Biricik Anne Babama
SEMRA KANAT
Makalenin
yayımlandığı TDAV Türk Dünyası Tarih Dergisi. Kasım 2004
 
“Etruria o kadar kudretli idi ki,
şöhreti yalnız karada değil; denizde de, Alpler’den Messina Boğazı’na
kadar, bütün İtalya boyunca
yayılmıştı.”
Titus Livius (Romalı yazar)
ÖN SÖZ
Roma tarihinin, kuşkusuz en gizemli halkı olan Etrüsklerin adını ilk kez
duyduğum günü anımsamıyorum; fakat onlara karşı ilgim, Bulgaristan’daki
tarih ve edebiyat derslerinde “Trak” ya da “Trük” olarak geçen eski bir
uygarlığın, Türklük ile ilintili olduğu düşüncelerimden kaynaklanmakta
idi.
Etrüsklere ilişkin biraz bilgi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesindeki öğrenimim esnasındaki seçmeli İtalyan Kültür Tarihi
derslerinde edinebildim. Ancak bu söz konusu bilgi bile, ne yazık ki,
yalnızca şu birkaç satırdan ibaret idi:
Etrüsklerin gelişi: 1. Alpler’den olabilir; 2. Roma tarihçilerine göre,
bunlar “autoptoni”dir. Yani, oturdukları yerin sakinleri olup, hiçbir
yerden gelmemişlerdir; 3. Bunlar “autoptoni”dir; ama bu, her zaman
İtalya’da oturdukları anlamına gelmez, tüm Hint-Avrupalılardan önce gelmiş
olup, hesaplanması mümkün olmayan zamandan beri burada oturuyorlar; 4.
Etrüskler, açlık nedeni ile ikiye ayrılan, Küçük Asya’dan gelen topluluğun
adıdır; Lidya Kralı Tirreno’nun rehberliği altında yarısı denize açılmış
ve İtalya kıyılarından karaya çıkmış, yarısı ise vatanında kalmıştır.
Etrüsk tarihinin başlangıcı: M.Ö. 8. yüzyıl.
Etrüsk uygarlığının doruğa ulaşması: M.Ö. 6. yüzyıl.
Etruria’nın yönetim şekli: Etruria, gelişmiş kentlerin bulunduğu bölge
imiş. Bunlar bağımsız ve birbirine karşı ise de, bir otoriteyi kabul
ediyorlarmış. 12 şehir olup, konfederasyonla birleşikmiş. Yılda bir kez
Volcini’de yapılan muhteşem toplantılara temsilcilerini gönderiyorlarmış.
Etrüsk sülâlesinden gelen Kral Tarquinos, M.Ö. 510 yılında Roma’ya ağır
baskı uygular.
Etrüsklerin çöküşü: Etrüskler, 5. ve 4. yy.’da Campania bölgesi ve Kuzey
İtalya’daki mülklerini kaybederler. Sicilya Yunanlı donanması deniz
hâkimiyeti alır. 3. yüzyılda siyasî bağımsızlığını kaybederler.
Tarihçilere göre Roma sözcüğünün ortaya çıkışı ile ilgili olasılıklar:
Yunan sözcüğü ve kuvvet anlamına Rome’den olabilir. İtalika menşeli
Tevere’nin kadim adı Rumon olabilir. Güçlü bir Etrüsk ailesinin soyadı
olabilir.
Etrüsklere olan ilgim, İsviçre’de, Giacomo Puccini’nin sevilen operasına
konu olan Turandot’un, “Turan (Turan’ın) Kızı” anlamına gelip eski bir
Türk hükümdarının öyküsü olduğuna dair kitap sohbetimizin esnasında,
misafiri olduğum hanımın tam o günlerde bir İtalyan profesörünün,
Etrüsklerin Türk menşeli olduklarını kanıtlandığını belirttiği 1992
yılında bir kez daha alevlendi ise de, maalesef, elimde yine hiçbir belge
yok idi.
Ardından, Tataristan’ın başkenti Kazan’da yaşamakta olan sevgili Fargat
Nurutdinov* ve ailesini ziyaret ettiğimiz 1995’in Nisanında, değerli
dostlarımızın kütüphanesinde, tanıtım risalesi niteliğindeki küçük bir
kitapçık gözüme çarptı. Ancak o zamanlar Kazan’da henüz tıpkıçekim
(fotokopi) makineleri olmadığından, konuya olan ilgimi fark eden Ferhat
Bey sağ olsun, kitapçığı bana hediye etme inceliğinde bulundu, ki bunun
için kendisine ne kadar teşekkür etsem, azdır.
__________
*
İdil Türk kökenli bilim adamı, Tataristan Özerk Cumhuriyeti Birleşik
Devlet Müzesi Yüksek Bilim Üyesi, tarihçi Fargat Abdul-Hamitoviç
Nurutdinov ya da kendisinin de çok sevdiği Türkiye Türkçesi ile, Ferhat
Nurittinoğlu.
O
günden bu yana kitapçığı Türkçeye çevirip, konu ile benim gibi
ilgilenenlerin dikkatine sunmaya niyetleniyor, ancak bir türlü zaman
ayıramıyor idim.
Günümüzde örütbağda (internet) Etrüsklere dair birçok yazının yer alması
ile birlikte, buna geniş kitlelerin ulaşım olanağı olmaması, bu
kaynakların yine de sınırlı bir çevrenin erişiminde kalmasına neden
oluyor. Bu bağlamda, Türk okurunun gereken dersi çıkarabilmesi dileği ile,
efsanevî Etrüsklerin yaşamlarına biraz ışık tutmak istedim.
Bu amaç doğrultusunda, 1990 yılında ünlü Petersburg (eski Leningrad) Rus
Devlet Ermitaj (Hermitage Galerisi) Müzesinde gerçekleşen uluslar arası
“Mir etruskov. Arheologiçeskie pamyatniki iz muzeev sotsialistiçeskih
stran/Etrüsklerin Dünyası. Sosyalist Ülkeleri Müzelerinin Arkeoloji
Anıtları” sergisi için E. V. Mavleev’in hazırlamış olduğu “Mir etruskov -
harakternıe çertı jizni zagadoçnogo naroda /Etrüsklerin Dünyası -
Esrarengiz Halkın Yaşamına Özgü Çizgiler” adlı tanıtım kitapçığının
derlemesini, siz, değerli okurlarımızın bilgisine sunuyorum.
GİRİŞ
“Etrüsklerin Dünyası” sergisi, size bu esrarengiz halkın yaşamının
aşamalarını anlayama yardımcı olacaktır. Sergi yolculuğu boyunca birçok
vazo; pişmiş tuğla (kerpiç), altın, bronz ve değerli taştan üretilen
nesneler size eşlik edecektir.
Acele etmeyiniz; kıyaslayarak, dikkatlice bakınız. İşte o zaman, bu,
çoktandır tarih olan eski uygarlığın kırıntılarının bize şimdi de bir
şekilde yararlı olabileceğini anlayacaksınız. Ders niteliğinde, öğüt
niteliğinde; nihayetinde, örnek niteliğinde. Bizler, eski Yunanlılar ve
Romalılara böyle bakmaya alışmışız. Fakat inanınız ki, Etrüskler de bu
anlamda daha az eğitici değiller.
“Etrüsklerin Dünyası”, eşsiz bir sergidir.
O, Avrupa’nın sosyalist ülkelerinin müzelerince oluşturulmuştur: Sovyetler
Birliği, Demokratik Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya. Hiçbir
zaman bu ülkelerin müzelerindeki Etrüsk anıtları bir araya gelmemişlerdir.
Bu suretle, Doğu Avrupa, Batı Avrupa’nın 1985 yılının “Etrüsk Yılı” ilân
edilip, İtalya’da çok sayıda büyük ölçekli sergiler açma ve kutlama
girişimini destekledi.
“Etrüsklerin Dünyası” sergisinin ilk
açıldığı kent Berlin’de, sergi iki binden fazla örnek teşkil etmekte idi.
Berlin’den Prag’a, Prag’dan Budapeşte’ye, Budapeşte’den Varşova’ya, oradan
da Moskova ve Leningrad’a yolculuk eden sergi, binden fazla en iyi örneği
(numune) dahil etti.
Doğu Avrupa’nın eski Etrüsk eserlerinin
birleştirmesi, bilim adamlarının keyfî hareketi değil, Etrüsk uygarlığının
vasiyetinin yerine getirilmesidir.
Gerçekte, bu uygarlığın doğuş sırrının bir
temeli Avrupa’nın, diğeri ise Akdeniz’in eski tarihine dayanmaktadır.
Avrupa ekininin (kültür) özünde meydana
gelen içtepiler, ilkin Etrüsk, yüzyıllar
sonra da Kelt (Gal, Galler. S.K.) uygarlığının doğuşuna neden olurlar.
Bir anlamda bu ortak atalar, günümüzde,
“Etrüsklerin Dünyası” gibi bir ekin görüngüsünün (fenomen), ortaya
çıkmasına neden olurlar.
