T U N A   B O Y L A R I

 

 

 

 

“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜNÜ, BULGARİSTAN TÜRKLERİ MESELESİNİ HİÇBİR ZAMAN BULGARİSTAN’IN İÇ MESELESİ OLMASINA İZİN VERMEYİP, ULUSLAR ARASI PLATFORMLARDA HAKLARIMIZI ELİNDEN GELDİĞİNCE SAVUNAN TÜM TÜRK HÜKÛMETLERİ İLE DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI MENSUPLARINA İTHAF EDİYORUM.

GEREKSİZ SİYASî TARTIŞMALARA GİRMEKSİZİN, ZAMANIN BAŞBAKANI VE BİLÂHARE CUMHURBAŞKANI SEVGİLİ TURGUT ÖZAL’I RAHMETLE ANMADAN GEÇMEM, ÇALIŞMAMI EKSİK KILACAKTIR. KEZA, ZAMANIN DIŞİŞLERİ BAKANI SAYIN MESUT YILMAZ İLE GÖÇMENLERDEN SORUMLU ESKİ DEVLET BAKANI SEVGİLİ ERCÜMENT KONUKMAN’A BİZİM İÇİN YAPTIKLARINDAN DOLAYI TEŞEKKÜR ETMEK, BOYNUMUZUN BORCUDUR.

 

SEMRA KANAT

21 Temmuz 2004

 

                                                                                              

 

Mr. A. Mesut Yılmaz, Minister of Foreign Affairs of the Republic of Turkey (1989): “These Bulgarian "tourists", whom, we know, have insistently demanded the replacement of their Turkish names of dubious origin causing them discomfort with Bulgarian-Slavic names and accomplished their desire after much hardship towards the end of 1984;... claim that their names are "Recep" and not "Rushi", "Fatma" and not "Fani", "Tevfik" and not "Todor" in spite of their identity documents...”

 

 

 

Ercüment Konukman, Boğaziçi Üniversitesinde çalışan soydaşlarla birlikte.

 

 

"BİR TÜRK GÖNLÜNDE NEHİR VARSA TUNA'DIR, DAĞ VARSA BALKAN'DIR. TÜRKLÜK AVRUPA'YA DOĞRU CEZİR VE MEDD'İ BİTEN BİR DENİZ GİBİ O DAĞLARDAN ÇEKİLMİŞ, LÂKİN TUZUNU BIRAKMIŞ. BÜTÜN O TOPRAK TÜRKLÜK KOKUYOR. BU TUZ, BULGAR VATANININ TOPRAĞINDA MI KALMAMIŞ? KANINDA MI? MEŞREBINDE MI? YAŞAYIŞINDA MI? GIYINIŞINDE MI? DUYUP DÜŞÜNÜŞÜNDE MI, OTURUP KALKIŞINDA MI? LISANINDA MI? LISANIN SARF VE NAHVINDE MI KALMAMIŞ? DAHA NERELERINDE, YARABBI, O TOPRAKLARDA GEZDIĞIM MÜDDETÇE HEP BUNU HISSETTIM."

 

YAHYA KEMAL BEYATLI

 

1921

 

 

ÖZEL TEŞEKKÜR:

 

Belirttiğim üzere, bu derleme siyasî tartışmalara girişmek için değil; Bulgaristan Türklerinin yaşadığı son soykırımın 15. yıl dönümünü anma amaçlı hazırlandı. Bu bağlamda, devasa Türklük sevdası ile arkamızda duran sevgili Ozan Ârif’e bizlere ithaf ettiği “Bulgar Zulmü” isimli şiiri için teşekkür etmemek, haksızlık olur. Kızacak olanlara ise, Bulgar millî şairi, çeteci Hristo Botev’in yazdıklarını okumakta yarar var. Bu da yetmiyormuşçasına, bir de sevgili Yaprak’ı kandırıp, anıtının önünde resim çektirmişler!

 

 

BULGAR ZULMÜ

 

Ve şimdi de Moskof’un uşağı, kızıl Bulgara sesleniyorum:

 

Kudurdu kızıl Bulgar, yakamızda elleri.

Balkanlar’da Türklüğü, yok etme emelleri.

Cümle cihan bilir ki, bunlar Moskof dölleri.

Bulgar bu cesareti, Rustan alıyor, Rustan!

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Türk yaşayan köyleri, tanklar ile bastılar.

