FETİHTEN FETRETE

 

 

 

 

 

“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ALTINCI BÖLÜMÜNÜ, DEMİRPERDE MAHKÛMU BULGARİSTAN TÜRKÜNÜN, TOTALİTER REJİMİN SON YILLARINDA HÜR DÜNYA İLE TEK BAĞLANTISI OLUP, ÇARESİZ RUMELİ TÜRKÜNÜN ACISINI, VATAN HASRETİNİ, ANA DİLİNİ KONUŞMA ÖZLEMİNİ, PARÇALANAN AİLELERİN FERYADINI DİLE GETİREN EŞSİZ TÜRKİYE’NİN SESİ RADYOSU ÇALIŞANLARI İLE, ZOR GÜNLERİNDE BULGARİSTAN TÜRKLERİNİ YAYIN GÜNDEMİNDEN DÜŞÜRMEYEN ALMANYA’NIN DEUTSCHE WELLE RADYOSU TÜRKÇE YAYIN EKİBİNE İTHAF EDİYORUM.

SEMRA KANAT

23 Temmuz 2004

 

 

ÖZEL TEŞEKKÜR:

 

DOĞAL OLARAK, BÖLÜMÜN ÖZEL TEŞEKKÜRÜ, ŞİMDİKİ DW TÜRKÇE YAYIN YÖNETİCİSİ SEVGİLİ BAHAEDDİN GÜNGÖR İLE, ÜSTÜN KİŞİLİKLİ ESKİ EDİTÖR VE SEVGİLİ DOSTUM NECİL BUYAN’ADIR.

AYRICA, GEREKLİ HASSASİYETİ GÖSTERİP, BULGARİSTAN TÜRKÜNÜN ÇİLELİ YAŞAMINI DÜNYAYA DUYURABİLEN ZAMANIN TÜM FEDAKÂR BASIN  MENSUPLARI İLE, SUYUN ÖTESİNDEKİ SOYDAŞINA SAHİP ÇIKAN ZAMANIN SİYASî PARTİLERİNE TEŞEKKÜRÜM SONSUZDUR.

 

 

Baha Güngör ve Necil Buyan, DW Türkçe Yayın Ekibi ile birlikte. Almanya, 2001

 

DW-WORLD. DE http://www.dwelle.de/turkish/Welcome.html DEUTSCHE WELLE

 

Bulgaria

 

http://www.mfa.gov.tr/grupe/eh/eh02/05.htm

 

The Ottomans first came in contact with the Bulgarians when they allied with the Byzantine Emperor in 753/1352 against the Bulgarians. Historical circumstances having changed by time, Shishman, the Bulgarian King, gave his sister in marriage to Murad I in 796/1368. The conquest of Nikopol by Bayezid I in 798/1396 marks the total annexation of Bulgarian lands to the Ottoman Empire. During the proclamation of the Ottoman Constitutional Monarchy in 1908 Bulgaria became and independent state.

Ottoman architectural works in Bulgaria were numerous and were of great variety. In fact, the relatively small number of examples preserved show great similarities in plan and construction techniques as well as monumentally and quality with the architectural works from Bursa, Edirne and Istanbul (Turkey), the three successive capitals of the Empire. Ottoman buildings in Plovdiv, Yambol, Shumen and Batovo are among the most important examples in this respect.

It is quiet difficult to determine the actual number of Ottoman buildings preserved in Bulgaria. According to the scrutinised wakf documents, the total number during the Ottoman period was 3339 (Ayverdi). Due to new urban plans, a number of important buildings were demolished. Yet, some of them, like the ones in Stara Zagora, Shumen and Yambol and the houses in Plovdiv have been recently restored.

 

 

 

DEVLETLER HUKUKU VE ANLAŞMALAR BAKIMINDAN

 

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN DURUMU

 

   "Irk, milliyet ve dine dayalı tüm düşmanlık propagandaları

veya küçük düşürücü davranışlar yasaktır ve cezalandırılır."

Bulgar Anayasası

 

Bulgaristan'daki Türkler, Devletler Hukuku ve anlaş­malar bakımından azınlık statüsündedir. Azınlık, çoğunluk­tan ayrı özellikleri olan topluluktur. Kökeni, soyu, sopu, dili, dini, gelenek, görenekleri gibi çoğunluktan ayrı olan topluluk anlamına gelir. Orada Bulgarlar çoğunluk, Türkler azınlıktır. Türk azınlığının Bulgar çoğunluğundan ayrı özellikleri var­dır: Soyu ayrıdır, dili ayrıdır, dini ayrıdır, geleneği, görene­ği ayrıdır.

Anlaşmalar, bu ayrılıkları tanır, bunlara saygı gösterilmesini ister. Azınlığın ayrı özellikleri, anlaşmaların güvencesi altındadır. Bu ayrı özellikleri yüzünden azınlığa karşı ayrımcı davranılmaz. Yani azınlık, temel haklardan ve özgürlüklerden yoksun bırakılamaz.

Anlaşmalar, Türk azınlığının haklarına ve özgürlüklerine saygı göstermesi için Bulgaristan'a sorumluluklar yüklemiştir. Anlaşmaları imza­layan Bulgaristan, ülkesindeki Türk azınlığı konusunda yükümlülükler altına girmiş, azınlığın haklarına, özgürlükle­rine saygı göstermeye söz vermiştir. Türkiye'ye ve dünyaya karşı yükümlülük altına girmiştir. Aynı anlaşmalar, Tür­kiye'nin, Bulgaristan'daki Türklerle olan bağlarını hukukî bakımdan da vurgulamış ve yinelemiştir.