ETRÜSKLERİN
YAŞADIĞI TOPRAKLAR

İtalya’nın günümüzdeki
sınırları ve Etruria uygarlığının Etruria birçok ufak devletten
oluşmuştur. Böyle
sınırları. Etruria ve
sömürgeleri. Genişleme çağındaki bir devletin başkenti, belirli
bir alandaki yegâne
Etruria medeniyeti, M.Ö. 6.
yy. ve 5. yy. başında. büyük bir kent
olabilir. Bu yüzden eskiler, kent
1.Toscana
devletlerden söz ederler. Eski tarihçiler, 12 rakamını
2.
Umbria
telâffuz ederler. Büyük olasılıkla, Etrüsk tarihinin
3.
Latio
değişik aşamalarında devletlerin biraz farklı sayısı
4. Adriyatik
Denizi da
olabilir. Esasen Etruria’daki 12 şehrin yanı sıra,
5. Liguria
Denizi
Etrüsklerce sömürgeleştirilen, kuzeye doğru Padan
6. Tiren
Denizi
Vâdisi ile güneydeki Campania bölgesinde 12 şehrin
varlığına dair bilgiler
mevcuttur.
1. Volterra 2. Arezzo 3.
Cortona 4. Perugia 5. Clusium
6. Populonia 7. Vetulonia 8.
Ruzelli (Rusellae)
9. Orvieto 10. Volcii (Vulci)
11. Tarquini 12. Veies
13. Caere 14. Roma 15. Tiren
Denizi
Etruria, İtalya’nın günümüzdeki tüm
Toscana bölgesini, Latio (Latium, Lazio. S.K.) bölgesinin kuzey yarısını
ve Umbria bölgesinin batı kısmını kapsamakta idi.
Haritaya bakılacak olur ise, Apenin
Yarımadası’ndaki eski toprak ayrımının, günümüz ayrımından çok daha
mantıklı ve anlamlı olduğu anlaşılacaktır.
Etruria, dış dünyadan, bir yandan Tiren
Denizi kıyıları; diğer yandan ise, bu alanda âdeta özellikle yarımadanın
derinliğine (iç kısmına) doğru kıvrılıp, beşerî faaliyetlere yer açan sarp
Apenin sıra dağları ile ayrılmıştır.
Etruria’nın kalan topraklardan ayrımının, ayrıca, dağlar ile oluşan
sınırın, Tiber ile Arno gibi İtalya ölçüleri için önemli sayılan nehir
yataklarının güçlenmesi ile vurgulanmaktadır.
ETRÜSKLERİN ÜNÜ
Etrüskleri hemen hemen herkes bilir.
Birçoğumuzun hafızasında yer alan Roma’nın belirtkeni (amblemi) olan bronz
“Kapitollü (Capitol) Dişi Kurt” (1), bir
Etrüsk heykeltıraşının çalışmasıdır.
Herkes, Roma’nın bir zamanlar krallarca
yönetildiğini anımsar. Bu, Etrüsk krallık hanedanıdır.
Romalıların, kuşlar, yıldırımlar,
kurbanlık hayvanların iç organları vs. fallara bakmadan ciddî kararlar
vermediği bilinir. Onlar, fal bakma sanatını Etrüsklerden benimser. Ayrıca
birçok başka olguyu da olduğu gibi; zira üzerinde Etrüsklerin birkaç
yüzyıllık etkisi olmasa idi, Roma ulusunun öz yapısı (karakteri), ekini,
inancı (dini), hatta siyaseti bile çok daha farklı olur idi.
__________
(1) Yeri
gelmişken, Ergenekon Destanını anımsatmakta yarar var. Ergenekon
Destanı, soykırıma uğrayan Türklerin tekrar çoğalmalarını ve yeniden Orta
Asya’ya egemen olmalarını anlatır. Ergenekon kelimesi ergene (sarp) ve kon
(dağ beli, yamaç) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş olup, ilk defa
Moğollar tarafından kullanılmıştır. Destan, değişik dönem ve kaynaklarda
farklı biçimler almış olup en yaygın biçimi şöyledir: Hunların efsanevî
lideri Oğuz Han’ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla Gök Han, Ay Han,
Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur. İl Han döneminde tüm Türk
illeri bu soyun egemenliğine girmiştir. Bunu kıskanan yabancı kavimler,
özellikle Tatarlar birleşip İl Han’a saldırırlar ve çarpışma sonunda
Türkleri kılıçtan geçirirler. İl Han’ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz
eşleri ve çocukları birlikte esir edilir. Daha sonra Tatarların elinden
kurtularak eski yurtlarına geri dönerler. Bir kurdun ayak izlerinin
peşinden giderek geldiklerinden başka yolu olmayan yemyeşil bir yer
bulurlar ve buraya Ergenekon adını verirler. Bu iki ailenin çocukları
birbirleriyle evlenerek çoğalırlar. Yıllar sonra Ergenekon’a sığamaz
olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler, ama
çıkış yolunu bulamazlar. Bir demirci dağda bir demir madeni olduğunu,
dağın ateşe verilmesiyle yolun açılabileceğini söyler. Göktürkler, bütün
dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın
tutuşmasını sağlarlar. Böylece dağ erir ve Göktürkler Ergenekon’dan
çıkarlar. Bayram ilân edilen bu çıkış günü daha sonraları her yıl bir
parça demir eritilerek kutlanır. Kayı Han soyundan gelen başbuğ Börteçene,
bütün illere elçiler gönderip Göktürklerin Ergenekon’dan çıktığını
bildirir. Bütün iller Göktürklere boyun eğer ve Kore’den Kuzey Karadeniz’e
kadar her yer Türk buyruğuna girer. Destanın Çin kaynaklarındaki farklı
biçimine göre, Türkler Hazar Denizi kıyılarında yerleşmiştir. Komşu bir
ülkeyle yapılan savaşta bir tek tutsak dışında bütün Türkler ölür.
Düşmanlar henüz on yaşında olan bu tutsağa acıyarak öldürmezler, ama
ellerini ve ayaklarını keserek onu bir bataklığa atarlar. Bataklıkta bir
dişi kurt onu besler ve düşmanlarından kaçırarak Ergenekon’a götürür.
Oğlan ile dişi kurt birleşir ve kurt 10 oğul doğurur. Bu 10 erkek çocuk
büyüyünce dışarıdan kızlar getirip evlenirler. Çoğaldıktan sonra
Ergenekon’dan çıkıp Avarlara bağlı olmak üzere Altay Dağları’nın güney
eteklerine yerleşirler. Orhun Yazıtlarında Ergenekon’da çoğalan kabilenin,
Göktürklerin temelini oluşturan 10 kabile (10 ok) olduğu söylenir.
İsminde
“Türk” sözcüğünün geçtiği ilk devlet olması açısından Türklerin
tarihinde önemli bir yeri olan Göktürk Devleti 552-745 yılları arasında
Orta Asya’da varlığını sürdürmüştür.
Efsaneye
göre, Göktürklerin atası 439’daki Tabgaç soykırımından kurtulan bir Türk
soylusudur. Edebiyatta “Ergenekon Destanı” olarak anılan hikâyeye göre
beraberindeki birkaç aile ile birlikte dağların çevirdiği bir vâdiye gelen
ve burada yeniden çoğalarak güç toplayan Türkler sonunda vâdiye sığamaz
olup “Asena” adındaki kurdun yol göstericiliğinde buradan çıkarak
eski memleketlerine dönmüşler ve yeniden büyük bir devlet haline
gelmişlerdir. Bu destana gerçek tarih açısından baktığımızda ise,
soykırımdan kaçan Türkler yine bir Türk boyu olan Avarlara sığınmış ve
yaklaşık 100 yıl sonra da tekrar özgürlüklerine kavuşarak kendi
devletlerini kurmuşlardır.
Göktürk
Kağanlığı’nın kurucusu Bumin Kağan, Avarların egemenliğindeki boylardan
Tukyuların başkanıydı. 551’de bastırdığı bir ayaklanmanın ardından ödül
olarak Avar prensesi ile evlenmek isteyip bu isteği geri çevrilince, eski
düşmanları Tabgaçların prensesi ile evlendi ve Avarlara karşı ayaklandı.
552’de kazandığı zaferin ardından da onları Orta Asya’dan sürerek İl Kağan
adıyla ilk Göktürk kağanı oldu. Eski Hun’un efsanevî başkenti Ötüken’i ele
geçirerek başkent yaptı ve civardaki tüm Türk boylarını da büyük bir
federasyon altında birleştirmeyi başararak Göktürk Devleti’ni kurdu.
Bumin Kağan, ölümünden önce ülkeyi doğu ve batı
olarak ikiye ayırdı ve Batı Göktürklerin yönetimini kardeşi İstemi Han’a
bıraktı. Daha sonra bu kardeşlerin soyundan gelen kağanların yönetiminde
batıda İpek Yolu üzerinden İran ve Bizans ile doğuda da tarihi düşman Çin
ile bir yandan ticaret, bir yandan da savaşlar devam etti.
Ergenekon Destanı - özet.
Kaynak:
http://utkuhamarat.com/useless/ergenekon.htm
Göktürkler öyküsünün devamı:
http://utkuhamarat.com/useless/gokturk.htm
ETRÜSKLERİN GİZEMİ
Etrüsk uygarlığının günümüz ekini
bakımından çelişkisi, şu esaslara dayanmaktadır:
O, bir yandan Roma ekinini etkileyerek,
onun, Avrupa ekini olmasında katkıda bulunur ve bizim manevî atalarımızdan
biri olur. Fakat diğer yandan, bu uygarlık gizemini sürekli korur. O,
henüz yaşayıp parladığı sırada böyle idi. Yok olduğunda ise, daha da büyük
bir gizeme büründü.