Kim karşı koydu ise, ağaçlara; ağaçlara astılar.

Çoluk çocuk demeyip, kadınları; kadınları kestiler.

Türk kanıdır şimdi Bulgarın içtiği tastan.

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Bir; bir Mestan tanımıştım; soyadı Cefakâr’dı.

Şumnu’dan; Şumnu’dan mektup yazar, bazen beni arardı.

Ecdadından yadigâr sadece; sadece adı vardı.

Onu da aldı Bulgar. Ne yapsın şimdi Mestan?

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Ezan; ezan ile verilen Ahmet, Mehmet söküldü.

Hasan, Ömer yok artık, Bulgar adı takıldı.

Yetim kaldı ezanlar, minareler yıkıldı.

Camilerin yerine bostan ektiler, bostan!

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Bağır; bağır kardeşim, bağır! Sen olsun, durma bağır!

Dert Müslüman Türkündür, hür dünya ondan sağır.

Ne demişler, taş düştüğü yerde ağır.

Onun için bağır sen; haykır en yüksek sesten:

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Hür dünya; hür dünya elbet duymaz!

İmdat diyen yer bizim; tecavüze uğrayan namus bizim, ar bizim.

Fakat; fakat olsun, kardaşım; Allah’ımız var bizim!

Biz onunla kurtulduk her tasadan, her yastan.

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Nerede Vietnam’a ağıt yazan solcular; Moskova borazanı öttüren yalancılar?

Müslüman Türkün şimdi Balkanlar’da sancılar.

Konuşsa ya; konuşsa ya birisi!

Susuyorlar; susuyorlar mahsustan!

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Ey, azîz Türk Milleti, sahip ol birliğine!

Müslüman Türkün dostu, Müslüman Türktür yine.

Bu gerçeği görürsün, bakarsan tarihine.

Çoğu Türk olduğundan, bak yalnız Afganistan!

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Kınamakla; kınamakla iş bitmez. Dinle beni, Ankara;

“Yurtta sulh, cihanda sulh”, unut; unut gitsin bir ara!

Başka türlü imkânsız, devâ bulmaz bu yara.

Halifenin kılıcı kurtulsun artık pastan,

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

Ey, gözleri kör; vicdanı nasır dünya!

Yontma taş devri değil; yirminci asır dünya!

Yamyam; yamyam bile hür bugün; Türk; Türk neden esir, dünya?

Ozan Ârif’ten ibret olsun bu destan:

Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan!

 

 

Hristo Botev ("Halk Dün, Bügün, Yarın" - "Duma" Gazetesi, sayı 1 ve 2, 10 ile 25 Haziran 1871):

"...Dağlılar ve Kırcaaliler, fanariyotlar (Rum din adamları) ve çorbacılar, Çerkez ve Tatarlar - tek kelime ile kötülük, fatih Murad (Balkan fatihi)'dan çitak (Türkleri aşağılamak için kullanılan ifade) reformcu Azîz'e kadar kötülük, ki salt bir Asya hayal gücünün kapsayabildiği barbar kötülüğü.

...Şimdi görüyorum ki, Türk ulusal karakteri ıslah olmaz.

...Bizim için Türkiye'deki reformlar, vaatler, düalizm, Çin veya Japonya gibi bir yerde gerçekleşebilir, ama burada, Balkan Yarımadası'nda, karakter, örf ve adet bakımından taban tabana zıt iki kavim arasında gerçekleşemeyecek olan, tamamen anlamsız sözcükler, hortlaklar ve ütopyadır.

...ona benzer, dünyaya borusunu çaldıkları dolandırıcı memurlarla satılmış gazeteciler, tıpkı bazı kör ve bunak kafaları ikna ettikleri gibi, bizi de, beşeriyetin bu alayı, çağdaş Avrupa'nın ayıbı olan Türkiye'nin, bu Avrupalı Çin'in, yakında Asya'nın Belçika'sına dönüşeceğine ve Avrupa ilim saadetinin Asya'nın her köşesine dolup taşacağına dair ikna etmek istiyorlar.

...Bu barbar kavmin damarlarına yeni insan kanı verin, o zaman biz, Türkiye'nin geleceği olmadığı inancımızdan kuşku duyarız. Fakat Türk, bu karakter, bu fanatizm, bu barbar kanla olduğu sürece, hiçbir belâgatlı Türksever, hiçbir derin düşünen düalist ya da dönek, Türkün, günün birinde, insan beyninin hedeflediği, ruhanî hiyerarşilerin ve siyasî mandarinliklerin himayesinden arınmış olan etik-politik yoluna girme kabiliyetine ulaşacağına dair bizi ikna edemez.