Türkiye'nin Bul­garistan'daki Türk azınlığı üzerinde, yalnız tarihsel, ulusal insanlık açısından değil; hukukî, ahdî bakımdan da söz hakkı vardır. Bulgaristan Türkleri işi, sadece Bulgaristan'ın bir iç işi değildir. Bulgaristan'daki Türk azınlığı konusun­da Türkiye'nin de hakları, yetkileri ve görevleri vardır.

Ta başından beri bu böyle olmuştur.

 

 

ANMA

 

YENİLMEZ 3. OSMANLI ORDUSU İLE TÜRKLÜĞÜN KALESİ NİTELİĞİNDEKİ

“ZAPT EDİLMEZ TÜRK KENTİ” ŞUMNU’MUZUN KAHRAMAN HALKINI SEVGİ VE

MİNNETLE ANIYORUM.

 

                  

 

Şumnu’da toplanan 1. Öğretmenler Birliği Kongresi.                               1924 ders yılında Şumnu Rüştiyesi öğrencileri.

Şumnu, 1906.

               

               

 

     Şumnu Öğretmen Okulunu 1927 yılında bitirenler topluca.               Şumnu Nüvvap Mektebi orta kısmını 1935-36 yılında

bitirenler, öğretmenleriyle.

 

BALKANLAR’DA AKAN KAN (KIRMIZI SİYAH) - AHMED CEVAD

 

                    

 

Yazık ki bu kanlı savaşta biz altta kaldık!               Komitecilerin vahşetlerinden: Katledilmiş Müslümanlar.

 

   

 

Yanmış Müslüman köyleri. İşte Rumeli’de Müslüman köylerinin çoğu böyle yakılıp kül hâline konuldu.

 

      

 

Muhaceret facialarından. Rehavet içinde dağılan bir milletin  Muhaceret facialarından: İstanbul surları altında.

anneleri için bundan daha talih mukadder değildir.

 

 

BULGARİSTAN’DAN TÜRKİYE’YE GÖÇLER - BİLÂL ŞİMŞİR

 

Bulgaristan Türkleri tarihi, bir bakıma upuzun bir göç tarihidir. Bu kardeşlerimiz, önce Anadolu’dan o topraklara göçtüler. XIV. Yüzyılda Osmanlı fatihleri Balkan Yarımadası’na atlayınca, arkasından Anadolu Türk halk kitleleri de dalga dalga Rumeli’ye geçtiler. Fatihlerin çocukları, evlâdı fatihan olarak ve fetih hakkına dayanarak, nüfusu seyrek olan o topraklara yerleştiler. Yeni köyler, kasabalar kurdu­lar. O toprakları Türk vatanı yapıp şenlendirdiler.

XIX. yüzyılda Rumeli Türklerinin gerisin geriye, Ana­dolu'ya doğru ikinci göçleri başladı. Vaktiyle Anadolu'dan Rumeli'ye göç etmiş olan bu kan kardeşlerimiz, bu kez, Ru­meli'den Anadolu'ya dönmeye başladılar. Bu ikinci göç, Os­manlı-Türk İmparatorluğunun Avrupa'dan çekilmesi ta­rihiyle doğrudan bağlantılıdır. Türk idaresi ve ordusu Bal­kanlar’dan yavaş yavaş çekilirken, oralardaki yerli Türk halk kitleleri de beş yüzyıllık yurtlarından söküldüler, dal­ga dalga Anadolu'ya göçe zorlandılar. Ama göçlerle o top­raklardaki Türk nüfusu. tüketilemedi. Osmanlı İmparator­luğu Balkanlardan çekildikten ve tarihe karıştıktan yıllar sonra da o topraklarda büyük Türk kitleleri kaldı. Rumeli'den Anadolu'ya Türk göçleri, kanayan bir yara gibi, XIX. yüzyıldan günümüze kadar sürüp geldi. Göç dalgaları kimi kabardı, kimi alçaldı; ama hiç kesilmedi. Rumeli'nden Türk göçleri sorunu hala güncelliğini koruyor.

Eskiler hicret, muhaceret derlerdi. Halk diliyle muha­cirlik denirdi. Rumeli muhacirliği, başlı başına bir insanlık ve Türklük dramıdır. Gerçek hikâyesi, destanı, roman he­nüz yazılmamışsa bile, yüz küsur yıldır kuşaktan kuşağa yaşanan bir dramdır. Birazcık deşilse, Rumeli muhacirleri­nin kanlı gözyaşları boşanır. Balkanlar’da yüzyıldır çekilen zulümler canlanır.

Bulgaristan'dan ilk büyük Türk göçü, “Doksan Üç Mu­hacereti” oldu. Yani 1877-78 Osmanlı - Rus Savaşı sırasın­da görülen bozgun göçü. Bu, Bulgaristan'ın kuruluş günle­rine rastladı. Bulgar devleti, 1878 yılında, Osmanlı İmpara­torluğunun Tuna vilayetinde kuruldu. Tuna Nehri ile Bal­kan Sıradağları arasında kalan Tuna vilayetinde, 1876 yı­lında 1.120.000 Türk ve 1.130.000 Bulgar yaşıyordu.

