucunda, üç yüz bin şehit verilmiş, bir milyon Türk yerinden yurdundan koparak Rus ve Bulgarın vahşetinden kaçıp ana yurda göç etmiştir.

Böylece, Rusya’nın desteği ve Batının tasvibiyle, bu enkaz üzerinde bir takım devletçikler kurulmuş, Balkanlar’ın dengesi alt üst olmuş, bu güne kadar da gerçek bir istikrara kavuşamamıştır.

Geride kalan Türkler bir yıl önce, 1876’da çoğunluk oldukları yurtlarında medenî dünyanın gözleri önünde ya katledilip yok edilerek veya göçe mecbur edilerek azınlık durumuna düşürülmüşlerdir. Bulgar Prensliğinin kurulmasından itibaren, ilerde de etraflıca görüleceği üzere, hangi rejim olursa olsun, Bulgarların güttükleri siyasetin temelinde, Türklerin Rumeli’de çoğunluğuna son vermek amacının bulunduğu muhakkaktır.

Bunun için her devirde kullandığı insanlık suçu aynıdır: Türkleri en şen’î yöntemlerle öldürmek veya Bulgar toplumu içinde eriterek suni bir Bulgar milleti meydana getirmeye teşebbüs etmek veya bunu da başaramayınca, çırılçıplak ana yurda göçe zorlamak.

 

 

93 HARBİ VE SONRASINDA RUMELİ TÜRKLERİNİN DİRENİŞLERİ

 

Şurasını unutmamak gerekir ki, Osmanlı Ordusu, yenilgi felâketine rağmen, gerek Rumeli’de, gerek doğuda yine de destanla yazmıştır. Tuna cephesinde Plevne’de Gazi Osman Paşa ile Kafkas Cephesinde Ahmet Muhtar Paşa üstün düşman gücü karşısında, kahramanca dövüşerek tarihteki şerefli yerlerini almışlardır.

Sivil halk da akıl almaz vahşete karşı direnmiş, eline ne geçirdiyse balta, kürek kendini korumaya çalışmış, sonunda ya canından olmuş, ya

da her şeyini geride bırakarak can, ırz ve namuslarını kurtarabilme için yalın ayak, çamurlar içinde, ana yurda doğru göç etmiştir.

1878 Savaşı bir yıl içinde yenilgiyle sonuçlandığından, sivil halkı neler olduğunu anlayarak örgütlenmeye pek zamanı olmadı muhakkaktır. Ancak, sonu her zaman ölümle neticelense bile, kadınların dahi vahşi saldırganlara karşı büyük direnç gösterdikleri ve şehitlik mertebesine eriştikleri bir gerçektir.

 

Bunlardan bazı tipik örneklere bir göz atalım:

 

Dr. İlker Alp'in (S. 124) “Rumeli Muhâcirîn-i İslâmiyye Cemiyeti... No 2 Alâm-ı İslâm Rumeli Mezâlimi... 1329,” s. 49’da iktibas ettiği bir kahraman Türk anasının faciası, Bulgarın vahşetin karşı bir Türk kadınının, sonuna kadar direncini muhafaza edebildiğini gösteren tipik bir örnektir:

Drama’da bir kadının gözleri önünde eşi, kardeşi ve yedi yaşındaki çocuğu katledilmiştir. Sonra da zavallı kadın, Bulgarların alçakçı isteklerine hedef olmuştur. Zaten gözü önünde cereyan eden facia ile olan zavallı kadın, “şimdi” bir de namusunu koruma endişesiyle “canavarlar” üzerine elindeki baltasıyla saldırmıştır. Fakat, askerler an yakalanıp önce göğüsleri kesilmiş, sonra da kasaturayla karnı içindeki cenin çıkartılmıştır. Böylece Bulgarlar, bir anneyi şehit ederek, karnındaki henüz doğmamış bebeğini bile öldürmek suretiyle kendi “barbarlık zincirlerine” yeni bir “kanlı halka” eklemişlerdir, ama bu ananın direnci karşısında kirli emellerinde muvaffak olamamışlardır.

Edirneli kadınların Bulgar idaresine karşı başlattıkları pasif direnme de muhtemelen, Edirne’nin yeniden kurtuluşuna yol açan zincirinin bir halkasıdır: Edirne halkının açlıktan kıvrandığı, Bulgarlar dünya kamuoyunu yanıltmak için ekmek dağıtırken, Türk kadınları, dağıtım esnasında gördükleri hakaret ve incinen millî gururlarından dolayı, büyük kıtlığa ve çocuklarının feryatlarına rağmen, Bulgarların dağıttıkları ekmekleri reddederek almaşlardır.

