|
|
DEMİRPERDEŞ |
|
|
“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ON BEŞİNCİ BÖLÜMÜNÜ, “CEP HERKÜL”ÜMÜZ, “KÜÇÜK DEV ADAM”, SEVGİLİ NAİM SÜLEYMANOĞLU’NA ARMAĞAN EDİYORUM.SEMRA KANAT2 Eylül 2004
“Tavşan” Naim’le birlikte. Ankara, 5 Nisan 1992
NAİM SÜLEYMANOĞLU KİMDİR?
Türkiye’nin en fazla dünya ve olimpiyat rekorunu kıran sporcusu denilince, akla hemen Naim Süleymanoğlu gelir. Naim denilince, akla daha çok şeyler geliyor, ama en önemli özellikleri arasında, Atatürk'ten sonra TIME dergisine kapak olan 2. Türk olması, ağırlığının 3 katından fazlasını kaldırması ve üst üstte 3 kez olimpiyat şampiyonluğunu kazanması yer alıyor. O, dünya tarihine geçmiş bir sporcu olarak da gurur kaynağımız. Naim Süleymanoğlu, 23 Ocak 1967’de Bulgaristan'ın Kırcaali kentinde dünyaya geldi. Haltere başlamasında en büyük faktör ünlü Bulgar antrenör Abaciev (Yeni Pazarlı olup, Türk dostu olması vesilesi ile, tüm Yeni Pazarlı hemşehrilerime buradan selâm ve sevgiler! S.K.) oldu. 1986 yılında Avustralya’nın Melbourne kentinde yapılan uluslararası turnuva sırasında Çin Lokantasında, orada yaşayan Türklerin girişimiyle iltica ederek ülkemize geldi. Dönemin Başbakanı merhum Turgut Özal, Naim’in Türkiye adına uluslararası yarışmalara katılabilmesi için Bulgaristan Olimpiyat Komitesi'ne bir milyon ABD Doları verilmesini emretti ve yarışma izini alındı. Naim, Türkiye adına ilk kez 1988 yılında İngiltere'de yapılan Büyükler Avrupa Şampiyonasında birincilik kürsüsüne 3 altın madalya almak için çıktı. 2000 Sydney Olimpiyatları'na kadar 50 dünya rekoruna imza atan , 16 kez dünya ve 10 kez de Avrupa şampiyonluğu bulunan Naim Süleymanoğlu, faal sporculuk yaşamını kapadıktan sonra, Uluslararası Halter Federasyonu ve Türk Halter Federasyonunda görev aldı.
NAİM SÜLEYMANOĞLU’NUN BAŞARILARI
Büyükler Avrupa
Şampiyonası - İngiltere 1988 1. (3 Altın)
ÖZEL ANMA
Ahmed Cevad, Balkanlar’da Akan Kan (Kırmızı Siyah), 1. 2. Şamil Yayınevi-İstanbul
3. 4. 5.
1. Tarih 20 Temmuz 1972... Rodop’taki bölgesel katliâmlardan on binlerce Rodoplu Türk dağlık yörelere kaçmıştır. Bulgar müfrezelerin imhasından kurtulan Türkleri, Bulgar askerî uçakları zehirli gazla imha etmiştir. Babyak, Yakuruda, Beliça’nın dağlık yörelerinde on bimlerce Pirin ve Rodoplu Türki yukarıda görüldüğü gibi feci şekilde öldürülmüştür. 2. Rodop’un Korniça, Lızniça, Brezniça bucaklarında yukarıda görüldüğü gibi binlerce ilkokul öğrencisi pasif mukavemetle öncü olduklarında, bazıları zehirli gazla, diğerleri ise yüksek frekanslı cereyanla öldürülmüşlerdir.
3. Cumalibâlâ’nın kızıllık köyünde 1.200 Müslüman Türk 4-5 samanlıkta 1972’de feci şekilde ve toplu hâlde diri diri yakılmış ve bazı okul öğrencileri ise, Bulgar komsomol (genç komünist teşkilâtı) görevlileri tarafından yukarıda görüldüğü gibi toplu ve ferdî muhtelif işkence yöntemleriyle öldürülmüştür.
4. Tarih 14 Mart 1972... Paşmaklı’nın tarihî, Barotin köyü Rodopla’daki binlerce köy gibi, silâhlı Bulgar komünist müsellâh (Silâhlı. S.K.) militanları tarafından çepeçevre sarılmıştır. Slav Bulgar olmayı reddedenler yukarıdaki fotoğrafta açıkça görüldüğü gibi kadın-erkek tefrik edilmeden öldürülmüşlerdir.
5. Tarih 18 Mart 1972... Paşmaklı’nın Dospat nahiyesi Bulgar komünist piyade birlikleriyle birlikte motorize birlikler tarafından sarılmış ve yüzlerce Dospatlı Müslüman Türk, Slav Bulgar olmayı reddettiklerinden toplu hâlde öldürmüşlerdir.
AH, EDİRNE!
-Ah, Kardeşim Edirne’yi Unutma!-
Güzel göğsü üç ırmağın uğrağı, Her birinin suyu şehit kanı kokan bir kevser; Her ne eksen altın verir toprağı, Onun yeşil bağlarına cennet diyor şairler...
İmparator Adirya’nın yapısı, Âli, Osman hakanların elleriyle süslenmiş, Payitahtın Avrupa’ya kapısı, Çelik gibi kalalarla kilitlenmiş, gizlenmiş.
Bundan beş yüz altmış sekiz yıl evvel Lala Şahin, arkasında gözü yılmaz bir ordu, Onu aldı düşmanlardan; bu güzel yerde Devletin doksan sene tahtı kuruldu.
Orada yedi padişahın sarayı; Cuma günü, ezan sesi göğe akın ederken, Ulu hakan at üstünde camiine giderken Hep melekler seyrederdi alayı...
