|
|
“UŞAKLARI ÜÇ HİLÂLE KIYDILAR...” |
|
|
“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ON BİRİNCİ BÖLÜMÜNÜ, KAHRAMAN ÜLKESİ ÇEÇENİSTAN’IN MÜCAHİT EVLÂTLARINA ARMAĞAN EDİYORUM.
SEMRA KANAT10 Ağustos 2004
ÖZEL İTHAF VE TEŞEKKÜR:
RUS EMPERYALİST RÜYALARINI KÂBUSA DÖNÜŞTÜREN ÖLÜMSÜZ KAHRAMANLARIMIZ İLE, BİN TABURLA BİR TİM İLE CENK EDEN BİR AVUÇ ÇEÇENİSTAN DİRENİŞÇİSİNE...
http://www.cecenonline.com/kahramanlar_ulkesi_cecenya.htm
“BEN, HALİ VAKTİ YERİNDE BİR MİLLETE KAĞAN OLMADIM... TÜRK MİLLETİNİN, TÜRK DEVLETİNİN ADI, SANI YOK OLMASIN DİYE, GECE UYUMADIM, GÜNDÜZ OTURMADIM, ÖLESİYE, BİTESİYE ÇALIŞTIM...”
BİLGE KAĞAN “... Ayık ol, nöbetini tut. Böyle mesel çekmiş akıllı insan, ‘Kurt girmez sürüye, yatmasa çoban.’ Hizmet etmek sayılır erkeklikten nişana. Halkına hizmet etmek şereftir bir insana. Çalış, kendi halkının işine yara, Giysin amelinden dünya altın-elbise.”“Dünyada zulmetmek yiğitlik değil, “Kılıç çekip yürüme mazlumların üstüne,Reaya beslemek çok iyidir, bil. Her seher kargış oku dökülmesin üstüne.Her kim ki, zulm için kılıcı aldı, Zulmedip her kim kargaşa yapsa bil, Kan döken aslan gibi pençesiz kaldı.” Gönderir mezara onu her âdil.”
Nizâmî Gencevî (1141-1209). Nizâmî, İnciler, Kültür Bakanlığı, Ankara 1991
Nizami - Persian and Iranian Poetry at Best Iran Travel.com
Türkiye - Rusya ilişkileri için: Dr. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990
“UŞAKLARI ÜÇ HİLÂLE KIYDILAR.”
Ozan Ârif Şirin
Peyo Yavorov (Peyo Totev Kraçolov'un takma adı) (1878-1914), "Haydut Şarkıları” (S. Kanat, Bulgaristan'ın Kuruluş Yıl Dönümü ile Bulgar Millî Bayramı ve Türkler TDAV Tarih Dergisi, Kasım 2001):
"Olsaydı, yârim, olsaydı, sarı saçların işlenmiş altın olsaydı... Onları seve seve değiştirirdim semiz bir ata nimet için Türk kov(ala)maya! Olsaydı, yârim, olsaydı, kara gözlerin ateş elmasları olsaydı... Onları seve seve değiştirirdim uzun namlulu tüfeğe nimet için Türk vurmaya! Olsaydı, yârim, olsaydı, beyaz dişlerin inci boncukar olsaydı... Onları seve seve değiştirirdim kılıca nimet için Türk kesmeye!"
Dobri Çintulov (1822-1886), şarkılar. "Neredesin, Sadık Halk Aşkı?":
"Alevlen, alevlen sen bizde, ateşli aşk, Türklere karşı duralım. Bütün Koca Balkan'da hepimiz yüksek sesle bağıralım: büyük, küçük, ayağa kalkın, silâhlanın! Belinize ince kılıçlar kuşanın! Baba toprağı için ayaklanın, Türk boylarını kesin, engin ovaları derin vâdileri vücutları ile doldurun! Özgürlüğümüzü kazanalım zorba olan kâfir Müslümandan!"
"Ayağa Kalk, Ayağa Kalk Balkan Yiğidi":
"Ayağa kalk, ayağa kalk Balkan yiğidi derin uykudan uyan, Osmanlı halkına karşı Bulgarları yönet Yardıma hemen Sırplar, Karadağlılar seve seve koşacak, kuzeyden ise cesur Ruslar anında ortaya çıkacak. Yılan henüz küçük iken, gelin başını ezelim, özgür olalım! Ayağa kalksın Balkan arslanımız, ondan rüzgar essin, ki Osmanlı hilâli kara bulut altında sönsün! Bayraklarımızı açalım, toprağımız aydınlansın adlarımız ünlensin Türk kavimleri batsın!"
İvan Vazov , "Zdravstvuyte, bratuşki (Rusça: Merhaba, kardeşler)!"
Şıpka! Şıpka (bir Balkan dağ geçidi)! Gök gürültüsünün sesi! Gurko* dağları geçti Sevinç, mucize idi bu! Bir Kazak gözetiyor, kovuyor binlerce şeriri, hırsızı, bütün Türk alaylarını. Ve halk güler yüzle artık tutsak olan bu haydut alaylarına bakarken bu iyi Kazaklara şöyle teşekkür eder: Merhaba, kardeşler! __________
* 1877-1878 Türk-Rus Savaşının bir ırk ve yok etme savaşı hâline sokan, Tunca Vâdisi katliâmlarına, özellikle Eskizağra katliâmına göz yuman ve böylece Rumeli Türk halk kitlelerinin felâketli göçlerine sebep olan Rus kumandanı general Yosif Vladimiroviç Gurko. Derleme - 9. Bölüm, 1. Kısım, 10. sayfa. S.K.
Rus askerinin Bg’da tuz ekmekle karşılanması. İvan Vazov (1850-1921). Rodna reç (2. Sınıf ana dili ders kitabı, Sofya 1982).
SIBA VAZOVA (yukarıda zikredilenin anası)’NIN HÂTIRALARI (ÖZET ÇEVİRİDE, TÜRKÇE SÖZCÜKLERİ İLE, GÜNÜMÜZDE GÜLDÜRÜCÜ GELEN ESKİ HALK BULGARCA İFADELERİNİ OLDUĞU GİBİ BIRAKTIM. S.K.)
YAŞADIĞI TÜM ACILARA RAĞMEN, BULGAR KADIN VE ÇOCUKLARINA EL KALDIRMAYAN; AKSİNE, ONLARI BESLEYİP KORUYAN YÜKSEK KARAKTERLİ TÜRK ERKEĞİNE İTHAFEN
СПОМЕНИ НА СЪБА ВАЗОВА http://www.bulgaria.com/welkya/bulgaria/subavazova.html Януарий 13,1891 - Захващам да напиша нещо от живота си за възпоминание на чадата ми.
