BALKAN HARBİ

 

 

 

 

 “BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜNÜ, TEK KIZ TORUNUNU BÜYÜTEMEDEN 51 YAŞINDA VEFAT EDEN BİRİCİK BABAANNEM KADRİYE İLE, VAKTİNDE SAVAŞ HİKÂYELERİNİ GÜLÜMSEMEYLE KARŞILADIĞIM SEVGİLİ DEDEM İSMAİL’İN ANISINA İTHAF EDİYORUM.

 

SEMRA KANAT

             20 Ağustos 2004

 

 

ALLAH GANİ GANİ RAHMET EYLESİN; NUR İÇİNDE YATIN!

 

 

ÖZEL ANMA

 

BAŞTA YALNIZCA İSMEN TANIDIĞIM AİLE BÜYÜKLERİM OLMAK ÜZERE, BALKAN HARBİNDE TÜM ŞEHİT DÜŞENLERİ RAHMETLE ANIYORUM.

 

       RUHLARINA FATİHA!

 

 

Auf dem hinteren Gelände des Ehrenfriedhofs Söğütlük liegen die Gräber der 1912/13 von den Bulgaren umgebrachten Soldaten und Zivilisten, aber auch spätere Gräber. Einige Soldatengräber liegen auf dem rehchten Flügel Ehrenfriedhofs.

Feburar 1986

 

 

 

ÖZEL TEŞEKKÜR ve BAŞARI DİLEĞİ

 

                                                                          

 

39. Zırhlı Topçu Alay Komutanlığı.                         Kıbrıs. Temmuz 2003                           Girne Özgürlük ve Barış Anıtı.

 

Eski Rusça öğrencim ve eski Alay Komutanı sevgili misafirperver dostumuza, Merkez Komutanlığındaki

   yeni görevinde ana vatandan ailece sevgilerimizi sunar; sağlık, huzur ve nice üstün başarılar dileriz!

 

 

BALKAN SAVAŞI NİHAYET PATLADI

 

                                       

 

Büyük can ve toprak kaybına sebep olan Balkan        20. Yüzyıl Ansiklopedisi - I,              Balkan savaşlarında Osmanlı’nın

savaşlarında bir düşman topçu bataryası.                    Tercüman, İstanbul 1990                      kaybını gösteren harita.

 

18 Ekim1912 - Bir süredir için için kaynayan Balkanlar’da savaş nihayet patladı. Bağımsızlığını yeni kazanmış Balkan devletleri Makedonya’yı paylaşmak için bir fırsat arıyorlardı. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasî ve ekonomik krizler onlara bu fırsatı vermiş oldu. İtalyan savaşı, Ordunun ikiye ayrılması ve Rusya’nın Balkanlar’da savaşa asla müsaade etmeyeceğine dair yalan teminatta aldanarak, Rumeli’de en iyi 120 taburunu terhis etmesi, Türklerin Balkan devletlerine âdeta elleriyle sundukları bir  fırsat sayıldı.

Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan’ın savaş ilân etmeleri üzerine, 18 Ekimde Osmanlı Devleti de bu devletlerle savaşa başlamıştır.

Balkanlı müttefikler art arda başarı kazandılar. Bulgaristan harekâtını doğuya yönelterek Kırklareli ve Pınarhisar’da yapılan savaşı kazandı, Çatalca’ya kadar ilerledi. Edirne de Bulgarların eline geçti... Sırplar Priştine’yi ve daha sonra Üsküp ve Manastır’ı (Битоля. S.K.); Yunanlılar ise Serfice, Selânik, Bozcaada, Limni, Sakız, Midilli gibi önemli adaları almışlardır. Kuzey Arnavutluk da Sırp ve Karadağlıların eline geçmiş bulunuyor.

Balkan devletleri karşısında uğranılan başarısızlık Bâb-ı Ali’yi karıştırmış, halkı galeyana getirmiştir. Hükûmet değişmiş ve büyük devletlerin aracılığı ile Londra’da bir konferans toplanması istenmiştir.

 

BALKAN SAVAŞLARINDAN SONRA BALKAN DEVLETLERİNİN DURUMU

 

Aralık 1913 - Balkan Savaşlarından büyük kayıpla çıkan devletlerin başında Osmanlı İmparatorluğu gelmektedir.

Bu savaşlardan sonra Osmanlı Devleti 162.312. km2’lik toprak kaybetmiştir. Kaybedilen bu topraklarda yaşayan nüfus 6.582.000’dir.

Balkan devletlerinin Osmanlılardan aldıkları toprakların yüz ölçümü şöyledir:

ª Bulgaristan: 25.257 km2

ªYunanistan: 55.919 km2

ª Sırbistan: 41.873 km2

ª Karadağ: 5.590 km2

ª Arnavutluk: 25.734 km2

Bu devletlerin Osmanlılardan aldıkları toprakların sayesinde nüfus artışları da şöyle oldu:

ª Bulgaristan: 4.338.000 nüfustan 5.322.000 nüfusa,

ªYunanistan: 3.041.000 nüfustan 4.900.000 nüfusa,

ª Sırbistan: 3.000.000 nüfustan 4.942.000 nüfusa,

ª Karadağ: 270.000 nüfustan 435.000 nüfusa çıkmıştır.

Arnavutluk’un nüfusu da 800.000 artmıştır.

 

 

 

 

Gülseren Engin, Yorgun ve Yaralı, İstanbul 2004

 

Savaş Başladı - 27 Ekim 1912, İstanbul

...

8 Ekimde Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan resmen savaş ilân etmişlerdi. Fuat Paşa çok kaygılıydı. Henüz hazırlıkların tamamlanmadığını söylüyordu. Sağdan soldan toparlanan askerler, özellikle yaşı geçmiş düzensiz ve disiplinsiz redif askerleriyle savaşılamayacağını ileri söylüyordu. Düzenli bir ordu kurmaya zaman kalmamıştı.

“Bulgar saldırısı her an başlayabilir,” diyordu Paşa.

...

Sonunda 18 Ekimde Bulgar ordusu sınırı geçerek Meriç* boyunca ilerlemeye başlamıştı. Daha önce Rus ordularının yolunu izleyerek Edirne’yi almak isteyeceği düşünülüyordu. Oysa kısa zamanda Bulgarların daha geniş bir cepheden saldırdığı anlaşıldı.

__________

 

* Akabinde Bulgar şairi Petko Slaveykov, 1947 yılına değin Bulgar millî marşı olacak olan “Gürler Meriç” adlı şiiri yazdı. Yalnızca konumuz çerçevesindeki dizeleri Türkçeye çeviriyorum: “... Gürler Meriç! Bu sesten ısıtılan,/ şiddetli kasırga gibi/ sağ elinde ateş kılıcı ile/Bulgaristan uçtu:/ İstanbul’un surlarına dek,/ Edirne’nin dalgalarına dek,/ Şar (dağ)’ın yüksekliklerine dek,/ bu şanlı ses çınladı!...” S.K.

...

Birçok zengin aile gibi Fuat Paşa da kimi göçmenleri yalıya ve Çamlıca’daki konağa almış, barındırıyordu. Kadife, onlarla yakından ilgileniyor, Bulgaristan’dan, Rusçuk taraflarından gelenleri araştırıyor, onların anlattıklarıyla memleket özlemini biraz olsun gidermeye çalışıyordu.  Ancak bu göçmenler daha çok savaş bölgesi Trakya’dan gelenlerdi. Savaşla ilgili gerçek haberleri getiriyorlardı. Bulgar ordusu önünde silâhını, cephanesini, toplarını, hatta trenlerini düşmana bırakan Osmanlı Ordusunun nasıl panik içinde kaçtığını anlatıyorlardı. Bulgarların köyleri yaktığını, kaçamayan köylülerin topluca öldürdüğünü, kadınlara tecavüz edildiğini, malların ve özellikle yiyeceklerin yağmalandığını anlatıyorlardı. En kötüsü ise, yağmalananın kendi askerlerimiz tarafından da yapılmasıydı. Aç ve çıplak olarak cepheye sürülen disiplinsiz ve eğitimsiz redif askerleri, düzensiz ve güçlü Bulgar ordusunu görünce korkuya kapılıp kaçıyorlar, ordunun diğer kuvvetlerini de paniğe sürüklüyorlardı. Diğer askerlerin de durumu hiç iyi değildi. Yiyecekleri yoktu, açtılar, giysileri ince ve eskiydi. Çoğunun ayakları çıplaktı. Silâhları ve cephaneleri yetersizdi. Hepsi can derdine düşmüşlerdi. Bu yüzden düşmandan kaçarken köylerimizi basıyor, ellerine geçen yiyecekleri yağmalıyor, bir somun ekmek için adam öldürüyorlardı. Pek çoğu bir yandan düşmandan kaçarken, bir yandan “Ekmek... Ekmek...” diye bağırıyorlardı.

Bu dehşet verici haberleri dinlemek, Yüzbaşından haber alamamak ve böylesine çaresiz kalmak çok yıpratıyordu Gülnihal’i.

...