Şimdi artık ne melek var, ne ezan. İki yüze yakın cami, yirmi iki medrese, At bağlandı, put takıldı, oldu ahır, kilise. Ne kadar çok, ne kadar çok kız-kızan.
Bulgarların dudağı ile kirlendi; Yüce İslâm namusunu yaktı kirli kucaklar. Camilerde şarap içip tepinirken alçaklar. Açlığından herkes ekmek dilendi.
Toprakları şehit kanı suladı. Ot çiğnerken, ağaç yerken hasta, cansız askerler, Ev basarak para çalan, kan sömüren her nefer Bileğine bir sırma saç doladı...
Sultan Murad cennette dövünüyor bu hâle, Lala Şahin yüreğini dağlıyor, Mimar Sinan için icin ağlıyor... Ah, bu kadar sefil olmak gelir miydi hayale!
Beş buçuk ay göğüs gerdi, namusunu korudu, Sürü sürü tepeledi Bulgarı; Teslim oldu; fakat alnı yukarı, Sen alçaksın, ey kardeşim, unutursan, buyurdu.
Sakın, sakın Edirne’yi unutma; Öç almanın vakti gelir, kinini sen uyutma!...
20 Nisan 1329 (1913)
... Bizim gibi her dakika düşman çizmesi altında ezilmek, düşman bıçağı altında can vermek, düşman kırbacıyla dövülmek, bir düşman hakaretiyle namusu ayaklar altında çiğnenmek tehlikesine maruz kalan bir milletin her ferdi, vatan aşkıyla kalbinde bir arslan cesaret ve yiğitliğini bulmalı, harp meydana atılmalıdır.
Hani bir gün seninle Topkapı’dan Geliyorduk; yol üstü bir meydan; Bir çınar gördük: Enli, boylu, vakur Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur Koca bir gövde; belki alt, asır Belki ondan da fazla, dalgın, ağır, Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş; Öyle serpilmiş, öyle yükselmiş Ki, civarında kubbeleri damlar -Baştan başa secdegâh istiğfar- Onu korkuyla seyreder gibidir, Duyulan hep odur uzaklardan; Fakat ayyuka ser çeken, uzanan Bu heybetli gövde çırılçıplak, Ne yeşil bir filiz, ne bir yaprak... Kuruyor; ah, pek yazık!
Evet, pek yazık, ecdadın ne büyük gayretle, ne yüksek hamiyetle kurduğu bu muazzam devlet bakımsızlık Yüzünden çöküp gidecekse, bu âbide-i devlet yıkılıp parçalanacaksa, pek yazık!... Tevfik Fikret’i takip edelim: ... Ah, pek yazık! Şu derin Parça bu gerek de belki bir hain Baltanın, bir gazaplı yıldırımın Zehir... Söyle, ey çınar, bağrın Hangi ateşle yandı? Hangi siyahKurt içinden kemirdi? Hasta, Harap, Seni kim şimdi bağlayıp saracak? Kim şifalalar verip de kurtaracak?
Ey hamiyetli vatandaş, bu acıklı suale, samimi, ruhtan kopacak cevabı vermekte tereddüt etme; de ki: “Bu asırlardan beri yaşayıp gelen Ulu ağaç tekrar filizler, yeşil yapraklar, dallar sürerek, taze hayat bulacaktır. Çünkü biz, onun gölgesinde doğmuş büyümüş vatan evlâtları harap olup gitmesine razı değiliz; yaralarını biz saracak, biz şifalar verip ölümden kurtaracağız. Bizim son sığınacak hürriyetimiz, son ilticagâh istiklâlimiz bu ağaçtır. Onun ölmesi demek, bizim de hürriyetten, istiklâlden, şereften, namustan mahrum kalmamız... Kıptîler, paryalar sırasına inmemiz demektir.” “Sen ey ulu ağaç, ey mağrur gövde, daha yaşayacaksın, göz yaşlarımızla sulanacak, kalbimizin aşkıyla ısınacak, çıplak kollarımızla kucaklanacaksın. Sana indirilen darbeler, vücudunda açılan yaralar artık kâfi! İşte tenlerimiz, her tecavüze karşı sana siper olsun!...”