13 Ocak 1891 - Çocuklarımın hatırlaması için hayatımdan bir şeyler yazmaya başlıyorum.
... Eh, her şey iyi idi, sadece tek bir şey kötü olabilirdi: Kötü zamanlar geldi. Bulgarlar uslu durmayıp ayaklanma şarkıları söylüyor, sözleşip gizlice evlerde plânlar yapıyorlardı. Fakat hatırladığım kadarıyla, “Vek (Yüzyıl)” gazetesi dünyayı çok uyandırdı (gözünü açtı). Üç yıldır, Türklerin bizleri doğrayacağı korkusu. Gece gündüz hep korku içinde ve tetikte oturduk. ... Son yılda apostollar (“havari” diye adlandırılan çeteciler) dolaşmaya başladılar, suikastlar oluyordu; köyümüzde Türk olmadığı için her şey Sopot’ta gizlice oluyordu. 1876 yılı geldi. Kış geçti, Mart geldi, Bulgaristan’ın her yerinde ayaklanma ve anîden, apostolların zorlaması ile 22 Nisanda erken ayaklanma hazırlıklarına başlandı. Herkes kötü olacağını görüyordu, ama Bulgaristan’ın Türk esaretinden kurtulması için gençler ölmeye karar vermişlerdi. ... Klisura (Akça Kilise köyü), Türkleri 3 gün korkuttu, sonra nasıl bir güce sahip olduklarını ve Moskof’un olmadığını anladıklarında, Tosun Bey 3 bin kişilik başıbozuk topladı. Klisura’ya giderken Sopot’tan geçtiler ve Klisura’dan döndüklerinde Sopot’a da saldıracaklarını söylediler. Erkekler başka bir çıkış olmadığını görüp, soylu bir Türk olduğu için mütevelliye yalvarmaya gittiler. Sopot için yalvarmaya giden insanlar dönüş yolunda Tosun Beye rastlamışlar. Önünde yere kadar eğildiklerinde o, “Yarın bakacağız Akça Kilise’ye” demiş. Eve geldiklerinde üçü (bunlar Petır Grigor, Hacı Miço ile Minço idiler) de donmuş gibi duruyor, hiçbir şey konuşmuyorlardı. Tek umut vardı, o da mütevellinin, Tosun Beye, “Sopot’a dokunmamalısın, çünkü sen bu sadık insanlardan sorumlusun” demesi idi ve bu ihtimalle gerçekleşmişti. ... Nikola Plevne tarafından geldiğinde, Rusların Tuna’yı geçtiklerini ve top atışlarını duyduğunu söyledi. 10 gün geçti ve işte sana general Gurko ordusu ile birlikte Kazanlık’a gelmiş. O zaman Sopotlular, genç çorbacılar (Osmanlı zamanında varlıklı gayrimüslim toprak sahibi), meselâ papaz İvan Stançev ile Gök Hacı gidip onları Sopot’a davet etmek istediler. Fakat sonrası kötü olacak diye yaşlı çorbacılar gitmelerine izin vermediler. Gençler dinlemeyip gittiler. Oğlum Nikola da, Rus insanı görme hevesi ile, onlarla birlikte gitti. Sopotlular Kazanlık’a gidip, kendilerini general Gurko’ya tanıtmışlar. O kendilerini iyi karşılamış, ancak gelemeyeceğini söylemiş; çünkü Süleyman Paşa’nın Eski Zağara’ra gideceğini biliyormuş ve aynı gün hareket etmiş. Fakat Türklerden zarar görmesinler diye, koruma amaçlı birkaç Kazak Sopotlularla birlikte gelmiş. Mitirizovo (Karlovo ile Kalofer arasında bulunan bir Türk köyü)’ya geldiklerinde, Sopot’a gitmelerine izin olmadığı için Kazaklar vedalaşıp geri dönmek istemişler. Fakat Sopotlular büyük ricalarla onları, halkın, Rus insanının ne biçim bir şey olduğunu görmesi için hiç olmazsa bir dakikalığına Sopot’a gelmeye kandırmışlar. Üstüne üstlük, Milü Çavdar, onlara atını hediye etmiş. Onlar, karşı koyamayıp Sopot’a geldiler. İşte, artık, Ruslar geliyorlar. Onları ellerinde çelenk ve buketlerle karşılamak için nehre kadar Bütün Sopot çıkmış ve onlar geldiğinde, şarkılar söyleyerek, başlarına çelenk koyup ellerine buket verdiler. Onlar kapkara, tozlu geldiler ve şapkalarının, giysilerinin rengi belli olmuyordu. Bazıları sevinçten ağlayıp, onlara gömlek ve mendil hediye ediyorlardı. Bütün Ruslar genç ve tozlu idiler... Herkes şaşkınlıkla bağırıyordu: “Şükür, Donlu (Don Nehri’nden) Kazakları ve kurtarıcılarımızı görebildik!” Dinlenmeleri için onları konağa götürdüler, fakat orada ne zabıta, ne de Onbaşı yoktu, sadece Pandur Mihail (“Esaret Altında” adlı romanda, Vazov’un önderi Mihail) konakta dolanıyordu. Onlara konağa kahvaltı, çiğ slanina (domuzun derisi altındaki yağ) ve peynir getirdiler: Gök Hacı böyle emretmişti. Kahvaltının hemen ardından atlara binip gittiler. O arada, herkes onları davet etmeye gittiğinde, Sopotlular bütün Türk köylerinden silâhları toplamışlardı. Sopot’ta tek bir Türk bile görünmüyordu. Ruslar Sopot’a gelirken, onlar Kalofer’den geçmişler. Arkalarında, general Gurko’dan Balkan’a kaçan Türklerden aldıkları tüfeklerle yürüyen 200 civarında Karloferli varmış. Karloferliler bir uçurumda 1.000 kişi civarında bulmuşlar. Yanlarına gelip, “Silâhlarınızı teslim ediniz” demişler. Onlar da tüfeklerini onların önlerine koymuşlar. Karloferliler onları general Gurko’ya götürmüşler ve o da aynı anda onları Rusya’ya göndermiş. Sopotlular Ruslarla Mitirizovo’ya geldiklerinde çok sayıda Türk hanımı ile yavrucağı kesmişler. Onlar gittiklerinde, oğlum babasına Sopotluların yaptığı her şeyi anlattı. O, masum insanları kestiklerine çok kızdı. Tam da dükkânda bunlar konuşulduğu esnada, işte sana Tsoço Mateev, Mitirizovo’dan çalınan bir hayvan sürüsünü getiriyordu. Ve daha akliselim insanlar, “İşte, Türklere ne yapmaları gerektiğine dair bir neden” diyorlardı. Şimdi artık yeni korkular başladı, tümü ile korumasız kaldık. O zaman Türkler çok kızdılar ve her gün hücum edip bizi kesmeye hazırlanıyorlardı. Artık mütevelliden de umut yoktu, çünkü Ruslar geldiğinde, kendisi haremini Filibe’ye gönderip Rusları karşılamaya gitmiş idi. Fakat bazı deli Karloferliler mütevellinin hanımlarına yetişip, altın ve elmaslarını almaya gittiler. Bu yüzden Sopot, Karlovo ve Kalofer’i salt ateşle katliâm bekliyordu. Eh, her gün hep bunlar konuşuluyor. Türkler silâhlarını topladılar ve sadece diş bileyip Sopot’a saldırmaya hazırlanıyorlardı. O esnada Karlovo’ya bir Paşa gelir, kendileri ile görüşüp arzularını öğrenmek amacı ile, tahsildarlardan tüm ileri gelenleri toplamaları için ikna eder. Ve böylece, saklanmakta olan ileri gelenler, tahsildarlar Paşanın kendileri ile iyilikle görüşmek istediğini söyleyince, gitmişler. Ve böylece 96 kişi toplamışlar ve bir zincirle bağlayıp Filibe’ye göndermişler. Onlardan sadece Vasilço Patev (zengin bir Karlovolu), İliyço Raçev, hekim Kiro, öğretmen Stefan’ı (zengin bir Karlovolu) tanırım - Karlovo’nun en iyileri. Yolda bunları dövmüşler ve birkaç kişi ölmüş, kalanları ise mahpusa atmışlar. Birkaç zaman sonra asmışlar. Bu Paşa Filibe’ye gitti, ama askeri geri döndü ve 17 Temmuz gecesi boyunca 800 Karlovolu erkeği kesti. ... Biraz yürüdükten sonra, önde giden kadınlar dönüp, “Duyuyor musunuz kadınlar, Çerkezler geliyor!” demeye başladılar. Her kadın korkudan dondu. Çocuklar bağrışmaya başladılar. Ya şimdi? Hepimiz kuma oturduk, başlarımızı dizlerimize dek eğip bizi kesmelerini bekliyoruz. O kumlu ve güzel yerdeki bu hüzünlü tabloyu çekmek için nasıl da bir fotoğrafçı yoktu! İşte, geldiler, karşımıza geçip bize bakıyorlar. Fakat çocuklar bağrışmaya devam ediyorlar. “Çocuklar niye ağlıyorlar?” diye sordu biri. Bir erkek (cesur) kadın vardı, Ganço’nun Dona’sı, o cevapladı: “Ağam, açlar ve onları keseceğinizden korkuyorlar.” Çerkezlerden biri yarım ekmek çıkardı: “Verin yesinler”. Ve o (kadın) onu Türkçe kutsadı. O (erkek) ona bu yolun nereye gittiğini sordu. Kadın, “Balkan’a” dedi. Ben de, “Ha, tam da kocamın olduğu yer” diye düşündüm. Eh, bu kez hayatta kaldık. Onlar yukarı, biz aşağı doğru devam ettik. Biraz yürüdükten sonra, başıbozuklara rastladık. Bizi durdurup giysi aldılar. Başka virajlar da geçtik. ... Yukarıdan, nehirden Türkler geliyor, çocuklara sarılıp götürüyorlar. Çerkezler, başıbozuklar geliyor, şeytan gibi taştan taşa atlıyorlar, kesecek erkek arıyorlar. İşte, bizim de yanımıza geldiler. Her kadın başını dizlerine kadar eğmiş, bakmaya cesaret edemiyor. Ne korkunçtu o zaman! Onlar aramızda dolaşıp, hangimiz daha genç ve güzel diye bakıyorlar, fakat çocukların ağlaması sıkça anneyi kurtarıyordu. Sonunda iki kız beğenip götürdüler. Anneleri onları çekerken, ellerine yapılan sayısız bıçak darbesi kendilerini vazgeçtirdi. Fakat işte Karlovo’dan bizi Karlovo’ya götürmek üzere gönderilen iki zabıta geldi, bizi ayağa kaldırıp baktı ve Türkçe konuştu: “Hep soğancı takımı (Çerkezlerden duydukları gibi hiç güzel kimse yokmuş)”. Onbaşı, “Burada bekleyin, çünkü Karlovo’dan başka kadınlar da geliyor” dedi. Kadınlar geldiler. Bu gelenlerin nasıl bir tablo oluşturdukları betimlenemez, ancak gelenler bizden daha mutlu idiler; kendilerini Karlovo’ya götürmüşler, bir okulda gecelemişler, karınlarını doyurmuşlar ve yine zabıtalarca götürülüyorlardı. Biz gece kaçanlar ise, ne korkular topladık ve aç oturduk! Hepimiz toplanınca, Onbaşı, “Haydi korkmayın, sağlam evler olduğu yerlere gidin.” Ve hepimiz eve doğru yollandık. O zaman kiliseye gittik. ... Başka erkekler de geldiler, bir odada oturdular, toplar ise hep patlıyordu. Köprü yanıyor, güçlü rüzgâr alevleri yayıyor ve insan, Filibe’nin yanacağını düşünüyordu. Nöbet Tepe’deki topun gürlemediği anlaşılınca, bayan Gena ile kilise pencerelerine çıkıp, Süleyman Paşa’nın komuta ettiğini gördük. Asker tabyalara girdi, tüfeklerle ateş edildi, Süleyman Paşa’nın ise üç zabıta ile çeşmeye doğru hareket etti. Rus topları duyulmuyordu; ama Karşıyaka’dan patlayıp, Türk topunu Nöbet Tepe’ye doğru itmişlerdi. Sadece Sahat (muhtemelen “Saat”) Tepe’deki top ateş ediyordu. Biz pencerelerde duruyorduk, askerin, tüfeği omuzlayıp kaybolduğunu gördük. O esnada iki ucunda fener bulunan salların Meriç’ten geçtiğini gördük. Ben sal nedir görmemiştim. Lâkin bayan Gena, “Sal bunlar, Ruslar geçiyor olmalılar”. Karanlık çökünce, Sahat Tepe’deki top sesi kesildi. Biz şaşkın şaşkın otururken, Zolotovlar’ın oğulları -Vladimir ile Strahil (isimlerin Türkçe anlamı: Cihangir ile Korkut)- geldiler. Onlar, dedeleri Demir Zolotov (Türkçe “Demir” ismi, hâlen Bulgarcada kullanılır) ile kiliseye saklanmaya gelmişlerdi, ama Rusların 80 sal ile geçtiğini, kendilerini Yunan konsolosluğuna, oradan da istasyona götürdüğünü ve orada Türklerle mücadele (büyük ihtimalle, muharebeyi kastediyor) olduğunu söylediler. Fakat bu çocuklar durmadılar, Nöbet Tepe’ye gittiler ve içine cesetleri doldurmak için at torbaları, çekiç ve lâzım gelen malzemeyi getirdiler. Artık istasyonda Türk yoktu. Sabah oldu... İşte, çocuklar seğirtip, “Gelin, Ruslar geliyor” diye bağrışıyorlar. Rusları görmek için hepimiz seğirtiyoruz. Yolda asılan bir adam gördük, asılı duruyor ve bir Türk hanımı onu sallıyor. (Le Monde Illustré’nin Paris’te 1877’te yayınladığı “Rus işgal kuvvetlerinin Kızanlık kasabası Pazar meydanında Türkleri idam edilişi” resmini, Derlemenin “Göç: Ateşten Gömlek” başlıklı 3. Bölümünde görebilirsiniz.). Asılıyı çarçabuk indirdiler. İşte, Rus orduları yürümeye başlıyorlar... İnsanlar, cephaneli arabalar... Ordu memba gibi: At atlarla yan yana, insanlar insanlarla. Birileri Edirne’ye, diğerleri Kuklen’e, başkaları Stanimaka’ya gidiyorlar. Şarkı söyleyerek yürüyorlar. “Şumi Maritsa”yı* söylüyorlar. Evim yüksekte idi. Yüksekte oturuyor, sevinçten ve hüzünden ağlıyordum. Rumlar ise fırınları kapattılar. Sakalar saklandılar. Sadece çocuklar testilerle Meriç’ten su taşıyıp, soldatlara (Rus askerlerine) veriyorlardı. Biz Bacan kadınları ise, elimizde olan bütün ekmekleri getirip onlara veriyorduk. Ertesi gün saka ve fırıncı getirdiler. Hava kararınca, Rus askerlerini evlere dağıttılar. Sabahleyin daha karanlıkta, oh, Kuklen’de yine top atışları başladı. Duymamak için bir bodruma indim, ama orada da duyuluyordu. Kuklen’de, Rodoplar’da saklı daha 40 bin askerlik (kişilik) ordu olduğunu söylediler. 12 bin ölü Rusun olduğunu duydum. Ertesi gün müzik çalıyor: Öldürülen bir subay taşıyorlar. “Sv. Bogoroditsa (Azîze Meryem)” kilisesine gittim: Gencecik, giydirilen. Birçok bayan gözyaşı döktük. __________
* Petko Slaveykov’un yazıp, 1947 yılına kadar Bulgar millî marşı olan “Gürler Meriç” adlı şiir. Yalnızca bizi ilgilendiren dizeleri Türkçeye çeviriyorum: “... Gürler Meriç! Bu sesten ısıtılan,/ şiddetli kasırga gibi/ sağ elinde ateş kılıcı ile/Bulgaristan uçtu:/ İstanbul’un surlarına dek,/ Edirne’nin dalgalarına dek,/ Şar’ın yüksekliklerine dek,/ bu şanlı ses çınladı!...”
DUR, YOLCU! BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN BU TOPRAKLAR BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR. EĞİL DE KULAK VER, BU SESSİZ YIĞIN BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR.
Necmettin Halil Onan
“BİZ, ‘ARTIK KONUŞMA SIRASI TÜRKÜNDÜR’ DEMEDEN ÖNCE, SÖZÜ BELGELERE BIRAKIYORUZ.” BİLÂL ŞİMŞİR
(Kapsamı yüzünden, yalnızca birkaç belgenin özetini sunuyorum. S.K.)
Belge No Tarih Kimden kime yazıldığı ve Özü
14 26 Haziran 1877 Tuna Vilâyetinden Mabeyn Başkâtipliğine. Telgraf (Tel.). Rusların Rusçuk şehrini topa tutmaları 25.000 kadar olan şehir halkının çoğunlukla göç etmesi.
16 1 Temmuz Şumnu’da Simons’dan Londra’da Reuter Ajansına. Tel. Rusçuk’un hâlâ bombalanması. Ahalinin Varna’ya kaçışması. Türk makamlarının Tulça’dan Mecidiye’ye çekilmeleri. Savaş haberleri.
17 2 Şumnu’dan Jacquot’dan Paris’ta Journal des Débats gazetesine. Tel. Rusçuk’un bombardımanı. Osmanlı makamlarıyla ahalinin Dobruca’dan çekilmeleri. Savaş haberleri. Katliâmlar. Yağmalar.
19 5 Şumnu’dan Serasker Redif Paşa’dan Sadarete. Tel. Rusçuk Bulgarlarına zulüm edildiği haberlerin asılsızlığı. Aslında Bulgarların Dobruca’dan göç eden ve Ziştovi’de kalan İslâm halka zulüm yaptıkları.
20 5 Şumnu’da Hysche’den Londra’da Bennet’e Tel. Şumnu’ya gelen göçmenlerin Ziştovi zulümlerini doğrulamaları.
21 9 Ahmed Fehim Paşa’dan Dahiliye Nezaretine. Tel. (Tercüme) Rusların pek kanlı ve vahşice harp etmeleri. Müslüman halkın göç etmek zorunda kalması.
22 11 Osmanpazarı’nda Jacquot’dan Paris’ta Journal des Débats gazetesine. Tel. Müslüman ahalinin toptan göç etmesi, Eskicuma ile Osmanpazarı arasında 10.000 göçmen ailesi... Bulgarların zulümleri, yağmaları.