Çağımızda ona ilişkin birçok bilgiye sahip
olmamıza rağmen, o yine de bizim için birçok bakımdan anlaşılmazdır. Bu,
âdeta eski bir romanın, öteki kahramanlarının kendisi ile sürekli sohbet
ettiği; kendisinin ise ısrarla suskun kalıp, geçmişini, aslını
ve gerçek adını sükût geçen bir roman kahramanını anımsatmaktadır.
ŞİMDİ ONLARI NASIL
ADLANDIRMALI?
Bu yersiz bir soru değildir. Ancak
Avrupa’nın göbeğinde yaşamış olup, Yunanlılarla da, Romalılarla da temas
eden ve onların aracılığı ile bize büyük edebiyat malzemesi ulaştıran bir
millet hakkında bu soruyu sormak, tuhaf olsa gerek.
Yunanlılar, Etrüskleri “Tirenler” (Yunanca
Tyrhennes, Türkçe “Turan”,
“Turanlılar” anlamına gelir. S.K.) diye adlandırırlar. Ve bu isim güzümüze
dek Tiren Denizi’nin adında muhafaza edilir. Fakat Yunanlılar, bütün
Akdeniz’de faaliyet gösteren deniz korsanlarını da Tirenler diye
adlandırırlar. Bu arada, şarap tanrısı Dionisios bile bir keresinde
onların eline düşüp, zorbalarını yunusa çevirerek kurtulmuştur.
Eski zamanlarda bile Yunanlıların
Etrüsklere vermiş olduğu adın anlamı araştırılmıştır. En basit açıklama,
bu adı, efsanevî kral Tirrenos (Tyrsenos) ile bağdaştırmakta. Fakat böyle
ilkel bir köken (etimolojik) açıklaması hiç kimseyi tatmin etmemiştir.
Sözcüğün kökünde, “kule” anlamındaki
Yunanca “türzis” (tursisos) kelimesinin yattığı tahmin edilmiştir. Ve
gerçekten de, Etrüskler tarihe, kule benzeri tesisler inşa etmek ile
girmişlerdir. Ama bu köken açıklamasının da zayıf kaldığı ortada.
Etrüsklerin kendileri Yunanca mı konuşuyorlardı ki?
Bu nedenle günümüzde artık “tiren”
terimini, bütün Akdeniz havzasında geniş bir çapta yayılmış olan ve
örneğin, “tiran” (despot, zorba), “Turan”
(Etrüsk ana tanrıçası) gibi birçok değişik sözcükte bulunan “tir” kökü ile
bağdaştırma fikri ortaya çıkar. Ve -gerçi sadece Yunan-Roma geleneğinde
korunan- Etrüsk dilinde, sınırsız iktidarı simgeleyen, uyumlu “druna”
(veya “truna”) sözcüğü var imiş. Bu tür iktidar fikri ise, hem “tiran”,
hem de “Turan” sözcüğünde mevcuttur.
Bu esrarengiz halk, Lâtin dili geleneğinde
“Etrüsk” diye adlandırılır. Bu adın diğer şekilleri: “Tusk”,
“Etrur” (Romalılara göre: Tusci, Etrusci. S.K.), vesairedir.
Etrüsklerin, coğrafya haritasında da bu şekilde ebedileştirildiği malûm;
zira “Toscana”, bu ismin başka bir türevidir.
Romalılar “Etrüsk” adının menşeine ilişkin
soruyu yanıtsız bırakmışlar. Fakat buna karşılık, Yunanlılar onu kendi
dillerinin yardımı ile açıklamaya çalışıp, Yunanca “apo tu tüeyn”
(“kurbanlardan dolayı”) diye telâffuz edilen uyumlu sözcüklerini uygun
görmüşler. Gerçekten de, Etrüskler, kurban sunma tutkuları ile ünlü
imişler.
Kurnaz Yunan zekâsına bir örnek daha:
Kendi dillerinin yardımı ile bir Etrüsk kahramanının adının çözülmesi
-“apo (tu ges)”,- “yeraltından”. Etrüsk mitolojisindeki şeytan
Tages, yeni doğan bebek ile yaşlı ihtiyar arasındaki bir dış
görünüşe sahip imiş. Tages, M.Ö. 1. yüzyılda Lâtinceden çevirilip, “Etrüsk
Bilimi” adını taşıyan dinî kitapların yaratıcılarından sayıldığı için
Yunan-Roma dünyasında iyi tanınırmış. İşte, bu Tages yeraltından belirip,
insanlara, nasıl yaşamaları gerektiğine dair öğütler vermeye başlamış.
Ancak isim listesi bununla da tükenmiyor.
M.Ö. 1. yüzyılda Roma’da ünlü Yunanlı dil bilimci ve tarihçisi
Halikarnaslı (Halikarnassos) Dionisios yaşamakta imiş. Bu yazarın “Roma
Tarihi”ne göre, Etrüskler kendilerine “Rasenler” (Rasenalılar) derlermiş.
Günümüzde de sahiden Etrüsk yazılarında bu sözcüğe rastlanmıştır.
Sözcüğün, unvan sayfasındaki telâffuzu,
“zilk mehl rasnal”dır.
Etrüsklere ilişkin birçok konuda olduğu
gibi, isim anlamları da şu ana dek teklif edilen meallerin
bağdaşmazlığında açılmaktadır.
ETRÜSKLERİN
ARAŞTIRILMASI
Günün birinde eski Etrüsklerin
topraklarına ayak basar iseniz -ki bu artık o denli zor değil,- korunmuş
olan Etrüsk anıtlarının bolluğu sizi şaşırtacaktır. Onlar doğruca
yerdeler. Etrüsk ovalarının şimdiki sakinleri birçok eksi yapıtı
kullanmakta ve bu anıtlar müzeleri doldurmaktalar.
Fakat çok sayıdaki bilgi, bilgelik
anlamına gelmediği gibi; Etrüsk anıtlarının bolluğu da, Etrüskleri
anlamamız konusunda bir nitelik sıçrayışına neden olmamıştır.
Örneğin, bizler Etrüsk metinlerini rahatça
okuyoruz; ama içeriklerine dair yalnızca tahminlerde bulunabiliyoruz.
Tıpkı, kazı bilimcilerinin (arkeologların) her yıl keşfettikleri yeni
mezar, vazo ve heykeller, bizi Etrüskler ile “samimi” yapmadığı gibi.
Bizler yalnızca bir-iki santim daha ilerliyoruz. Ama Etrüsklerin öz
yapısını keşfedip tarihlerini iyi anlama amacımız, yine de hâlâ sisli
uzaklardadır.
Bu anlayışa yaklaşmanın tek yöntemi,
geçmiş yaşamın tablolarını -ki buna, eski Etrüsklerin dokunup, her birinde
yaşamlarının donakaldığı her türlü günlük eşya, sanat anıtları vb. dahil-
benimsemektir...
Âdeta, çok garip şeyler anlatıp anlaşılmaz
yazıları olan sessiz bir sinema filmini izlercesine.

M.Ö. 320. yılında Volsinia
(Valsinii) Etrüsk
yazı örneği. Etrüskler abeceyi,
kentinde üretilen bronz Etrüsk
aynasının Yunanlıların
yardımı ile Fenikelilerden
arka tarafı. Çok figürlü
kompozisyon, ödünç
almışlardır. Bu yüzden birçok
dünyadaki yaşam özünün fikrini
simgeler. tanıdık işareti
görüp, sözcükleri doğru
Küçük dairenin ortasında aşk
tanrıçası okuyabiliriz
(gerçi, tahminen; çünkü tam
Turan ile tanrısal eşi Atunis
yer almakta. telâffuzlarını
bilmiyoruz). Etrüskler sağdan
Bu aynadaki tüm diğer kanatlı
kişiler de sola, genellikle
aralıksız yazmakta imişler.
-Turan ile Atunis’ten farklı,
tüm Etruria (En eski yazı
örnekleri, Marsiliana’dan
için değil,- yalnızca sınırlı
bölgeler için çıkan bir
fildişi tabletteki yazıdır. Bu yazı,
önem taşıyan aşk ve bolluk
tanrı ile M.Ö. 700
yıllarına ait olup, 26 harfli bir
tanrıçalarıdır. Satir ile iki
panterin
alfabeden ibarettir. S.K.)
figürleri, kanatlı
yaratıkların içinden
kopup yükseldikleri dünyevî,
şehvanî
başlangıcı simgeler.
ETRÜSKLERİN DIŞ
GÖRÜNÜŞLERİ
Bu konuyu aydınlatmanın basit olmadığına
ikna olmak için birkaç sanat anıtını kıyaslamak yeterlidir. İşte, örneğin
(büyük olasılıkla evli bir çift için hazırlanan) pişmiş kilden imal edilen
büyük bir lâhit.
İlk bakışta, kuşkusuz, Etrüsklerin çekik
gözlü, elmacık kemikleri çıkık Asyalı olduğunu söyleyebiliriz. Bu
tahminin, edebiyat kaynaklarınca onaylanması, ilginçtir.