...Tekrar ediyoruz: Türkiye'nin ömrü yok, geleceği yok, o ne kendi mandarinlerinin derviş büyülerinin, ne de Batılı doktrinlerinin diplomatik dualarının neşterden kurtaramayacağı ölüm döşeğinde bir cesettir.

...Eski yöntemlerle, hacamat (kan alma) ve ameliyatlarla, diplomatik kloroformla tedavi edilen Türkiye, kol ve bacaklarını, ardı ardına topraklarını kaybetti ve o denli eridi ki, bu korkunç illetin kalbini sarmasına, solunum organlarına, kan dolaşımına nüfuz etmesine izin verdi. Öyle ki, artık tüm ameliyatlar imkânsızlaştı. Doktorların kendileri de bunu fark ettiler ve 1868 Paris konsültasyonunca Türkiye'ye verilen Girit şerbeti (Girit ayaklanması)'nin ardından huzurlu ölümü için son reçeteyi yazdılar: düalizmi.

...Ali (Bulgar kilisesinin bağımsızlık fermanını çıkaran) Paşa Türktür - fanatik ve fatalist, o, bütün umudunu salt kavminin köpekçe hayvanî yaşama gücüne bağlamış durumda.

...Dediğimiz gibi, yönetimle bağı koparılan halk, birçok kez onu Bizans savaşlarında, veliaht kavgalarında yapayalnız bırakır. Bu da, zamanında, Bizans'ın Bulgaristan'ı fethetmesinin, barbar Türk ordularının ise onu tamamen yıkıp halkın ensesine sağlam bir şekilde ayak basmasının esas nedeni idi.

...Halkı, hiçbir ortak noktası olmayan bu barbar halktan kurtarın ya da en azından özgürlüğünü kazanmasına karışmayın, yaşamını nasıl kuracağını göreceksiniz."

 

 

 

BULGARİSTAN TÜRKLERİ (1878-1985)

 

“TÜRKİYE'NİN BULGARİSTAN TÜRK AZINLIĞI ÜZE­RİNDE ÇOK YÖNLÜ HAK VECİBELERİ VARDIR. BUNLARDAN VAZGEÇMESİ VE SOYDAŞLARIMIZA YAPILANLARI KABUL ETMESİ SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. TÜRK ADLARININ BULGAR ADLARIYLA DEĞİŞTİRİLMESİ, HÜKÛMETİMİZ VE MİLLETİMİZCE HİÇBİR ZAMAN TECVİZ EDİLEMEYECEK BİR UYGULAMADIR. TÜRK GÖRÜŞÜNE GÖRE, ADLARI DEĞİŞTİRİLMİŞ BİLE OLSA, O İNSANLAR, YİNE TÜRKTÜRLER VE BİZDEN BİRER PARÇADIRLAR. BULGARİS­TAN'DA KENDİLERİNİ TÜRK SAYAN VE TÜRKİYE'NİN DE KENDİLERİNİ TÜRK OLARAK TANIYACAĞINI BİLEN KİTLELER KALDIKÇA, BULGARİSTAN İLE TÜRKİYE ARASINDA BİR TÜRK AZINLIĞI SORUNU SÜRÜP GİDECEKTİR.”

 

1985 yılında Bulgaristan’da yaşayan Türkler, bir kez daha bütün dünyanın ilgiyle izlediği kötü olaylarla karşı karşıya kaldılar. Ancak Bulgaristan Türklerinin yaşadığı bu olaylar yeni değildir; epeyce eskilere dayanan bir geçmişi vardır. Bulgaristan Türkleri 1800’lü yıllardan beri her zaman güç koşullara yaşamışlar, zaman zaman topraklarını, evlerini, barklarını, dahası en yakınlarını geride bırakıp Türkiye’ye sığınmışlardır.

Araştırmacı Bilâl N. Şimşir, işte böylesine eski ve hâlâ güncel bir konuyu BULGARİSTAN TÜRKLERİ adlı bu yapıtta bütün  boyutlarıyla ele almış, Bulgaristan Türklerinin ayakta kalabilmeleri için verdikleri savaşı bütün ayrıntılarıyla gözler önüne sermiştir.