23 13 İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri Bakanı Derby’ye. Tel. Kaçan bir Türk göçmen kafilesinin Hainboğaz’ında Bulgarlar tarafından imha edilmesi.
25 13 Şumnu’da Bortwick’ten Londra’da Morning Post gazetesine. Tel. Razgrad ve Tırnovo sancakları Türk göçmen kafilerinin Bulgarlar tarafından katledilmeleri. Balkan taraflarında Rus ve Bulgar zulümleri.
26 14 Hariciye Nâzırı Safvet Paşa’dan Paris Sefaretine. Tel. Tuna Vilâyetinde Kazakların yeni vahşetleri. Rusçuk taraflarında göçmenlerin imha edilmeleri.
30 14 Muhabir Gay’den Londra’da Daily Telegraph gazetesine. Tel. Rusları görünce Bulgarların Türklere karşı vahşetler işlemeleri. Her taraftan gelen göçmenlerin Bulgar katliâmlarını anlatmaları. Tırnovo-Ziştovi arasında yüzlerce günahsız kimsenin öldürülmesi.
56 24 İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri Bakanı Derby’ye. Yazı. Ruslarla Bulgarların Rumeli Müslüman halkı yok etme veya defetme niyetleri. Müslüman mallarının Hıristiyanlarca müsadere veya yağma edilmesi ihtimali. Zulümler karşısında Türk halkının göç etmesi ve bir kısım göçmenin İstanbul’a gelmesi.
57 24 İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Layar’dan Dışişleri Bakanı Derby’ye. Yazı. No 832. Padişahın İngiltere Kraliçesine mesajı. Balkanlar’da sivil halka karşı Rus zulümlerin durdurulması için Çar nezdinde teşebbüse geçilmesi isteği. Şumnu taraflarında Kazak zulümleri. Müslüman halkın göçleri.
58 25 Hariciye Nâzırı Ârifî Paşa’dan İsviçre Konfederasyonu Başkanına. Tel. No 48352/109. (48397/134 No’lu Rus askerlerinin 1864 Cenevre Sözleşmesini ihlâl etmeleri.Hastanelerin bombalanması, Genelge Yazıya Ek) Müslüman köylerinin yakılması, mâsum halkın katledilmesi, bu arada300 arabalık bir göçmen kafilesinin yok edilmesi... Harp kaidelerine ve insanlık prensiplerine aykırı bu davranışların, Sözleşmeyi imzalayan devletlere duyurularak önlenmesi lüzumu.
Ve bu suretle köy yakma, kılıçtan geçirme, Kazak mızrakları ile kadın ve çocuk yaralanmaları, sayısız toplu imhalar, insanlık dışı katliâmlar, yağmalar, göçler sürüp gitmekteler... Birinci Ciltteki Türkçe, İngilizce, Fransızca Belge sayısı 474, İkincide ise 381 olup, toplam Belge sayısı 855’tir. Üçüncü Cilt ne yazık ki, elimde yok.
TSK İLE DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI MENSUBU ESKİ BULGARCA ÖĞRENCİLERİME SEVGİYLE
Gülseren Engin, Yorgun ve Yaralı, İstanbul 2004 http://www.gulserenengin.com
KAÇIŞ - 28 MART 1908, RUSÇUK/BULGARİSTAN
Çiftliğin kapısından dörtnala giren at, hızını alamadı, binanın önündeki taş yalağa takılarak kapaklandı. Az ileriye fırlayan sürücüsü başından akan kana ve yerde kıvranan atına aldırmadan toparlanıp hızla binanın kapısından içeri girdi, hizmetkârların şaşkın bakışları arasında merdivenleri üçer beşer tırmanıp üst kattaki selâmlığa daldı. “Çeteciler... Bulgar çetecileri geliyor...” Soluk soluğaydı. Bir an kapıda duraladıktan sonra hızla karşı duvarda asılı duran çiftelerin yanına koştu. Hacı Şerif, minderdeki köşesinde Kur’an okuyordu. Üzerinde ev entarisi, başında takkesi, hafif kamburu çıkmış sırtında yeleği vardı. Oğlunun selâmsız sabahsız içeriye girişi, onu şaşırtmamış gibiydi Sakin; ama sorularla dolu bakışlarını oğluna dikmişti. Okuduğu ayetin geri kalanını ezberden tamamlıyor gibi, dudakları oynuyor; ama sesi çıkmıyordu. Onun sakinliğine karşın karısı Zeliha Hatun, birden yere fırlayıp oğluna koştu. Tülbendi başından aşağıyı kaymış, kınalı beyaz saçları ortaya çıkmıştı. Duvarda asılı tüfeği kapan ve namluya fişek süren oğlunun koluna yapışmış, sarsıyor, soru yağmuruna tutuyordu. “Ne oldu, başına ne oldu? Neden kanıyor? Nasıl yaralandın?” Sanki en önemli şey oğlunun başından akan kanmış gibi telâşla tülbendini kanayan yere bastırmaya çabalıyordu. Genç adam annesinin elini iterek yerinden fırladı. “Bırak anne, çeteciler geliyor diyorum, çeteciler... Hem de çok kalabalıklar... Geçtikleri yerlerde Türk köylerini yakıp yıkarak hızla yaklaşıyorlar... Erkekleri kılıçtan geçirerek, kadınları...” Zeliha Hatun, olduğu yere çöküverdi. Hacı Şerif, duası bitmiş gibi ellerini yüzüne sürüp yerinden kalktı. O da duvardan tüfeğini alarak doldurmaya başladı. Karısına göre çok sakindi. “Neredeler?” “Vâdinin alt ucundalarmış... Çerçi (köy köy dolaşıp ufak tefek tuhafiye eşyası satan gezginci esnaf) Dimitri Efendi görmüş. Bize haber vermek üzere geliyormuş. Yolda karşılaştık. O söyledi. Neredeyse gelirler. Çabuk toparlanalım... Kaçalım....” “Kaçmak mı?” Hacı Şerif’in yeşil gözleri bir alevle çakmaklandı. “Kaçmak yok oğlum. Burası bizim toprağımız. Sonuna kadar savunuruz.” ... Yeniden Rus Harbine kaydı düşünceleri. Sırp ayaklanmasını bahane den Ruslar çığı gibi akıp gelmişler, kısa zamanda her yeri ele geçirmişlerdi. Sırpların yanı sıra Romenler ve Karadağlılar da Ruslara yardım ediyorlardı. Tuna Nehri’ni aşan ve Rusçuk’u ele geçiren Ruslar, Plevne’ye inmişlerdi; ama direnen Gazi Osman Paşa karşında bir süre duralamışlardı. Ne günlerdi... Halka arasında Gazi Osman Paşa’nın cesareti ve yiğitliği anlatıla anlatıla bitirilemiyordu. Türküsünü bile yapmışlardı.
“Tuna Nehri akmam diyor, Etrafımı yıkmam diyor, Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor.”