... sonra da o gün yaptıklarını anlatırdı. Göçmenlerin sefaletini, savaşla ilgili anlattıklarını, Sirkeci Garına gelen trenlerin getirdiği yaralıları, onların feci görüntülerini, içler acısı durumlarını...

“Ne yazık ki haberler iyi değil. Kırkkilise (Kırklareli. S.K.) düşmüş. Hem de hiç beklenmeyecek kadar çabuk... Bu başarıyı düşman bile ummuyor­du her hâlde. . .”

 “Nasıl olmuş?”

“Düşmanın Meriç Vadisi’nden ilerleyerek Edirne’ye saldıra­cağını bekliyordu herkes. Tıpkı daha önceki Rus saldırısı gibi... Gelebilecekleri tek yer orasıydı çünkü. Hazırlıklar da buna göre ya­pılmıştı. Cepheden gelen bazı askerlerle konuştum. Abdullah Paşa ve Mahmut Muhtar Paşa iki ayrı koldan hücum edip düşmanı sar­mak istemişler. Petra’da saldırıya gecen Muhtar Paşa’nın kuvvetle­ri birden karşılarında Bulgarların III. Ordusunu buluvermiş. Oysa Istıranca Dağları’nın aşılamayacağı düşünülüyordu. Bu yüzden ora­sı zayıf bırakılmıştı. İşte böyle kötü bir sürprizle karşılaşan kuvvet­ler bozguna uğrayıp Eskipolo’ya çekilmişler; ama Bulgar topçusu­nun yoğun ateşine dayanamayıp sonunda panik hâlinde kaçmaya başlamışlar.

“Öte yandan Bulgarlar geceleyin Karakaya Geçidi’nde direnen VII. Tümene saldırmışlar. Projektörlerle askerlerimizin yerini be­lirleyen ve onun ışıkla gözlerinin kamaşmasından yararlanan düşman yoğun ateşe başlamış. VII. Tümenin askerleri de geriye doğ­ru kaçmışlar.”

“Diğer yandan Prens Aziz Paşa, Petra’da gece saldırısı düzenlemek istemiş. İki tugay ilerlemeye başlamış; ama karanlıkta yollarını kaybetmişler. Neden sonra karşılaştıklarında ise karanlıkta birbirle­rini düşman sanıp ateşe başlamışlar. Bizimkiler birbirin kırarken bu kez silâh seslerini duyarak durumu anlayan Bulgarlar derhal yoğun top ateşine başlamışlar.”

“Aman Allah’ın... Olacak şey değil... cephede şaşkınlık ve kargaşa...”

...

“Ama Paşa babacığım, haberleşme olanağı yok mu? Nasıl olur da (Mahmut Muhtar Paşa)? cephedeki bozgunu bilmez?”

"Yok kızım... Hiç haberleşme olanakları yok. İnanılır gibi değil, ama  böyle...”

“Ordumuzun hali bu kadar içler acısı mı?”

“Hem de nasıl...”

...

“... Elbette bizimkiler de toparlanıp karşı saldırıya geçecekler. Kaybedilen topraklar geri alınacak. Hiç kaygılanma sen...”

Gülnihal, babasının kendisini avutmaya çabaladığın anlıyordu. Bu da durumun hiç de parlak olmadığını gösteriyordu zaten.

...

... O (Fuat Paşa) da kaygı içindeydi. Hastaneye gelen yaralıların hâlini görüyordu. Kolu, bacağı kopmuş, karnı yarılmış, bağırsakları dışarıya uğramış yaralıları ameliyat ediyordu sabahtan akşama dek...

...

İlâç, malzeme ve hastabakıcı yetersizliği vardı. Ameliyatların çoğu uyuşturulmadan yapılıyordu. İltihapları önlemek için Sulfamid (Sülfamit. S.K.) bile zor bulunuyordu. Hem savaşın kötü gitmesi, hem de hastanedeki bu yetersizlikler tüketiyordu Paşa’yı.

Fuat Paşa, aslında kolay pes eden biri değildi. Güçlükler onun savaşma gücünü ve isteğini kamçılardı. Hatta bu yüzden her şeyin kolay ve yolunda gidişi canını sıkar, karşısına çıkan zorluklardan hoşlanırdı. Bu engelleri çözülmesi gereken birer problem olarak gö­rür ve çözmekten büyük keyif alırdı. Bu yüzden zorlukların üzeri­ne giden bir adam olduğu bile söylenebilirdi. Ancak bu savaşta kar­şılaşılan sorunlar kendi gücüyle aşabileceği çapta değildi. Koskoca Osmanlı Devleti bile çözemiyordu. Hükûmet çaresiz ve yetersiz kal­mıştı. Padişahın bile eli kolu bağlıydı. Büyük Avrupa devletlerine olan borçlar öylesine fazlaydı ki ödenmesi olanaksız bir hâl almış­ı. Böyleyken Ordunun ihtiyaçları için para bulunamıyordu. Sarayın gereksinimleri için bile dışarıdan borç alınır hâle gelmişti. Bu borç­lar yüksek faiz nedeniyle giderek büyüyor, ödemeler yeni ve daha yüksek faizli borçlarla sağlanabiliyordu. Borç batağında kıvranan Osmanlı Devleti çaresizdi. Öte yandan devlet ve yönetim deneyimi olmayan İttihat ve Terakkiciler acemilikleriyle ülkeyi daha beter batağa sürüklüyorlardı. Koca Osmanlı art arda kaybettiği topraklarla sürekli kaybeden yaralı bir ihtiyardı sanki. Büyük devletler akbabalar gibi başına toplaşmış ölümünü bekliyorlardı. Öldüğünde paylaşacakları toprakların hâliyle ağızlarının suyunu akıta akıta seyrediyorlardı olup biteni. İşte bütün bunlar Paşa’nın gücünü tüketiyor, onu bitkin düşürüyor, derin bir acıya ve umutsuzluğa gömülmesine neden oluyordu.

 

Edirne Elden Gidiyor - 23 Ocak 1912, İstanbul

 

...

Fuat Paşa aracılığıyla savaşın hiç iyi gitmediğini öğreniyorlardı. Balkan Savaşı başladıktan hemen sonra Osmanlı Ordusu gerilemeye, hatta kaçmaya başlamış, 6 Kasımda Çatalca önlerine kadar çekilmişti. Payitahtın burnunun dibindeki bu güzel limanın böyle kolayca elden gittiğine daha kimseler inanmamışken, aynı günlerde Bulgar ordusu İstanbul’u almak üzere saldırı  başlamıştı. Koca Payitaht hop oturup, hop kalkıyordu. Çatalca önlerine dayanan Bulgar ordusunun bu hızlı ilerleyişi korkutmuştu İstanbul halkını. Saraylıların çoğu, özellikle kadınlar ve çocuklar, Boğaz’ın Anadolu Yakasına, Üsküdar, Kuzguncuk, Çamlıca ve Göztepe gibi semtlerdeki konaklarına, köşklerine taşınmışlardı. Rumeli yakasında kalan fakir halk ise korkuyla Bulgar ordusunu bekliyordu. İstanbul’da yaşayan Rumlar, Ermeniler ve diğer Hıristiyan azınlıklar ise bayram etmekte, sevinç gösterileriyle Bulgarların yolunu gözlemekteydiler. Bereket versin Osmanlı Ordusu dişini tırnağa takmış, tüm gücüyle bu saldırıyı geriye püskürtmüş ve böylece 3 Aralıkta ateşkes yapılmıştı. Bu arada fırsattan yararlanan Arnavutluk, 28 Kasımda bağımsızlığını ilân etmişti. Bunca yenilgi içinde insanın yüreğini umutla ısıtan olay, Edirne’nin direnmesiydi. Kale, Bulgar ordusu tarafından sarılmış ve yoğun ateş altındaydı; ama Şükrü Paşa kumandasında bir avuç asker direniyordu.

Kadife kısa zamanda sevmişti Edirne’yi. Gülnihal’le ve Yüzbaşıyla güzel günler yaşadığı bu kentin düşman ateşi altında yıkılıp yanması onun da yüreğini yakıyordu; ama bir yandan da bu direniş, içindeki umudun sönmesini engelliyordu. Edirne’nin kurtuluşu için dua ediyordu her gece.

Fuat Paşa, birbiri ardından gelen bütün bu yenilgilerin sorumlusuymuş gibi birkaç ay içinde çökmüş, yaşlanmıştı sanki. Çalıştığı hastaneden her gün gece vakitlerde ve yorgun dönüyordu eve. Hastanenin yaralı askerlerle dolu olduğunu, bir ameliyattan diğerine koştuğunu, yine de yetişemediğini söylüyordu.

“Yaralılar yetmiyormuş gibi hasta göçmenler de doldurdu hastaneyi... Açlık, bakımsızlık ve soğuk, bu yersiz yurtsuz insanları perişan ediyor. Çoğu hastaneye bile gelmeden sokaklarda ölüyor. Sabahları bekçiler ölüleri topluyor sokaklardan. Bulaşıcı hastalıklardan korumak için cesetler kireç kuyularına atılıyor.” Diye anlatıyordu.