Tarih öyküsünün üslûbunu icat ettiği için
“tarihin babası” diye adlandırılan Herodotos (M.Ö. 484-430), Yunan-Pers
savaşlarını anlatmış olduğu eserinde, Etrüsklerin, denizden, gemilerle
Asya’dan İtalya’ya göç etmiş olduklarını bildirir. Demek ki, Etrüskler
gerçekten de Asyalılar?
Fakat işte başka bir örnek. Önümüzde,
yatağındaki sofra ziyafetinde başka evli bir çift bulunmaktadır. Bu anıt
da insan kalıntılarının başka bir barınağıdır. Tek farkı, yalnızca bunun
içinde külün bulunmasıdır, zira Etrüskler ölülerini yakmakta imişler.
Şimdi hüzünden arınıp, betimlenen yüzleri
inceleyelim. Acaba bu insanların Asyalı olduğunu söyleme cesaretinde
bulunabilecek biri var mı? Aksine, her hâlde, çağdaş bilim adamlarının,
böyle yüz tipinin günümüz Toscana’sında oldukça yaygın olduğu iddialarına
karşı konulamaz.
Gerçi, her iki anıt arasında üç-dört
yüzyıl zaman farkı var. Lâkin Etrüsk topraklarındaki halkın üç-dört yüzyıl
boyunca değişmediği hâlde, bir ırkın, tamamen başka ırka dönüşmesi mümkün
mü? - diye sorulur. (Kanımca, mümkün. S.K.)

Caere’deki bir lâhitten
görünüm. Volterra kentindeki
bir kül kabı kapağı. M.Ö.
1. yüzyılın ilk yarısı.
ETRÜSK KONUTLARI
Burada söz konusu olan, tabiî ki,
evleridir.
Esasında evler, sahiplerinin uğraşları,
aile ve toplum yaşamları, manevî ekinleri ile bir halkı başka bir halktan
ayıran olgulara ilişkin birçok bilgiler verebilirler. Hatta Etrüskler için
bu iddia iki katına geçerlidir. Başka bir millette, yaşayanlar için inşa
edilip ademî mevcudiyete (yok oluşa) giden fani türden ev ile, ölümden
sonrası için inşa edilip ezelî ve ebedî sonsuzluğun ölçüsü olan ev
arasındaki keskin zıtlığa az rastlanır.
Etrüsklerin icrasındaki bu düşünce, birçok
Avrupalı beyni heyecanlandırmıştır. Bu konudaki düşüncelere günümüzde
birçok güzel sayfa ithaf edilmiştir.
En parlak yazarlardan biri, David Herbert
Lawrens’tır. Yetenekli İngiliz deneme yazarı, “Etrüsk Yerleri” adlı
eserini, ölümcül derecede hasta olduğunu bildiği hâlde yazmıştır. Belki de
bu yüzden, Etrüsk mezarlarında bulunan yazar, acımasız sıtmanın yok ettiği
Toscana’daki Etrüsk ahalisi ile etkileyici bir akrabalık duygusuna
kapılmıştır. Ancak bu önsezi-itirafta, söz konusu eski uygarlığa dair
sarsıcı düşünceler çoktur...
Etrüsklere ilişkin benzer düşüncelere,
İtalyan ozanı Gabriel d’Annunzio (d’Annuncio)’nun “Ölü Şehirde” adlı
eserinde rastlanır.
Çok uzun zaman, fiilen 1950-1960’lı
yıllara değin, Etrüsklere ilişkin tüm bilgiler, mezar incelemelerine
dayalı idi. Onlar, Etrüsk uygarlığının özgün birer “kartvizit”ini
oluşturdular; sanat anıtlarının birçoğu oradan geldi.
Sırf ölü kentlerin (necropolis) değil,
Etrüsklerin yaşamış olduğu kentlerin (kadim şehir harabeleri) incelenmeye
başlandığı 1970-1980’li yıllardan bile fazlaca yeni bilgi edinilemedi.
Kadim şehir harabelerinde, en fazla sadece
iyi korunan temeller mevcuttur. Kalan her şeyi, dolaylı kanıtlara
dayanarak, hayal gücümüzle tamamlamak zorundayız. Bu dolaylı kanıtlar da,
mezarlardır.
Etrüskler evlerini ahşap ve pişmemiş tuğla
(kerpiç) gibi kolay yıkılabilen malzemeden inşa eder; mezarlıkları ise,
çoğunlukla taş yığınlarının içlerine oyarlarmış.
Erken tip evlere dair ayrıntılı bilgileri,
kül vazolarından elde edebiliriz. Kilden üretilen bu eserler, her şeyden
önce gerçek tesisat ve kullanılan
malzemeye ilişkin bilgi vermekteler. Bunlar bir nevi kerpiç kulübelerdir.
Bunların taşıyıcı yapıları, yatay kirişlerin örüldüğü dikey sırıklardan
ibaret olup; çatı yapısında ise, özellikle
böyle örülmüş temel iyice göze batmaktadır.
Etrüsk topraklarındaki eski yerleşimler
incelenmeye başlandığında, toprakta sıkça, bir zamanlar içlerine eski
evlerin dikey sırıkları konulan değişik boyutlarda daire, söbe (oval)
ve dörtgen oluşturan derinlikler keşfedilmiştir.
M.Ö. 6.-5. yüzyıl itibarı ile, Etrüsk
evlerinin dış süs görünüşleri, gittikçe Yunanlılarınkilere benzemeye
başlar. Ama bazı öğeler, ödünç alınmış sayılamayacak derecede özgündür.
Örneğin, bu, çatı tepesindeki bezemedir. Dorik
üslûbundaki sütun türünün şekli
özeldir. Mimarîde bu sıraya boşuna Toscana
üslûbu denmemiştir. Tipik Yunan dorik üslûbunda, sütun gövdeleri,
özel yastık şeklindeki temellere sahip değillermiş. Kapıların yapı
çerçevelerini de bu özgün öğelerden saymalı.
Bir Etrüsk evinin içine bakma imkânına
sahip olsa idik, onu tüm diğer milletlerin evlerinden ayıran ana özelliği
ancak burada keşfeder idik. Yunanlı tarihçilerinin aracılığı ile, bize,
tüm odaların açıldığı merkezî mekân niteliğindeki avlunun (atrium),
Etrüsklerce icat edildiği efsanesi ulaşır. Ardından bu öğe,
Yunan-Roma evinin temelini oluşturur. Yunanlı bilge Posidon’a (Posidonus.
S.K.) göre, Etrüsklere avlu, her evde çok sayıdaki kölelerin gözetimi için
gerekli imiş. Avluda bulunarak, fiilen tüm odaları takip etmek mümkün
imiş.
Ne yazık ki, bu keşif hakkında bile sadece
dolaylı kanıtlardan yargıya varabiliriz. Örneklerden biri, küçük ev
şeklindeki bir kül kabı korunaklığıdır. Çatının altındaki merkezde, evin içine giden gedikli dörtgen görülmekte. Avlu,
bu gediğin altında yer almakta imiş. Avlunun dış görünümünü, ön duvarcığı
yıkık olan bir Etrüsk mezarı sayesinde çok iyi tasavvur edebiliriz.

Volcii’den kulübe
şeklinde 3. yüzyıldan Caere kentinde bir mezarlık.
Duvar Tarquinia’da Merkarechi mezarlığı.
bir kül kabı. M.Ö. 8
yüzyıl. ile sütün bezemeleri fresk değil, rölyeflerden
ibaret. M.Ö. 3. yüzyıl.
ETRÜSK SANATI
Etrüsk sanatı, o yaşamın bambaşka bir
türden aynasıdır. Bu sanatın sırlarını bilmeden, çok büyük bir yanılgıya
düşülebilir. Değişik çağlara ait Etrüsk portreleri bunun kanıtıdır.
Betimlenen kişinin yüz özelliği çalışması, belirli bir alandaki bir ulusun
başka bir ulus ile değişmesi kaydı değil, farklı zaman kesitlerindeki
sanat özelliklerine bağlıdır.
Etrüsk sanatı âdeta sürekli yabancı
giysiler denemiştir. İlkin doğu sanatını takip etmiş, sonra sıra Yunan
sanatına gelmiştir. Bunun yanı sıra, aşama aşama farklı üslûpların da:
Eski Yunan, erken, yüksek, geç klâsik... dönemlerinin değişimini
gözlemlemekteyiz. Ardından ise, Apenin Adası’nın sakinleri olup, Etrüsk
halkı olmayan İtaliklerin devri başlıyor.
Ve Etrüsklerin sanattaki nasibinin,
taklitçilik olduğu sanılabilir; kendileri özgün hiçbir yaratmamışlar. Ama
böyle bir yargı âdil midir?
19. yüzyılın sonunda Avrupa bilimi, Etrüsk
sanatını yüceltmekten, son derece taklitçi, “Yunan kuyruğunda örülmüş”
olarak aşağılamaya geçişi ile zaten yanıldı. Etrüsk sanatının
olağanüstülüğü, şaşırtıcılığı, tazeliği ve hatta çağdaşlığının (bu,
“yalan” dolu 20. yüzyıl için bile geçerli!) bile herkesin gözüne
girebilmesi için Birinci Dünya Savaşının akabinde Avrupa’nın sanat
yaşamında güçlü bir ekin değişikliğine gereksinim vardı.