Osman Paşa direniyordu; ancak düşman tarafından sarılan Plevne uzun süre dayanamayacaktı. Kale halkı açtı. Düşman kuşatmasını aşamadıklarından yiyecek kervanları kaleye ulaşamıyordu. En sonunda kuşatmayı yarıp çıkmak isteyen Gazi Osman Paşa esir düşmüştü. Bu son direniş kalesinden sonra hızla ilerleyen Ruslar Edirne’yi ve Trakya’yı almış, İstanbul’un burnunun dibine Ayastefanos (bugünkü Yeşilköy)’a kadar ulaşmışlardı. Duyduklarına göre İstanbul’u bir telâş almıştı o zaman... Saraylılar, “Ne olur, ne olmaz” diye, Anadolu tarafında geçmişlerdi. Padişahı da kaçırmak istemişlerdi de, gitmemişti. Sonunda Sultan Abdülhamid, Ruslarla antlaşma yapmış ve İstanbul’u kurtarmıştı. Antlaşmayla Bulgarlara beylik vermişlerdi. Ey, beyliği alnıca hepten şaşırmıştı çeteciler... Asıl ondan sonra azmışlardı... Amaçları Müslümanları korkutup kaçırmaktı. “Çeteciler için Müslümanların sayısı ne kadar az olursa, o kadar iyi. Böylece topraklarda hakları olduğunu ileri sürebilirler, bağımsızlıklarını kazanabilirler.” ... Ne çok baskın yapmış, ne çok köy yakmış, adam öldürmüşlerdi... “Bizi buradan kaçırıncaya dek sürecek bu cinayetler...” diye düşündü Zeliha Hatun. ... “Başınız sağ olsun hepinizin. Çok üzüldüm... Öyle kötü günler yaşıyoruz ki, hiçbirimizin başımıza neler geleceğini bilemiyoruz. Tehlike her an bizim de kapımızı çalabilir. Çevre köyler basılmış, yakılmış hep... Bize de sıranın gelmesi yakındır. Biz de toplanıyoruz. Birkaç güne kadar yola çıkacaktık zaten. Bizim köyden pek çok gidiyor. Hep birlikte yola koyulacağız. Birlikten kuvvet doğar diyoruz. Buralarda durulmaz artık...” Bunu Zeliha Hatun da anlamıştı. Hem de çok acı biçimde... “Bence en iyisi önce İstanbul’a gitmeli... Her yer düşse, Payitaht düşmez... Oraya gittiğimizde bize yerleşeceğimiz bir yer gösterirler nasılsa... Gerçi Romanya burnumuzun dibi... Eziyet etmiyorlar Müslümanlara... Pek çok köylü oraya gidiyor; ama gâvurun topraklarında ne işimiz var? Bizi en iyi Anadolu paklar... Hem gidenlere toprak veriyorlar, yerleşecekleri yeri gösteriyorlarmış. En iyisi ana vatadır.” ... Geçtikleri her köyden, kasabadan yeni göçmenler ekleniyordu. ... Ne kadar kalabalık olurlarsa, o kadar güvende hissediyorlardı kendilerini. ... Ertesi gün de yağmur yağmadı. Güneşte nispeten kuruyan toprak yolda bir önceki güne göre daha kolay ilerleyerek tepeyi aştılar ve bir dağ köyüne ulaştılar. Perişan hâldeki kafileyi gören köylüler koşup yardıma geldiler. Yaralıların yaralarını sardılar. Aç insanlara süt, yoğurt, peynir ve sıcak çorba sundular. Giysileri parçalananlara giysi verdiler, çarıkları kaybolanlara çarık... Dağın doruğunda birkaç hanelik bir köydü burası. Bulgarla Türkler bu köyde iç içe ve dostça yaşıyorlardı. Henüz düşmanlık tohumları girmemişti aralarına. Bu yüzden göçmenlerin anlattıklarına pek üzüldüler ve ellerinden geldiğince onlara yardım etmeye çalıştılar. İmam Efendiyle çevresindeki erkeklere tepeden aşağı inin yolu gösterip kasabaya nasıl gideceklerini anlattılar.
YAĞMURLA GELEN - 18 NİSAN 1908, BULGARİSTAN
... Kamp yerinde bir kargaşa vardı. Atlı Bulgar çeteciler kampı basmışlar, durmaksızın ateş ediyorlardı. Kampın erkekleri de tüfekleri, tabancalarıyla karşılık veriyorlardı bu saldırıya. Havaya barut dumanları ve çığlıklar yükseliyordu. Kadınlar, çocuklar bağrışarak ormana doğru kaçışıyor, kimisi çetecilerin eline düşüp çalı diplerine sürükleniyorlardı. Kafilenin erkekleri bir süre dayandıysa da, sonunda barutları, mermileri tükendi. Bıçaklarla, baltalarla kendilerini korumaya çalıştılar; ama çetecilerin kılıçlarından kurtulamadılar. Kısa zaman sonra göçmenlerden ayakta tek kişi kalmamıştı. Atlardan inen çeteciler sağ kalanların başarını uçuruyor, kalan mermileri yaralı bedenlere boşaltıyorlardı, sonra da sıra malları talan etmeye geldi. Götürebilecekleri yükte hafif, pahada ağır ne varsa toplayıp vâdinin öte yanında kaybolduklarında gece iyiden iyiye bastırmıştı. Kamp yerinde ne bir ışık, ne de bir hareket görünüyordu. ... “Korkmayın. Sizi kimseye bildirmem. Burada böylece yattığınızı görünce ölü sandım sizi... Kör olası çetecilerin kıydığı canlar sandım... Sonra baktım ki kımıldıyorsunuz, yaralıysanız yardım edeyim dedim.” “Sağ ol teyze...” dedi Fatma. Kadın onun ince, kız sesini duyunca şaşırdı; sonra dikkatle baktı her birine... “Siz kadınsınız? Bu ne hâl? Niye erkek kılığındasınız? Niye kestiniz saçlarınızı? Ne oldu size? Bu ıssız yerde ne işiniz var?” diye soru yağmuruna tuttu. O sırada Nazife ile Sabiha da uyanmış, otların arasından doğrulmuşlardı. Kadın onları görünce iyice şaşırdı. “Siz göçmensiniz. Çetecilerden kaçıyorsunuz...” diye mırıldandı. Ardından çetecilere sövüp saymaya başladı. Kadının sövgüsünü duyunca korkusu geçen Nazife başlarına gelenleri bir bir anlattı. Kadın da yere, onların karşısına oturmuş, bir yandan dinliyor, bir yandan ellerini dizlerine vurarak dövünüyordu. “Vah, vah, vah!... Başınız sağ olsun. Pek üzüldüm. Tanrı o çetecilerin bin belâsını versin. Bunca yıllık eşimiz dostumuz Müslümanlarla aramızı açtılar. Kanlı bıçaklı ettiler bizi. Artık Müslüman komşularımızın yüzüne bakamaz olduk. Beylik aldınız, başınıza bir de Prens koydunuz. Daha ne istersiniz? Yüzlerce yıl iç içe yaşadığımız komşularımızdan alıp veremediğiniz ne? Aç gözlülükten bunlar hep... Aç gözlülükten... Müslümanları kaçırıp mallarına, topraklarına konacaklar... Bütün dertleri bu... tanrı gözlerini doyursun... sanki mezara götürecekler... Vah, vah!”
ŞIPKA GEÇİDİ - 7 MAYIS 1908, ŞIPKA GEÇİDİ/BULGARİSTAN
... “Çeteciler...” diye haykırdı Kadife. Kızlar ve Nazife korkuyla çöküverdiler bulundukları yere. Başlarının üzerinden kurşunlar uçuşuyordu. Kalan birkaç kurt da inildeyerek yuvarlandı. Kadınlar kurtlardan kurtulduklarına sevinemiyor, Bulgar çetecilerin eline düştükleri korkusuyla titreşiyorlardı. “Eller yukarı... Kaldırın ellerinizi....” ... İleride, ışığın olduğu yerde büyük, taş bir yapı vardı. Kapı açılmış, dışarıya sarı bir ışık vurmuştu. Karın üzerine dökülen bu solgun ışıkta birkaç adam gölgesi vardı. Nazife, Allah’a dua etmekten başka bir çare bulamıyordu artık. Evet, sonları gelmişti işte... Hem de en kötü biçimde... Kim bilir kaç kişiydi bunlar. Kim bilir neler yapacaklardı onlara ve kızlarına. Gücü tükenmişti artık. Kızlarını önüne katmış, hem yürüyor, hem de ağlıyordu. Kapının önünde geldiklerinde, ışıktaki adamların asker giysili olduklarını görünce şaşırdı Nazife; sonra da hızla arkasını döndü. Tüfeğini üzerine doğrultmuş, ardından gelen adam da askerdi. Üniformasının yakasındaki madenî hilâl, kapıdan vuran sarı ışıkta parıldıyordu.Nazife sevinçle askerin askerin ayaklarına kapandı “Siz askersiniz... Osmanlı askeri... Allah’ıma şükürler olsun...” ... “Hepsi kadın bunların... Allah Allah! Ne işiniz var burada?” ... Nazife en başından başlayarak, bütün olan biteni anlattı. Onu dinlerken Yüzbaşı ayağa kalkmış, öfkeyle odanın içinde gidip geliyordu. Kapının yanında, saygılı bir şekilde ayakta duran çavuş hırsından bıyıklarını çiğneyip duruyordu. Anlattıkları bitince Yüzbaşı duvarı yumrukladı. “Bu çetecilerin yaptıkları yanlarına kalmayacak. Elbet bunların hesabını soracağız. Sizin de başınız sağ olsun. Hem de geçmiş olsun. Büyük tehlikeler atlatmışsınız. Demek yolunuzu kaybedip geldiniz buralara... Her şeyde bir hayır vardır derler. Ben de yarın sabah Filibe’ye gideceğim. İki yıldır bu dağlarda çete kovalıyoruz. Şimdi Edirne’ye tayinim çıktı. Yarın sizi de birlikte götürürüm. Göçmenler için Osmanlı Devleti tren gönderdi. Filibe’den trene biner gideriz.” Nazife ile kızlar buna çok sevindiler. Başlarına gerçekten devlet kuşu konmuştu. “Siz şimdi yatın, dinlenin. Yarın sabah erkenden yola çıkacağız,” dedi Yüzbaşı ve Çavuşla birlikte odadan çıktı. Nazife ile kızlar yataklara kıvrılıp battaniyeleri üzerlerine çeker çekmez uyudular. Öylesine yorulmuş, öylesine korkmuşlardı ki... Derin, koyu; ama karabasanlarla dolu bir uykuydu bu.