BULGARİSTAN’DA HER GÜN AYRI AYRI BÖLGELERDE SOYDAŞLARIMIZA İŞKENCELER YAPILMAKTADIR
Bulgaristan’ın muhtelif bölgelerinde her gün ayrı ayrı soydaşlarımıza toplu işkenceler yapılmaktadır. Bilhassa son aylarda, Filibe ile Burgas’taki Türk Konsolosluğunun önünde meydana gelmekte olan fâcialar manzumesi Balkan devletlerinde dahi ayyuka çıkmıştır. Göç muamelelerini parafe ettirmek için. Filibe ile Burgas Konsolosluklarına gitmek, girmek ve muameleleri tamamlamak, âdeta bir mucize durumu arz etmektedir. Muamelelerini parafe ettirmek için, konsolosluk önünde haklı olarak sıra beklemekte olan soydaşlarımıza her gün yüzlerce MVR müfrezesi demir çubuklarla saldırmakta ve karşılarına çıkmakta olan soydaşlarımızın kafa, kol ve beden gibi yerleri hur-haş olmaktadır. Zaman zaman MVR müfrezeleri azgın kurt köpeklerini soydaşlarımızın üzerlerine saldırtıp pek çoğunu parçalatmakta ve bazen de itfaiye arazöslerini getirip toplulukların üzerlerine tazyikli kaynatılmış sular sıkmaktadırlar. Güya, Konsolosluğun önündeki izdihamı önleyeceklerdir... Hangi izdiham? Bilhassa son aylarda 17 Temmuz 1970 tarih ve 549 saydı mahut “gizli tedhiş ile milliyet ve din değiştirme kararı” Pirin, Rodop ile Kuzey Trakya’dan Deliorman ve Dobruca eyaletiyle Tuna havzasındaki Türklere de resmen teşmil edilmiştir. Bu eyalet ve yörelerde meskûn 2 milyon 150 bin Türk de “Bulgarlaştırma işlemi”ne tâbi tutulmaktadır. Tamamen mev’suk (Belgeye dayanan, doğru, doğruluğuna güvenilen, sağlam. S.K.) kaynaklardan alınmış olan bilgilere göre; Bulgar ilgili ve yetkili mercilerinin esas hedefleri, 1980 yılına kadar yönetimleri altında Türk ve Müslüman “ad”, “sıfat” ve “unvan”ını taşıyan bir fert dahi bırakmamaktır. Şu duruma, göre, yönetimleri altındaki 4 milyon 400 bin Müslüman-Türk'te “Slav-Bulgar Kültür Muhtevası” içersinde “asimile” edilme icraatıyla karşı karşıyadır. Bulgar vahşetinin Türkiye’deki aksülâmeli (Tepki. S.K.) nedir? Bulgaristan Türklerinin bir kül hâline “Bulgarlaştırma işlemi”ne tâbi tutulmakta olması, 1878’den zamanımıza kadar ana yurda gelmiş ve göç etmiş olan 8-9 milyondan müteşekkil bir topluluk içerisinde bilhassa son aylarda gayet ciddî bir tedirginliğe sebebiyet vermeye başlamıştır. Hükûmet mercilerinin Bulgaristan Türklüğü faciâsına gayet sathî ve izafî bir değer vermekte oldukları kanaati, bu toplum içersinde kesinlik ifade etmeğe başlamıştır. Bulgaristan’ın bütün bölgelerinde aralıksız olarak devam etmekte olan “fâcialar manzumesi” hâliyle umumî tedirginliğin vatan sathında sür’atle yayılmasını intaç etmektedir. 1970 yılından zamanımıza kadar sayın Süleyman Demirel’e son 5-6 yıldır Bulgaristan Türklüğü fâciası bazen münferit ve bazen da heyetler hâlinde ziyaret edilmek suretiyle intikal ettirilmiştir. Bu problem mevzuundaki samimi yahut da gayr-i samimi alâkanın sonucu hâlen merakla beklenmektedir... Şu son vukuatlar manzumesine ne denir?... Sayın Başbakan Süleyman Demirel’in 2-3 Aralık 1975’te Sofya’da Bulgar ilgili mercileriyle müzakereleri sürdürmekte oldukları bir anda, 2-3 Aralık 1975’te ve saat takriben 20.00’de Pirin’le Rodop bölgesindeki 3.000 nüfuslu Musomişta, 2.180 nüfuslu Koprivlan, 3.175 nüfuslu Dupniça, 2.225 nüfuslu Debren, 2.165 nüfuslu Ribnova, 2.280 nüfuslu Oreşa, 2.350 nüfuslu Ruşova, 1.850 nüfuslu Platena, 4.190 nüfuslu Dospat, 7350 nüfuslu Drenova, 1.24 nüfuslu Barotin, 1.165 nüfuslu Fıstane, 1.295 nüfuslu Blastka, 3,150 nüfuslu Karabulak, 1.335 nüfuslu Groodno ile Fufovişta ve Fotana gibi köy, bucak ve kentler Bulgar askeri birlikleri tarafından çepeçevre sarılmış ve bu yörelerde meskûn on binlerce soydaşımıza barbarlığın, vahşetin ve vandalizmin en iğrenç şekilleriyle toplu işkenceler yapılmak suretiyle resmen “Slav-Bulgar” olmaya icbar edilmişlerdir. 2-3 Aralık 1975’te ve takriben saat 20.00’de başlayan barbarlık sabahın erken saatlerine kadar, fasılasız olarak en iğrenç şekliyle devam etmiştir. Blastka, Karabulak ile Grodno’da yüzlerce Türk kadın ve kızlarını azgın kurt köpekleri parça parça yapmış ve pek çoğunun ise, vücutları lime lime olmuştur.
BULGARİSTAN’DAKİ ve YURDUMUZDAKİ MİLYONLARCA SOYDAŞIMIZ SORUYOR:
Bizim kaderimizle hangi devlet ve hangi hükûmetler ciddiyetle ilgilenecektir?... Esefle belirtelim ki, Bulgaristan Türklüğü fâciası, 1970 yılından bu yana muhtelif vesilelerle Türk ilgili mercilerine imkânlar ve şartlar nispetinde bazen münferit ve bazen da toplu olarak heyet hâlinde resmen intikal ettirilmiştir. Teessüfle arz edelim ki, 1970 tarihinden zamanımıza kadar Bulgaristan Türklerinin umumî ıstıraplarını ve fâcialar manzumesinin acılarını teskin ve tahfif edici yahut da kesinlikle önleyici mahiyette en küçük ciddî ve samimi bir mukabil tedbir alınmış “Bulgarlaştırma” icraat ve tatbikatı önlenmiş değildir. Bütün bu durumlar, Bulgar ilgili ve yetkili mercilerini son derece küstahlaştırmış ve Türk düşmanlığı Bulgaristan’da devletin değişmesi mümkün olmayan bir “politika”sı olmuştur. Elbette yakın bir gelecekte Türk tarihçileri Bulgaristan Türklüğü fâciası üzerinde ısrarla duracaklardır. Hâliyle bu fâcialar manzumesinde lâkayt kalmış olanlar hakkında gerekli olan “değer hükmü”nü vereceklerdir. Eğer ma’şeri vicdan ve millî tarih “değer hükmü” bir kıymet ifade etmiyorsa; geçici bir süre için Bulgaristan Türkleri acı kaderlerinin tecelli şekline itiraz etmeyeceklerdir. Pirin ve Rodop Türklerinin barbarca işkenceler manzumesiyle Türklük ve Müslümanlıktan tecrit edilmeleri ve resmen “Bulgar olmaya” icbar edilmeleri Bulgaristan’ın “bir dahili icraat tasarrufu” mudur, yoksa bu tamam bir “beynelmilel problem” midir?... Elbette ki, Pirin ve Rodop Türklerinin bir kül hâlinde “Bulgar olmaya icbar icraatı ve tatbikatı Bulgaristan’ın katiyetle bir “iç mes’ele”si değildir, olamaz da... Bu icraat ve tatbikat her yönden “beynelmilel bir problem”dir... Zira; Bulgaristan Türklerinin barbarca, sadistçe ve tamamen vandalist mezâlim metotlarıyla “Slav-Bulgar” olmaya icbar etmeleri: 1. Hâlen mer’i (Yürürlükte olan, geçerli olan. S.K.) olduğu iddia edilmekte olan Bulgar anayasasına, 2. BKP'nin tüzük, program ve Marksist-Leninist prensiplere, 3. Birleşmiş Milletler Yasası ve İnsan Hakları umdelerine. Her bakımdan mugayir (Uymaz, aykırı. S.K.), ihlâl edici ve mülga (Varlığı kaldırılan, kapatılan. S.K.) hâle irca edici bir yön arz etmektedir. Bu itibarla genel olarak Bulgaristan Türklüğü davası, fâciası ve problemi her yönden beynelmilel bir “prosedür” arz etmektedir. Bu bakımdan müzminleşmiş olan Bulgaristan Türklüğü davası kesinlikle ve gayet acil olarak beynelmilel ittifaklar ve beynelmilel hukuk prensipleri muvacehesinde (Yüzleşme, yüz yüze gelme. S.K.) tahlil ve sentez yapılmalıdır.
Vasil Lilov Kazaski, Ölüm Kampı Belene (Çeviren: Osman Ertürk), Başaran Matbaası, İstanbul 1984
ÖN SÖZ
Komünist rejimi iktidara daima şiddet ve hile ile gelmiştir. Hangi memlekette olursa olsun, bu tutum onların kaçınılmaz günlük yaşam ve metotları hâline dönüşmekte ve böyle devam etmektedir. Bulgar milleti de bu kötü kaderin pençesinden kurtulamadı. Kızıl ordunun iktidara getirdiği cahil ve zalim kimseler, 40 seneye yakın bir zamandan beri bu milleti her türlü insan haklarından mahrum, inanılması güç bir esaret altında tutmaktadır. Kültür ve ekonomi alanlarında yetişen toplumun mümtaz sınıfı, ölüm kamplarından geçirildi. Binlerce, on binlerce insan son derece amansız bir şekilde öldürüldü. Sağ kalanlar ise azalmakta olduğundan, mahkûmların dehşet verici yaşamı, yeni nesiller için gizli kalma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kampta bulunan birçok kimse ile görüştüm. Başlarından geçenleri ve gördüklerini anlattılar. Bütün bunları derleyip olduğu gibi yani gerçeğe sadık kalarak, etraflıca tasvir etmek için özen gösterdim. Her şeyi açıkladım diyerek kendimi aldatmıyorum. Fakat belirtilmesi gerekenleri kaçırmadığım kanısındayım. Yedi ölüm adası ile Belene, “Bulgar, ıstırap ve işkence yeri” lâkabını taşımaktadır. Komünist stil ve metodunun karakteristik vasfı olarak orada yaşanan ıstırabın, her ulusça bilinmesi gerekir. Hürriyetini kaybeden milletlerin akıbeti budur! Yazar HER TÜRLÜ ÜMİDİ DISARIDA BIRAK
Tabiat eserleri, insanların gözlerini ve kalplerini güzellik duygularıyla doldurmak için yaratılmıştır. Fakat bazı eserler o derece tahkir ve tezyif edilmiştir ki, insan bunları hatırladığı zaman vücudu ürperiyor, tüyleri diken diken oluyor. Tanrı TUNA Nehri üzerinde yedi verimli toprak parçasını yaratırken bir gün bu yerlerin mazlum bir milletin mezarı olacağını istememiştir. Tekrarı mümkün görülmeyen bir güzelliğe sahip bu adaların çağımızdaki 45 senelik tarihçesi sessizliğe ve karanlığa bürünmüştür. TUNA sahilinde diğer adalara giriş kapısı olarak kullanılan adada kurulan büyük bir tak üzerine “M.V.R. (Tercümanın notu: MVR = İçişleri Bakanlığı) İŞ ISLAH VURDU” yazılmıştır. Bu sahte metin, herhangi bir sebeple oraya gelenler tarafından okunabilmesi için köye doğru çevrilmiştir. Takın odaya doğru bakan arka tarafında ise:
“HER TÜRLÜ ÜMİDİ DIŞARIDA BIRAK! BURADA DİN VE TANRI YOKTUR. HER ŞEY BENİM.”