Bunların yanı sıra, 1913’te bir süre Rodoplar’da müstakil bir Türk  hükûmeti dahi kurulmuştur: Bulgar esaretine, din ve milliyet değiştirme baskılarına, işlenen cinayet ve yapılan tecavüzlere dayanamayan Türkler kendilerine katılan Rumlarla, böyle bir hayat sürmektense, ölmeyi göze alarak, “müstakil Gümülcine Cumhuriyetini” kurarak, istiklâllerini ilân etmişler, büyük devletlerin baskılarına rağmen, Rodoplar’da bir süre dayanmışlardır. O günkü şartlar gereği, uzun süreli olmamakla birlikte, bu yöntemin de yönden önemli ve etkin bir direnme biçimi olduğu muhakkaktır.

 

 

BULGARİSTAN’IN İMZALADIĞI ANTLAŞMALAR VE ÇİĞNENEN TÜRK HAKLARI

 

Bulgaristan’la Türkiye arasında 1878 Savaşı sonunda yapılan Antlaşması'ndan itibaren, 1909 İstanbul Protokolü, 1913 . Antlaşması ve Müftülük Sözleşmesi, 1919 Neuilly Sulh Antlaşması gibi Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar yapılmış olan tüm ikili ve milletler arası antlaşmalarda Bulgaristan’daki Türk azınlığın her türlü hakları, devletler hukuku çerçevesinde güvence altına almış bulunuyordu.

Ancak, bütün bu antlaşmalara rağmen, Bulgar devletinin ölmekten kurtulan ve ana yurda göç etmeden kendi toprağına bağlı olarak yaşamak isteyen Türklere karşı baskı, zulüm ve zorluklar hiç dinmemiş, bazen yavaş ve sinsi, bazen hızlı ve alenî bir tempoyla bu güne kadar devam etmiştir. Bulgaristan dünya kamuoyunu aldatmak üzere bütün antlaşmalara imza atmış, fakat yine bildiğini okumuştur. Yukarda sayılan bu antlaşmaları, 1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması ve Türk-Bulgar İkamet Sözleşmesi ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında müttefiklerle imzaladığı 1947 tarihli Bulgar Barış Antlaşması, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve 1975 tarihinde imzaladığı Helsinki Nihaî Senedi takip etmesine rağmen, Bulgaristan’da Türklerin hakları sistemli bir tarzda ellerinden alınarak 1989 yılındaki “zorunlu göçe” ulaşılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar olan devrede, bilhassa 1923 yılında Bulgaristan’da faşist cereyanın idareyi ele alması sonucunda, Türklere karşı baskı politikaları giderek artmaya başlamıştır. Bu devrede, “Bulgaristan Bulgarlarındır” parolası ortaya atılmış, Türk vakıflarına ve kültür kurumlarına karşı ilk belirgin saldırılar başlamıştır. Türk öğretmenleri “Kemalist” diye hapishanelere atılmış, Türk aydınları mallarını geride bırakarak elleri boş göçe zorlanmışlardır.

Bu devrede 1712 Türk okulunun sayısı 545’e inmiş; köylerde ve küçük şehirlerde bulunan Türk okulları kapatılmış ve Lâtin alfabesi ile eğitim yasaklanmıştır. Hatta Arapça alfabeye dönülmesi için Türkler üzerinde baskılar dahi yapılmıştır.

1908-1934 devresinde 80 adet Türk gazete ve dergisi bulunurken, 1938’de sadece bir Türk gazetesi kalmış, o da 1941’de kapatılmıştır.

 

 

BULGARİSTAN’DA KOMÜNİZMİN İLK DEVRESİ (1946-1956)

 

İkinci Dünya Savaşı sonunda Bulgaristan’da meydana gelen gelişmeler sonucunda, 8 Eylül 1946’da yapılan referandumla Bulgaristan’da komünist idare yerleşmiştir. Faşist idarenin baskılarından bezmiş olan Türk azınlıklar büyük bir safiyetle 1946 referandumunda komünistlere oy vermişler ve dolayısıyla, haklarına kavuşacaklarını ümit etmişlerdir.

Yeni hükûmetin o günlerde “Türklerin kurtarıcısı” olarak kendini göstermeye çalıştığı ve 1945-53 yılları arasında, komünist parti organı olmalarına rağmen, yine de altı yeni Türk gazetesinin tesis edildiği, yeni Türk okulları açılarak sayılarının 1.200’e ulaştığı, Lâtin alfabesinde yeni Türkçe kitaplar basıldığı bu “bal ayı” devresinde gelişmiş müspet aylardır.