Yarı yarıya Türk ve Bulgar nüfusunun yaşadığı bir toprak üze­rinde tek milletli bir Bulgar devleti kurmak imkânsız gi­biydi. Üstelik işlenebilen toprakların yüzde 70 kadarı Türk­Ierin elindeydi. Rus panislavistleri, böyle bir toprak üzerin­de bir Slav Bulgar devleti kurmak için yerli Türk halkının ya söküp atmak, ya da kılıçtan geçirmek gerektiği düşün­cesini ortaya attılar. Bu gaddarca düşünce 1876 yılında Slav milliyetçileri arasında uzun uzun görüşülüp tartışıldı. Pans­lavist Prens Çerkaski, «yumurta kırmayı göze alamayan omlet yiyemez» dedi ve sonunda Tuna ve Edirne Vilâyetleri Türklerinin yurtlarından sökülüp atılmaları, olmazsa kılıç­tan geçirilmeleri kararlaştırıldı.

Ruslar, 1877-78 savaşına böyle bir kararla girdiler, savaşı dejenere ettiler, soykırı­mına dönüştürdüler. Savaş örf ve adetleri, savaş hukuku alt üst edildi. Süratle silâhlandırılan Bulgar çeteleriyle Don Kazakları, korkunç katliamlar yaptılar. Yedi ay kadar sü­ren 1877-78 savaşında bir milyon kadar Rumeli Türkü yer­lerinden yurtlarından koparıldı, perperişan göçe zorlandı.

Yaklaşık yarım milyon Türk, «sinekler gibi» kırıldı. Bulgar devleti, bu masum Türk şehitlerinin kemikleri üzerinde kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde kurulmuş olan öteki millî devletlerin hiçbiri Bulgar devleti ka­dar, günahsız Türk kurbanı yutmamıştır. Bir tek örnek ve­relim: bugün işçi otomobillerimizin ve TIR kamyonlarımı­zın mekik dokudukları E-5 karayolunun Filibe (Plovdiv) ­Mustafa Paşa (Svilengrad) bölümünde, Ocak 1878'de yaklaşık 50.000 arabalı bir Türk göçmen kitlesi, topa tutularak yok edilmiştir.

Göçe zorlanan yüz binlerce Türkün geride bıraktıkları mallar, mülkler Bulgarlarca yağma edildi. Bulgar ve Rus tarihçileri bu büyük gasp olayını uzun zaman gizlediler. 1953'te Bulgar devletinin 75. yıl dönümünde, bu konuda ya­yın yapmaya ve bir “toprak ihtilâli (agrarnıy perevorot)” yaptıklarını söylemeye başladılar.

Bulgar Prensliği nezdin­de ilk Osmanlı Komiseri veya temsilcisi Nihat Paşa, gasp edilen Türk topraklarını da Bulgarlarla görüşmek niyetin­deydi. 1880 yılında Sofya'ya giderken yanında 100 sandık dolusu tapu senedi de götürdü. Bunlar, “Doksan Üç Muha­cirleri”ne ait mülklerin tapularıydı. Ama gasp edilen Türk göçmen emlakinin bedeli Bulgarlardan alınamadı.

“Doksan Üç Muhacereti denen 1877-78 kitle göçleri, tam bir bozgun, tam bir millî felâket hâlini aldı. Rumeli Türklüğü perişan oldu. Ama yüzyıllardır Türk vatanı olan Rumeli'de Türk nüfusu tüketilemedi. Türkler, azınlığa dü­şürüldüyse de, Bulgaristan sınırları içinde yine büyük bir kitle olarak kaldılar. Hele Kuzeydoğu Bulgaristan'da Türk­ler hala ezici çoğunluktaydı. Çünkü bu bölgenin merkezi Şumnu, Osmanlı Üçüncü Ordusunun Karargâhıydı. Rus orduları buraya savaşla girememişler ve Bulgar çeteleri bölgede katliam yapamamışlardı. Bu yüzden bu oymakta yoğun bir Türk nüfusu kalmıştı.

Ocak 1881'de yapılan ilk Bulgar nüfusu sayımı, bu bölgede Türklerin hâlâ üçte iki çoğunlukta olduklarını gösterdi. İlçelere göre Müslüman nüfus Eskicuma'da yüzde 82, Pravadi'de yüzde 62.3, Razgrad'da yüzde 68.8, Rusçuk'ta yüzde 52,4, Silistre'de yüzde 71.1 ve Şumnu'da yüzde 67.9 oranında çoğunluktaydı.

Şubat 1878'de başlayan Osmanlı-Rus barış müzakerelerinde Osmanlı delegesi Saffet Paşa, bir nüfus değiş tokuşu düşüncesini ortaya attı. Balkan Sıradağları’nın kuzeyinde kalan Türklerin güneye, sıradağların güneyinde kala Bulgarların da kuzeye gönderilmesini ve bu Türklerle Bulgarların mal ve mülklerinin karşılıklı olarak tasfiye edilmesini teklif etti. Yüz binlerce insanın yerlerinden sökülüp başka yerlere kaydırılması demek olan böyle bir nüfus değiş tokuş pek kolay bir iş değildi. Ama o günkü şartlar altında en iyi sayılabilecek, en insancıl önlem olurdu. Fakat Rus delegeleri, Saffet Paşanın bu teklifini reddettiler. Anlaşılan, Türkleri fiilen göçe zorlamak varken, hukukîye yoldan değiş tokuş etmek Slav milliyetçilerinin işine gelmişti.