cümlesiyle şapkasında beş köşeli yıldız olan yumruğunu sıkmış bir milis maketi, her şeyi açıklığa kavuşturmakta. Bu odalar, 1944’ten bugüne kadar “Tehlikeli” sayılan insanlara tecrit yeri olarak kullanılmaktadır. Buranın ilk sakinleri, 5 Eylül ile 11 Eylül 1944 tarihleri arasında iktidar boşluğundan istifade eden asker kaçakları ve çapulculardır. O tarihlerde, anarşi sınırına yaklaşan bir başıbozukIuk mevcuttu. Eski iktidar, ortadan kalkmıştı, yenisi ise henüz memlekete hakim olacak durumda değildi. Vatan cephesinin ilk hükûmeti, 9 Eylül 1944 tarihinde kurularak Bakanlıklara tayin edilenler koltuklarına oturmak için evlerinden ve taşradan çağırıldılar. Başta generallerden İvanov Marinov, Kiril Stançev, Yarbay Damyan Velçev ve İvan Popov olmak üzere askerler, fizikî, maddî ve manevî yönden faaliyet gösteren yegâne kuvvetti. Hafızalarda kaldığına göre, o zamana ait hakikat bundan ibarettir. Bunun dışında, bahsedilen ihtilâl, merkez komitesi ve Politbüro faaliyeti yalandır. Anarşi ve korku, Rusya’nın beklenmedik ve sebepsiz harp ilânından ileri geldi. Amaç, Moskova'ya sadık bir hükûmetin iktidara gelmesiydi. Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Politbüro, parti ile çok sıkı irtibatı bulunan Sovyet elçiliğinin talimatı üzerine ancak 10 Eylülden sonra olaylar üzerinde kendini göstermeye başladı. Bu tarihten sonra tütün işçisi olan içişleri bakanı Anton Yugov ve Milis Müdürü Rusi Hristov önderliğinde milis kuvvetleri organları kurulup yaratıldı. Parti üyeleri tarafından kurulan mücahit grupları, tutuklamalara başladı. Evvelâ naipler, sonra kabine üyeleri, milletvekilleri ve bunu müteakiben işkence çarkından geçip ihtilâlin sorumsuz günlerinde kaybolanlar tutuklandılar. İktidarı “pekiştirmek” maksadı ile 24.9.1944 tarihine doğru merkez komitesinin yayınladığı bir emirle eski idare taraftarları ve tarafsız kimselere karşı sert ve kaba tedbirlere başvurmaya başlandı. Emirde “iktidar için tehlikeli olan herkesin zararsız hâle getirilmesi” belirtilmişti. Ancak bunun nasıl gerçekleştirileceği açıklanmamıştı. Parti teşkilâtları bunu kendilerine göre “tavsiye” olarak değerlendirdiler. Bu ihtilâlin korkunç 40 sorumsuz günü demekti! Yaşam boyunca toplumlarda mücrimler kalıntısı olmuştur. MVR - İçişleri Bakanlığı organlarının kuruluşunun ilk günlerini evvelâ her cezaevinde rastlanması mümkün olan adî suçlular kategorisinden insanlar tutuklandılar. Siyasetle en ufak ilgili olmadığı için bunların her tarafta tıklım tıklım dolu olan siyasî suçlulardan tecrit edilmeleri gerekiyordu. Toplum için tehlikeli görülen kimseleri ayırıp bir yere yerleştirmek düşüncesi, BELENE adalarının temerküz kampı hâline getirilmesi fikrini doğmuş oldu. Issız adaların ilk öncü sakinleri, memleketin çeşitli cezaevlerinden toplanan ve çizgili cezaevi giysileriyle sonradan kendilerine ZEBRA adı verilen, takriben 400 adî suçlu oldu. Issız adaların ikâmet, servis, işletme ve diğer inşaatlarında bunların her birinin hissesi vardır. Sene sonuydu, hava soğumuştu. İkâmet yerlerine ihtiyaç vardı ve hava şartlarına bakılmaksızın inşaata geçildi. Malzeme olarak, söğüt kavak ağaçları, erguvan çubuklan, kazık ve kirişlerden istifade ediliyordu. Kazıklar çakıldı, çubuklarla duvarlar örüldü ve üzerleri samanla karılmış çamurla sıvandı. Bazıları doğrudan toprak üzerine tahta dizerek bunların üstünde yatıyor, bazıları ise yerden 50-60 cm yüksekliğinde kazıklar çakarak, çubuk ve ağaç dallarını örmek suretiyle kendilerine yatak hazırlıyorlardı. Toprağa indirilen iki üç kazma darbesinden sonra, toprak yüzeyine su sıkıyordu. Bu bakımdan burada çalışanların başlıca gayesi, yataklarını mümkün mertebe toprak seviyesinden yukarıda tutmaktı. İçeriye giren soğuk rüzgarın önlenmesi için örülen duvarları, harç yerine kullanılan saman ve otla karılmış çamurla sıvamak mecburiyetinde kaldılar. Saman ve ot adalar dışından temin ediliyordu. saman bittiği zaman bazen yerden kuru ot toplanıyor ve bunlar çamurla karıştırılarak sıva malzemesi hazırlanıyordu. İşler plana göre normal yürüyordu. Ancak, günler kısa ve hava güneşsiz, yağışlı geçtiğinden, duvarların sıvaları çok ağır kuruyordu. Islak duvarlar donmaya başladı. Öğleye doğru hava biraz ısındığı zaman sıvaların bazı yerleri dökülüyordu. Bu bakımdan duvarların sık sık bakımı gerekiyordu. Yatakhane olarak kullanılan barakalardan birinde devamlı olarak yedek çamur harç bulunduruluyordu. Boru koymak için tertibatı olmayan delik bir varil, soba olarak kullanıyordu. Tutuklular üşümemek için yan yana ve giyimli yatıyorlar, ne bulurlarsa üzerine atıyorlardı. Derece – 18’e kadar düştüğü zaman tahta yataklar arasında bırakılan boşlukta ateş yakılıyordu. İçerisini kaplayan duman ufak deliklerden dışarıya çıkıyordu. Meskenlerin çoğunda pencere yoktu. Kapılardan giren aydınlıktan istifade ediliyordu. Duman devamını