“Şu kara günlerde yüzümüzü güldüren bir Edirne’nin direnişi, bir de Hamidiye’nin kahramanlıkları...” diye ekliyordu.

Gerçekten de Osmanlı Donanmasının işe yarar tek kruvazörü Hamidiye, süvarisi Rauf Bey kumandasında Akdeniz’de korsanlığa çıkmış, düşman limanlarına baskınlar yapıyor, Yunan ve Sırp gemilerini batırıyor, cephanelikleri havaya uçuruyor, sonra da peşine takılan düşman gemilerini atlatıp Akdeniz’de kayıplara karışıyordu. Yeniden çıkıp yeni baskınlar yapıncaya dek... Koskoca Yunan donanması, tek gemiyle baş edemiyordu. Akdeniz’de efsaneye dönüşmüştü Hamidiye... Onunla karşılaşan Yunan filoları kaçıyor, düşman limanları korku içinde onun baskınlarını bekliyordu. Hamidiye süvarisi Rauf Beyin zekâsı ve cesareti dillere destandı. Gazeteler onun ve Hamidiye’nin kahramanlarının anlata anlata bitiremiyorlardı. Art arda gelen yenilgilerin üzüntüsünü, bu geminin başarıları biraz olsun unutturuyordu insanlara.

... 17 Aralıkta toplanan Londra Barış Konferansı, ülkelerin çıkar çatışmaları nedeniyle uzadıkça uzuyordu. Kuşatma altındaki Edirne Kalesinde ise açlık başlamıştı. Öte yandan Bulgarlar 21 Ocakta yeniden saldırıya geçmişti. Kent sürekli bombardıman altındaydı. Bu arada, düşmana direnen Yanya ve İşkodra da düşmüştü. Herkes derin bir umutsuzluk, hatta yılgınlık içindeydi. Bundan sonra sıra nereye gelecek, hangi toprak parçası kaybedilecek diye düşünür olmuşlardı.

 

Yüzbaşının Dönüşü - 2 Haziran 1913, İstanbul

 

...

3 Haziran 1912, İstanbul

 

...

Gözlerini yeniden kapadı. Kafasının içinde hiç dinmeyen bir uğultu vardı. Bazen hafifliyor bazen artıyor; ama hiç kesilmiyordu. Bir süre bu uğultuyu dinledi. Birden uğultunun içinde tüfek takırtıları başladı. Önce hafiften sonra giderek çoğalan ve güçlenen takır­tılar... Buna top patlamaları eşlik etti. Kafasının içi savaş meydanı­na dönmüştü. Ellerini kulaklarına götürüp tıkadı; ama faydası olmadı. Bütün sesler zaten kafasının içinden geliyordu. Gözlerini da­ha sıkı yumdu; ama görüntülerin belirmesine engel olamadı. Sesler gibi görüntüler de beyninden fışkırıyordu. Ani başlayan krizlerden biriydi bu. Yaralandığından beri değişik aralıklarla süregelen kriz­lerden biri...

Gözkapaklarının arkası birden aydınlandı. Eskipolo’daki VII. Tümenin siperlerindeydiler. Askerlerin direnişiyle düşman saldırısı püskürtülmüş, Bulgarlar geri çekilmişti. Topçu ateşleri sürse de iki taraf için de soluklanma zamanıydı bu. Bir gece önceden başlayan sağanak yağmur hiç durmamacasına yağıyordu. Gökyüzünü doldu­ran kara bulutlar yer yer rüzgârın etkisiyle aralanıyor, o zaman bat­makta olan güneşin kızıl ışıkları bir an görünüyor; ama hemen ye­ni bir bulut kümesi ardında kayboluyordu. Akşam olmak üzereydi. Karanlık, yağmurla birlikte gökyüzünden siperlere iniyordu. Acele kazılmış siperlerde toprak, balçık çamura dönüşmüştü. Yağmur su­ları çukurun içinde birikiyordu. Bu çamurlu suyun içinde yatıyordu askerler... Hepsi sırılsıklam olmuştu. Yiyecek yoktu. Elbiseleri eski ve inceydi. Bu partal giysiler ıslanınca üzerlerine yapışmıştı ve on­ları korumaktan çok üşütüyor, hareketlerini engelliyordu. Cephane çok azdı. Bu yüzden idareli kullanmak gerekiyordu. Kendisini gördü birden. Askerin arasında bir oraya bir buraya koşuşturan, emirler yağdıran kendisini... Sanki bir başkasını izler gibi seyrediyordu...

Birden görüntü değişti. Şimdi zifiri karanlıktı ortalık. Top gümbürtüleri şiddetlenmişti. Tüfek sesleri çoğalmıştı. Daha yakın­dan duyuluyordu sesler. Sağanak devam ediyordu. Şiddetli bir fır tına çıkmış, yağmuru bir o yana bir bu yana püskürtüyor, uğultu su top ve tüfek seslerine karışıyordu. Soğuk, ıslak bir çarşaf gibi dolanmıştı her yanlarına. Karanlığın içinde patlayan tüfeklerin ateşleri, yanıp sönen yıldızlar gibiydi. Arada ortalığı gündüze çeviriveren düşman ışıldakları gözlerini alıyordu, nereye ateş edeceklerini şaşırıyordu askerler. Işıldak yana döndüğündeyse dik yamaçlardan olu şan Karakaya Geçidinde yukarı tırmanan düşman askerlerini göre biliyorlardı. Bir anlık görüntüydü bu. Karanlığın içinde beliriveren yüzlerce Bulgar askeri dik yokuşa, sivri ve büyük kayalara, kayalıklar arasındaki sık fundalıklara, şiddetli rüzgâra ve sağanak yağmura aldırmadan güçlükle de olsa tırmanıyordu. Güçlü ve modern bir orduydu bu. Donanımı, malzemesi, cephanesi ve yiyeceği boldu. Açlıktan ağrıyan midesini hissetti sonra. Askerleri de kendisi gibiydi. Ne cephane ulaşıyordu onlara, ne de yiyecek... Cephe gerisiyle iletişimleri kopmuştu. Öbür cephelerde olan bitenden de habersizdiler. Sadece kendilerine verilen emirleri uyguluyor, bütün olanaksızlıklara ve güç doğa koşullarına karşın düşmanın ilerlemesini durdurmaya çabalıyorlardı.

Ağaçlar fırtınanın etkisiyle yerlerinden sökülecekmiş gibi sallanıyordu. Soğuk rüzgârla birlikte yağmur bir tokat gibi vuruyordu yüzlerine. Düşmana karşı koymak için tüm güçleriyle savaşıyorlardı; ama ellerindeki mermi çok azdı. Cephane taşıyan arabalar şiddetli sağanakta bataklığa dönen yollara çamura saplandığından getirilemiyordu. Bazı erlerin taşıyıp getirdiği sandıkları ise açmak olanaksızdı. Yağmurdan kapakları şişmiş, menteşeleri sıkışmıştı. Geri çekilmek kaçınılmaz görünüyordu. Yine de askerlerini yüreklendirmeye çalışıyor, elinde kılıcı, bir o yana bir bu yana koşuyordu; ancak birden askerlerin kaçmaya başladığını gördü. Kaçan askerleri durdurmak için ileri atıldı. Bir askeri kolundan yakalayıp tabancası alnına dayadı.

“Dur, yoksa vururum...”

Redif alayının askeriydi bu. Gözleri korkuyla yuvalarından fırlamıştı. Boş boş bakıyordu yüzüne. Gözdağını duymamış ya da anlamamış gibiydi; sonra tabancaya aldırmadan yeniden kaçmaya başladı. Kaçan erin ardından ateş etti. Asker vuruldu; ama diğer kaçanlar buna aldırmamışlardı bile. Panik başlamıştı. Kimsenin gözü bir şey görmüyordu. Diğer subaylarla birlikte askeri toparlamaya, düzen­li bir geri çekiliş sağlamaya çalışsa da, her şey boştu artık. Panik hâ­lindeki askerler ellerindeki tüfekleri bile atarak, topları, malzemeleri, cephaneyi orta yerde bırakarak kaçıyorlardı. Kaçanları durdurmak isteyen bir subay birden askerlerin ortasında kaldı. Elindeki silâh bir yana savruldu. Askerler subayı ayakları altına alıp bir anda parça­ladılar; sonra hiçbir şey olmamış gibi artlarına bakmadan kaçmayı sürdürdüler. Kırkkilise’ye doğru koşuyorlar, oraya sığınmak istiyor­lardı. Çaresiz, o da atını Kırkkilise'ye doğru sürdü.

Kırkkilise'ye geldiklerinde doğruca karargâha gitti. Hiçbir şey­den haberi olmayan III. Kolordu Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa uyandırılmış, yarı giyinik sokağa fırlamıştı. Atının üzerinde sağa sola koşup emirler veriyor, kaçan askerleri tabancasıyla vuruyor, geri kalanları korkutup durdurmaya çabalıyordu; ama bu panik hâlinde­ki kaçışı kimse durduramazdı artık.