Temmuz 1878'de imzalanan Berlin Barış Antlaşması Tuna Vilâyetinde bir Bulgar Prensliği kurdu. Bu Prenslik topraklarında kalan Türk azınlığının haklarını, özgürlükleri de güvence altına aldı. Bulgar Hükümeti, Türk azınlığın hak ve çıkarlarını gözetecekti. Türklere can, mal güvene si, din, ayin özgürlüğü sağlayacaktı. Bulgar kamu hukuku da Türk azınlığının hak ve çıkarlarına a hükümler getiremeyecekti. Yani Bulgar devleti, daha doğarken ülkesinde yaşayan Türk azınlığının haklarına, çıkarlarına, özgürlüklerine saygı göstermeyi taahhüt etmişti. Berlin Anlaşması, Bulgaristan için anayasa değerindeydi, bağlacıydı.

Berlin Antlaşmasından sonra, Bulgaristan'da kalan Türklerin artık can ve mal güvenliği içinde, işleriyle güçleriyle uğraşmaları, Bulgaristan'a ayak uydurmaları ve orada mutlu bir hayat sürmeleri beklenirdi. Öyle olmadı. Tam tersine, Rus orduları çekilip gittikten sonra Türk azınlığına karşı Bulgar terörü başlatıldı. Bulgaristan'ın Türk bölge­sinde sıkıyönetim ilan edildi. Ama bu alışılmamış, garip bir sıkıyönetim rejimiydi. Türklerin silâh taşımaları. ken­di aralarında toplanmaları, geceleri sokağa çıkmaları ya­saktı. Buna karşılık Bulgarlar toptan silâhlandırılmıştı ve irili ufaklı silâhlı çeteler halinde Türk köylerine saldırtılı­yordu. Her gece bir Türk köyü vuruluyor, hâli vakti yerinde olan Türklerin evleri basılıyor, işkencelerle paraları alı­nıyor, hayvanları ahırlardan götürülüyordu. Karşı koyanlara ölesiye dayak atılıyor, yaralama, öldürme olayları birbirini izliyordu. Bulgar çeteleri olu orta tehdit savuruyorlar, Türk­lere, “tez elden Bulgaristan'dan çekip gitmelerini, yoksa başlarına daha büyük belâlar geleceğini” söylüyorlardı. Türk halkının Bulgar resmi makamlarına şikayetlerinden bir sonuç çıkmıyordu.

Türk azınlığa karşı 1878'de girişilen Bulgar zulümleriy­le ilgili olarak yabancı arşivlerde pek çok belge var. Fran­sa'nın Varna Viskonsolosu Henri Muttets, 12 Ekim 1880 tarihli 40 sayılı raporuna, Bulgar zulümleriyle ilgili upu­zun bir liste eklemiş. Yalnız kendi konsolosluk çevresinde, Mart 1879 - Mart 1880 tarihleri arasında 82 önemli olay ol­muş. Türk köyleri, Bulgar çetelerinin sürekli baskılarına uğramış. Türklerin malları, hayvanları çalınmış. Varlıklı kimselerin evleri basılmış. Kızgın demirlerle işkenceler yapılmış, Türklerin paraları, pulları işkencelerle söyletilip alın­mış. Irza geçmeler, yaralamalar, adam öldürmeler pek sık görülmüş. Fransız Konsolosu, bu süre içinde 39 Türkün Bulgar çetelerince öldürüldüğünü bildiriyor. Türklerden çalınan paralar 288.809 kuruşu bulmuş... Kısacası Bulgaris­tan Türklerinin can, mal, ırz, namus güvenliği kalmamış. Berlin Antlaşmasının açık hükümlerine rağmen, yeni Bul­gar hükûmeti, Türk azınlığına can ve mal güvenliği sağ­lamıyor. Bulgarlar, Türklere hayatı zehir ediyorlar. Bul­garistan Prensliği Türklere zindan olmuş ve Türk kitleleri yok fiyatına malını mülkünü elden çıkarıp yine göç yol­larına dökülmeye başlamışlar. Varna'daki Fransız Konsolosu­ Muttet, “Bulgar zulümlerinin sebep olduğu gerçek göçler, Mayıs 1879'da Rus işgali sona erdikten sonra başla­dı” diyor ve sayılar veriyor. Haziran 1879 - Eylül 1880 ta­rihleri arasında yalnız Varna limanından 18.033 Türk, ana vatan Türkiye'ye göç etmiş (Not: Bunların aylara göre dağılışı için bkz: Bulgaristan Türkleri, Bilâl N. Şimşir, Ankara, 1986 veya Bilâl N. Şimşir, Contribution a l'Histoire des populafions Turque en Bulgarie, 1876-1880, Ankara, 1966. S.K.).