 

Komşu Bulgaristan'da, Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma büyük bir Türk azınlığı vardır. Türkiye sınırlan dışında, İmparatorluktan miras, en büyük Türk kitlesi bugün Bulgaristan'da yaşar. Bu kitle, asla küçümsenemeyecek, ihmal edilemeye­cek ve vazgeçilemeyecek bir Türk varlığıdır.

Bulgaristan'daki soydaşlarımız, dünkü Rumeli Türklüğünün son ve en önemli temsilcileridir. Anadolu Türklüğü ile Rumeli Türklüğü, Osmanlı İmparatorluğunun kurucu unsurunu, özünü oluşturuyordu. Osmanlı Devleti, ondan önceki Türk devletlerin­ den farklı olarak, sadece bir Asya devleti değildi. Hem Asya, hem Avrupa devletiydi. Marmara Denizi kıyısında kuruldu. Çok geçmeden Marmara'nın batısına, Balkanlar’a veya Rumeli'ye sıçradı. Ondan sonra Marmara mihverinin iki yakasında, simet­rik olarak serpilip büyüdü. Devletin ilk başkenti Anadolu'da Bursa, ikinci başkenti Rumeli'nde Edirne oldu. İstanbul'un fet­hiyle devlet, tabii başkentine ve jeopolitik dengesine kavuştu: Doğuda Anadolu kanadı, batıda Rumeli kanadı ve orta yerde başkent İstanbul. Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl ana vatan ve­ya metropol topraklan işte bu bölgelerdi.

Tuna Nehri’ne kadar olan Rumeli topraklan, İmparatorluk için her zaman Anadolu kadar önem taşıdı. Hatta zaman za­man Anadolu'nun da önüne geçti. İmparatorluk için birinci de­recede önem taşıyan, başkent İstanbul'un adeta hinterlandı ve koruyucu kalkanı durumunda olan Rumeli, daha ilk fetih gün­lerinden başlanarak yoğun biçimde Türk nüfusuyla dolduruldu.

İmparatorluğun jeopolitik dengesi ve başkent İstanbul'un Batıdan gelebilecek saldırılara karşı koruyucu kalkan olması ba­kımından hayatî önemde bir bölge olan Rumeli’nin Türkleşti­rilmesi gerekli görülmüştü. Bu yüzden ilk fetih yıllarından baş­lanarak bu önemli yöreye İmparatorluğun kurucu ve güvenilir unsuru olan Türk kitlelerinin yerleştirilmesi bir devlet politika­sı yapıldı.

Anadolu'dan Rumeli'ye, XIV. yüzyıldan başlanarak, durma­dan Türk nüfus kaydırıldı. Anadolu'da zaten Türk nüfus fazla­lığı vardı. Moğol istilâlarının baskısıyla Orta Asya'dan Anadolu'ya doğru önemli ölçüde Türk göçleri olmuştu. Anadolu'da sa­yılan artan Türkler, Rumeli'ye kaydırıldı. Sonra Anadolu'da gö­çebe yaşamı süren Yörükler, Türkmenler, Konyarlar ve Tatarlar, Rumeli'ye götürülüp yerleştirildi. Orada yerleşik bir hayata geç­tiler. Yeni fethedilen toprakların çekiciliğine kapılan, ayrıcalıklı imkânlar peşinde koşan, girişken ve atak kimi Türk grupları da kendiliklerinden Rumeli'ye göçtüler. Daha sonra Anadolu'da patlak veren Celâli ayaklanmaları gibi kargaşalar yüzünden de bazı Türk kitleleri Anadolu'dan kalkıp Rumeli'ye yerleştiler. Böy­lece oldukça kısa bir zamanda, Rumeli'de de Anadolu kadar güçlü bir Türklük oluştu. Anadolu'nun bir parçası olan Rumeli Türkleri, beş yüzyıl boyunca o topraklara kök saldılar. Balkanlar’ın dağına taşma, köyüne kentine, havasına, suyuna Türklük damgasını vurdular. O topraklan Türk vatanı yaptılar ve beş yüzyıl vatanı korudular.