Başka cephelerden gelen askerler de doluşmuştu Kırkkilise’ye. Sokaklarda şaşkın şaşkın koşuşan binlerce asker vardı. Rum evlerin­den, kaçan askerlerin üzerine ateş ediliyordu. Bu, onların paniğini daha da artırıyordu. Nereye gideceklerini bilemeden, haykırarak koşuyorlardı. Yağmurdan şişip ağırlaşan postalları yürümeyi engelledi­ğinden bir kısmı çıkartmış, yalınayak, yağmur sularına bata çıka ko­şuyor, bir kısmı yerlere yuvarlanıp çamura bulanıyorlardı. Kimi za­man öylesine kalabalık oluyordu ki sokaklar birbirlerini ezip geçiyor­lardı. Halk da bu paniğe kaptırmıştı kendini. Çoluğunu çocuğunu kapan, birkaç parça eşyasını arabalara yükleyen insanlar Kırkkilise’yi terk etmeye başlamışlardı. Kasaba birden boşalmıştı. Muhtar Paşa da artık çekilmekten başka çare kalmadığını görmüştü. Sonunda cep­heden gelen haberlerden karşılarında Dimitriyev kumandasındaki Bulgar III. Ordusunun tamamının bulunduğunu anlamıştı. Elindeki kuvvetlerin bu büyük orduyu durdurması zaten olanaksızdı. O da karargâhını alıp yola koyuldu. Bütün resmî belgeler, haritalar, plân­lar, dosyalar ve hatta gizli istihbarat belgeleri bile ortada kaldı. Hiçbir şeyi toplayıp alacak zaman yoktu. Paşa’nın yaveri o telâşta ne alacağını bilemeden bir o yana, bir bu yana koşuştuktan sonra bir bisküvi tenekesini kucaklayıp atına atladı ve Paşa’yı izleyerek kasabadan çıktı.

Nejat, atının üzerinde durup çevresine bakınıyordu şimdi. Kırkkilise’den uzaklaşmışlardı. Ova karanlığın içinde göz alabildiğine uzanıyor, sanki gökyüzünün karanlığıyla karışıp sonsuza dek devam ediyordu. Uzakta yanan, kızıl alev topuna dönüşen köylerin ışıkla­rı görünüyordu. Çevresini saran yoğun karanlığın içinde kaçanla­rın korkunç haykırışları duyuluyordu. Yanan köylere yaklaştığın­da alevlerin ışığında çığlık çığlığa kaçışan insanları görüyordu. Kızıl alevler sağanak hâlinde yağan yağmura ve fırtınaya aldırmadan göğe yükseliyordu. Köylüler şaşkın ve korkulu kaçışıyor, çocuklar ve ka­dınlar ağlıyor, erkekler bağrışıyordu. Yol kenarında anasını kaybe­den çocukların korkuyla koşuştukları görülüyordu. Sonra bir kadın ya da adam gelip çocuğu kucaklayıp götürüveriyordu. Diğerleri ana­larına seslenerek ve koşuşarak kayboluyorlardı karanlığın içinde. Bir mahşer görüntüsüydü bu. Herkes can pazarındaydı. Kimsenin kim­seyi görecek hâli yoktu. Yağmurun çoğalttığı karalığın içinde çığlıklar, bağrışmalar, küfürler, top ve tüfek seslerine karışıyordu. Bir karabasan gibiydi her şey; ama Nejat bunun düş olmadığını bili­yordu. Gerçekten yaşamıştı bütün bunları... Düşman ışıldaklarıy­la ve yanan köylerin alevleriyle aydınlanan karanlıkta bir görünüp bir kaybolan bu dehşet görüntüleri beynine kazınmıştı sanki. Ne ya­parsa yapsın bütün bunları kafasından atamıyor, yeniden, yeniden yaşıyordu hepsini.

Birden yanı başında patlayan bir top mermisinin gümbürtüsüyle kendini kaybetti. Önce çok parlak bir ışık görmüştü. O korkunç güm­bürtü sonradan gelmişti. Uzun süre kulaklarının duymamasına ne­den olan gürültü... Atıyla birlikte havalandığını anımsıyordu; sonra bir karanlığın içine yuvarlanmıştı. Gecenin ıslak ve çamurlu karanlığı mıydı bu yoksa baygınlığın dipsiz kuyusu mu? Bilemiyordu. Bu karanlıkta ne kadar kaldığını da bilemiyordu. Sadece bir hastanede bir ara kendine geldiğini, üzerine eğilip yarasının pansumanını yapan hastabakıcıya “Beni İstanbul’a götürün,” dediğini anımsıyordu. Gerisi yine yoğun bir karanlıktı. Bu karanlıktan çıkışı Haydarpaşa Hastanesine geldikten sonra olmuştu. Gözünü açıp da kayınbabası Fuat Paşa’yı karşısında görünce kendini güvende hissetmişti. Evine dönmüşçesine huzur bulmuştu. Gerçi kulakları hâlâ iyi duymuyor­du, sürekli bir uğultu dışarıdan gelen sesleri perdeliyor, işitmesini güçleşiyordu; ama yine de Fuat Paşa’nın üzerine eğilip, “iyi olacaksın... Dayan evlâdım...” sözlerini duyuyordu.

 

Bir Temmuz İkindisi - 2 Temmuz 1913, İstanbul

 

...

Paşa çok heyecanlıydı.

“Bulgarlar ecellerine susamışlar... Balkan Savaşında Trakya’yı ve Edirne’yi aldılar; ama doymadılar... Şimdi de Yunanistan ve Sırbistan’la çatışmaya başladılar...” diyordu.

Münevver Hanım lâfa karıştı.

“Yesinler birbirlerini kâfirler...”

Paşa, rakısından bir yudum aldı, ağzına midye dolmasını atıp çiğnerken konuştu:

“Öyle olacağa benzer... baksana Romanya da Sırpların ve Yunanlıların yanında yer aldı. Bulgarlar bu kez yenilecekler...”

Yüzbaşı:

“Haklısınız... Üç orduyla baş edemezler... Şimdi yapılacak en iyi şey, bizim de Bulgarlara savaş açıp, kaybettiğimiz yerleri geri almamız...” dedi.

 

Zor Karar - 3 Temmuz 1913, İstanbul

 

...

“Yarın sabah erkenden cepheye gidiyorum,” dedi.

Gülnihal, hiç beklemediği bu haberle şaşırmıştı.

“Cepheye mi? Ne cephesi?”

“Bulgarlara savaş açıyoruz...”

“Ama daha iyileşmediniz ki...”

Bebek - 18 Nisan 1914, İstanbul

 

...

Savaş bittikten bir süre sonra göçmenlerin çoğu yerlerine yerleşmişti. Bir kısmı Anadolu’nun çeşitli kentlerine gönderdiklerinden İstanbul’da göçmen kalmamıştı gibiydi. Kalanlara da ya barınacakları yer ve iş bulunmuş ya da isteyenler gerisin geriye Trakya’ya, köylerine gönderilmişti. Bu yüzden artık Hilâl-i Ahmer’de çalışmıyordu Gülnihal.

...

Gerçi savaş bitmişti; ama henüz memleketin yaraları sarılamamıştı.

 

 

Ahmed Cevad, Balkanlar’da Akan Kan (Kırmızı Siyah),  Şamil  Yayınevi – İstanbul

 

BİR BULGAR ASKERİNİN İTİRAFI

 

Esirlerimizin Bulgar askeri tarafından merhametsizce katledildikleri hakkında aşağıdaki yazı da 24 Ocak 1913 tarihli Romanya’nın Üniversal gazetesinden nakledilmiştir.

 

“Bulgar ordusunun on altıncı piyade taburunun ihtiyar askerlerinden olup, Kırklareli Muharebesinde bulunmuş olan (Pote Kançev) adındaki asker, soru­lara karşılık şu ifadeyi vermiştir:

‘Üç gün yemek vermediklerinden dolayı firara mecbur oldum. Askerlerden birçokları, bu yolu seç­mekten başka çare bulamıyorlardı. Ben bir köylü­yüm. Kişov* ile akrabalığım da var. Trakya’da bulunan Türk askerleri çok muntazam ve harpçidirler. Fakat cephaneleri bozuk olduğundan, attıkları kurşunlar Bulgar askerleri üzerinde pek az tesir yapıyorlar.

Türklerin esir olmalarına başlıca sebeplerden biri, on­ların da bizim gibi aç kalmalarıdır.

Sırp ve Bulgar askerleri, Müslüman esirlerine çok barbarca muamele ediyorlar. Bize Sofya’ya gö­türmek üzere (1500) esir vermişlerdi. Bunlarda dört kişi kalıncaya kadar hepsini subayların huzurunda katlettik ve yolda hangi köye girdiysek çoluk çocuk bütün Müslümanları kestik.’

Bu ifadeden sonra, Pote Kançev adlı Bulgar as­keri merkum köyünde üç çocuğu ile beraber kalmış olan kendi ailesini düşünerek ağlamaya başladı.”