EN SONUNDA EDİRNE - 11 MAYIS 1908, EDİRNE
Nadiye Hala bir yandan Sabiha’ya sarılmış, onu bir bebek gibi usul usul sallarken, bir yandan da gözyaşlarını yemenisinin ucuyla siliyordu. Duyduklarına inanamıyordu; belki de inanmak istemiyordu; ama gerçek belliydi. Bir yıl önce balık etinde, pembe beyaz gelin olarak Rusçuk’a gönderdiği yeğeni Sabiha, kurumuş, kararmış, iskelete dönmüştü. Kaşık kadar kalan yüzünde daha da irileşen elâ gözleri o eski neşesini yitirmiş, her an ağlamaya hazır gibi buğulanmıştı. Beraberinde gelen kadının ve kızlarının da durumu farklı değildi. Onlar da haftalar süren zorlu ve tehlikeli yolculuktan yıpranmış, açlıktan bir deri, bir kemik kalmışlardı. Ya anlattıkları... “Ah gariplerim, ah!... Bahtsızlarım vah!...” diye dövünmekten başka elinden bir şey gelmiyordu.
HÂTIRA
“BULGARİSTAN’DAN KAÇTIM” - TÜRKİYE GAZETESİ, 31.3.1989
Bulgaristan’da yaşayan 2,5 milyon Müslüman Türke karşı yapılan baskı ve işkenceler aynı hızıyla devam ediyor. Yıllar önce ve 1984 yılında isim değiştirme ile başlayıp sistemli bir şekle bürünen Bulgaristan’daki işkenceler, soydaşlarımızın feryatlarını göklere yükseltiyor. Belene Kampından kaçmayı başaran soydaşımız Mehmet Hüseyinov, binlerce Türkün işkence altında öldüğünü şöyle açıkladı. “Belene’de, komünist Bulgarlar işkenceyi meslek edinmişler. Özel odalarda işkenceye tâbi tutulan kardeşlerimiz inim inim inliyor, feryatları göklere yükseliyor. Bütün ailem işkence altında öldü. Bana da akla hayâle gelmeyecek işkence yapıldı. Her gün ölmektense, bir gün ölürüz, diyerek 7 arkadaş kaçmayı kararlaştırdık. Bir gece, gizlice tel örgülerin altından geçip, olanca gücümüzle koşmaya başladık. Ancak, 3 arkadaşım daha birkaç adım bile atamadan vurularak yere yığıldı. Arkamızdan yağmur gibi kurşun yağıyordu. Dört arkadaş ayrı ayrı yollara sapıp, izimizi kaybettirmeye çalıştık. Ben, günlerce aç susuz koştum ve nihayet Bulgaristan sınırını aşarak, Yugoslavya’ya geçtim. Arkadaşlarımın akıbetini bilmiyorum. Yugoslavya’da Belgrat Büyükelçiliğimiz bana birkaç gün baktı, yaralarımı sardı. Daha sonra uçakla beni Türkiye’ye, milyonlarca kişinin hasretini çektiği İstanbul’a gönderdi. Böyle güzel bir ülkede yaşadığınız için şükretmelisiniz. Çok şükür, bütün camiler açık, ezan sesleri gürül gürül. Kurtulduğum için çok mutluyum.”
RUS RULETİNE DÖNÜŞEN RUS RÜYASI VE ONUN, RUMELİ’Yİ RUS SALATASINA DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ PANSLAVİZM HASTALIĞI
Kaynak:
Jizn zameçatelnıh lüdey Potyomkin Suvorov Skobelev (Ünlülerin Yaşam Öyküleri). (1739-1791) (1730-1800) (1843-1882) Sankt-Peterburg 1994
Rus rüyası en belirgin şekilde, dilek adlarından ibaret olan şu iki şehir isminde gözlemlenir: “Vladikavkaz (Kafkaslar’a hâkim ol)”, “Vladivostok (Doğuya hâkim ol)” ... Ekaterina’nın yakın dostu Potyomkin’in hayali de hiç kimse için bir sır değil.
Potyomkin kimdir?
Bizde bu isim “Potyomkin Zırhlısı” filmini akla getirse de, aslında Potyomkin tarihimizi yakından ilgilendiren, Kırım’ı (oradaki düzensizliklerden istifade ederek, Şahin Giray’ı hediye ve ödül vaadi ile Kırım üzerindeki haklarından vazgeçmeye mecbur kılıyor) bizden kopardığı için kendisine prens unvanı verilen Grigori Aleksandroviç adlı karanlık bir zattır. Bu uyurgezerin bir zamanki “tamamen gerçekleşebilir” “devasa” tasarısını bilmeyen veya unutanlar için küçük bir hatırlatma: “Bahtı açık”, “kaderin gözdesi”, Rus “Don Juan”ı olarak ünlenen esrarengiz Prense atfedilip Ekaterina’nın ciddî bir şekilde ilgisini çeken “Yunan Tasarısı”, Avrupa için tam bir korkuluktur. Potyomkin adlı şımarık, hayalperest zat, muazzam yeltenişini gerçekleştirebilmek uğruna Rusya’nın harcayacağı yeterince “top ağzına et (puşeçnoe myaso - kurbanlık, /asker için/ bile bile ölüme gönderilen)”e sahip olduğu kanısında olup, bu uğurda ölecek olan Rusların sayısını kayda değer dahi görmez. Prensin Güney’de niyetlenip yaptığı her şey, kendi notlarına göre: “Tüm Türkiye’yi fethedip”, “Konstantinopol” dediği İstanbul’u “ele geçirmek”; “Aya Sofya tapınağına dalga dalga yayılan sesler arasında girip, oraya Hıristiyan haçını dikmek” ve “Osmanlıların başkentinden kocaman bir Hıristiyan(lık) merkezi oluşturmak”, yalnızca bu büyük teşebbüsün başlangıcıdır. Ve yine Rus tarihçilerine göre: “Fakat Türkler ile yapılan, Potyomkin’in devasa hayalini tek başına ağır, korkunç çabalar ile icra etmek zorunda kaldığı İkinci Savaş, masalımsı tasarılar uydurmak, onları gerçekleştirmekten çok daha kolay olduğunu açıkça kanıtlar.” İşte böyle, kolay bir lokma olmadığı anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nu yutamayınca, Moskof, açlığını daha küçük ülkeler ile gidermeye yönelir; epey de başarılı olur. Türkler ile yapılan savaş hakkındaki düşünceleri: “Biz savaştan tümü ile bitkindik, Türkiye ise aynı zamanda Büyük Vezirin komutası altında Tuna’nın sağ kıyısında, Brailova (Romanya’nın Braila kenti) karşısında bulunan 200.000 kişilik taptaze devasa bir ordu getirdi.” Bundan dolayı Türkiye ile artık ateşkes ve barış ister, ancak bunu görmeden, hastalığı nedeni ile 52 yaşında acılar içinde ölür. Nasıl biri idi? “Tavrida’nın harikûlâde prensi” bir bakıma, boyları, mağrur ve güzel görünüşleri ile etkileyen o devasa bataklık çiçeklerine benzer; fakat bunların çanakları zehirli besisuyu içerir ve çiçeklerin altında sıkça sürüngen ve yılan kaynar. İşte, Potyomkin de böyle biri idi.
Suvorov kimdir?