Komünistler 1951 yılında bir kararname çıkararak Türklere kendi dillerinde eğitim yapmaya müsaade etmiş, onlara gazete, dergi, kitap yayınlama hakkı da tanımıştır. Gayeleri Türklere, komünist rejimi aşılayarak, onlardaki din ve milliyet faktörlerini silmekti.

O günlerde Türk öğretmenler, radyo ve basın kuruluşlarında çalışanlar “özel kurslarda” eğitilerek komünizmi Türk azınlığına benimsetmek üzere yetiştirilmişlerdir. Ancak, bu devrede komünizmin Türkler arasında istenen seviyede tutunmadığı, soydaşlarımızın benliklerini kaybetmedikleri, buna karşılık, verilen sınırlı haklarla Türk milliyetçiliği ve Türkler arası dayanışmanın kuvvetlendiği anlaşılmaktadır.

Komünist rejimin o günlerde, kendisinden önceki faşist rejimi sureta tenkit etmesine rağmen, sinsice suni bir “Komünist-Bulgar­ ve Slav toplumu” yaratma hedefini benimsediği bir gerçektir. Bu yüzden, o günlerde “Edinna Natsiya (tek millet)” teorisini ortaya atarak azınlıkların isim, din ve dillerini değiştirerek şeklen tek bir Bulgar toplumu yaratma fikrini işlemeye başlamışlardır. Ve yine hukuka aykırı olarak, ilk önce bilhassa Çingenelerin, Gagavuz Türklerinin, Pomak Türklerinin belirli yörelerde adlarını değiştirerek, 93 Harbinde başlayan “Hristiyanlaştırma-Bulgarlaştırma” hareketinin, komünist rejimde de ilk provalarını yapmışlardır.

1956 yılında Komünist Parti Merkez Komitesinde Todor Jivkov’un iş başına getirilmesiyle birlikte, Bulgaristan’da bütün Türklere ve Müslümanlara karşı yeni bir karanlık devir başlatılmış bulunuyordu. Bu devir, Hitler Almanya’sı ile Stalin Rusya’sı veya Kuzey Kore’deki Çin esir kampları gibi, onlarla aynı paralelde, hatta daha da beter, Türklüğe karşı totaliter bir başka polis devleti tarafından şekillendirilmiş ve mükemmel bir şekilde organize edilmiş bir zulümler zinciridir.

 

 

TODOR JİVKOV KOMÜNİZMİNDE TÜRKLERE KARŞI “HİTLER IRKÇILIĞI” (1956- )

 

Todor Jivkov “Türkleri yok etme” politikasını son derece sistemli, âdeta iyi düzenlenmiş bir deney programı çerçevesinde, onları yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, ama daima hedefine yönelmiş bir tarzda yürürlüğe koymuştur. Bu plânı, şimdi artık hayatta olmayan psikolog kızının düzenlediğine dair rivayetler dahi vardır. İlk önce okullardaki Türkçe eğitim kısıtlanmış, Türk okullarının sayısı türlü bahanelerle gün geçtikçe azaltılmış ve sonuçta 1959 yılından itibaren Türklerin kendi dilleriyle eğitim yapabilme imkânları tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bunu takiben, Türkçe yayınlar yavaş yavaş ortadan kaybolmuştur.

1964 yılında yoğun olarak Türklerle meskûn bölgelerin iktisadî yönden kalkındırılması kisvesi altında, soydaşlara yoğun bir anti-Türkiye propagandası yapılmaya başlanmış, onların cehalet kurtulmaları, ilerici (!?) vatandaş olmaları için, Bulgarca konuşmaları, Bulgar adları almaları gibi asimilasyon öneriler içeren acı paketler sunulmuştur. Ancak, bu ısrarlı propagandaya rağmen, Türkler de hiçbir etkilenme olmamış, birlik beraberliklerini sürdürmeye, benliklerini muhafazaya devam etmişlerdir.