XIX. yüzyılda geriye dönüş başladı. Yüzyıllar önce Anado­lu'dan Rumeli'ye gidip yerleşmiş olan Türk kitleleri, bu kez, oralardan kopup Anadolu'ya doğru akmaya başladılar. Yerleri­ni yurtlarını bırakıp göç etmek zorunda kaldılar. 1877-1878 Os­manlı-Rus savaşı, bir tayfun gibi Rumeli'yi kasıp kavurdu. Ru­meli Türklüğünü, beş yüzyıllık kökünden söküp attı. Rumeli, al­lak bullak oldu, görülmemiş bir bozguna uğradı. Atalarımız, “Anadolu’nun salgını, İstanbul'un yangını, Rumeli’nin bozgunu” demişler. O savaşta on binlerce Rumeli Türkü kılıçtan geçirildi. Yaklaşık yarım milyon Türk insanı can verdi. Bir milyon kadar Rumeli muhaciri (göçmeni) de perperişan Anadolu'ya sığındı. On binlercesi göç yollarında “sinekler gibi” kı­rıldı. Böylece Bulgar'a bir vatan açıldı. 1878 Berlin Antlaşma­sıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun Tuna Vilâyeti üzerinde bir Bul­gar Prensliği kuruldu.

Ama, çok milletli İmparatorluk topraklan üzerinde kurulan bu üniter Bulgar millî devleti sınırlan içinde çok önemli bir Türk nüfus kaldı. “Kılıç artığı” bu Türk kitlesi, Bulgar Prensli­ği nüfusunun üçte birini aşıyordu. Felâketli Rus savaşı ve Ru­meli bozgunu, o topraklardaki Türk varlığını tüketememişti. Bulgaristan, “katıksız” bir Bulgar devleti olamamış ve isteme­ye istemeye de olsa büyük bir Türk kitlesini İmparatorluktan devralmıştı.

Bir Türk-Bulgar nüfus değiş tokuşu yapılamamıştı. Ayastefanos Antlaşmasının müzakeresi sırasında, 1878'de, Türk dele­geleri Ruslara böyle bir nüfus mübadelesi teklif ettiler. Balkan Sıradağları’nın kuzeyinde kalan Türklerin güneydeki Bulgarlarla değiş tokuş edilmesini, taşınmaz mallarının da karşılıklı olarak tasfiyesini istediler. Rus delegeleri bu köklü çözüme yanaşma­dılar. Belki tarihi bir hata işlendi. Büyük Türk kitleleri Bulgar yönetimi altında bırakıldı. Bu insanlara, “Bulgar yönetimini is­ter misiniz, yoksa kalkıp gider misiniz?” diye sorulmadı. Va­tandaşlık seçme hakkı veya eski deyimle “hakk-ı hıyâr» tanın­madı. Rus savaşından önce Osmanlı tebaası olan bu Türkler, savaş sonunda kendilerini “Bulgar vatandaşı” buluverdiler. Dün hâkim durumda iken, bugün tâbi duruma düştüler. Roller değişti. Bundan böyle bu Türk kitleleri, Bulgar yönetimi altında yaşayacak, Bulgar yasalarına uyacak ve bir “azınlık” olarak varlıklarını sürdüreceklerdi.

Bu kitap, işte bu azınlığın, yani Bulgar yönetimi altındaki Türk kitlelerinin durumunu ele almaktadır. Bulgaristan. 1878’den sonraki tarihlerde, topraklarını genişletti. Genişlettikçe ye­ni Türk kitleleri Bulgar yönetimi altına girdi. Nüfusu daha da artan bu önemli Türk azınlığın, yabancı yönetimi altında millî benliğini koruma çabaları, millî kurumlan ve örgütleri, Türki­ye'ye göçleri, Bulgarların Türk azınlığına karşı politikaları, ana­ vatan durumundaki Türkiye'nin tutumu, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinde Bulgaristan'daki Türk soydaşlarının yeri vb. gibi konular, ayrı ayrı araştırılıp deşilmeye değer. Ancak, Bulgaris­tan Türk azınlığı üzerine şimdiye kadar yeterli yayın yapıldığı­m söylemek de zordur.

Bulgaristan Türklerinin yüzyıllık tarihini özetlemeye çalı­şan bu kitap, beş bölümden oluşmakta; kitapta, Bulgar prens­liği döneminde, krallık döneminde ve halk cumhuriyetinde Türk azınlığının durumu ele alınmaktadır. Prenslik döneminde daha ziyade Türk azınlık eğitimi üzerinde durulmaktadır. Çünkü eği­tim, azınlığın benliğini koruyup yaşatmasında birinci derecede önem taşımaktadır. Bulgaristan Türkleri Türkçe eğitime dört elle sarılmışlardır. Öte yandan Bulgar hükûmetleri de başın­dan beri Türk azınlık eğitimini yakından izlemişlerdir.