Potyomkin’in yakın arkadaşı ve dünya savaş tarihinde tek “asker-feldmareşal-başkumandan” örneği sayılan Aleksandr Vasilyeviç Suvorov‘un kökleri, Moskova bölgesine Semyon Gordıy (Onurlu Semyon) prensliği zamanında yerleşen İsveç asıllı Yuda (İbranî kökenli olduğu bilinen “Yuda” isminin, kitapta söz edildiği üzere, İsveç asıllı olduğuna katılamıyorum. S.K.) Suvor’a dayanır. Annesini küçük yaşta kaybeden Suvorov’un babası, büyük ihtimalle “talihsiz” gözü ile baktığı oğlundan memnun değildir. Ona göre, “ufak tefek, sıska, cılız, endamsız ve çirkin” oğlu, hiç de askerlik mesleğine uygun biri değildir. Fakat İtalyanca, Fransızca ve hatta Türkçe gibi dillerde yazışabilen Suvorov’un hayatı, belirtilen görev ve amaç uğruna tam bir irade ve başarı ile gitmenin örneği olur. Hayatı boyunca Türklerle birkaç kez savaşan Suvorov, 1783 yılında Kuban yakınlarındaki Kermençik’te Nogaylarla vahşetli bir savaş gerçekleştirir. Bu katliâm, Nogay Tatarlarını derinden etkiler. Nogay mirzalarının birçoğu, Suvorov’a, itaat anlamına gelen beyaz birer bayrak gönderirler, pişman olup eski göçebe yerlerine döneceklerine dair söz verirler. Dehşete kapılan Kırım Tatarların binlercesi ise, Türkiye’ye göç etmeye başlar. Türklerle yapılan 2. Savaşta (1787-1790), Türklerin tahkimleri açıkça ve çarçabuk inşa etmesi, bu işi bitirince de, öğleden sonra aptes alıp dua etmeleri ilgisini çeker. Türklerin çok cesur bir şekilde savaşmalarına karşılık, kendilerine tüm yönlerden dolu gibi mermi yağar. Bu Kinburn katliâmında en az 5.300 Türk şehit olur. Bu bozgunun, Başkumandan olarak Potyomkin tarafınca da, Petersburg’da nasıl bir sevinçle karşılandığını betimlemek imkânsızdır. 17 Haziran 1788 günü Kremençug’da Hasan Paşa’nın ordusu ile savaşan Suvorov, 6.000 Türkü şehit edip, 1.800 civarındakini ise esir alır. 11 Eylül 1789 gününde 15.000 Türk şehit edilir; 108 bayrak, 80 silâh sayısız hayvan sürüsü, eşya ve mal dolusu binlerce araba alınır. Dört Türk kampından -ki, bunlardan biri vezire ait olup, gümüş (simli) ve altın bezemelerle süslü Yüksek Başkomutanlık Karargâhıdır - devasa ganimetler. 2 Aralık 1789’da İzmail (İsmail)’e gelen Ruslar (Suvorov’la Kazakları), İzmail Kalesine sızıp içeride gizlice çalışmalar yaparlar ve hazırlıklar tamamlandığında, Suvorov İzmail Başkomutanı olan yaşlı, cesur savaşçı, Serasker Aydos Mehmet Paşa’ya şöyle bir mektup gönderir: ”Seraskere, büyüklere ve tüm camiaya. Ordularımla buraya geldim. Düşünmek için 24 saat - irade; ilk ateşim - artık irade dışı; saldırım - ölüm. Sizin kararınıza bırakıyorum.“ Bu ültimatomu alan Serasker yaverlerinden biri, “Tuna’nın akışını durdurması ile gökyüzünün düşmesi, İzmail’in teslim olmasından daha mümkündür” der. Neticede, 11 Aralık saat 3’te yapılan 4 saatlik saldırıda, 26.000 Türk şehit edilip 9.000 esir alınır, ki bunların 2.000’i ertesi gün ölür. İzmail’in kahraman Kumandanı Aydos Mehmet Paşa ise, 16 süngü yarası ile şehit olur. 265 top, 364 bayrak, 3.000 fıçı barut; sayısız askerî malzeme, erzak ve hayvan yemi; 10.000 at alınır. Bundan sonra birkaç kez değişik ülke orduları ile savaşan Suvorov, uzun sureli bedensel (kangrene dönüşen eski ve tam tedavi edilmemiş olan yaralar) ve ruhsal acılar içinde ölür.
Skobelev kimdir?
Günün modasına uygun, tüm soylu Rus gençleri gibi aşırı sert bir Alman mürebbisi tarafından yetiştirilen Mihail Dmitrieviç Skobelev’in en küçük yaramazlığı için bile sopa ile cezalandırılır. Bundan dolayı çocuk yaşta Almanlara karşı derin bir nefret beslemeye başlayan Skobelev‘in karakterinde gizlilik ve öç alma duygusu gelişir. Meslek yaşamına Türkmenlerle savaşarak atılan entrikacı Skobelev, Türk-Rus Savaşında marifetleri ile ünlenir. Hersek ayaklanması ile Sırp savaşı, 1864’te Türkmenistan’da görevlendirilen Skobelev’in tüm plânlarını değiştirir ve 1876 yılında, Skobelev ilgisini Orta Asya yerine, Balkanlar çekmeye başlar.
Savaşın nedenleri
“Fakat Bosna-Herseklilerin sadece savaşa girmemiz için bir bahane olduğu anlaşılıyor. Türk Savaşı, şüphesiz birbirine tümü ile zıt, dış siyasetimizi belirleyen iki nedenle başlar. Bunlardan biri -ideal olanı,- Türkiye’nin Müslüman ahalisini Müslüman esaretinden kurtarmak; diğeri, çok daha pratik olanı ise, tümü ile stratejik ve ticarî amaçlı, yani askerî (donanmamıza) ve ticarî filomuza Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış sağlamak için Türk Boğazlarını ve belki de İstanbul’un kendisini ele geçirmekten ibaret. ... Sebepler ne olursa olsun, son Türk Savaşına ciddî siyasî ve askeri tasarılarımız olmaksızın girdiğimizi itiraf etmeliyiz.” (Bölüm II, sayfa 375)
93 HARBİNDE DÜŞMAN GÖZÜ İLE TÜRKLER
Her ne kadar General P.D. Zotov’a göre, “... (Savaşı) Kazanmanın ilk şartı, sayı üstünlüğü” ise de, başlangıçta Çernyayev’in, “Türklerin, büyük Rus çizmesi görünce kaçtıkları” hikâyelerinin etkisi altında Türk askerî ve manevî gücünü küçümseyen Ruslar, Türklerle yaptıkları ilk muharebede daha büyük bir hayal kırıklığına uğratırlar. Asker sayımızın 30.000’i aşmadığı İkinci Plevne Muharebesi, Ruslara 168 subay ile 7.167 askere mal olur. Rusların, resmen kaçışı andıran geri çekilişi, Tuna ötesinde bile paniğe sebebiyet verir. Genelkurmay albayı Artamonov’un topladığı verilere dayanan Kuropatkin, Rus ordusunun kaçışının tümü ile düzensiz olduğunu onaylar ve ekler: “Osman Paşa -kendi mevkiinde kalmak yerine, bizi kovalaması durumda- ricat eden ordumuzu tümü ile yok edebilirdi.” İkinci Plevne Muharebesi tümü ile yeni karaktere bürünür: Saldıran durumundan, Ruslar savunma durumuna düşerler. İlerleyişi esnasında tüm demiryollarını yok edip yıkan Gurko, Plevne Savaşına yetişemediği gibi; Süleyman Paşa’nın tüm güçleri ile gelmesi karşısında ordusu ile Balkan’ın arkasına çekilmek zorunda kalır. Rusların da itiraf ettiği üzere: “Bütün cephelerde savunma durumuna düşüp, destek beklemek zorunda kaldık ve Türklerin karar verip hücuma geçselerdi, ordumuzun durum kritik olurdu. Türkler zaman kaybettiler ve hassa (tümen) ile başka taze askerî güçlerinin gelişi, savaşı bizim lehimize sonuçlandı. En kritik durumda, destek beklediğimiz sırada, Skobelev’in askerî yeteneği tüm ihtişamı ile parladı.” (Ordumuzun ağır hareketlerine dair, Derlemenin “93 Harbi” başlıklı 9. Bölümünün 3. Kısmında bilgi edinebilirsiniz.) Kuropatkin’e göre: “17’si Rus ve 14’ü Romen olmak üzere toplam 41 tabur ve 100 top -hemen hemen Osman Paşa’nın tüm piyadeleri kadar,- ayrıca bir buçuk katı topçu alayı hücuma katılmadı, Prens Karl ile General Zotov ise artık muharebeyi sürdürmekten vazgeçtiler!... Türkler çok az sayılarına rağmen, muharebeyi sürdürmek için bizden çok daha fazla taze güç getirmeye gayret gösterdiler ve neticesinde, tam hakkı ile olarak muzaffer oldular.” Üçüncü Plevne Muharebesinde, Ruslar, hücum ile Plevne’yi almalarının imkânsız olduğunu anlayıp, şehri kuşatmaya karar verirler.