17 Temmuz 1970 tarihinde ise BKP Merkez Komitesi ve Politbüro yetkilileri 549 sayılı “gizli tedhiş ile milliyet ve din değiştirme kararı”nı almışlardır. Bu karar, 1968 “bütünleşme” kararıyla başlatılan ve Türkçe konuşanlara uygulanan baskı yönteminin bir devamıdır ve Hitler’in “Yahudi probleminin nihaî çözümünü” sağlamak maksadıyla 1942’de verilen emirle eş düzeyde bir karardır. Hitler’in emriyle Auschwitz Yahudileri imha kampları kurulmuştu. Jivkov’un BKP Merkez Komitesi'nde 1970’de aldırdığı bu kararla, Türkleri yok etmek üzere bütün Bulgaristan bir imha kampına dönüştürülmüştür. Hitler’i üstün gördüğü arı Alman ırkının Yahudi ırkıyla ve diğer “aşağılık ırklarla karışarak üstünlüğünü kaybedeceği korkusundan kaynaklanan bir hezeyandı. Jivkov ve yandaşlarının ki ise, yine aynı şekilde, Hitler’in Yahudilere karşı olduğu üzere, Türkleri “aşağı” gören ırkçı bir hezeyandır. Jivkov aldırdığı bu kararla, Bulgaristan başka bir milletin yaşamaya hakkı olmadığını, hatta azınlıkların Bulgaristan’da hiç yaşayamayacaklarını belirtmek istemiştir. Ve bu 549 sayılı kararı 1878’den beri imzalayarak azınlık haklarına riayet edeceğini taahhüt ettiği yukarda saydığımız bütün antlaşmaları hiçe sayarak aldırmıştır. Hiç olmazsa, Hitler’in memleketindeki Yahudilerin azınlık haklarıyla ilgili olarak herhangi bir devletle imzaladığı herhangi bir antlaşması yoktu. Bulgaristan bu kararını, arkasına gizlendiği demir perdeye, Varşova Paktına ve değişmez patronları Rusya’ya güvenerek, iki dünya savaşını yaşamış Batı aleminin görmeyen gözleri önünde almıştır. Hitler’in ırkçılığı, yıllardır bilhassa Yahudiler aleyhine çeşitli sloganlarla koşullandırılmış, en azından onlara karşı sempati beslemeyen Alman halkının bu psikolojik tavrını, alt yapı alarak kullanmıştır. 1933’lerde ise, ufukta beliren kasırgayı sezinleyebilen bazı Yahudilerin her şeylerini terk ederek Almanya’dan elleri boş olarak kaçmaları sonucunda, geride bıraktıkları servete kolayca konan Alman halkı bu sebepten olayı görmezden gelmeye, hatta olanlara tatlı bakmaya bile başlamıştır. Böylece, Hitler’in bu korkunç tavrı kendi hâlindeki halk arasında üstü örtülü takviye dahi bulmuştur, denilebilir.

Jivkov ve yandaşlarının organize bir sistemle yürüttükleri Türklere karşı ırkçılık politikasının da Bulgar halkı arasında alt yapısı mevcuttu. Her şeyden önce, 1856 Kırım Harbinde yenilmiş bulunan Rus Çarı Birinci Nikola ile İkinci Aleksandr savaşla sıcak denizlere kavuşamayacaklarını anlayarak, taktik değiştirip kaleyi içerden fethetmeyi plânlamışlar ve Slav gençlerine Türk düşmanlığını aşılamaya başlamışlardır. Moskova’daki okullarda bu hususta beyinleri yıkanarak eğitilen Slav gençleri, Avrupa’yı saran milliyetçilik akımlarının da yardımıyla ve kilise vasıtasıyla Hristiyan ülkelerin gönderdikleri silâh ve maddî yardımların takviyesiyle, yirmi yılda Rumeli’yi tam bir barut fıçısına dönüştürmüşlerdi. 93 Harbi bu birikimin sonucudur. Ve bağımsızlığına kavuşan Bulgaristan, bunu o günlerin politik çalkantılarına değil de, yanlış bir saplantıyla “Türk düşmanlığı”na medyun olduğuna inanmıştır. Bu düşmanlığın yanı sıra, bin yıl kadar önce ilk kurulduğu günden bu güne kadar, tarihte övünülecek hiçbir varlık gösterememiş bulunan Bulgaristan’ın şuur altında, Türk tarihinin destanlarına karşı haset duyması da mümkündür. Böylece, bu “Türk düşmanlığı”nı onun şuur altındaki “aşağılık kompleksinin” beslediği de muhtemeldir. Gerçek neden ne olursa olsun, Bulgaristan’daki Bulgarlara 114 yıldır Türk düşmanlığının durmadan aşılandığı, böylece, Hitler’in gestapoları gibi Bulgar polis ve askerinin de sırası gelince, sorgusuz sualsiz Türklere karşı her türlü muameleye hazır bir kuvvet hâlinde yetiştirilmiş oldukları bir gerçektir. Aynı zamanda, Bulgar milleti arasında da Türklere yapılanlara İtiraz edebilecek muhaliflerin oluşması da, böylece, önlenmiştir. Türklerin her göçte arkalarında bıraktıkları servetin sıradan Bulgar halkının iştahını, en az Hitler’in sıradan Alman halkında olduğu kadar iştahlandırdığı da bir gerçektir. Son “zorunlu göç”te dahil olmak üzere, ana yurda göç eden Türklerin malları her zaman yağmalanmıştır. Hazıra konanlar o idareyi neden tenkit etsinler? Jivkov ırkçılığı, böyle bir zemin üzerinde, 33 yıl rahatça icraatta bulunmuştur.