__________

 

* Derlemenin “Panslavizm Hortlağı” başlıklı 7. Bölümünde resmi bulunan komiteci Kişov ve zamanın Bulgaristan Başvekili. S.K.

 

 

 

             TÜRKLÜK UĞRUNA CAN VERENLER 

“DÜŞÜN BİNLERCE KEFENSİZ YATANI!

 

DIE MASSAKER, DER DRUCK UND DIE TYRANNEI

 

(Vorwort) ... Jedoch sind diese Massnahmen Bulgariens nichts Neues. Sie setzen 1877/78 mit dem Osmanisch-Russischen Krieg ein, wurden mit der Gürndug des autonomen bulgarischen Fürstentums systematiziert und bis in die Gegenwart ununterbrochen fortgesetzt. Während des Balkankriegs wurden von Russen und Bulgaren mehr als 350.000 Bulgarientürken getötet und mehr als 1. Mio. zur Auswanderung gezwungen.

 

 

Dr. İlker Alp (Übersetzt von Gülten Çorlu), Ehrenfriedhöfe in             

Edirne und Umgebung, die die Grausamkeiten der Bulgaren

in dıe Gegenwart Bezeugen, Kulturministerium 1990

Veröffenilichungen des Türkische Republık Kulturministeriums

Kültür Bakanlığı Yayınları/1241, Tercüme Eserler Dizisi/85

Türk Dünyası Araştırma Vakfı - İstanbul

 

                                            

 

Während der Balkankriege in der Jahren 1912/13 wurden                  Türken im Gefangenenlager in Sarayiçi, die

Türken von den Bulgarien in Sarayiçi bei Edirne gefangen                  von Hunger und Krankeit geschwächt auf

gehalten mussten von Hunger an Baumrinden nagen und                         der Erde im Todeskampf iegen.

wurden mit Qüälereien getötet. Dieses Bild hat der englische

Journalist Georges Scott nach Überprüfung der Vorfälle  vor

Ort gezeichnet und in der Zeitschrift L’illustration publiziert.                               (L’illustration, No. 3660, 19. April 1913)

 

                                                          

 

“Hauptmann İrfan aus Samsun,             “Hasan Rıza bey, Direktor de Gewerbeschule            Das Ehrenmal der drei unbekannten

Kommandeur des Artillerie-Bataillions,  für Jungen, wurde am Freitag, dem 28.3.1913          Helden liegt an der Kasernen Strasse

wurde am 26.3.1913 von dem                von bulgarischen Soldaten, die sein Haus plündern    (Katasterbezirk: östlich der 281.

Bulgarien getötet.” Februar 1986            wollten, bestialisch zerstükelt und umgebracht.        Kaserne) in der Stadt Edirne. Dieses

Dies soll eine Schreckensmachnung für die             Ehrenmal wurde dort angelegt, wo

kommenden Generationen sein Verflucht seien      drei unbekannten Soldaten im

die Bestien.” Februar 1986                    Balkankrieg von Bulgarien getötet

wurden. 1983 liess es ein Bürger

restaurieren. Es besteht aus drei Gräbern.

                                                                   

 

Das Kavalleriehauptmanns-Denkmal, Dorfe Kemal, Richtung Kapıkule.                  Die osmanische Inschrift besagt:

Am 23. Juli 1913, als Edirne von Bulgarien zurückerobert wurde,                         “Rezitiert die Fatiha für das Seelenheil des

wurde der mit einem Spantrupp beauftragte Hauptmann Reşit Bey aus                Kavalleriehauptmanns Reşid Bey, der

dem Hinterhalt Erschossen. Das Fundament ist unten 1,5 m breit und                  am 9. Juli 1329 (1913) hier gefallen

3,5 m hoch. Es steigt stufenartig hoch und besteht ausschlielich aus Marmor.                  ist.” Februar 1986

Ganz oben ist eine Kanonenkugel aus Marmor, auf beiden Seiten sind                                              

Inschriften gleichen Inhalts, die eine türkisch, die andere osmanisch.

Das obige Bild zeigt die Seite mit der türkischen Inschrift. Februar 1986

 

                                                 

 

1.                                                            2.                                                            3.

 

1. In dem Dorf Kayapa in der Provinz Edirne lagen zwei Ehrenfiredhöfe, von denen einer teilwiese, der andere völlig eingeebnet worden ist. Diese Ehrenfiredhöfe lagen an der Stellen, an denen einst die Bulgaren alle Dorfbewohner, aus Kinder und Frauen, und eine Kompanie von Soldaten grausam umbrahten. Heute erinnert an dieses blutige Ereignis ein etwa 1x1 grosser Ehrenfriehöfe errichtet würde. Auf dem Gedenkstein steht: “Fatiha für das Seelenheil der im Balkankrieg Gefallenen. Errichet von Üzeyir Şahin. Februar 1986

 

2. In unmittelbarer Nähe des Dorfes Kayapa hatten die Bulgaren zur Täuschung das türksiche Signal zum Gebet geblasen. Daraufhin stellten dir türkische Soldaten ihre Gewehre zusammen, verliessen ihre Stellung und gingen mit den Dorfbewohnern zum Gebet. Die Bulgaren grifen die Betenden von drei Seiten an und schossen sie nieder. Die Gefallenen wurden in zwei Gruppen beerdigt. Das Bild 2 zeigt das Gebiet, wo die Soldaten und Zwilisten erschossen wurden. Februar 1986

 

3. Jedoch nahmen die Grausamkeit der Bulgaren im Dorf Kayapa noch kaine Ende. Die Bulgaren finden die türkischen Frauen und Kinder, sperrten sie in die Heuställe ein und liessen sie bei lebendigem Leib verbrennen. Das heutige Aussehen des Dorfes Kayapa, in dem die schreclichen Mordtaten verübt worden sind. Februar 1986

 

                                                                      

 

I.                                                                     II.                                                                   III.

 

I. Das Denkmal auf dem Ehrenfriedhof des Küçük Döllük wurde zum Gedenen an 18 verwundete türkische Soldaten errichtet, die im Jahre 1912 von Bulgaren in einen Brunnen geworfen wurden. Im Jahre 1912 wurden Soldaten, die beim Angriff der Bulgaren auf das Dorf Kayapa verwundet worden waren, ine der Küçük Döllük-Moschee behandelt und gepflegt. Die Bulgaren überfielen die als Lazarett benutzte Moschee, packten die verwundeten Soldaten und warfen sie in den Brunnen in der Nähe der Moschee. Wie die einheimische Bevölkerung erzält, soll danach noch tagelang blutiges Wasser aus dem Brunnen geflossen sein. Februar 1986

 

II. Nach dem Balkankrieg wurde auf diesem Brunnen ein 1,20 m breites und 4 m hohes Denkmal aus Felsstein errichtet. Oben auf dem Denkmal liegen drei Kanonenkugeln, auf ihnen eine wietere grössere. Das Denkmal wurde 1965 von dem hiesigen Verein für alte Werke, Denkmäller und Fremdenverkehr restauriert. Auf der Vorderseite des Denkmals steht folgende Inschrift auf Marmor: “Im Oktober 1912 wurden die ersten im Kampf gegen die feindlichen Turppen schwerverwundeten Soldaten in den Brunnen unter diesem Denkmal von den Bulgaren bei lebendigem Leibe hineingeworfen. Fatiha für ihr Seelenheil. Verein zu Edirne für den Bau von Ehrenfriedhöfen und Friedhöfen sowie zum Schutz von alten Werken. 1965”

“1912-1328 yılı Teşrin evvel ayında Kayapa’da düşmanla çarpışırken ağır yaralı olup Küçük Döllük Camiine yatırılan ilk gazi ve şehit 18 er bu anıt altındaki kuyuya diri diri Bulgarlar tarafından atılarak şehit edildiler. Ruhlarına fatiha. Edirne Şehitlikleri, Mezarları İmar, Eski Eserleri Koruma Derneği, 1965”

 

III. Die Küçük Döllük-Moschee, die im Balkankrieg als Krankenstube benutzt wurde. Size wurde 1977 restauriert.

 

                                                               

 

Das Ehrenmal Cevizlik (Drei Märtyrer) liegt an      Marmor-Inschrift auf der Vorseite des     Auf einem Grabstein neben dem

Der Strassengabelung Lalapaşa-Cevizlik-Tabya. Ehrenmals Cevizlik: “Drei Märtyrer,           Denkmal steht: “Fatiha für das

(Das der Stadtverwaltung gehörende Gelände    22. 10.1912, Verein zum Schutze alter     Seelenheil der bei der Verteidigung

liegt auf Teilstück 214, Katasterbezirk 1387,        Werke.” Februar 1986                               des Vaterlanfes im Balkankrieg gefallenen

Parzelle 1.) Februar 1986                                                                                       drei namenloss Helden von dem Çekirge-

  Bataillion. 26 März 1913. Errichtet von dem Fahrer

  Yaşar Aktaş 1954”

 

                                  

 

          *                                                 **                                                                           ***