O günden beri, Etrüsk sanatının
muzafferane yürüyüşü, güzele değer
verenler ile sanat bilginlerinin estetik duygularının hâkimiyeti başladı.
Etrüsk anıtlarında dışavurum
(ekspresyonizm), izlenimcilik (empresyonizm) vs. -onun yardımı ile, 20
yüzyıl resim sanatının klâsik geleneksel çerçevelerinden çıkmaya
çalıştığı- her öğe kolayca bulunabilir. Ve Etrüsk sanatınca
gerçekleştirilen birçok sanat keşfi, güzelliğin klâsik normlarının yadsıma
sınırlarında bulunmaktadır.
Etrüsk sanatı kendi estetiğini yaratır.
Bir Etrüsk anıtına bakarken, onu yaratan ustanın, gözlerimizde âdeta
geçiciliğin -hareket, uçuş, dans vb.- hissini doğuran tüm adımlarındaki
parlak düşünce gücünü inkâr etmemiz zordur. Etrüsk sanatının özel
gücü ve örneğin, Yunan sanatından farkı budur, diyebiliriz.
Geçiciliğin hissini yaratabilmek uğruna,
usta sık sık anatomik doğruluğu saptırma yoluna gider; ama biz artık ikna
edilmiş olup, bu hissin, nazarımızda başka bir şekilde değil de, ancak
salt bu şekilde maddeleşebildiğini anlarız.

Kanatlı tanrılar şehit
kahramanın vücudunu taşımaktalar. Günümüzde Marsiliana
civarında yer alan meçhul bir
Süs muhafazası için kullanılan
üstüvane (silindir) şeklindeki Etrüsk
kentinin mezarlığında bulunup, 7. yüzyılın son
figürlü kutunun tutamağı. İki
zırhlı erkek, bir insan gövdesini çeyreğine ait muhteşem
özel bir altın toplu iğne. Süsün
taşımakta. Bunun, onlar için
ağır bir iş olmadığı anlaşılıyor. yapısal özelliklerini
işleyen usta, gerçek üslûplu resim
Kendileri sanki acele
etmeksizin yerde yatanı yeni yeni taslağı yaratıp,
derin anlamlı bir alt konu da ekliyor.
kaldırmış olup, şimdi uçmaya
hazır durumdalar. Zira bunlar Bir dizi ördeğin zarif bir
şekilde sallanarak yüzdüğünü
kanatlı tanrılar. Bu nedenle
ağırlık hissi yok. Fakat bu öbekteki görmekteyiz. Ve işte,
ördekler artık kendilerini taşların
en etkileyici öğe, ortadaki
şehit kahramandır. O, insanlık dışı üstünde pusuda bekleyen
iki canavarın bulunduğu
çaba ile ölümden kurtulmayı
denemiştir. Bizler, onun bu son ırmağın
sekili (dibi kayalı) yerdeler. Karışıklık, mücadele...
çabalarının izlerini taşıyan
donakalmış bedenini -sıkı bir şekilde ve hayatta kalan, sakince
yoluna devam ediyor. Kabarık
kapalı ağzı, kapalı gözleri,
karnındaki açık yaranın üstünde su ile küçük koyun
sessizliğin karşılaştırması, sarsıcıdır.
bulunan eli- görmekteyiz. Ve
yalnızca aşağıya doğru dalgalanan
saçlar, hâlâ yaşam belirtisini
anımsatırlar. Ancak bu, Etrüsk
ustasının söylemek istediği
son söz değildir. Cansız gövdeyi özenle
tanrılar kaldırıp
götürmekteler. Bu nedir, merhamet mi? Büyük
olasılık ile, basitçe yaşam ve
ölüm dışında, daha büyük bir şey.
ETRÜSK GİYSİLERİ
Etrüsklerin giysileri de, ekin oluşmasının
ve yeni, düşmanca bir ortamda açılıp yayılmasının özgün öyküsüdür.
En erken giysi tipi, M.Ö. 2 yüzyıla kadar
Etruria’da yaşamakta olan eski hayvan yetiştiricilerine özgü, hafif
işlenmiş hayvan derisinden olanıdır.
Eski çağ, giysideki düğmeleri tanımayıp,
onların yerine, değişik metallerden üretilen farklı büyüklükteki fibül
(fibula) adlı özel toplu iğneler
kullanırlarmış. Zamanla, modanın ayırıcı niteliğine bağlı olarak, bunların
şekli değişirmiş. Metalin değeri, bezemenin sivriliği ve nihayetinde,
giysi üzerindeki süs varlığına göre, kişilerin toplumdaki ağırlığı
belirlenirmiş.
Örneğin çobanlar, ucuz bronz dökümlü,
basit işlenmiş, büyük, kunt toplu iğneler kullanırlarmış. İğnenin ağırlığı
ve ölçüleri, ağır, elâstik olmayan derileri tutmaya yararmış. Eski kutsal
işaret olarak, bu giysi türü, kurbanlık hayvanların iç organlarına göre
geleceği tahmin etmek ile uğraşan kamlarca (haruspici)
korunurmuş. Çobanların taşımakta
olduğu tutulus adlı özel kalpak, ileride, yüksek tabakaya aidiyetin önemli
göstergesine dönüşmüş. Etruria’da “soylu”nun anlamı, “mucizeli güç
kaynağına yakın olan” ile eş değermiş.
Etrüskler, özellikle de tarihlerinin erken
dönemlerinde, günlük eşyalarını su kuşları tasvirleri ile bezerlermiş.
Kuşlar, birçok ulusun bereket simgesi imiş. Bu nedenle eşyaların figürler
-örneğin küçük ördekler- ile bezenmesi, çocuk bakımından mutluluk dileği
anlamına gelirmiş. Bu simgeler, ustanın yeteneğine bağlı olarak, çok
düşünceli kompozisyonlara da dahil edilebilirlermiş.
Etrüsk devletlerinin oluştuğu M.Ö. 8.-7.
yy.’da, toplum içerisinde, iktidarı, zenginliği ve yönetim işlevlerini ele
geçiren bir tabaka oluşur. İlk zamanlarda bu kişiler özel giysiler giyer;
başta yalnızca geleneksel malzemenin işlenme niteliği ile, ardından ise
yabancı moda takibi ile de ayırt edilirler.
M. Ö. 5. yüzyıldan başlayarak, kadınların
aşırı süs ile bazı önemsiz özgün yerel giyim öğeleri sayılmaz ise, Etrüsk
giysisi tümü ile Yunan giysisine dönüşür. Her ne kadar, bir Etrüsk kentine
gelen bir Atinalı için bu moda oldukça taşralı görünümde imiş ise de. Bu
moda Atina’da çoktandır geçmiştir...
M. Ö. 4. yüzyılda Etrüskler için gittikçe
başarısız olan Roma savaşları yavaş, ancak sürekli olarak Etrüsk yaşamının
bütün alanlarına yeni alışkıların girmesine sebep olmuştur.
M. Ö. 3. yüzyılda Roma önünde Etrüsk
giysileri de “pes” etmiştir. Roma millî giysisi sayılan togalı figürlerin
giymiş olduğu “togatüsler” (togatus), Etrüsk mezarlıklarındaki fresklerde
bile çoğunluktadır.

Dua eden Clusialı bir
hükümdarın Kam. M.Ö. 6. yy. ait bronz Doğu etkisinin doruğa
ulaşıp, Etrüsk giysilerindeki
kil figürü. 7. yüzyılın
ortalarında heykelcik. Göğüslerinin sol yerini Yunan
modasına bıraktığı M.Ö. 6. yüzyılda,
bu figür, hükümdarın kül
kabını kısmında özel toplu iğne iktidar başındaki
zümrenin temsilcileri artık böyle
bezemiştir. Resimdeki erkek,
özel gösterilmiştir. Başında, görünüyorlarmış.
Resimdeki, Caereli bir yöneticidir.
bir giysi -ince işlenmiş deri
harmani- kalpak şeklindeki eskiden Yöneticinin giysileri,
bezeli kumaştan dikilen ince
giymiştir. Bu tasvire
bakarken, kalma özel bir şapka var. ketenden ibaret.
Ayağında, doğuya, özellikle Lidya’ya -ki,
ister istemez eski Sümerlerin
küçük zaten
Herodotos’a göre, Etrüskler buradan İtalya’ya göç
heykel figürlerini
anımsarsın.
etmişlerdir- has, burunları yukarıya doğru kıvrık, uzun
çizmeler var. Katlanır
(“kurul” adlı) koltuk, Roma devrinde, en yüksek iktidarın simgesi
olacaktır. Klâsik çağda (18.-19. yy.), bu tür mobilya, çar ve soyluların
saraylarında yaygınlaşır.
TOPLUM HAYATI
Tarihin asırlık yazı geleneklerinde,
değişik milletlerin tasavvurlarında, simgeler veya suretler sayesinde
çeşitli ekinlerin özünü oluşturan basma kalıplar
meydana gelmiştir. Bunlar Fenikeliler için şiir ve ticarî
kuruluşların kahramanlık tarihi; Yunanlılar için us (entelektüellik) ve
güzelliğin yaratılışı; Romalılar için sadelik, nitelik,
basitlik, dönüşümsüz süreklilik ve
benzeridir.