 

 

BULGARİSTAN’DA ORGANİZE GADDARLIĞIN 1972’DEKİ ÖN DENEMELERİ

 

549 sayılı kararın ilk uygulaması 1972 tarihinde bilhassa Pirin Makedonya’sı ve Rodoplar’da yaşayan Türk soydaşların zor kullanılarak adlarının değiştirilmesi ve böylece milliyet ve dinlerinin yok edilmesi eylemiyle başlamıştır. Böylece, Güney Bulgaristan Türkler için, Hitler Almanya’sındaki temerküz kamplarına aynen benzeyen bir yapıya dönüşerek, Dachau veya Buchenwald’da olduğu üzere, buradaki Türklere ya benliklerini değiştirerek insanlık onurlarından vazgeçmek veya canlarından vazgeçmek gibi sadece iki seçenek bırakılmıştır. 1972 yılında Rodoplar’daki pilot uygulama yöresinde bu olaya Türklerin karşı çıkması üzerine Jivkov’un askerleri, Hitler’in gestapolarıyla eş mahiyette insan hayatını hiçe sayan korkunç cinayetler işlemişlerdir. Dr. İlker Alp’in adı geçen kitabının 184'den 193’üncü sayfasına kadar olan bölümünde olaylar, yöre veya köy adı ile felâkete uğrayan kimselerin adları belirtilerek açık seçik anlatılmaktadır. Bu BulgarIaştırma kampanyası esnasında sadece o yörede on bin soydaşımız katledilmiştir. Yalnız Meriç baraj gölünde 1.000 kişinin cesedi toplu halde ortaya çıkarılmış; bu hunharca cinayeti dünya kamuoyuna Yugoslavya Televizyonu duyurmuştur. Zikredilen eserde Bulgar ilgililerin o sürede işledikleri cinayetlerin nitelikleri incelendiğinde, Bulgar vahşetinin 1877’den beri hiç değişmediği anlaşılmaktadır.

Bulgar vahşeti, Hitler vahşetinden beterdir. Hiç olmazsa Auschwitz’deki kampta, Yahudiler imha fırınlarına gönderilmeden önce gazla bayılmışlardı. Adı geçen eserin ad ve yöre zikredilerek belirtilen sayfalarında Bulgarların işledikleri cinayetlerden gelişigüzel örnekler alarak sıraladığımızda, olayın dehşeti gözler önüne serilmektedir. Mesela;

1. Adlarının değiştirilmesine karşı koyan bir köy halkı, köyün samanlığına hapsedilerek üç gün, üç gece aç ve susuz bırakıldıktan sonra samanlık ateşe verilerek diri diri yakılmışlardır.

2. Türk Konsolosluğuna şikâyete giden 400 kişilik bir köy halkı, dönüşte tutuklanarak, bunlardan büyük bir kısmı katledilmiştir.

3. Adının değiştirilmesine karşı koyan bir Türkün ayakları kırılmış, sonra da ayaklarından bir ağaca asılıp feci bir şekilde öldürülmüştür.

4. Bir Türkün gözleri oyulmuş, kulakları kesilmiş, ayak ve kolları kırılarak öldürülmüş ve cesedi sandığa konularak evine bırakılmıştır.

5. Bir başka Türk komaya girinceye kadar dövülmüş, sonra da  idam edilmiştir.

6. Bir köyün imamı, diğerlerine ibret olsun diye, işkencelerden sonra,  zorla zehir içirtilerek öldürülmüştür.

7. Bir kadının, iki çocuğu önünde namusu zorla kirletilmiştir.

8. Çırılçıplak soydukları genç kızlar, halkın moralini bozmak üzere, sokaklarda gezdirilerek teşhir edilmişlerdir. 