Bunlar yalnız Varna limanıyla ilgili rakamlardır. Ha­ziran 1879'dan sonraki aylarda, Varna limanına uğrayan Avusturya, Fransız, Rus ve Türk vapurları, haftada iki üç kez İstanbul'a Türk göçmenleri taşıyorlardı. Öte yandan Tuna Nehri limanlarından da Türkiye'ye durmadan göçmen akıyordu. Fransa'nın Rusçuk Konsolosu M. Ferret, 16 Ağustos 1879 tarihli raporunda, “Eskicuma kazasına bağlı Balpınarlı köyünden 390 kişilik 34 Müslüman aile Türkiye'ye sığınmak üzere yurtlarını bırakıp gittiler" diyordu. 23 Ağustos 1879 günkü raporunda da şunları ek­liyordu: “Rusçuk Türkleri de köylü dindaşlarınca başlatı­lan göç hareketini izlemeye hazırlanıyorlar...”

Aynı şekilde kara yoluyla da Edirne'ye doğru Türk göç­men kafileleri akıyordu. Fransa'nın Edirne Konsolosu Laf­ fon, 31 Ekim 1883 günlü, 1 sayılı raporunda, üç ay için Edirne'den 200.000 kadar muhacir geçtiğini bildiriyor ve şöyle diyordu: “Doğu Rumeli'den ve Bulgaristan'dan Müslüman aha­linin göçü, gitgide daha büyük boyutlara ulaşıyor. Yakla­şık son üç ayda Edirne'den 50.000 muhacir ailesi geçti. Her ailede ortalama dört nüfus bulunduğu düşünülürse, Bulgaristan'da bulamadıkları huzur ve güveni Anadolu’da ara­mak için göç eden Müslümanların sayısı 200.000 kişi olarak hesaplanabilir.”

Fransız Konsolosu “muhacirlerle” konuşmuş. Hepsi Bul­gar baskılarından kaçtıklarını söylemişler. “Bulgarlar ka­dınlarımıza çarşafı yasakladılar, camiye gitmemizi engelli­yorlar ve kiliseye gitmemizi istiyorlar. Üstelik bizi Bulgar askerlik kanununa tâbi kılmaya çalışıyorlar. Biz de onların ülkesini terk ediyoruz” demişler. Konsolos, bu göçlerin ar­kasının kesilmediğini, Doğu Rumeli'nin ve Bulgaristan'ın bütün Müslüman halkının toptan Anadolu'ya sığınmaya kararlı olduklarını, ancak yok fiyatına da olsa mal ve mülklerini elden çıkarmayı düşündüklerini yazıyordu.

Sofya'daki Fransız temsilcisi de 3 Nisan 1884 günlü raporunda, Bulgaristan'dan altı yüz binden fazla Türkün göç

ettiğini bildiriyor ve şöyle diyordu: “Tuna nehrinden Balkan Sıradağları’na, Balkan'dan Sofya'ya kadar, toprak pek bereketli; ama pek işlenmiş de­ğil. Çünkü Müslümanların göçü, Bulgaristan'ı 600.000'den fazla işgücünden mahrum bıraktı. Birçok bölgede Türk in­sanının hemen hemen yok olup gitmesinden doğan boşlu­ğu yabancı işçiler de dolduramıyor...”

Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler böylece sürüp gitti. 1886-1890 yıllarında 74.753 Türk, Bulgaristan'dan ana vatan Türkiye'ye göç etti. Bulgar resmî istatistiklerine göre, 1893­-1902 yılları arasında da Bulgaristan'dan Türkiye'ye 70.603 göçmen gelmiştir (Principauté de Bulgarie, Statistique de l'Emigration de la Prinpauté de 1893 â 1902, Sofia, 1905).

Bu yıllar en durgun yıllardır. Böyle olduğu halde göç durmamış, ince ince akan bir su gibi sürüp gitmiş ve en durgun yıllarda bile Bulgaristan'dan Türkiye'ye her yıl ortalama 7.000 kadar göçmen gelmiştir. 1883'te ayda 70.000 kadar göçmen gelirken, yirmi yıl sonra bu miktar yılda 7.000 dolayına düşmüştür. Ama yine kesilmemiştir. Bulgar Prensliğinin kurulmasından 1912-13 Balkan savaşlarına kadar geçen yaklaşık 35 yıl boyunca, Bulgaristan’dan Türkiye'ye göçler hiç kesilmeden sürmüştür.

1912-1913 Balkan Savaşları, tıpkı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı gibi Rumeli Türklüğünün bozgunu oldu. Bu savata Çatalca'ya kadar ilerleyen Bulgar orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitacıları, Trakya'da ve Makedonya'da katliamlar yaptılar. Bu katliamlarda can veren masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısını bilen yok. Belki hiçbir zaman tam bilinemeyecek. Anap adlı Macar gazetesinin Şubat 1913 günkü sayısında yayımlanan bir rapora göre, Makedonya'da 60.000 Arnavut ve 40.000 Türk öldürülmüştü. Toplam 100.000 Müslüman yalnız Makedonya'da kılıçtan geçirilmiş.

Doğu ve Batı Trakya'da da en az o kadar Türk Müslümanın öldürülmüş olabileceği akla yakındır. Çünkü Bulgar orduları Trakya'da koyu Türk bölgelerini çiğneyip geçmişlerdir ve savaş hukuku kurallarına uyma­mışlardır. Kısacası, Balkan Savaşında yaklaşık 200.000 Türk­ Müslümanın öldürüldüğünü söylemek pek yanlış olmaz.