öksürtüyordu. Bazılarının ise gözleri şişiyor, ovuşturmaktan göz kapaklarında yaralar meydana geliyordu. Islak çamurun buharı giysilere, oradan da vücuda kadar tesir ediyordu. Pek çoğu öksürüyordu. Vücutları zayıf olanların ateşi yükseliyor, verilen az miktardaki yemeği yiyemeyecek derecede iştahları kesiliyor ve böylece 3 hafta kadar yattıktan sonra bir sabah arkadaşları onları gözleri örülmüş tavana dikilmiş vaziyette buluyordu. Sıhhî yardım yoktu. Bir mahkûmun ölümü, diğerleri üzerin de en ufak üzüntü yaratmıyordu. Bilâkis ona, kurtulan bir şahıs gözü ile bakıyorlar, hatta seviniyorlardı. Artık bu şahıs için yarın ne olacağı problemi kalmıyordu. Kendini koruma ihtiyacı burada bambaşka kanunları yürürlükte tutuyordu. Herkes yarınki ihtiyacı için ölüye ait bir eşyayı benimsiyordu. Ölünün, artık ihtiyacı olmayacağına göre, biri ayakkabılarını, diğeri çoraplarını, üçüncüsü fanila, kazak, elbise... kim ne tutabilirse elinde kalıyordu. Böylece ölen, bazen çırılçıplak, barakanın biraz ilerisinde 120 cm. derinliğinde açılan çukura gömülüyordu. En çok bir hafta hatırlanıyordu. Bazen dışarıdan bir yenisi, taze haber (erle geldiği zaman bir günde bile unutulanlar oluyordu. Yeni gelen de getirdiği haberler tükeninceye kadar ilgi çekici oluyordu. Daha sonra başka biri gelince, o da dinleyici durumuna düşüyor, yeni haberler için kulak kabartıyor ve kendisini alâkadar eden şeyleri sormak için sıra bekliyordu. Kamp sakinlerinin sağ ve sağlam kalan arzularından başka, af veya iktidar da bulunan partiler arasında bir değişiklik olup olmadığı veya diğer genel konularla ilgileniyorlardı. Herkes kamptan sağ çıkmak istiyordu. Herkes içinden şunları söylüyordu: “Komünist/erden daha zalim insan yokmuş! İnsaniyetle alâkaları yok.” Eski iktidarın kamplarında bulunanlar ise: “Onlar insandı. Dinleyip, anlayış gösteriyorlardı. Hastalara sıhhî yardımda bulunuyorlardı. Kampta ölen yoktu. Bunlar silâha sarılmak tan başka bir şey bilmiyorlar” diyorlardı. Vatan Cephesi koalisyonunda bulunan partiler arasındı aşağıdan yukarıya olduğu kadar, yukarıdan aşağıya doğru her kademede geçimsizlik başladı. Şehir ve köylerde bulunan teşkilâtlar, hükûmet müttefiki olarak sayılmadıklarından dolayı şikâyetçiydiler. Komünistler, birçok parti üyesini olduğu gibi, bilhassa keyfi muamele ve hareketlere karşı çıkan Bulgar Çiftçi Partisi üyelerini de tutuklamaya başladılar. Bunun önüne geçilemedi. Birçokları terörün kurbanı olarak, ihtilâlin 40 sorumsuz gününde ortadan kaldırıldılar. Bulgaristan’daki İngiliz diplomatik misyonunun yardımıyla 1939 senesinde yurt dışına çıkıp iltica etmiş bulunan genel sekreter Dr. G.M. Dimitrov, Bulgar Çiftçi Partisinin daimî kurulunun isteği üzerine 23 Eylül 1944 tarihinde memleketine döndü. Dimitrov Bulgaristan’da Alman nüfuzuna karşı çıktığı için ilticaya mecbur kalmıştı. O zamanlar Rusya ile Almanya saldırmazlık anlaşması imzalamış bulunduğundan komünistler onu İngiliz, Fransız ajanı olarak kabul ettiler. Dimitrov’un Sofya’ya dönüşü, Çiftçi Partisinin parlak bir başarısıydı. Bundan Komünist Partisi rahatsız oldu. Moskova’dan, Sofya Sovyet elçiliği kanalı ile gönderilen talimat gereğince Komünist Partisinin önderliğini kabul etmeyen ve partiler arasında eşit hak isteyen herkese karşı stratejik taarruza geçildi. Bulgar Komünist Partisinin bu aksiyonu, en alt kademede bulunan üyelerden başlayarak, genel sekreter Dimitrov’a kadar dayandı. Olaylar şimşek hızı ile gelişiyordu. Bulgar Çiftçi Partisinin Ekim ayında yaptığı kongresinde Dimitrov’un genel sekreterliği tasdik edildi. Bunun dışında parlamento seçimlerine ayrı liste ile katılmak için parti programı hazırlandı. Bu, komünistler!n en çok korktuğu şeydi. Bulgar Çiftçi Partisi, biri Filibe diğeri Stara Zagora (Derlemenin “Gözyaşının Sel, Kanın Göl Olup Aktığı 93 Harbi” başlıklı 9. Bölümünde resmi yer alan Gurko’nun, 93 Harbinde Rumeli Türk halk kitlelerinin katliâmlarına en çok göz yumduğu Eskizağara kenti. S.K.) şehirlerinde olmak üzere iki bölge toplantısı tertip etti. Elde edilen başarı göz kamaştırıcıydı. Halk kitleleri Çiftçi Partisinin programı itimat ediyor ve onu destekliyorlardı. Hayal kırıklığına uğrayan Komünist Partisinin eski faal üyelerinden bazıları, yakalarından Komünist Partisi rozetini çıkartarak yerine Çiftçi Partinin dört yapraklı yonca şeklindeki rozetini takmaya başladılar.Toplantılarda konuşan hatipler, millî görüşlere ağırlık vererek, memleketin politikasını çiziyorlardı. İç politikasının programına gelince, toprak bütünlüğünü muhafaza etmek suretiyle özel mülkiyet esasına dayanılarak serbest kooperatifler kurulması hedef alınmıştı. Halk kitleleri bunu arzu ediyorlar ve güdülen politikayı destekliyorlardı. Fakat bu Bulgar Komünist Partisinin iç ve dış politikasına Komünist Partisinin gayesi, memlekette Sovyet nüfusu ve menfaatine hizmet etmekti.