9. Cami basıp, camide yakaladıkları ihtiyarları dövdükten sonra, onlara ibadetgâhları olan o camii yıktırmışlardır.

10. Yoldan geçen bir otobüs durdurularak içindeki Türkler indirilip dövülmeye başlanmış, kendini savunan bir Türk genci hemen oracıkta kurşuna dizilmiştir.

Dr. İlker Alp’in zikredilen eserinde yöresi, köyü ve kurban adları verilerek açıklanan yukarıdaki olaylarla birlikte daha nice bulunmaktadır. Bunları ihtar kabul ederek, harekete geçecek hiç hür dünya teşkilâtı acaba yok mudur? Şu günlerde Kuzey Irak'ı sığınmacıların kanayan yaralarına merhem olmak için didinip çırpınan Türkiye’yi oturdukları yerden durmadan tenkit eden, hele o BBC’nin tarafsız (!?) muhabirlerinin hepsinin gözlerine o günle acaba perde mi inmişti de 1972’de Güney Bulgaristan’da bu o bitenleri hiç görememişlerdi?

Belgelerle belirtilen bu 1972 olaylarının, Hitler Almanya’sında olup bitenler seviyesinde, hatta onlardan da beter oldukları; ve bunların mevzii olaylar olmayıp, sadece bütün Türkleri Bulgarlaştırma organizasyonunun bir ön denemesini oluşturdukları zaman içindeki gelişmelerle sonradan anlaşılmıştır.

 

 

Jivkov, Muradı “Edinna Natsiya”ya Kavuşuyor! Jivkov’un 1984- 1985’te Türklerin Topyekûn “Zorla Adlarını Değiştirerek” Suni Bir Bulgar Milleti Meydana Getirme Çılgınlığı

 

Bulgaristan’ın Türklüğü imha uygulamasının hiçbir hukukî desteği bulunmamasına devletlerarası hukuk kurallarını, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini, Helsinki Nilhaî Senedini ve hatta kendi anayasasını da ihlal etmesine rağmen; 1972 olayları ne dünya kamu oyunda, ne Türkiye’de yeterince duyulmuş, olay sanki hiç olmamış gibi, hiç bir tepki almadan, Jivkov’un yandaşlarının yaptıkları yanlarında kalmıştır. Her hâlde o günler dünya da gözlenen bu tepki eksikliği, ileride sosyal ve siyaset bilimciler tarafından etraflıca incelenmeye değer bir vak’a olarak ele alınacaktır.

Bu tepkisizlikten cesaret alan Jivkov, 1984 yılı Şubatını BKP Merkez Komitesi toplantısında tüm Bulgaristan’da, Bulgarlaştırma kampanyasını tamamlama kararı aldırmıştı. Bundan sonra, bütün Bulgaristan Hitler’in gestapo kamplarına dönüştürülerek, organize bir şekilde, cinayet de dahil, her tür ve aşağılama yöntemleriyle Bulgaristan’daki Türklerin “insanlık onuru” ayaklar altına alınmış, “ben”likleri gasp edilerek yok edilmiş. Jivkov ve yandaşları Türklere karşı tarihte misli görülmemiş “insanlık suçu” işlemişlerdir.

1984 yılının sonlarında Güney ve Doğu Bulgaristan’da bir milyondan fazla, 1985 yılının ilk aylarında Kuzey-Doğu Bulgaristan’da iki buçuk milyondan fazla  Türk düzenlenen sahte belgelerle “Bulgar” (!) olmuşlardır.

Bu organize vahşet harekâtının yürütülüş biçimini, olayı bizzat yaşayan bir görgü tanığı şöyle anlatmıştır:

“Ad değiştirme olayı Tekkeler köyünde şöyle gerçekleşmişti: Köyün çevresi tanklı askerler çevirmişti. Silâhlı iki asker ile Kalaşinkovlu bir polis kapısını tek tek çalarak içerdekileri önlerine katıyor ve Belediyeye götürüyorlardı. Orada Türk isimli eski kimlikleri ellerinden alınıp, gerekli formlar imzalatılarak Bulgar adı taşıyan yeni kimlikleri Türklerin ellerine veriyorlardı. Bütün Bulgaristan’da “ad değiştirme” işlemi 1985 yılının 27 Şubatında tamamlanmış oldu.”

Böylece, Hitler ırkçılığının tamamlamayı başaramadığı “Yahudi probleminin nihaî çözümünü”, Jivkov ırkçılığı, Bulgaristan’daki Türkleri birkaç ay da topyekûn “Bulgar” yaparak ve suni bir Bulgar milleti yaratarak, başarmıştır.