Krallık dönemini kapsayan bölümde, soydaşlarımızın yal­nız okulları üzerinde değil, öteki azınlık kurumlan üzerinde de duruldu. Müftülükleri, şeriye mahkemeleri, cemaat encümen­leri, okul encümenleri, öğretmenler birliği, spor birliği, Sofya'da toplanan ilk Türk Azınlık Kongresi gibi konulara kısa kısa alt bölümler ayrıldı. Bulgaristan Türklerinin 1920'lerde, bilinçli, tam örgütlü bir millî azınlık olma sürecine girdikleri görülür. Bu soydaşlarımız, ana vatan Türkiye'deki önemli gelişmeleri de yakından izlerler. Türkiye Türklerine ayak uydurmaya, çağı be­raber yaşamaya çalışırlar. Türk Harf Devrimi, Türkiye dışında önce Bulgaristan Türklerince benimsenir. Daha 1928/29 ders yılında Bulgaristan Türk okullarında yeni Türk harfleriyle öğ­retime başlar...

Ancak çok geçmeden Bulgarlar yumruğu indirirler. 1934 yılında askerî bir darbeyle başa geçen faşist Bulgar yönetici­leri, Türk azınlığıma karşı on yıl sürecek bir baskı politikası başlatırlar. Birçok bölgede Türk okulları kapatılır. Birçok Türk okulu Bulgarlaştırılır. Türk çocukları cami diplerinde Kuran kursuyla yetinmek zorunda kalırlar. Bu yavrulara dört yıllık bir

ilköğrenim bile çok görülür. Kapatılmaktan kurtulan Türk okul­larında ise eski yazıya dönüş için baskılar yapılır. Bulgaristan Türk eğitimi ile Türkiye'deki eğitim sistemi arasındaki bağlar koparılmak istenir. Yüzlerce Türk öğretmeni “Kemalist” diye kovuşturulur, hapislere atılır, Türkiye'ye göçe zorlanır. Yeni Türk harfleriyle yayın yapan bütün yerli Türk gazeteleri kapa­tılır. Yalnız eski yazıyla çıkan bir gazetenin yayınına bir süre daha izin veri/ir. Eli kalem tutan bütün Türk aydınları kovuştu­rulur, dövülür ve hatta içlerinden bazıları öldürülür. Bu yıllarda Bulgaristan'dan Türkiye'ye dalga dalga Türk göçleri olur...

Gerek prenslik, gerek krallık dönemlerinde, Bulgar yöneti­cilerinin, Türk azınlığına karşı âdeta düşmanca bir politika iz­lemiş oldukları anlaşılmaktadır. Türk azınlığı göçe zorlanmak, olmazsa cahil, fakir ve zayıf bırakılmak istenmiştir. Bu uğurda her çareye başvurulmuştur. Hiçbir alanda Türklerin sivrilmele­rine izin verilmemiştir. Bin bir güçlükle birazcık sivrilebilenler ya ezilmiş, ya Bulgaristan'dan kaçmak zorunda bırakılmıştır. Yalnız 1919-1923 yıllarında, Bulgar Çiftçi Partisi lideri Aleksandır Stamboliyski zamanında, Bulgaristan Türk azınlığının birazcık nefes alabildiği görülmektedir.

1944 yılında başa geçen Bulgar komünist yöneticiler, Türk azınlığına büyük özgürlükler vaat ettiler. Önceleri bu sözlerini bir ölçüde tuttular. Eski Bulgar hükûmetleri zamanında kapa­tılan Türk azınlık okulları yeniden açıldı. Bunlara yeni okullar da eklendi. Bu okullarda yeni Türk harfleriyle Türkçe öğreti­me izin verildi...

Ama çok geçmeden yeni rejimin Bulgaristan Türklerini adım adım eritmeyi amaçladığı sezildi. Türk azınlığı önce sos­yalist sistem içinde massedildi. Türk okulları devletleştirildi. Türk eğitimi, rejimin mutlak kontrolü altına girdi. Ders kitapları, ders programlan, eğitim-öğretim biçimi rejimin istediği doğ­rultuda düzenlendi. Türk çocuklarına sosyalist eğitim verildi. İlk dönemde eğitimin özü sosyalist, şekli millîydi. Yani, dersler çoğunlukla Türkçe veriliyordu.