Balkanların Sesi Dergisi, Sayı 5, Ankara 1989
MAHKÛM (BELENE SÜRGÜNÜ) - Ahmet Mahir Pekşen
Yatarım, yataklar iğneli beşik. Uyurum, rüyalar kapkara kâbus, İşte Bulgaristan, vahşete eşik, Zulüm ve işkence Jivkov'a mahsus.
Böler uykumuzu silâh sesleri. Kalpler küt küt atar, bize rahat yok. Verirken yiğitler son nefesleri, Türk olmaktan büyük bir kabahat yok (?).
Gece, zalim gece, Bulgardan zalim, Tavanda tankların zelzelesi var. Susmuş, dilde zincir binlerce âlim, Hepsinde dehşetin velvelesi var.
Küçücük yavrular sersefil şimdi, Küçücük yürekler korkuyla dolu, Rüyaları bile karartan kimdi? Neydi kara kâbus işkence yolu?
Uyumak, uyumak, büyük düşmanım, Cehennem taşınır rüyalarıma, Neden böyle bedbaht, neden pişmanım? Bir yarım kavuşmaz diğer yarıma.
Benim Belene’de çaresiz sürgün. Benim tek katlini gören oğlunun, Duvarlık yıkılır çıkarsam bir gün, Alırım ölçünü Bulgar, boyunun.
Benim, ana dili konuşamayan, Ezansız minare dibinde mahkûm, Kırbaçlar altında aş zehir, su kan, Belene Sürgünü her şeyden mahrum.
Türkçe kelimeler rüyada kaldı, Mümkün olsa Türkçe düşündürmezler. Bulgar mazlumlardan huzuru çaldı. Söyletmez, ağlatmaz ve güldürmezler.
Yataklar, yataklar iğneli beşik. Yiyip bitiriyor ince düşünce, Gencecik bedenler hep delik deşik. Topraklar ağlıyor yere düşünce,
O sesler, o vahşet, irkiliyorum, Sırtımda kırbaçlar, dipçikler, coplar. Kalkıyorum yerden, dikiliyorum. Gözümden korkuyor melez Moskoflar.
Uyumak, uyumak ölümlere eş, Kurşunluyor beni asker, bir bölük. Batarken ufkumda sararan güneş, Düşüyorum yere kıbleye dönük.
Feryatlar, feryatlar çınlar kulakta. Oğulsuz analar bana bağlıyor. Kulak ver gecede, sesler uzakta. Her damla suyuyla Tuna ağlıyor.
Tuna’nın feryadı beni titretir. Dalgalar boynumda bir yağlı kement. Kemendi kesecek kılıcı getir. Ey gençlik bu, dava sana emanet.
Bu zindan, her yanı ayrı bir zulüm. Hasret, acı, çile, ne ararsan var, Her gece, her saat ayrı bir ölüm, Zindan zindan değil sanki canavar.
Yazdım dertlerimi mürekkep, kanım, Zulmün imzası var yanık derimde, Zindanın nemiyle çürürken canım, Tuna’nın suyu var ecel terimde.
Korkular sınırsız, zulüm boyutsuz. Geceleri başlar ruhta zelzele, Kelebekler mutsuz, çiçekler mutsuz, Hüsranı yaşıyor Türkler el ele.
Cenaze tabutsuz, ölü mezarsız, Nefessiz, güneşsiz ve susuz diri, Ruhsuz, hissiz,. kansız İvan’lar arsız, Savunmasız Türke cellât her biri...
YIKILMA SOYDAŞIM, YIKILMA, DAVRAN! ZULMÜN EVİ OLUR BİR GÜN HARABE. İÇİNDE BİR FATİH ÇIKTIĞI ZAMAN, BU KORKUNÇ KARANLIK GÜNEŞE GEBE.
GÖÇLER DAİMA DEPREMLİDİR - Çetin Altan
İnsanlar için göçler genellikle acılı ve acıklı olmuştur. Kuşaklar boyu yaşadığın, kök saldığın, alıştığın bir ortamı bir anda kesin olarak bırakıp başka yerlere gitmek. Yaşanmadıkça kolayından anlaşılmayacak ölçülerde sarsıntılı, çileli, çapraşık serüvenler gizlidir o göçlerde... Çin’inden İsveç’ine, İrlanda’sından İtalya’sına kadar yeryüzün dört bir yanından milyonlarca insan göç etti Amerika’ya... Göç edenlerin tümü de, Yeni Dünyaya ayağını basar basmaz düşlerindeki “yağ-bal cenneti”ne mi kavuştu? Aç kalanlar, işsiz kalanlar, en alt düzeylerde yaşamak zorunda kalanlar, kaybolanlar, itilip kakılanlar, cezaevlerine düşenler, suç işlemeye sürüklenenler, çocukları ziyan zebil olanlar... Kısacası; o büyük Amerikan göçünden araya gitmişlerin sayısı, yüz binlerin çok üstündedir. Ayakta kalanlar, canlarını dişlerine taka taka ve durumlarını kuşaktan kuşağa düzelte düzelte ayakta kalabildiler. Göçün ne olduğunu bilen bir ailenin çocuğuyum ben. 93 muhaceretinde İslimye’den kopup kilometreler boyu uzanan kağnılar, arabalar arasında, atlı yaya İstanbul yollarına düştükten sonra, birçoklarıyla birlikte Hacıgözüm Ailesinden de arta kalanları Bergama’ya iskan etmişler. O yıllarda yedi yaşında olan babaannem Bergama’da büyümüş. Orada demircilik yaparak geçinen yine bir göçmen ailesinin çocuğuyla evlenmiş. Babam da Bergama’da doğmuş. Sıkıntılar, hastalıklar, kıtlıklar... Beş yaşında ölen halam. Otuz beşinde ölen dedem. Yirmisine varmadan veremden ölen iki amcam... Babam, Galatasaray’ın parasız yatılı sınavını