Sistematik katliamlar karşısında, tüm Trakya ve Ma­kedonya Türkleri bir kez daha yerlerinden söküldüler. Can­larını kurtarabilmek için yüz binlerce Rumeli Türkü Ana­dolu'ya sığınmak için göç yollarına döküldü. Balkan Sava­şı göçmenlerinin kesin sayısını da bilmiyoruz. Bir kaynağa göre, Bulgar işgaline düşen Batı Trakya'dan 200.000 kadar Türk, yerlerinden kaçıp Osmanlı topraklarına sığınmışlar­dır. Makedonya'dan da 240.000 Türk göç etmiştir. Böylece Balkan Savaşında toplam 440.000 kadar Türk, Makedonya ve Trakya'dan Anadolu'ya göç etmiştir (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Millî Mücadele - I, Ankara, 1955).

Aynı dönemde Balkanlar’ın başka yörelerinden kopan göçmenler de hesaba katılırsa, Balkan Savaşlarında yak­laşık bir milyon kadar Rumeli Türkünün yurtlarından sö­külüp atıldığı, bu kitlenin 200.000 kadarının savaş sırasın­da can verdiği, geri kalanın da Anadolu'ya sığındığı söy­lenebilir.

Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler, Cumhuriyet döne­minde de devam etti. Bu dönemde ilk kez göç işi bir anlaş­ma ile düzene bağlandı. 18 Ekim 1925 günü Ankara'da im­zalanan “Türk-Bulgar İkamet Sözleşmesi,” göç konusunu da düzenledi. Buna göre, Bulgaristan Türklerinin isteğe bağlı göçlerine engel olunmayacaktır. Göçmenler, taşına­bilen mallarıyla hayvanlarını yanlarında serbestçe getire­bileceklerdir. Taşınmaz mallarını da serbestçe satabilecek­ler ve bu satışlardan elde edecekleri parayı dışarı çıkara­bileceklerdir.

Bu anlaşma üzerine, Cumhuriyet döneminde Bulgaris­tan'dan Türkiye'ye yapılan göçler, az çok bir düzene girdi. Bu göçlerin de esas sebebinin yine Bulgar zulümleri ol­duğu anlaşılıyor. Bu dönemde iki silâhlı Bulgar örgütü, Bul­garistan Türklerine zulüm yapıyordu. Kuzey Bulgaristan'da Rodna Zaştita (Yurt Koruması) ve güney Bulgaristan'da Trakya komiteleri, Türk azınlığına durmadan saldırıyor­lardı. Bugünkü Bulgar kaynaklarının belirttiğine göre, Rodna Zaştita, 1923 yılında kurulmuş faşist bir örgüttü. Üyeleri çoğunlukla öğrencilerden oluşan bu örgüt, güçlü bir Bulgar monarşisi yaratmak ve demokratik özgürlükleri kaldırmak­ için çalışıyordu. 1936 yılına kadar ayakta kaldı ye o yıl askeri rejim tarafından lağvedildi (Kratka Bılgarska Entsiklopediya/Kısa Bulgar Ansiklopedisi, Sofya, 1967).

“Bulgaristan Bulgarlarındır, Bulgaristan'da başka ırklara hayat hakkı yoktur" diyen bu faşist örgüt, güçlü bir Bulgar monarşisi kurmak amacıyla, Bulgaristan Türklerini yerlerinden sö­küp atmak istiyor ve masum Türk halkına karşı çeşitli sal­dırılar düzenliyordu.

Güney Bulgaristan'da, özellikle Rodoplar bölgesindeki Türklere karşı saldırıları da daha çok Trakya komitesi dü­zenliyordu. Bu iki komitenin saldırıları karşısında Bulga­ristan Türkleri kafileler halinde Türkiye'ye göç etmek zo­runda kalıyorlardı.

Deliorman gazetesi, “Trakya” ve “Rodna Zaştita” ko­mitelerinin saldırılarına şöyle değiniyordu (Deliorman, 8.3.1930):

“Şimdi Bulgaristan'da Türklere dayak atan, bunları ya­ralamaktan, hatta öldürmekten zevk alan, köy çeşmesine domuz yağı süren, müezzini taşlayan, bazen de cami ya­kan, velhasıl saf halkın dinî hissiyatını galeyana getirmek, gözünü yıldırmak, üzerlerine dehşet, korku salarak bu gü­zel vatanı terk ettirmeye çalışan kara bir teşkilât faaliye­tine devam ediyor.

Son zamanlarda şimal taraflarındaki bu belâya, cenup taraflarında ikinci bir belâ daha zammoldu. Kırcaali ve ha­valisinde de kahpece pusu kurarak namuslu Bulgarya Tür­künü öldürenler belirdi. Orada da Türkün tarlasını, evini bırakıp hicret etmesini isteyenler hissolunmaya başladı. Şimdiye kadar kalemle, nutuklarla hareket eden bir teşki­lâtın eline sopa ve silâh aldığını Bulgarya Türkü hayretle, esefle, lânetle hissediyor...”

Bulgaristan'da çıkan Türkçe gazeteler, Bulgar eziyetle­rine rağmen göçe karşıydılar. Türk halkını göçten caydır­maya çalışıyorlardı. Ata yurdunun elden çıkarılmamasını öğütlüyorlardı.