Etrüsk yaşamının timsallerinin aranması,
eski çağı telâşa düşürmüştür. Erken
Hristiyanlar Etruria’yı “batıl inançların yurdu” diye adlandırırlar. Yeni
doğmakta olan Hristiyanlık, olumsuz olmasına karşılık, Pagan (puta tapan)
dinlerinden birini böylesine üstün değerlendirmiş; hakikat, bu fikri
onaylamıştır. Etrüsklerin çağdaşları, onları her zaman yüksek dereceli
falcı ve okült bilginleri olarak görmekte imişler.
Eski çağlarda, din, insanın her adımını
ısrarla takip etmiştir. Onun
yardımı ile, toplumun bilimsel yönetimin gerçekleştirildiği söylenebilir.
Her şeyin bir tasarıma göre oluştuğu bir kader söz konusu imiş.
Örneğin, Etrüsk uygarlığı, şartlı olarak
“yüzyıl” diye adlandırılan 9-10 zaman dilimi sonra sona ereceğini göz
önünde bulundurarak yaşamıştır. Nihaî sonuç, her Etrüsk devletine,
ailesine, insanına bağlı imiş. Ve ölüm sonrası kendisine hesap sormak
amacı ile insanın her hareketini özel “yaşam kitabı”na kaydeden özel
şeytanlar yazılanın yerine getirilmesini takip ederken, etrafındaki
dünyaya bambaşka gözlerle bakarsın. Bizler de, Etrüsk medeniyetinin
yükseliş ve düşüşlerini buna uygun değerlendirmeliyiz.
Etrüsk toplum hayatının baskın öğesi,
topyekûn dinî törendir. Etrüsklerin yaşamış olduğu kentler, düzlüklerin
arkasında yükselen yaylalarda yer alırlarmış. Dünya ülkelerinin
yöneltimine göre inşa edilen kent kuruluşları ve ardından kendi dörtgen
ana yol setleri ile kentlerin kendileri de, erkenden, büyük evrenin küçük
benzerleri olarak algılanırlar. Ana caddelerin kesiştiği merkezde (bu
sistemi benimseyen Romalılar, bu tasarımı “cardo” ya da “decuman” diye
adlandıracaklar), gizemli bir yer sayılan kralın sarayı bulunmakta imiş,
ki gece gök cisminin dizemlerine (ritm) göre, buranın hükümdarı,
vatandaşın kendisi imiş. Bu merkezden, kuzey-güney, batı-doğu istikametlerine doğru kralın
gücü, iktidarı yayılmakta imiş.
Kral ve akabinde cumhuriyet zamanında
yüksek devlet memurları (magistratlar), doğaüstü güçlerinin yeryüzündeki
sözcüleri imişler. Kendileri, onları âdeta yeraltından çıkarıp, dünyaya
gelişim, hasat ve hayvanlara yavrulama bereketi verirlermiş. Bu nedenle
kent duvarlarında mutlaka, yılın büyük zamanında döşeme ile kapalı olan
bir derinlik (Çukur. S.K.) bulunurmuş. Orada insan, hayvan ve bitkiler
yaşamakta imiş. Oradan cehennem öteki dünya ile iletişim kurulmakta imiş.
(Romalılar Etrüsklerin inançlarından “mundus” kavramını alırlar. Mundus,
öteki dünya ile bu dünya arasında geçişi sağlayan bir çukurdur. Mundus
sözcüğünün, Etrüskçeden geldiği düşünülür. Etrüsk aynalarında görüntü
tanrıçası Munqu’nun adı geçer. Zaten Lâtincede “mundus”un ilk anlamı,
“kadın görüntüsü” demektir /diğer anlamları ise, “gökyüzü” ile “dünya”/.
Roma inançlarına göre “dinî” günlerde Mundus açılır, ruhlar buradan bu
dünyaya gelirlermiş. S.K.)
Kent alanı kutsal sayılır; ancak bunun
için onu kalan dünyadan özel bir (dinî) tören ile ayırmak lâzım gelirmiş.
Ardından duvar dikileceği hattan, özel bir evlek açılırmış.
Herhangi bir faaliyetten önce, tanrıların
iradesine ilişkin bilgi edinmeli imiş. Fallar, sık sık şekil değiştiren
doğa olayları gözlemlerine dayanmakta imiş. Bu dikkatli gözlemler
sayesinde, günümüz bilimin bile değer verdiği, tatbikî yaşam açısından
birçok yararlı şeyin de fark edildiğini belirtmeliyiz.
Etrüsklere göre, kurbanlık hayvanların iç
organlarına bakılan fallar, özel bir etkiye sahiplermiş. Falcılıkla, en
çok değişikliğe maruz kalan organ sayılan karaciğere öncelik tanıyan
falcılar uğraşırlarmış. Falcı okullarında eğitim aracı olarak kullanılan
bronz karaciğer modelinin keşfi sayesinde, falcının
çalışmasını iyi tasavvur edebiliriz. Karaciğerin tümü, belirli bir
ilâh ile bağlantılı alanlara ayrılmış olup, bu işlem gerekli yazı ile
belirtilmiştir. Karaciğerin belirli bir alanın değişmesi (bunu ise,
Yunanlı ile Romalı bilim adamlarının çalışmaları sayesinde korunan “Etrüsk
Bilimi”ndeki alıntılardan biliyoruz), belirli ilâhın, soru soran kişiye
söyleyeceği bir şeyi olduğu anlamına gelirmiş.
İktidar sahibi uzaktan tanınırmış. Borular
çalar, insanlar bağırır, yalnızca aynı yönde düzensiz biçimde hareket eden
kalabalık insan yığınından çıkan gürültü duyulurmuş. Bütün bunlar, yüksek
devlet memurlarının etrafında olup bitermiş. “Pompa” (“pompalı”, “pompa
ile”) sözcüğü, böyle bir töreni betimlemek için en uygun olan sözcüktür,
ki zaten bunun Etrüsk kökenli olduğu sanılır. Etrüsk toplum hayatının bu
nitelikleri, onun kendisine özgü tarzı oldukça belirgin bir şekilde
betimlediği düşünülür.

Tarquinia fayton
mezarlığındaki fresklerden bir bölüm. Augurların mezarlığından bir
sahne. Başında torba olan adamı bir
M.Ö. 5.yy. Brandası bile olan
çift katlı bir tribüne yerleşen köpek rahatsız ediyor. Zavallı,
kendisini tutan, Fers (bilim adamları,
seyirciler, atletizm
yarışmalarını izlemekteler. Her şey “persona” /kişi/ sözcüğünü
bununla bağdaştırıyorlar) adlı maskeli
tümü ile Yunanlılardaki gibi.
Kadınların başlarındaki bir zat yüzünden kaçamıyor.
Etrüsklerin acımasızlığına ilişkin eski
(“titulus” adlı) şapkalar,
dikkat çekicidir. Ayrıca, burada zamanlarda sıkça söz edilirmiş.
Fakat kendisinden başlayan uzun
çok güçlü bir toplumsal sonra
sınıf ayrımı gözetiliyor. varoluştan önceki dünyevî ömrün
kısalığı bir anlık olduğundan,
Zengin elbiseler giyip
tribünün üst tarafında oturmakta Etrüsk için yaşamın genellikle
ölümden sonra başladığı göz önünde
olan asiller, ağırbaşlılıkla
sohbet ediyorlar. Ayak takımını bulundurmak gerekir. Bu nedenle,
gerçekleştirilen dinî törensel
temsil eden köle veya bağımlı
durumda (sıkça tamamen cinayetin, bazı durumlarda sevap olarak da
incelenebileceği açık.
giysisiz) olanlar ise,
tribünlerin altına sokulmuşlardır. Ama insanın ölümle oyunlarını
Etrüsklerden benimseyen pratik
Romalılar, bunu gözde eğlenceye dönüştürürler.
Roma halkının
gösteri tutkusu, kim bilir kaç
insan hayatına mal olmuştur!

Eski Valsinilerin Orvieto’nun
Golini 1’de bulunan bir mezarlık. Toscana’daki bir Etrüsk
yüksek devlet memurunun lâhdinin
Etrüsk tasavvurlarındaki
cehennemden bir sahne. Seçkin bir ön kısmı. Yüksek devlet
memuru arabada oturmakta, küçük
ortam, kutlama, eğlence ve
solda, tahtta, cehennemin kral ve mahiyeti kendisine eşlik
etmekte: Arabaya, mektup tahtası
kraliçesini görüyoruz.
Etrafta, soylu Etrüskler için yemek pişiren tutan bir memur
binmekte, mahiyet önden gitmektedir.
çıplak köleler dolaşmakta.
Soylular giyiniktir.
AİLE
Etrüsk ailesine ilişkin bilgilerimiz,
genellikle kazı bilimi ile resim sanatının temellerine dayalıdır. Ancak
genel olarak Etrüsk toplumundaki kadının statüsünün (Tıpkı İslâm öncesi
anaerkil Türk toplumunda olduğu gibi. S.K.) çok yüksek olduğu gerçeğine
şaşkınlık ile sınırlı kıt sayıdaki bilgi, bize Yunan-Roma edebiyatı
sayesinde ulaşmıştır. Hatta yaşam şeklinin erkeklerce değil, kadınlarca
belirlendiği söylenir.