kazanmış. İstanbul’da okumaya gelmiş. Babaannem bir akraba çevresinde de olsa, tek başına cascavlak kalakalmış. Yemeniler, yazmalar, oyalar işleyerek kazanmaya çalışmış hayatını. Bütün o eski çekilenlerin benim üstüme de. yansımış kazınmaz gölgeleri vardır. Paketlerin iplerini kesmeye elim varmaz. Düğümlerini uğraş savaş çözmeye çalışır, sonrada hepsini düzenlice sarıp ortalarından ilmekleyerek bir tarafa kaldırırım. Babam ucu kopuk tığları, boş konserve kutularını, eski terlikleri, çatlak sürahileri de “Bir gün belki lâzım olur diye biriktirir dururdu. O eski göçün yarattığı sıkıntılarla "sıkıntı çekme korkusu"nun aşırı hesabiliği, çocukluğumla gençliğimin anlamsız bir cendere içinde mutsuzca güvelenip gitmesine neden oldu. Yaşamı değerlendirmek yerine, yaşama tanjant geçmeyi bir üslûp olarak benimsemiş bir aileden gelmenin faturasını ödemek bize düştü... Göçler, öylesi bir depremden, kimlere, hangi sarsıntılara düşeceğini kimse öngöremez. Batı Almanya Doğu Almanya’dan gelmek isteyenlere açabiliyor mu kapılarını? İngiltere açabiliyor mu? Amerika artık ne kadar açabiliyor? Bizdeki en temel hata, kaçakçılıkta Bulgarlarla yapılan iş birliğini önleyememek oldu. O garip iş birliğinden kaynaklanan bir yığın efsane doldurdu oradaki Balkan Türklerinin kulaklarını... Arkasından da Bulgar baskılarıyla birlikte Türkiye’ye gelmek isteyenlerin sayıları hızla artmaya başladı... Lâtinlerin bir sözü vardır. “Abyssus abyssum incovat.” Uçurum uçurumu davet eder, anlamında. Bizim ikinci Viyana’dan sonra Balkanlar’da, izlediğimiz politikalar git gide kör hatların üstüne doğru yönlendi. Üçüncü Dünya Savaşı'nın ille de Türkiye'de başlayacağı varsayımına dayalı, bir “soğuk savaş” edebiyatının kırk yıl boyunca sürüp gitmesi, sanıldığı kadar lehimize olmadı. Dünyada olup bitenlere bir tek gözlük arkasından bakmanın donmuşluğuna uğradık. Ayrıca yurtseverlik adına üç beş sloganın arkasına sığınanlar, her türlü denetimin dışında kaldılar. Ve ekonomiyi alabildiğine yozlaştırdılar. Kaçakçılıkta Bulgarlarla yapılan iş birliğinin önlenemeyişi de, bunlardan biriydi... İçeride ve dışarıda olmadık komplikasyonlara yol açıldı. Batı, vize engellerini getirdi, Kıbrıs sorununun dikenleri arttı. Bulgaristan’dan göç başladı. Komşularla daha sağlıklı ve sağlam ilişkiler ne kadar kurulabilir, nasıl kurulabilir? Göç sorunu, soğuk savaş ortamlarına yeniden kaymadan, karşılıklı olarak akıllıca çözümlenemez mi? Geri ülkelerin dışındaki dünyada barış rüzgârları hızlanıyor. Biz ise zaten öteden beri “içeride ve dışarıda barıştan yana olduğumuzu” söylüyoruz. Uygulamalarda her zaman bazı aksaklıklar çıkabilir ortaya. Onlar da düzeltilir. Göreceksiniz, düzeltilecektir de...
Nermin ve Sevgi adındaki iki küçük kız kardeş de, babaları Bulgaristan’da kaldığı için geri dönmek zorunda kaldı. Fotoğraf ve şiir: Cemre Harman
SANA VATAN ÇOCUĞUM, HUZURLA BASTIĞIN YER... NAZARSA DE DEĞEN BİL Kİ TEBESSÜM ÜNDÜR ZAFER...
Turist pasaportu ile sınır dışı edilen Süleyman Hüseyinoğlu oğlu ile.
İşte, Todor Jivkov’un Bulgar halkına vaat ettiği Paris’te Bulgar rejim aleyhtarı “Bizim Yolumuz” grubunun yayınladığı sosyalizmin zengin sofrası. bir gazetede “Bg’da kemik kavgası” altında yayınlanan karikatür.
ÖZGÜRLÜK KAHKAHASI
İşte Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızdan Mehmet. Bir elinde kesilen parçası, diğer elinde Jivkov’a yazılmış bir mektup. Mehmet, “Bulgaristan’dayken sünnet olmamızı yasakladılar. Şimdi bunu Jivkov amcaya yollayacağım.” dedi.
ANA VATAN - Lâtif Karagöz
Memleketim, bu sen misin? Dalgalanır Türk Bayrağın Hoş geldin el uzatan! Özgürlüğe sevinç katan Yüreğimde al dem misin? Yeşil halı tüm toprağın, Geldim sana Ana Vatan! Geldim sana Ana Vatan!
Gülüverdi gönlüm, gözüm Ben de buldum bir kıl yolu Kavuşunca sana Vatan, Artık bana allanır tan. Çünkü, Türktür benim özüm, Yüzler, binler ardım dolu, Geldim sana Ana Vatan! Geldim sana Ana Vatan!
Toprağını öptüm senin Sevinçtendir göz yaşlarım, Bağrındaki Atam yatan. Yâd ilinden döndüm şu an, Elbet, sensin Yurdum benim, Burada, olsun diye mezarım, Geldim sana Ana Vatan! Geldim sana Ana Vatan! |