* “Rezitiert die Fatiha für das Seelenheil der Gendarmen, die im Balkankrieg hier gefallen sind. 26 März 1913.” “Verein zum Schutze alter Werke, Kriegsgräber und Friedhöfe in Edirne. 1965”

 

** Denkmal von dem Vater an den Sohn. Dieses Denkmal, das sich in der Nähe des Dorfs Hasanağa bei Edirne (Teilstück: 207, Katasterbezirk: 1328, Parzelle: 71-72 befinden) liess zur Erinnerung an den Artillerierkomandeur Oberst Mehmet İzzet Bey vom 5. Bataillion sein Sohn Muin Demirus an der Stelle errichten, wo der Vater im Balkankrieg 1913 fiel. Das Denkmal steht auf einem Fundament und verengt sich stufenartig. Es besteht aus Felssteinen und ist vor Eisenketten und Zeigelsteinreihe auf dem Boden umgeben. Auf dem Denkmal steht: “Von dem Vater an den Sohn.” (Das Denkmal hat der in derselben Gegend stationierte Sohn für seinen Vater, Oberst Mehmet İzzet, errichtet, der im Balkankrieg 1912/13 als Kommandeur des 5. Artillerie-Bataillions kämpfte.) Artillerie- Oberstleutnant Muin Demirus. 30. Juli 1967

 

*** Denkmal von der Seite. Februar 1986

 

                                          

 

Inschrift auf dem Ehrenmal der drei               Ein frontaler Blick auf den                        Eine Seitenansicht des Ehrenfriedhofs

unbekannten Helden. Februar 1986      Ehrenfriedhof von Sarayiçi. März 1986                Sarayiçi. März 1986

 

                                                                         

 

Sarayiçi ist der Ort, an dem tausende Türken                      “Die boshaften Stiefel der Feinde haben uns

getötet wurden. Im Hintergrund sind die                               nicht abschrecken können. Ihr schlimmer

Minarette der Selimiye-Mosche zu sehen.                            Ruhm ist in die Geschichte eingegangen.

Bäume in Sarayiçi. Die Baumrinden wurden                        Vergesst nicht diejenigen in Sarayiçi, die für

1913 von 15.000 türkischen Soldaten und von                    heilige Vaterland sich geopfert haben. Wir

das 5.000 Zivilisten abgenagt, die von Bulgarien in             haben unsere Leben für das Vaterland geopfert.

diesem Lager ohne Nahrungsmittel festgehalten                 Rächts uns, wenn es an der Zeit ist. Vergesst

wurden. März 1986                                               nicht die Grausamkeiten des Feindes. Rezitiert

die Fatiha für uns.” “1329 (1913) D.M.C. (M.C.

aus Develi)”

                                                    

 

Das Gefallenen Denkmal auf                 Inschrift des Denkmals auf dem          Zwei Grabsteine rechts hinten auf dem

dem Ehrenfriedhof Sarayiçi.                  Ehrenfriedhof Sarayiçi: “Märtyrer          Ehrenfriedhof Sarayiçi. März 1986

März 1986                              des Balkankriegs, 23. März 1913.”

 

 “Die boshaften Stiefel der Feinde haben uns nicht abschrecken können. Ihr schlimmer Rum ist in die Geschichte eingegangen. Vergesst nicht diejenigen in Sarayiçi, die für das heilige Vaterland sich geopfert haben. Wir haben unser Leben für das Vaterland geopfert. Rächt uns, wenn es an der Zeit ist. Vergesst nicht die Grausamkeiten des Feindes. Rezitiert eine Fatiha für uns.”

1329 (1913 D.M.C. (M.C. aus Develi)

 

Diese Worte bringen die Gewalttaten der Bulgaren zum Ausdruck und veranlassen die kommenden Generationen, diese Grausamkeit nicht zu vergessen. Die Umsiedlung von 320.000 Bulgarientürken aufgrund der Greueltaten der Bulgaren im Jahre 1989 zeigte erneut, wie recht diese Worte hatten, die nur ein Beispiel für viele andere sind.

 

İlgilenenlere:

 

İlker Alp, Balkan Savaşları (1912-1913 Döneminde Bulgar Mezalimi), A.Ü. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü 1985

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972

Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara 1970

İsmet Parmaksızoğlu, “Edirne Maddesi”, Türk Ansiklopedisi, Ankara 1966

Nihat Erim, Devletler Arası Hukuku ve Siyasî Tarihi Metinleri (Osmanlı İmparatorluğu Antlaşmaları), Ankara 1953

Dr. Cemil, Bulgar Vahşetleri, İntikam Elvâ ve Ahfâda Yadigâr, Kader Matbaası, Dersa’adet, Sultan Hamam 1330

 

 

 

  

 

Beğlan Toğrol, Direniş, İstanbul 1991

(Bulgaristan Türklerinin 114 Yıllık Onur Mücadelesinin Karşılaştırmalı Psikolojik İncelemesi)

 

DİRENİŞ

 

BULGARSİTAN TÜRKLERİNİN 114 YILLIK ONUR MÜCADELESİNİN KARŞILAŞTIRMALI PSİKOLOJİK İNCELEMESİ

 

ÖN SÖZ (Özet)

 

Charles Dickens, "İki Şehrin Öyküsü" adlı ve 1789 Fransız İhtilâli esnasında kişisel dramları içeren romanına, "Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü...” diye başlamaktadır. Gerçekten yaşları yarım yüzyılı geçmiş kişilerin hayatında belki de 1989 yılı tıpkı böyle unutulmayacak bir yıl olarak kalacaktır. Charles Dickens'in romanına konu olarak aldığı 1789 Fransız İhtilâlinden tam 200 yıl sonra, 1989’un ortasından itibaren çatırdayan politik dengeler Berlin duvarıyla birlikte yıkılırken, bu enkaz ardından pek çok sosyal, psikolojik ve tabiî ekonomik sorunları içeren feryatlar kulaklarımızı çınlattı durdu. Bu arada, Doğu Türkistan'dan Kafkasya'ya Kafkasya'dan Tuna boylarına kadar dış Türklerin hüzünlü sesleri çeşitli lehçeler ve ağızlarla kulağımıza ulaşmaya ve hatta Rumelili ağzıyla "bizi çığırmaya" başladı. Bunların arasında bizim için en tizi, tabiî ki hemen yanı başımızda Bulgaristan'daki soydaşlarımızın sesleriydi. Bu sesi işitmememize imkân yoktu. Çünkü üç ay süresince her gün çok sayıda Türk soydaş televizyondan Bulgaristan'da işlenen insanlık suçunu bizlere seslendi durdu. Ancak, bu sese Ana Vatanlarındaki soydaşlarından başka kimseler pek aldırmadılar. Medenî devletlerin bu ve benzeri olaylara, hiçbir ayırım, bir tefrik yapmaksızın gereken önemi verdikleri ve tedbirlerini alıp, yok edilen hakların iadesine çalıştıkları, insanlık suçu işleyenleri mükâfatlandırmak yerine, milletler arası arenada cezalandırmaya başladıkları zaman, âlet edevat medeniyetinden gerçek insanî medeniyete erişeceklerine inanıyorum.

Komünist Bulgaristan devletinin Türklere karşı 40 yıldır; ve ondan önceki idarelerin de 80 yıldır yaptıkları, haksız, kanunsuz işlemler, Türkiye Devleti ve tarihçilerimiz tarafından çok iyi bilinmekle birlikte, durumun Türk kamu oyuna yeterince aksettirilmemiş olduğu da bir gerçektir. Bulgaristan devletinin 1877 Savaşından başlayarak, bütün ikili ve uluslararası antlaşmalara ve taahhütlerine rağmen, eşine az rastlanan bir iki yüzlülükle, memleketindeki Türkleri yok etmeye yönelik baskı ve şiddet politikasından hiçbir zaman taviz vermediği bir gerçektir. Benim burada ele almak istediğim husus, bilhassa madalyonun öbür yanıdır. Bulgaristan’ın sebep olduğu bilinen bütün yasa dışı olaylara karşılık oradaki Türk halkı bu sürede ve özellikle son devrede ne gibi yanıtlar vermişler, psikolojik deyimle ne gibi tepkilerde bulunmuşlardır? Genelde, topu tüfeği olmayan, bunları 100 küsur yıldır kullanmayan, 2 yıllık askerliğini yol yapımı ve inşaatta çalışarak tamamlayan azınlık statüsündeki, işinde gücünde kendi hâlinde olan bu halkın, öncelikle 1984'den beri, “adlarının gasp edilmesiyle” başlayan insanlık suçuna bir takım tepkilerde bulunduğu muhakkaktır. Bu tepkilerin, 1989’un ikinci yarısında, Bulgaristan yöneticileri tarafından beklenmedik bir düzeye eriştiği, hele son zamanlarda onları büsbütün şaşırtarak “zorunlu göç” gibi gerek memleketindeki Türklere ve gerekse Türkiye’ye yönelik açı: agresif tavırlar sergilemelerine ve milletler arası toplantılarda köşeye sıkışmalarına, bir yandan inkâr, bir yandan iftira ve diğer yandan da tehditler savurmalarına yol açan bir seviyede gelişti anlaşılmaktadır.