Acaba öyle mi olmuştur?

 

 

BULGARİSTAN TÜRKLERİNDE GENELLİKLE GÖZLENEN DİRENİŞ ÇEŞİTLERİ

 

ONURUNU KAYBETMEK YERİNE, ŞEREFİYLE ŞEHİT OLMAK

 

Bunun tipik bir örneğini, 1878’de yukarıda daha önce anlatılan Drama’daki Türk anasının yaşadıkları göstermektedir. Dr. İlker Alp’in zikredilen eserinden ve benzeri eserlerden ve bunların dayandığı ana kaynaklardan bu tip örneklerin, her yaştaki gerek Türk kadını ve gerekse Türk erkekleri için on binlerce olduğu bilinmektedir.

93 Harbi sonucunda üç yüz elli binden fazla Türk şehit edilmiştir. Balkan Savaşında da kırk bin civarında Türkün şehit edildiği tahmin edilmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında cephelerde ve partizanlarca şehit edilen Türklerin sayısı verilmemiştir. Ancak, Jivkov devrinde ise sadece 1972 katliâmında on binden fazla soydaşımızın katledilerek şehit oldukları bilinmektedir. Bu devreyle ilgili olarak, Rodop Türklerinin Bulgaristan’da “cebren ad değiştirme” ön kampanyasına karşı

topyekûn gösterdikleri direnme ve ümitsiz mücadeleden bazı örneklere bir göz atalım:

1972 yılında Yukarıcuma’nın Ribnova köyüne Bulgar milisleri gelerek zorla Türklerin isimlerini değiştirmeye çalışmışlar; bunun üzerine, halk birleşerek, sapa, balta, küreklerle bunlara karşı koymuş, milislerin ellerinden silâhlarını alıp onları köyden kovmuşlardır. Bir süre sonra milisler tekrar aynı köyü kuşatmışlar bu sefer halkı işkencelerle, sakat bırakıncaya kadar döverek, daha da direnenleri öldürerek veya yıllar süren ağır hapislere çarptırarak, adlarını değiştirmişlerdir. (İ. Alp, s. 187-188)

Barotin köyünde çarpışma olmuş, askeri birlikler tanklarla saldırmışlar ve kaçanları köpeklere yakalatıp başlarını duvarlara vurmuşlar, evlerini harabeye çevirmişlerdir. O arada kız çocuklarını bile öldürmüşlerdir. Bu esnada, polislerden üç kişi taş ve sopalarla öldürülmüş, bir çoğu da yaralanmıştır. (İ. Alp, s. 190-191)

14-18 Mart 1972 günleri arasında, Rodoplar’da meydana gelen toplu işkence, kurşuna dizme ve tecavüz olaylarından dolayı, Türkler ormanlara sığınmak zorunda kalmışlardır. Bulgar kuvvetlerinin ısrarlı takibi sonuç vermeyince üst düzeydeki gizli servis yetkililerinin emirleriyle, 18-20 Haziran 1972 tarihleri arasında, Türklerin sığındığı Samakov, Dospat, Yakuroda, Babyak, Belica, RazIok, Bansko, Çepine, Svetino civarlarındaki ormanlara uçaklarla zehirli gaz püskürtülmüştür. Bu insanlık dışı            uygulama sonucunda, Rodop ormanlarında, çocuklar da dahil olmak üzere 8-10 bin Türkün zehirli gazlarla öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Öldürülenlerden bir kısmının cesetleri ortalıkta kalırken, çoğunun cesetleri bölgedeki nehirlere, barajlara atılmıştır. Meselâ, bunlardan Dospat’taki baraja 1850 kadar Türk cesedinin atılmış olduğu söylenmektedir. (İ. Alp, s. 192)

Halkın “ad”ları, dolayısıyla, “onur”ları uğruna ölümü göze alarak direniş gösterdikleri ve on dokuz yıl önce dahi, bunlardan azımsanmayacak bir kısmının şehit oldukları bir gerçektir. Hitler’i ve yandaşlarım Nürenberg’de yargılayan hür dünya devletleri, acaba Jivkov’un, bu ve bunu takip eden cinayetlerini artık yargılamak için veya onca milletlerarası antlaşmalar mevcutken ve bunlardan haberdar oldukları hâlde, o günlerde ona “dur” demek için hukukî bir dayanak neden arayı bulmamışlardır?