Deliorman gazetesi, “Cennet gibi bu vata­nın içinde yaşayan Türk köylüsü... muhacirliğe kalkmayı düşünmemelidir, aklından geçirmemelidir” diyordu. Kesinkes göç  etmek zorunda kalanlar da “felâket bezirgânı” denen fırsatçıların, vurguncuların tuzağına düşmemelerini öğütlüyordu.

Deliorman, Türklerin göçünü Kocabalkan Dağları’ndan çıkıp Karadeniz’e dökülen Kamçı Suyu’nun akıp gitmesine benzetiyordu. Bu vatan topraklarının ellere bırakılmamasını söylüyordu. Şiir diliyle halka şöyle sesleniyordu (19.4.1930):

“Kamçı gibi akıp gitme

Etrafını yıkıp gitme

Ey Türk oğlu, dede ilin

Ellere bırakıp gitme

 

Dedelerin sürdü, ekti

Bu il için neler çekti

Yüzlerce yıl silâh elde

İl uğruna kanlar döktü.”

 

Sofya’da çıkan Rehber gazetesi de “Hicret mi, Felâket mi?” diye soruyor ve Bulgaristan Türklerine şöyle sesleniyordu (19.7.1930):

“Irktaş ve dindaşlar!...

Mal ve yurt kolay ele geçmez. Âba ve ecdadından kalan sevgili yurdunuzun kıymetini biliniz. Bunlar elden çıktıktan sonra tekrar ele geçmez. Son pişmanlık fayda etmez...

Hicret etmek, düğüne gitmek değil; ateşten gömlektir, affettir.”

Evet, Bulgaristan denen topraklar, Türklerin ana yurdu sayılıyordu. Bunun bırakılmaması savunuluyordu. Ama, Deliorman şu gerçeği vurguluyordu: “Türkler hicret etmiyorlar, ettiriliyorlar.”

Gazete şöyle diyordu (20.2.1930):

“Bulgarya'da... öyle vakalar oluyor ki, insanı canından, malından, namusundan ötürü korkutuyor...

Bir ay evvel Akdere'de öldürülen Pehlivanoğlu'nun kanları kurumadan, Rodoplar’da başka Türk kanı döküldü...

Cebiroğulları Nahiyesi Müdürü Hasan Efendinin gün ortasında katli keyfiyeti, Kırcaali ve havalisinde pek büyü, korku tevlit ettiğinden umum halk malını, mülkünü satarak Türkiye'ye hicret etme yoluna dökülmüştür...”

Baskılarla, eziyetlerle Bulgaristan Türklerinin göçe zorlanmalarına, 1930'larda Türkiye gazeteleri de sık sık parmak basıyorlardı. Yeni Asır gazetesi, “Bulgarlar Artık Çok Oluyorlar” diye başlık atıp şunları yazıyordu (Yeni Asır’dan aktaran Ayın tarihi, 2.1.1934, No 13):

“Tümen tümen topraklarımıza göçenler durdukları yerde yurt değiştirmek isteyen adamlar değildir. Adamlar durdukları yerde yurtlarını, yuvalarını kolay kolay bırakmazlar. Davarlarını, tarlalarını, pırtılarını bırakıp kaçmak içi; can korkusu altında bulunmak gerekir. Bulgar elinden geçen kardeşlerimiz de bu korkunun altındadır. Gelenlerden dinlediklerimiz yüreklerimizi sızlatıyor.”

Cumhuriyet gazetesinde Yunus Nadi şunları söylüyordu (Bulgaristan'la Türkiye arasında hakikî vaziyet, 10.9.1934):

“Bulgaristan' da Türk ekalliyetine yapılan fena muamele bir hakikattir. Bu fena muameleler, ırkî ve insanî alâkalar dolayısıyla hududun beri tarafındaki Türkiye Cumhuriyeti efkârı umumiyesini tehyiç ediyor (heyecanlandırıyor). Bu da bir hakikattir... Bulgaristan'daki Türk ekalliyete fena muamele etmekle Bulgarların ne faydası olabileceğini biz asla anlayamıyoruz. Bunun zararları ise ölçülemeyecek kadar çoktur.”

Zaman gazetesi de Bulgarların Türk düşmanlığına parmak basıyor ve şöyle diyordu (Bulgar Küstahlığı, 15.7.1935):

“Hakikaten Bulgarlar için Türk düşmanlığı maddî ve manevî bir azık (gıda) dır. Bulgar çocuğu dünyaya gözünü açar açmaz, Türk aleyhinde ninni dinler ve onunla uyur. Mektebe gider gitmez sınıfların duvarlarında (Beş süngüde bir Türk) resimlerini görür ve onları seyreder. Türkün aleyhinde 206) bin bir yalanla dolu tarih dersi okuya okuya büyür. Onun içindir ki, en ufak Bulgar köylüsünden en büyük devlet adamına kadar her Bulgarda Türk düşmanlığı bir ihtiyaç, bir iman, bir ülküdür. Bulgar her şeyi unutur, yalnız Türk düşmanlığını unutmaz.”