1989’un Ağustos başında, Bulgaristan tarafından “utanç trenine” zorla tıkılarak Kapıkule'ye postalanan Türklerle yaptığım psikolojik incelemeler esnasında soydaşlarımızın nice haksızlıklar ve zorluklara rağmen azimli, sabırlı, ne yaptığını bilen kişiliklere sahip olduklarını gözlemiştim. (B. Toğrol, 1989). Altı ay sonra bilhassa İstanbul’daki misafirhanelerde yaşayanlarla yaptığı çalışma esnasında ise (B. Toğrol, 1990) gazetelerimize ve televizyonlarımıza şöylece aksetmiş bulunan Bulgaristan Türklüğünün bilhassa 1989’daki direniş hareketinin önemi anlamış oldum. Bu olayı değerlendirebilmek için, “93 Harbi”nden beri Bulgaristan'da Türklere karşı uygulanan “insanlık suçu”nun özelliğini ve boyutlarını kavramak ve dünyadaki bu tür olay karşılaştırmak gereklidir.

...

Fakat nedense emplikasyonları kitlelere gerektiği şiddette aksetmemiş bulunan bir olay daha vardır. Bu olay, Batının 1936’lardaki Moskova Mahkemelerinden itibaren gözleri önüne serilen ve insan zihnini zorla değiştirmek* (İngilizcesi: to manipulate the minds of human beings) üzere bilhassa komünistler ve benzeri bir takım başka siyasî teşkilâtlar tarafından bazı gruplara karşı uygulanan psikolojik tekniklerdir. Endoktrinasyon (beyin yıkama, düşünce reformu gibi terimlerle ifade edilen bu yeni yöntemler, insanlığın insan olduğu binlerce yıldır en fazla kıymet verdiği, “kendisi olma” haysiyeti ve hakkını vahşicesine elinden alıp yok eden ve onu olduğundan başka bir insan yapan psikolojik silâhlardır. Bu silâhların Naziler zamanında kendi özelliklerine has bir şekilde Gestapo temerküz kamplarında ve bir yerde bazı ayarlamalarla tüm Almanya’da kullanılmış olduğu ve komünizmle birlikte Rusya'da, demirperde ülkelerinde, Çin’de ve Kore’de gerek kendi halkları, gerek muhalifleri ve bilhassa harp esirleri üzerinde denendikleri bir gerçektir.

Bulgaristan'da 1878'de Bulgaristan Prensliği’nin kurulmasıyla birlikte oradaki Türklüğü yok etmek üzere başlayan, Türkleri Bulgar yapmaya yönelik 100 küsur yıllık olaylar, 1984 yılı oradaki Türklerin “adlarının gasp edilerek Bulgar adlar değiştirilmesiyle” son safhasına ulaşmıştır. Böylece, komünist Bulgaristan idarecileri, 20. yüzyılın son yıllarında, bütün dünyanın gözleri önünde, meselâ, Nazi Almanya’sında temerküz veya kamplarında olanlarla eş mahiyette bir “insanlık suçu” işlemiş oldular. Psikologlar insan yavrusunun kişilik gelişim doğumuyla birlikte, hatta ana karnından itibaren başladığını ve ilk altı yıllık devrede şekillenerek bir “ben”e sahip birey olarak, değişmesi zor özelliklerine kavuştuğunu kabul etmektedirler. “Ben” ve “benlik” duygusu insanın yakın ve uzak çevresiyle, kısaca dünyasıyla ilişkilerinde sahip olduğu en temel mihenk taşı, referans birimi işlevini görür. “Ben” olduğum sürece; “Sen”, “O” ve “çevrem” vardır. Bütün bunlar “ben”imle anlam kazanır. “Ben” yoksam, hiçlik (a void) vardır. Bu sebeplerden ötürü bir insanın kendisinin “ben” kavramı yaşamak hakkı kadar önemli, en temel hakkı hürriyetini temsil eder. Onu kaybetmek, onurunu, haysiyetiyle insanlığını kaybetmekle eş değerlidir. Hele Türklerde, var olduğu günden beri, “ad”ın ne büyük bir önem taşıdığı, bilhassa Dede Korkut Destanı ve benzeri belgelerden bilinmektedir.

Hitler’in faşist Nazi Almanya’sındaki Gestapo temel kamplarında mahpusların şahsiyet yapılarını değiştirmek üzere maruz bırakıldıkları fiziksel ve psikolojik insanlık dışı yöntemler ve bunların ortaya çıkardığı değişmeler ile komünist rejimIerde, gaye ile kullanılan yöntemler incelendiğinde ve bunlar Bulgaristan’da Türklere ve bütün diğer azınlık statüsünde olanlara karşı uygulanan dehşet politikasıyla karşılaştırıldığında, Bulgaristan idaresinin memleketlerindeki hemen hemen yarıya yakın bir nüfusun benliklerini değiştirmek üzere yaptıklarının, Hitler’inki, Stalin’inki veya Mao’nunki kadar şeytanca girişimler olduğu görülmektedir.

Gerek Nazi Almanya'sında, gerek komünist Rusya, Çin ve Kore gibi onların peyklerinde olanlarla, Bulgaristan’daki Türklere yapılanların hepsi aynı biçimde totaliter, son derece kuvvetli sosyal organizasyonların, kendi himayelerindeki mazlum insanlara karşı işledikleri organize zulümlerdir. Birinci Dünya Savaşı; ilerleme ve tekamülle insanlığın problemlerini çözebileceğine, hayatına yeni anlamlar kazandırabileceğine dair inançları yıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı ise, teknolojiye bağlı ilerlemelerin insanlığın saldırganlık insiyaklarını daha dakik, daha inanılmaz seviyelerde korkunç şekillere dönüştürebileceğini ispatlamış oldu. Kuvvetli sosyal organizasyonların gelişimine bağlı ilerlemeler neticesinde Buchenwald’ler, Auschwitz’ler, Gulag Takım Adaları, Kore Esir Kampları veya Belene'ler ortaya çıkmıştır.

...

Rusya’da olup bitenler ise, komünist partinin 1917’de iktidarı ele geçirmesiyle başlamış, fakat 1924’de Lenin'in ölümünü takiben, Stalin’in başa geçmesiyle onun ölüm tarihi olan 5 Mart 1953'e kadar tam yirmi dokuz sene en karanlık devrini yaşamıştır. Ancak, Sakharov, Soljenitsin vb. Rus aydınlarının cılız muhalefetiyle başlayan ve 1990 Barış Ödülü sahibi S.S.C.B.lideri Sayın Gorbaçev'’in ortaya koyduğu “glasnost” ve "pe­restroyka" politikasıyla birlikte, hemen hemen yetmiş yıl sonra yeni bir aşamaya ulaşan gelişmeler, insanlık tarihinde geniş ufuklar açmıştır.

...

Bulgaristan Türklerinin çilesi, 1877-1878 Türk-Rus Savaşıyla başlamış, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşmasının onların hakları koruyan tüm maddelerine rağmen ve daha sonra imzalanmış bütün ikili ve uluslar arası antlaşmalara karşın, bugüne kadar 114 yıldır hiç bitmeden devam etmiştir. Ve, 114 yıldır Bulgaristan Türkleri dünyanın umursamaz bakışları karşısında, “haklarına kavuşma mücadelelerini”, yalnız başlarına vermektedirler.

Bulgaristan’da Türklere karşı yöneltilen zulümler 1877’de başlamış olmakla beraber, Hitler’inki, Stalin’inki gibi organize gaddarlık biçimine dönüşümleri, 1956’da Todor Jivkov’un iktidarı gelişiyle şekillenmiştir. Hitler, Stalin, Mao yok olmuş, Todor Jivkov ise 1989’da Doğu Avrupa’da esen kasırgayla yıkılmıştır. Ancak, ne kendisi, ne de kurduğu zulüm makinesi henüz yok olmamıştır. Jivkov üç yıldır hala Türklere karşı işlediği “insanlık suçlarından” ötürü yargı karşısına dahi çıkarılmamıştır. Bulgaristan’da Türkle karşı yapılanların Hitler’inki kadar bile hukukî bir dayanağı yoktur. Yapılanlar, bilâkis, tam aksine, imza konulan tüm antlaşmalara aykırı olarak yapılmış ve yapılmaktadır. Buna rağmen, Avrupa Konseyine kabul edilen bugünkü Bulgaristan idaresi birkaç yıl önce dünya devletleriyle birlikte imzaladığı Helsinki Nihaî Senedinin azınlıklarla ilgili hükümlerine karşılık, Türkçe derslerini gayri nizamî olarak askıya almış, bu günlerde değiştirmeye çalıştığı anayasa taslağında ise, azınlıkların haklarını garantiye alam maddeler ile şu anda üçüncü parti durumunda olan Hak Özgürlükler Hareketine olanak sağlayan maddelerin iptaline açacak plânlar tasarlamıştır. Böylece, Bulgaristan’daki değişimler imza konulan uluslararası ve ikili antlaşmalar gibi sureta göstermelik, sadece dünyayı kandırmak için yapılmış değişim olduğu; aslında orada henüz hiç bir şeyin pek öyle değişmediği düşünülmektedir. Bu yüzden, biz Ana Vatan Türklerinin, milletler arası tüm kuruluşlarda hiç bıkmadan ve yılmadan bu gerçeği bütün dünyaya anlatmamız ve Bulgaristan’daki ve tüm Rumeli’deki Türklüğü yalnız bırakmamamız şarttır. 21. yüzyıla daha aydınlık bir yüzle hazırlanan hür dünya devletleri de, şu günlerde nasıl Kuveyt’in veya Kuzey Irak’taki Kürtlerin yanında olabilmişlerse, artık Rumeli Türklerinin de yanlarında olmak zorundadır. Çünkü, 114 yıldır orada olanlar Hitler’in Almanya’sındakinden daha az korkunç değildir. Bunu onlara anlatmak, onların da bu gerçekleri görmelerine yardımcı olmak mecburiyetindeyiz. Çünkü, acı da olsa gerçekleri incelemek, realitelere arkamızı dönmeyip, ne olduklarını nasıl oluştuklarını anlamaya çalışmak, bilimin gereği olduğu kadar, bir daha böyle olayların ortaya çıkmalarını önlemek bakımından da gereklidir.