Babalığın sıklıkla zor tespit edilmesi
yüzünden, Etrüsklerde akrabalık, anne tarafından yürütülmekte imiş.
Yunanlı bilim adamı Teofrast M.Ö. 4. yüzyılda böyle yazar. Ve M.Ö. 6.-5.
yüzyıl mezar fresklerine bakılacak olur ise, bu sözlerin kanıtını
görülecektir: Neşeli ziyafet yatağında bir örtü altında yan yana yatan
kadınlar ile erkekler, özgür danslar vb.
Lâkin görünürde, Etruria’daki gerçek
durum, 18. yüzyıldaki Avrupa saraylarının sakin eğlencelerini az
anımsatır. Burada söz konusu olan, ailenin toplum hayatındaki hukukî ve
iktisadî durumu ile ilintili karmaşık meseleleridir.
Etrüsk örneklerine dayanarak, Avrupa
bilimi henüz 19. yüzyılda, kadının, âdeta nesil silsilesinin ölçüm noktası
ve bununla birlikte, toplum yaşamının her türlü düstur ölçütü olduğu anne
hakkı kuramını oluşturur.
Etrüsk hanedanına mensup olan Roma
krallarının tarihleri, tabiat yasalarına uygun bu düzeni onaylar: Miras
anne tarafından geçer ve Kadim Tarquin
(Tarquinus,
Tarchon. S.K.), Servius Tullius ve Onurlu
Tarquin’in yaşamlarında kadınlar hayatî
bir rol oynar.
Ancak bizim temel kaynağımız olan kazı
bilimi malzemesine bakılacak olur ise, güzümüzde bu durumu anlamak daha da
zor. Örneğin, Etrüsk uygarlığının doğuşu esnasında, yayladaki geleceğin
kentlerinin en eski kurganlarında, olağanüstü saygı gösterilen bir grup
kadın cenazesi göze çarpmaktadır.
Daha sonra, Etrüsk kent-devletlerin
büyümeye başladığı süreçte, Etruria’nın
tarihi boyunca en gösterişli hükümdar defin törenlerinin
gerçekleştirildiği ölü kentlerinde, kadının tanrıça rolü oynadığı defin
törenleri çoğunluktadır.
Gerçek mezarlıklara dönüşen M.Ö. 7.-6. yy.
defin törenlerindeki karmaşık mimarî tesislerde, kuşkusuz hükümdar olup
defnedilen bir erkeğin, bir ilâheye (kadın tanrıça) dönüşmesinin dinî
töreni gerçekleştirmekte imiş. Bu, anne-tanrıça gövdesine dönüşüm yolu
ile, ölüm sonrası yeniden var oluşu teşkil eden yeniden doğuş imiş.
Bu durum, hükümdar mezarları kadar
gösterişli olmayan defin töreninde de gözlenir. En yakın zamanda yeniden
doğması umudu ile, ölünün küllerinin bir kap içinde mezar-ocağa
(anne-tanrıçanın bağırsağı) gömülmesi söz
konusudur.
M.Ö. 6. yüzyıl sonlarında
Caere
(Türkçe okunuşu, Tsere. S.K.) ile Kartaca
arasında imzalanıp, Etrüsk ve Puni dilinde olması yüzünden iyi anlaşılan
sözleşme, erkeğin düşük statüsünü resmeder. Bu sözleşmede, güçlü bir
devletin hükümdarı, kendini, itaat edip tamamı ile bağlı olduğu tanrıçanın
kölesi ilân eder.
Kadının gerçek yaşamdaki olağanüstü yüksek
statüsü, onun, öteki dünya ile bağlantısı tarafınca desteklenmektedir.
Hatta cinsiyet simgeciliğinde, başlıca kadının, evin (geniş anlamda,
evrenin) sahibesi; erkeğin ise, neslin devamı için kendisinden beklenip
yerine getirmesi gereken görevin devimsel icracısı olduğu anlayış geçer.
M.Ö. 5. yüzyıl mezarlarındaki bu tür hukukî ayrımlar, kadınların
lâhit (daha saygılı, ev fikri de aynıdır), erkeklerin ise taş banka
defnedilmesi ile vurgulanır.
İşte, M.Ö. 5. yüzyıla ait çocuklu bir
kadının tahta oturmuş şeklindeki taş kabı (kül, başın altındaki derinlikte
bulunur). İlk bakışta, evrensel sanat için tipik olan, ama bir Etrüsk
tarzında işlenmiş anne konusu görülmektedir. Bu yalnızca bebeğini
ninni söyleyerek uyutan bir anne değil, kucağını açmış olan ölümdür...
Ancak, yeni bir yaşam için yeniden doğuşun kaçınılmazlığının söz konusu
olduğunu unutmamalıyız.
Kuş tutan bir oğlan: Bu belki bir şeytan
tasviridir (Tages’i anımsamalım)? Fakat önemli olan, onun, çocuk olarak
gösterilmesidir. Ki bu, iyi bir anatomi bilgisi ve betimlenen varlığa
karşı duyulan sevgi ile yapılmıştır.
Ve nihayet, Etrüsklerin ana kadın
tanrıçasının (sanat malzemesinden yargıya varacak olur isek, genel olarak
ana tanrıça), dünyayı tiranca yöneten aşk tanrıçası Turan olduğunu
anımsayalım.

Tarquin’deki resimli vazo
mezarlığında bulunan M.Ö. 6 yüzyıla ait, Fal bakılan
kara ciğerin bronz modeli.
her yaşta soylu Etrüsklerin
katıldığı bir kutlama.
ÇALIŞMA
Etrüsk uygarlığının gerekli açılarının tüm
boyut ve kapsam tahlilini yapmak isteseydik, bu bölüm, çok büyük
olabilirdi. Ama belki bu yol uygun
olmazdı. Yalnızca şekil olarak eşsiz görünenler üzerinde duracağız.
ZİRAAT
Etrüsk koşullarında toprak sürmek son
derece zormuş. Burada topraklar serttir. Onları ekim için hazırlamak
üzere, toprağın üst tabakasını bazen dokuz kez kazmak gerekirmiş. Bu
yargıya, Roma devrinde, artık toprak sürmek için kullanılan kusursuz
âletleri göz önünde bulundurunca varılmıştır. Özellikle kara saban olarak
eğri bir değneğin kullanıldığı erken Etrüsk çağında bunu yapmak, daha da
zormuş.
Verimli toprak katmanının altında
ziraatçıyı pusuda beklemekte olan tehdit, Etrüsk bölgesine özgü toprak
yapısına bağlı imiş. Magma türleriyle kaplı topraklar ve Etruria’da bol
miktarda bulunan taze sular, kendine özgü bir şekilde birbirini
etkilemekte imiş.
Bir yandan Apenin Dağları’nın
yamaçlarından akan su selleri (dereleri) her zaman yüzeyde dar ve derin
boğazlar (kanyonlar) oluşturmayıp, yerin altında kanallar, bazen de göller
oluşturabilirlermiş. Diğer yandan, taş kitlelerin engellemesi yüzünden,
toprak, yağmur sellerini düzenli bir şekilde ememez imiş. Bu koşullarda,
toprak yapısını bozan (ama ziraat ile uğraşırken, bundan nasıl
kaçınılabilir?) her insan faaliyeti, toprağın çabuk oksitlenip
batağa dönüşmesine sebebiyet verirmiş.
Etrüskler bu durumdan, dallanmış yer altı
sulama sistemi sayesinde ile kurtulmuşlar. Bu, büyük ölçekli bir çalışma
imiş; çünkü sulama sistemi birçok Etrüsk devletinin toprak alanını
kaplayabilirmiş. Bazen bu doğrultuda ormanlar bile ortadan kaldırılırmış.
Doğa yaşamına hassas uyumu ile, onun
becerikli, korunaklı biçimde geliştirmeleri sayesinde, Etrüskler, bataklık
ve malaryadan ibaret olan
ülkelerini, çiçekli bir bahçeye dönüştürebilmişler. Yavaş yavaş Etruria’yı
fetheden Romalılar, onu yeniden sıtma ocağına çevirmişler. Onlar, amacını
anlamadıkları Etrüsklerin sulama sistemlerini alıştıkları gibi kullanmaya
kalkışmışlar. Oysa burada bu hareket, intihar ile eş değer imiş.

Toprak sürme. Arezzo’dan bir
bronz heykelcik. Sarteano bölgesinde bulunan M.Ö. 6.
yüzyıla ait bir eser.
MADENCİLİK
Eskiden Etruria gerçek bir yeraltı
hazinesi imiş. Burada ilkin bronz, ardından da demir eritmek için gerekli
olan her şey varmış. Burada süs eşyaların imalâtı için gereken gümüş ve
altın, deri vs. yapımı için gereken şap bulunurmuş.
Etruria’nın birçok yerinde maden
çıkışlarına rastlanır imiş. Fiilen, her Etrüsk devleti kendi maden
ocağına (baz) sahip imiş. Ama özellikle Akdeniz’in kuzey-batı bölgesi
büyük önem taşımakta imiş. Bu, Elba Adası ile ona ait Apenin Dağları’nın
ön dağ kısımlarıdır, ki bunlar da zaten Maden Dağları (Maden İçeren
Dağlar) diye adlandırırlar.