Bulgarların bu köklü Türk düşmanlığı, öncelikle Bul­garistan Türk azınlığına yapılan eziyetler, zulümler biçi­minde göze çarpıyor. Bulgarlar, Türke besledikleri köklü kini Türk komşuları üzerinde söndürüyorlardı. Bu eziyetler ve zulümler yüzünden de Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç­men seli durmadan akıyordu. Cumhuriyetin ilk dönemin­de, iki dünya savaşı arasındaki yıllarda (1923-1939), Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen toplam göçmen sayısı (Cevat Geray, “Türkiye'den ve Türkiye'ye göçler ve Göçmenlerin İskânı 1923-1961”, Ankara, SBF yayını, 1962) 198.688’di.

İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) boyunca ve hemen sa­vaşı izleyen yıllarda, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler pek yavaşladı. Neredeyse kesilme noktasına geldi. 1940-1949 yıl­ları arasındaki on yıllık dönemde Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen Türk göçmen ve mültecilerinin toplam sayısı 21.353’tü.

Demek ki, bu on yıllık dönemde, yılda ortalama 2.100 kadar göçmen (ve mülteci) gelmişti. Bulgaristan'ın kuruşundan 1949 sonuna kadar geçen 72 yıllık zaman içine Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen Türk göçmen sayısının en düşük olduğu dönem, bu on yıl olmuştur. Yetmiş küsur yıl içinde göçmen sayısında bu kadar düşüş görülmemişti. Bunun nedeni, bu yıllarda Bulgaristan'dan yurt dışına çıkışların hemen hemen yasaklanmış olmasıydı. Yoksa oradaki Türk azınlığı rahata kavuşmuş ve göç etmekten vazgeçmiş değildi. Bulgarlar göç pasaportu vermiyorlardı. Eylül 1949 tarihine kadar, Türkler için Bulgar pasaportu alabilmek hemen hemen imkânsızdı.

Her yıl gelen ortalama 2.100 göçmenin çoğu pasaportsuz olarak sınırdan geçmiş kimselerdi Özellikle “trudovak” denen Bulgar “işçi-asker” taburlarında çalıştırılan Türk gençleri, fırsat buldukça Türkiye'ye sığınıyorlardı.

Bulgaristan'ın Alman ve sonra Sovyet işgaline uğradığı o yıllarda, pasaportsuz olarak ana yurda sığınmış epey Türk olmuştu. Normal yolla, pasaportla gelebilmiş Türk göçmenlerin sayısı azdı.

Bu alışılmamış durgunluk, yepyeni bir göç patlamasının habercisi gibiydi.

 

1950-1951 Göçü

 

10 Ağustos 1950 günü Bulgar hukûmeti, Türkiye’ye nota verdi. Sert bir dille, Bulgaristan Türklerinden 250.000 kişinin üç ay içinde Türkiye’ye göçmen olarak alınmasını istedi. Yani, çeyrek milyon soydaşımızı, 10 Kasım 1950 tarihine kadar  Türkiye’ye göndermek veya Bulgaristan’dan atmak istediğini açıkladı.

Bu nota üzerine, zaten epey gergin olan Türkiye-Bulgaristan ilişkileri büsbütün gerginleşti. Türkiye ile Bulgaristan arasında yeni ve ciddî bir göç sorunu ortaya çıktı.

Göç, Türkiye ile Bulgaristan arasında yeni bir konu değildi. Bulgaristan’ın kuruluşundan beri komşu ülkeden Türkiye’ye hep Türk göçleri olmuştu...

 

 

 

Supl. To The llustrated London News, February 6, 1878                     Russes et Turcs, La Guerre d’Orient Rumeli Türk

Edirne-İstanbul demiryolunda kazaya uğrayan bir göçmen treni.         göçmenleriyle dolu bir trenin İstanbul’a gelişi (Ocak 1878).

 

               

 

The llustrated London News, February 9, 1878 Rumeli                       Le Monde Illustré (Paris), du 11 Février 1878 Rumeli’den

göçmenlerinin İstanbul’a gelişleri.                                          İst.’a bir göçmen treninin gelişi(Hayette’in taslağına göre

Kauffmann’ın deseninden).

           

 

Illustrierte Zeitung (Leipzig), 2 März 1878             The llustrated London News, April 6, 1878 Kazaya uğrayan bir

    İstanbul Ayasofya Camiinde Rumeli Türk göçmenleri.       Türk göçmen ailesine Rus Kazaklarının yaklaşmaları. Derginin notu:  

 “Onlar bunun için savaşıyorlar.”

 

               

 

The llustrated London News, April 27, 1878 İstanbul                   Illustrierte Zeitung (Leipzig), 23 März 1878 İzmir’e yollanacak

Pangaltı’daki Lâtin Hastanesinde göçmen dispanseri.                   R. göçmenlerinin İst.’da vapura bindirilmeleri(Montoréano’nun

deseninden).

 

                 

 

The llustrated London News, November 17, 1878   Şumnu’da             L’Univers Illustré (Paris), du 28 Septembre 1878

Türk göçmenlerine elbise dağıtılması.                                    Rodoplar’da, Gabrova köyünde, Milletlerarası Rodop

Komisyonunun göçmenlerinin şikâyetlerini dinlemesini.

 

 

 

Osmanlı “İane-i Muhacirîn Encümeni” tarafından göçmelere yardım toplamak için Beyazıt Camiinde okutulan mevlit dâvetiyeleri.

100 ve 50 kuruşluk iki yardım kuponu.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1