Komünist dünyanın çatırdayarak yıkılmakta olduğu şu günlerde, bu yıkıntıyı ekonomik nedenlerin çabuklaştırdığı anlaşılmakla birlikte; o ülkelerdeki insanların “hür vicdanlarını arama” olayının, bu yıkımın alt yapısını oluşturduğundan ben şahsen hiç şüphe etmiyorum. Bu çalışmalarını Bulgaristan halklarını kötülemek için ele almadım. Onların da içinde yaşamak zorunda kaldıkları yönetimlerin şartlarına tâbi olduklarını biliyorum. Buna rağmen, Bulgaristan idaresinin Türklere karşı yaptıklarını tasvip etmeyen, hatta bunlardan eza duyan sade Bulgar vatandaşlarının bulunduğunu da biliyorum. Bunları bana daha 1989 yazında “zorunlu göç”le Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız geldiklerinde anlatmışlardı. Nitekim, Bulgaristan Türkleriyle ilgili olarak o günlerde yapmış olduğum psikolojik araştırmada, genelde Bulgar halkının ve kendi komşularının olaylara karşı tutumları (atitüd) ile ilgili olarak sorduğum sorulara soydaşlarımızın verdikleri cevaplardan şu sonucu çıkarmıştım:

... Soydaşlarımızın Bulgar vatandaşlarıyla kendileri arasında en azından görünüşte önemli bir sorunları bulunmadığı görülmektedir. Komşularıyla, meslektaşlarıyla aralarında geçimsizlikler kişisel çatışmalar yoktur. Hepsi işinde gücünde, çalışkan, iyi vatandaşlardır. Buna rağmen, Bulgaristan yönetimi bu mükemmel vatandaşların sadece “Türk olma” hak ve isteklerine merhametsizce saldırmaktadır. (B. Toğrol, 1989, s. 36)

Nitekim, 1989'un sonlarından başlayarak bu güne kadar bazı Bulgarlar tarafından Türklere karşı yöneltilen bir takım Neo-Nazi: olaylarının da, eski komünist partinin bu günlerde yarı iş durumundaki gizli faşist elemanlarınca düzenlendiği inanıyorum. Ama, dünyanın ikinci süper gücü SSCB’nin Başkanı Gorbacev’in “glasnost” ve “perestroyka” meltemiyle dünya taptaze esintilerin başladığını da umutla görüyorum. Bunun sonucunda demir perdeler çatlamış bir kısmı hemen hemen tamamen yıkılmıştır. Yeni bir dünya; bir Avrupa Evi’nin temeli atılmak üzeredir. Türkiye’de de daha Nisan ayının ilk günlerin Ramazan Bayramından az önce, büyük bir kanun değişik gerçekleşmiş, demokrasinin bütün mekanizmaları işletilmeye başlanılmıştır. Bulgaristan’da ise, Türk azınlığın haklarıyla ile ilgili gelişmelerin çok yavaş gittiği ve çeşitli kandırmaca tedbirle yürütülmesine çalışıldığı gerçek olmakla birlikte, yine de bugün Jivkov zindandadır. Sayın Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın “Karadeniz Projesi”, Bulgaristan da dahil, yöredeki tüm devletler tarafından gereken ciddiyetle incelenmektedir. Yeni bir dünya doğuyor, ve bu dünya da artık Hitler’lerin, Stalin’lerin, Jivkov’ların yeniden ortaya çıkmaması için, bu yeni dünyayı özleyen bütün insanların el ele vermelerinin zamanı gelmiştir. Bunla önlenmesinin ancak yukarıda belirtildiği üzere, hoşlansak hoşlanmasak da, gerçekleri usanmadan incelemek, onları örtbas edecek yerde, gözlerimizi açarak dikkatle bakmakla mümkün olduğuna inanıyorum. Yeni ve umut verici gelişmeleri sevinçle karşılıyor ve soydaşlarımızla birlikte bir kere daha bütün Bulgaristan halklarına mutluluklar ve esenlikler diliyorum.

Bu incelememi, hak ettikleri parlak geleceğin yakında ufuklarını aydınlatacağına inandığım, Bulgaristan Türklerine sevgilerimle ithaf ediyorum.

 

Nisan 1991                                                                                                        Prof. Dr. Beğlan Toğrol

İstanbul Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi

Psikoloji Bölümü Başkanı

 

 

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN DİRENİŞ YÖNTEMLERİ

 

(II. Bölüm - Giriş)

 

Berlin Antlaşması (1878) sonucunda, sağ kalmayı başarmış ve Ana Vatanla göç edememiş olan Türkler, o güne kadar sahibi oldukları Rumeli’de, birden kendilerini “azınlık” statüsünde bulmuşlardır. Bulgaristan Türklerinin kaybedilen savaşların sonucunda imzalanmış olan antlaşmalara, Bulgaristan yönetiminin aksine, son derece saygılı oldukları, kendilerinden önce Bulgarların Osmanlı Devleti’ne yaptıkları şekilde, silâha sarılıp, komitacılık faaliyetine hiç girişmedikleri bilinmektedir. Şayet tercihlerini o yönde yapmış olsalardı, onu da mutlaka yaparlardı. Ancak, Rumeli’de geride kalan Türklerin, ecdatlarının kanlarıyla sulanmış olan kendi öz topraklarını, bağlarını, bahçelerini ve nesillerin birikimi olan mal ve mülklerini terk etmeyip, yazılı antlaşmaların kendilerine tanıdığı kapsamlı haklarını kullanarak, hayatlarını baba ocağında kendi işlerinde, güçlerinde geçirmek istedikleri, tercihlerini bu yönde yaptıkları anlaşılmaktadır. Ana yurtlarının hududun hemen öbür yanında oluşunun da onlara manevî bir güvence verdiği muhakkaktır. Ancak, azınlık haklarını güvence altına alan bütün antlaşmalara rağmen, Bulgaristan idaresinin onlara 114 yıl süresince yönelteceği hak, hukuk ve insanlığa aykırı davranışların vüs’atini her hâlde o günlerde pek tahmin edememişlerdir.

Bulgaristan Türkleri; 1877-1878 Türk-Rus Savaşı, 1912-1913 Balkan Savaşları, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı ve 1939-1945 İkinci Dünya Savaşı olmak üzere dört büyük savaşı ve bu savaş hâllerinin önce ve sonra getirdiği her türlü olağanüstü durumları yaşamış bir halktır. Çileyle yoğrulmuş, şartlara ve tabiatına özgü direnç geliştirmiştir. “93 Harbi”nden başlayarak günümüze kadar Türklerin Bulgaristan’da başlarına gelen olaylara karşı, bu olaylarda Bulgarların çoğunlukla silâh ve şiddet kullanmalarına rağmen, silâha hiç başvurmadan bir takım tepki mekanizmaları geliştirerek direndikleri muhakkaktır. Aksi hâlde, bugün bir Rumeli veya Bulgaristan Türklüğünden bahsetmemiz mümkün olamazdı.

Direnme yollarından en ekstreminin hiçbir çare kalmadığında, şerefiyle ölüm olduğu kabul edilebilir. Bunu göç ederek uzaklaşma, veya o yerde kalarak, ve bir Türk hasleti olduğuna gerçekten inandığım “sabır” mekanizmasını sonuna kadar kullanarak kendisine karşı saygısını yitirmeden yaşamaya çalışmak olduğu şüphesizdir. Bu kısım da, bilhassa Jivkov devrinde olmak üzere, genelde, 114 yıldır Bulgaristan'daki Türklerin çeşitli direnme yöntemleri ele alınacaktır.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1