Bu ihmal, 1991’de, hâlâ bitmemiş olan Kuveyt ve Irak faciasının ve batılılar tarafından “İkinci Hitler” diye nitelenen Saddam Hüseyin’in ortaya çıkışma, muhtemelen, sebebiyet vermemiş midir? Ve bu, insanlığa sadece Körfez Savaşırında kaça ve nelere mal olmuştur? Bulgaristan’daki olayların bir çok tanığı hâlâ hayatta, olayları belgeleyen mikrofilmlerse arşivlerde, istenildiklerinde kullanılmaya hazır bir durumda

beklemektedir. 1984-1989 yılları arasında da topyekûn Türklerin zorbalıkla “adlarını değiştirme” kampanyası esnasında ve onu takip eden devrede çok sayıda Türkün şehit olduğu muhakkaktır.

Sadece 20-21 Mayıs 1989 tarihinde Kuzey-Doğu Bulgaristan’da yürüyüş yapan Türklerin üzerlerine Bulgar polisinin açtığı ateşle 30 kişini şehit olduğu yüzlercesinin yaralandığı bilinmektedir. (İ. Alp, s. 23)

 

 

ANA VATANA GÖÇ

 

1877-1878 Türk-Rus Savaşı bir soykırım şekline dönüşünce, bir milyondan fazla Türk ana yurda göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göç durmadan devam etmiş, 1880 yılında iki yüz bin kadar Türk daha ana vatana göç etmiştir. 93 Harbiyle Balkan Savaşlarına kadar yık ortalama beş, altı bin civarında olan göç olayı, Balkan Savaşında sonra dört yüz kırk bini bulmuştur. Sonuçta, otuz beş senede bir milyon yedi yüz binden fazla Türk nüfus her şeyini geride bırakarak Bulgaristan’dan ana vatana göç etmiştir. Göçler Cumhuriyet devrinde de devam etmiş, 1923-1933 arasında yüz binin üzerinde, 1933-1943 civarında yine yüz bin olmak üzere, her yıl ortalama on bin nüfus ana vatana gelmiştir. Bulgaristan’la yapılan bir göç anlaşma sonucunda, 1950-1951 yıllarında gerçekleşen toplu göçle, yüz elli beş bin kişi ana vatana gelmiştir. 1968 tarihinde yapılan yakın akraba göçü ile de yüz yirmi bin kişi Türkiye’ye gelmiştir. Böylece Cumhuriyet döneminde de, 1989’a kadar, beş yüz bin civarında soydaş Türkiye’ye gelmiş bulunmaktadır. Görülüyor ki, 90 yılda iki milyon üç yüz bin civarında Türk ana vatana göç etmiştir. Bu rakamlara 1989’da “zorunlu göç”le Türkiye’ye gelen üç yüz bin Türk dahil değildir.

1972 katliâmlarında da Rodop Türkleri (İ. Alp, s. 192), olaylar dayanılmaz boyutlara ulaşması üzerine, yine ölümü göze alarak, “onurlarını kurtarmak, yoksa ölmek” zihniyetiyle Bulgaristan’dan, kaçmaya çalışmışlardır. Bu arada, bir kısmı Yunanistan’a iltica etme girişimlerinde bulunmuşlar ve bu girişimler de başarılı olabilenler yanı sıra, sınırı geçmeyi başaramayanlar da olmuştur. Bunlar ise acımasızca sınır bölgelerinde öldürülmüşlerdir. Jivkov zamanında hudutlar kapalı olduğundan, dayanma gücünü kaybedenlerden, bu tür huduttan kaçmaya teşebbüs edenlerin çok sayıda olma muhtemeldir. Bunların özellikleri, başarılı olanlarla olamayanları miktarı ve olayların seyrinin ayrıntılı incelemeler hâlinde ele alınmaları ve kamu oyunu aydınlatmak amacıyla gün ışığına çıkarılmaları gerekir. İlerideki bahiste, kendi topladığımız “direnme örnekleri” ele alınırken, 1984’den sonra “Türkiye’ye sığınma” gayesiyle yapılmış olan ve sonu hüsranla bitmiş bir eylem, doğrudan olayı yaşayan tanık tarafından anlatıldığı şekilde nakledilecektir.

Olay, o günlerde Türklerin, olanlar karşısında ne kadar çaresiz kaldıklarını ve bu çaresizlikle Türkler arasında “ya kurtuluruz, ya ailecek yok oluruz”dan başka bir seçenek kabul etmeyenlerin dahi bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Böyle vak’aların toplanması ve gün ışığına çıkarılması, “Türklükleri uğruna onur mücadelesi vermiş” bu şehitlerimize karşı bir borçtur.

Hosted by www.Geocities.ws

1