İkinci aşamada bununla yetinilmedi. Türk okulları Bulgar okullarıyla birleştirildi. Bulgaristan’da Türk okulu diye bir şey kalmadı. Bütün Türk çocukları birleştirilmiş, yani Bulgarlaştı­rılmış okullara yollandı. Burada Bulgar çocuklarıyla aynı sıra­larda, aynı dersleri, Bulgarca olarak okumaya başladılar. Bulgar hükûmetinin, Türk azınlığını Bulgarlaştırmaya doğru gittiği açık seçik ortaya çıktı.

Komünist Bulgar yöneticiler, eski Bulgar hükümetlerince izlenen Türkleri göçe zorlama politikasını yine sürdürdüler. Bi­ri 1950-1951 yıllarında, diğeri 1969-1978 döneminde Bulgaris­tan'dan Türkiye'ye iki büyük göç oldu ve bu yıllarda 286 bin ka­dar Türk göçmeni Türkiye'ye gelip yerleşti.

Yeni Bulgar yöneticileri Türk azınlığı Bulgarlaştırıp yok etme politikasını da gündeme getirdiler. 1960 yılında Bulgar nüfus yasasında yapılan bir değişikle ad değiştirme amacı da ilk kez su üstüne çıktı. Bulgar soyundan olmayan Bulgar va­tandaşlarının Bulgar adı almaları öngörüldü. Ad değiştirme, ki­şinin yazılı isteğine bağlı olacaktı. Ondan sonra yıllarca bekle­nildi. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca, tek bir Türk adını değiş­tirmeye kalkışmadı. Kişinin kendi hür iradesine bırakılsa belki yüzyıl sonra da hiçbir Türkün adını değiştirmediği görülecek ve Bulgar nüfus yasasındaki o madde ölü bir madde olarak ka­lacaktı.

Ancak, Bulgar hükûmetinin, Türkleri zorla Bulgarlaştırmaya kararlı olduğu anlaşıldı. Önce buna tarihsel bir kılıf hazır­landı. Bulgaristan Türklerinin, Osmanlı döneminde “Bulgardan dönmüş” oldukları iddiası ortaya atıldı. Bunu “kanıtlamak” için ciddiyetten uzak kitaplar yayımlandı. Bu iddiaya dayanarak, Türk azınlığına psikolojik baskılar başlatıldı. Ama 1960 yılından 1984 yılına kadar kendiliğinden ad değiştiren bir tek Türk çık­madı. Tersine, zorla Bulgarlaştırılmak istenecekleri kaygısına kapılan Bulgaristan Türkleri, ana vatan Türkiye'ye göç etme yollanın arayıp durdular.

Kendi isteğiyle hiçbir Türkün ad değiştirmeyeceğini anla­yan Bulgar hükûmeti, zor kullanma yoluna saptı. İşe önce Po­mak Türklerinden başlandı. Rodoplar bölgesinde yaşayan, Müs­lüman olan, Türk-Müslüman adlan taşıyan, fakat Bulgarcayla karışık bir dil konuşan Pomaklara, 1972-1974 yıllarında silâh zo­ruyla Bulgar adlan verildi. Arkasından, 1981-1984 yıllarında, Türkçe konuşan Müslüman “Çingenelerin”, Tatar, Alevî, Arnavut diye bölünen küçük Türk-Müslüman toplulukların adları zorla Bulgar adlarıyla değiştirildi. Ve son olarak, 1984/85 kışın­da, büyük Türk kitleleri, tanklarla, tüfeklerle çiğnendi ve Bul­gar adlan almaya zorlandılar.

Tarihte benzeri bulunmayan bu Bulgarlaştırma politikası, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilerin en iyi göründüğü bir dönemde uygulandı. Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişki­lerin iyice sıklaştığı, karşılıklı ziyaretlerin devlet başkanları dü­zeyine eriştiği, “iyi komşuluk ve dostluğun” doruk noktasına ulaştığı bir zamanda büyük Türk kitlelerine silâh zoruyla Bul­gar adlan verildi ve komşu Bulgaristan'da Türk kam döküldü.