Bu maden bölgesinin kendine özgü başkenti,
Etruria’nın deniz kıyısında bulunan tek büyük kent merkezi olan Populonia
(Populonio)
Limanı imiş. Burada çok büyük miktarlarda maden
eritilirmiş. Bunun bir kısmı Etruria’da, diğer önemli bir kısmı ise
gemilerle Yunan ve Punik şehirlerine nakledilirmiş.
Metalin/madenin eritilmesinden sonra
öylesine devasa cüruf dağları kalmış ki, 20. yüzyılın 20’li yıllarında
bunlardan metal üretimine başlanmıştır. Bu bir yandan Etrüsk ölçülerinin
göstergesi olup, diğer yandan hiç de mükemmel olmayan eski çağlardaki
maden eritme teknolojisinin kanıtıdır.
Bronz döküm sanatında inanılmaz
yüksekliklere ulaşan Etrüsk eserlerine Atina’da bile değer verilirmiş.
Ufalama teknolojisi bakımından altından yapılan kuyumcu süsleri ise,
günümüzde bile ruhu fethederler.

Bakır eritme ocağından
kalıntılar.
Etrüsk ustalarının kollu bronz şamdanları.
M.Ö. 5.-4. yy.
ETRÜSKLER NEREYE
GİTMİŞLER?
Kendi öğretimlerine uygun olarak,
Etrüskler, çağdaş takvime göre, M.Ö. 1. yüzyıl sonuna doğru yok olmuş
olmalılar. Bu böyledir. M.Ö. 1. yüzyılda, eskiden Etrüsklere ait olan
topraklarda, Roma ekini artık mutlak hâkim imiş. Etrüsk dili
konuşulmamakta, Etrüsk eşyaları üretilmemekte imiş. O günden beri, bunun
ne anlama geldiği konusunda değişik tahminler yürütülürmüş.
Etrüskler hakkındaki anıların silinmemesi
amacı ile, daha M.Ö. 1. yüzyılda, Romalı Claudius (imparator olmadan
önce), Yunanca, Tyrrhenika adlı, 20 (bazı kaynaklara göre, 25)
ciltlik ciddî bir eser yazmıştır. Orada, bütün bir ulusun,
uygarlığın, ekinin yok oluşunun bir şekilde açıklanmış olduğu âşikârdır.
Ancak ne yazıktır ki, bu eser günümüze dek muhafaza edilememiş.
Akabinde, Etrüsklerin sıtmadan öldüğü
tahmin edilmiştir. Fakat büyük çaptaki ve korkunç neticeleri olan sıtma
salgınlarına mukabil, bu tahmin, Toscana’daki yaşamın hiçbir zaman tamamen
sönmediği, aksine, parladığı gerçeğine ters düşmektedir.
Öyle ise, Etrüsklerin yok oluşu ne ile
açıklanabilir? Her şeyden önce, fikir düzeni ile. Yapısı açısından Etrüsk
ekini seçkinlerin ekini olup, toplumun en üst tabakasını dahil ederdi;
onun yok oluşu ile, ekin faaliyeti ve yeniden üretme olgusu kesilir, ancak
yaşam sona ermezdi. Böylece, insanlar bir devirde uykuya dalıp, başka bir
devirde uyanabilirler ve bu konuda uyarıldıkları için buna
şaşmayabilirlerdi.
Resmedilen çarpıcı tabloya bakmaksızın,
bizler bu durumda Etrüsklerin başına gerçekte bunun geldiğini şimdi çok
iyi anlıyoruz. Başka bir deyişle ile, Etrüskler hiçliğe gitmişler, hayat
ise devam etmiştir; ama artık onlar olmaksızın, çünkü oyunun kuralları
değişmiş ve oyunda onlara yer yokmuş. Dünyayı artık Roma yönetmekte imiş.
ETRÜSK TARİHİNDEKİ
EN ÖNEMLİ OLAYLAR
M.Ö. 2. yüzyıl - İtalya’daki bronz ekini
çağı
M.Ö. 12. yüzyıl - Demir üretiminin sırrını
bilen Orta Avrupa halklarının İtalya’ya akınları
M.Ö. 1000. yıl civarında - Etruria
topraklarında, Etrüsk ekinin öncüsü olacak olan Villanova ekinin oluşması
M.Ö. 800. yıl - İtalya’nın ilkin
Fenikeliler, ardından da Yunanlılarca sömürgeleşmesinin
başlangıcı
M.Ö. 700. yüzyıl - Etruria’da
kent-devletlerin oluşumu
M.Ö. 616-509 yılları arasında - Roma’yı,
Etrüsk hanedanından gelen krallar yönetir
M.Ö. 500. yıl - Etrüsklerin, Latio
denetiminin kaybı
M.Ö. 474. yıl - Etrüskler, Yunanlılar ile
yapmış oldukları Cimae (Cumae)
deniz savaşında yenilgiye uğrayıp, Campania’daki
sömürgeleri ile bağlantılarını kaybederler
M.Ö. 400. yıl civarında - Gallerin
(Keltlerin) Orta Avrupa’dan İtalya’ya akınları, Po Nehri vâdisindeki
toprakların Etrüsklerce kaybı
M.Ö. 396. yıl - Romalılar, ilk Etrüsk
devleti olan Veii’yi ele geçirirler
M.Ö. 310. - Romalıların İç Etruria’ya
akını ve Etrüsklerin yenilgisi
M.Ö. 293. yıl -
Caere’nin Romalılarca yıkılışı
M.Ö. 278. - Volcinium’un fethi ve yok
edilişi
M.Ö. 90.-88. - Roma’da meydana gelen iç
savaşlar; Etrüskler, Roma’dan “Roma şehri” olma hukukî durumuna ulaşırlar
M.Ö. 27. yıl - Etruria, İtalya’nın 7.
bölgesi olur
ETRÜSKLERE İLİŞKİN
KAYNAKLAR
Etrüsk uygarlığının, günümüze dokunduğu
hemen hemen her şey, kendi cinsinden bir düşkünlük olma eğilimini taşır.
Etrüsk dilinin çözülmesi, artık ortak konu hâline gelmiş durumdadır.
Her hâlde, dünyada Etrüsk dilinin
kıyaslanmadığı dil kalmamış ve mutlaka bu sayede yazılanlar anlaşılmaya
başlanmıştır. Benzer şekilde, pek aşikâr ve komik olmayan Etrüsk sanrısı,
tarihte, sanat tarihinde vs. kendini duyurmuştur... Tüm bunlar, belli ki
araştırmacısını beklemektedir.
Önümüzde en ilginç bir ekin görüngücülüğü
(fenomen) belirmiştir. Bu nedenle, bundan sonra okunması gereken
kaynakları azamî bir titizlikle seçmiş bulunuyoruz.
Rus dilinde bu tür edebiyatın az olmasına
rağmen, burada da, ciddî kaynak görünümünde, safdil okuru çok uzaklara
götürebilen bilim kurgu tabakası oluşmuş durumda. Etrüsk ekinine ilişkin
hayal gücünün yanı sıra, yeni mucizelere inanmak, çok kolay olacaktır.
Altta, arzu edildiği takdirde kütüphanede kolayca bulunabilecek ve
yalnızca tümü ile güvenilir olan monografileri belirtiyoruz.
Leningrad Üniversitesinde çalışmakta olup,
Rusya’daki Etrüsk biliminin başını
çeken Profesör Nikolay Nikolayeviç Zalesski’nin yazıları:
“Kuzey İtalya’daki Etrüskler”, Leningrad,
1959
“M.Ö. 7.-6. Yüzyıllarda İtalya’nın Etrüsk
Sömürgeleşmesi. Campania’daki Etrüskler. M.Ö. 5.-4. yy.’da Etrüskler,
Yunanlılar ve Kartaca”
Bu eserlerde Etrüsk sömürgelerinin
incelenmesine karşılık, Etruria’daki çağdaş durum da geniş bir çapta
sunulur. Ayrıca bu kitaplar, Etruria tarihi kaynakları ile nasıl
çalışılması gerektiğini gösterir.
Ayrıca:
Y. Burian, B. Mouhova’nın Çekoslovakya’da
yazmış olduğu “Esrarengiz Etrüskler” adlı bilim kurgu kitabı, Moskova,
1970
Bu kitabın değeri, yazarların etkili bir
şekilde en yeni kazı bilimi malzemesini kullanmalarından öne gelir. Eser,
her açıdan günlük yaşamlarını ele alması nedeni ile, Etrüsk yaşamının ilk
ansiklopedisi rolünü oynayabilir.
Ayrıca, N. M. Losev ile N. A. Sidorov adlı
Moskovalı uzmanlarının yayından yeni çıkan “Etruria ile Eski İtalya’da
Sanat” adlı çalışması ile tanışmanızı öneririz. Moskova, 1988
Burada birçok sanat eseri bulup, Roma
hâkimiyeti öncesinde Apenin Yarımadası’ndaki ekinin gelişmesine dair
tasavvurda bulunabileceksiniz.
|