Daha dün Balkanlarda Türkiye'nin bir numaralı dostuymuş gibi görünen komşu Bulgaristan, bugün Türk azınlığı sorunu­nu görüşmeye bile yanaşmıyor. Türk Hükûmeti, Sofya'ya dört nota verdi: Bulgaristan Türkleri işini karşılıklı müzakerelerle bir çözüme bağlamayı teklif etti; çözüm yollarından biri ola­rak “geniş kapsamlı bir göç anlaşması” yapılabileceğini bile bildirdi. Ancak komşu Bulgaristan'dan bugüne kadar olumlu bir karşılık alınamadı.

Bulgar Hükümeti, ülkesindeki büyük Türk kitlesini zorla Bulgarlaştırmaya kalkışmakla tarihî bir hata işlemiştir. Bu ko­nuyu Türkiye ile görüşmeye bile yanaşmamakla hatasını daha da ağırlaştırmaktadır. Türkiye'nin Bulgaristan Türk azınlığı üze­rinde çok yönlü hak vecibeleri vardır. Bunlardan vazgeçmesi ve soydaşlarımıza yapılanları kabul etmesi söz konusu değildir.

Kim bilir belki, Bulgar yöneticileri, işledikleri ağır hatayı anla­makta gecikmezler. Osmanlı’nın şu sözünü belki Bulgarlar da unutmamışlardır: “Yanlış hesap Bağdat'tan döner.”

Öyle görünüyor ki, Bulgaristan Türkleri davasının kökten çözümü için bir tek yol kalmıştır. O da soydaşlarımızı Türki­ye'ye almaktır. Hiçbir ayrım gözetmeyen, hiçbir Türkü dışarıda bırakmayan topyekûn bir göç, tek ve kesin çözüm yoludur. Türk Hükümeti, bütün Bulgaristan Türklerinin Türkiye'ye alı­nabileceğini zaten açıklamış bulunmaktadır.

Şimdi sorun, bu konuda Bulgar Hükümetiyle anlaşmaya varabilmek noktasında düğümlenmektedir. Bulgaristan Türklerine zorla verilen yeni adlan Türkiye ta­nımamış ve hiçbir zaman tanımayacağını açıklamıştır. Türk Hükûmetinin 22 Şubat günlü açıklamasında, Türk adlarının Bulgar adlarıyla değiştirilmesinin, “hükûmetimiz ve milletimizce hiçbir zaman tecviz edilemeyecek bir uygulama” olduğu vur­gulanmıştır. Türk görüşüne göre, adları değiştirilmiş bile olsa, o insanlar, yine Türk'türler ve bizden birer parçadırlar. Bulgaris­tan'da kendilerini Türk sayan ve Türkiye'nin de kendilerini Türk olarak tanıyacağını bilen kitleler kaldıkça, Bulgaristan ile Türkiye arasında bir Türk azınlığı sorunu sürüp gidecektir.

Her halde Bulgaristan Türkleri davası daha çok konuşulacak­tır. Sorunun doğru olarak kavranmasında bu kitabın bir kat­kısı olabilirse, sevineceğiz. Kitabın Bulgaristan Türk azınlığı sorununa eğilecek olanlara yararlı olması, yürekten dileğimiz­dir.

               Bilâl N. Şimşir

30 Ağustos 1985

 

 

Russes et Turcs, La Guerre d’Orient

Rumeli göçmenleri dâvâsını İngiltere hükûmeti ve kamuoyuna duyuran ve göçmenlere İngiltere’den gönderilen

yardımların dağıtımını organize eden İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir Austin-Henry Layard

 

 

 

GÖÇ: BULGARİSTAN TÜRKÜNÜN ACI KADERİ...

 

                                        

 

29.12.1936’da Şumnu Müftüsünce Şerife Hüsmen’e verilen nikâh izni ile...        ...16.06.1989’da verilen...

 

...marifetleriyle David Copperfield’i aratmayan kötülük dehası Jivkov’un “sihirli” pasaportu!...

 

 

       

 

The General Directorate of Press and Information of the Turkish Republic

 

 

         1912 Trakya göçmenleri Trakya’dan İstanbul’a doğru yol alıyor.

 

 

        

 

 

 

 

                            

 

 

                                     

 

Tampon bölgeden görüntüler (1989).

 

         

 

                                 Utanç treni Kapıkule’de (1989).                                                   Kapıkule’de pasaport kuyruğu (1989).

 

                                    

 

                               Boğaziçi Üniversitesi mensubu Bulgaristan Türklerinin “Rumeli’den Esintiler” Gösterisi.

 

        

 

Rumeli oyunları.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1