Türklerin hatası
“İkinci Plevne Muharebesinden sonra, sayı üstünlükleri olmaksızın, Türkler bize üç cepheden saldırdılar. Fakat saldırıda da savunmada olduğu kadar becerikli olsalardı, Türklerin bizi bir dizi bozguna uğratıp Tuna’nın arkasına atabileceklerinden kuşkuluyum. Türklerin esas hatası, Şumnu Ordusunu Süleyman Paşa’nın uzağında tutmaları ve bu iki orduyu birleştirip, savaşın gidişatını tümü ile değiştirebilecek olan bizim 12. ile 13. kolordumuza saldırmaları. Tabiî, oraya oldukça büyük güçler göndermek zorunda kaldığımız Süleyman Paşa’nın Şıpka’ya saldırması, bizim için Plevne Savaşı iyice zorlaştırdı; fakat Türklerin elde ettiği başarılar, bizim için bahtsız geçen o 18 Temmuz işinden sonra elde ettikleri üstünlüğe eş değer olmadı.”
Plevne Savunması haritası ve ek bilgi için tıklayınız: http://www.geocities.com/gop1877/gop/gazi16.htm
Yeni görev
19 Ağustosta Genelkurmay, Skobelev’e nihayet can sıkıcı hareketsizliğini sona erdirecek gizli bir görev verir. Gerçi bu, istihbaratçının mütevazı görevidir. Lofça’yı alıp Plevne’ye ilerlemesi emredilen Prens İmeretinski’nin hareketini sağlama amacı ile, Skobelev, Türkler hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilir. “Ne mutlu ki, Pren İmeretinski amir gibi davranmak yerine; aksine, Skobelev’e nasihat için başvurur.” Skobelev derhal bir tasarı yapıp, İmeretinski’ye bir not gönderir: “Görev: Lofça kentini mümkün olduğunca az kayıpla ele geçirmek... Genel ilkeler: 1. Bölge ve düşman yerleşimini dikkatlice incelemek. 2. Uzun ve yakın mevzili geniş top hazırlığı. 3. Aşamalı saldırı. 4. İstihkâmları güçlendirmek. 5. Güçlü yedek ve bunların tasarruflu kullanımı” vs. Ruslara göre, “Sadece 8.000 kişilik güçleri olmasa, Türkler Lofça’dan yeni bir Plevne yaratabilirlerdi... Türklerin ikinci eksiklikleri, kendilerinin bulunduğu Osma (Osım) Nehri’nin sağ kıyısının karşısında, çok yüksek tepelerin bulunması idi. Bu tepeleri almak, Skobelev’in ilk işi olacağı anlaşılıyor.” Lofça Muharebesinin ilk sürecinde Rus top sayısının çok altında olan Türk topları, Rusları uzak menzilden kendilerini vurmakta usta olması ile şaşırtıyor. İkinci süreçte ise, Rusları, kendilerine önce kurtarıcı gözü ile bakan Bulgarların şimdi tümü ile kayıtsız kalması şaşırtıyor: O zamandan beri çok sular akmıştır. Fakat Skobelev’in müfrezesi Bulgarların duygularını iyi anlar ve yüzlerindeki o düşmanca ifadeyi gördüğünde, nadiren biri sitem eder. Lofça Muharebesi sırasında genç askerlerden oluşan Estlyand alayından bir taburun Türk mermilerinden saklanmak üzere mezarlığa doğru koştuğunu görün Skobelev, bunlara ders vermek için taburu mezarlık içine, tam Türklerin karşısına yerleştirir ve insanlara düzensizlikleri için küfrederek, tüfeklerine sarılmalarını emreder.
Türkler nasıl savaştılar?
“Binlerce Türk ‘Allah!’ tekbiri ve şarkılarla siperlere saldırıyor; başlarının üzerinde Kur’an tutan beyaz çalmalı mollalar taburlarla birlikte hareket ediyor; görüntü, Çerkez ve başıbozuk haykırış ve naraları ile tamamlanıyordu. Bir avuç askerimiz süngülerle on kat daha güçlü hasımla savaşıyordu ve öldüğü iseler, kendi suçları değil.” Fakat Kasım ortalarında Plevne’deki Türklerin durumu kritik olmaya başladı. Dış dünya ile irtibat kesik idi, erzak ve yem bitmiş tükenmekte idi, hıfzısıhha şartları bir felâketti ve 19 Kasımda Osman Paşa askerî kurulu toplayıp, sordu: Teslim mi, yarma harekâtı mı? Oy birliği ile tek yanıt verildi: Yarma harekâtı!
Ordunun maneviyatı nasıl yıktılar?
Dünya ile irtibatı kesilen Osman Paşa’nın Plevne savunmacılarının moralini tümü ile çökertmek, cesaretini kırmak için Skobelev’in aklına bir fikir gelir ve kendisi dikilerek birleştirilen çullardan oluşan ve ortasında Türkçe “Kars alındı” diye bir pankartın yazılmasını emreder. Akşam, bu pankart ön siperlere yerleştirilip, 30 fenerle aydınlatılır. Tablo çok etkileyicidir. Hatta Türkler ateşi kesip, aydınlatmaya bakarlar. Fakat anîden olup biteni anlayınca, acımasız bir tüfek ve hatta top ateşi açarlar. Neticede, Türklerin bu haber yüzünden gerçekten de morallerinin bozulduğu anlaşılır. 5 Aralıkta Plevne savaşından sonra Şıpka’ya, tıpkı Rusların Osman Paşa’yı Plevne’de kuşattığı gibi, Türklerin kuşattığı Radetski’ye yardım etmesi için gitmesi gereken Skobelev, olağanüstü neşelidir: “Tanrı’ya şükür, bu lânet Plevne’yi terk ediyoruz!” (Öyle ise, insanın aklına ister istemez şu soru gelir: Ne işiniz vardı bizim Rumeli’mizde?)
Aç gözlülük
Şıpka’da, Noel gününde Skobelev’in karargâhı sabahtan akşama dek ayaktadır. Skobelev bodrumdan çıkıp subaylarla neşeli bir şekilde selâmlaşır: “Beyler, sizi ağır bir iş bekliyor. Lütfen, daha çok enerji ve emek sarf ediniz. Burada bir kez yenebilirsek, büyük ihtimalle hiçbir engelle karşılaşmayıp, Edirne ve İstanbul’u ele geçirebileceğiz. Yılbaşı gününde Skobelev’in müfrezesi Edirne’ye doğru yol alır. Gurko da Plevne’de verdiği büyük zayiat sonrası Skobelev ile birlerşmek için acele ediyor; fakat Süleyman Paşa’nın bir kısım askerinin Edirne’de yeni bir Plevne oluşturacağı korkusu ile onu bu durumdan haberdar etmek isterler. Ancak daha Edirne’ye varmadan önce, Hasköy’de, Skobelev’in çok üzüldüğü kanlı bir dram meydana gelir. Rus orduları, Süleyman Paşa’nın Gurko’dan kurtulan Türk ahalisini korumak üzere askerî arabalarla gönderdiği askerlerle karşılaşırlar ve sayısız düşman geliyor diye Ruslara ateş etmelerini emreden Skobelev’in askerleri “Hurra!” sesleriyle, kadın ve çocuklar dahil olmak üzere, tümü ile mâsum insanlar katlederler. Arabalara yanaşıp, süngülerle örtüleri kaldırdıklarında, aslında birkaç düzensiz askerle çok sayıda suçsuz Türk göçmenlerinin ölümüne sebep olduğunu anlayan Skobelev hatasından dolayı dehşete kapılıp, ertesi gün askere yeni bir emir verir. Hata anlaşıldığında, Rus askerinin kendisi hücumu sonlandırıp, panik içinde koşuştururken atlarının ayakları altına düşen anne ve çocukları kurtarmaya ve çocuklarının annelerini aramaya koyulur. Edirne yolu tümü ile açıktır. Bu yolda tek direnişi gösterebilen, Muhtar Paşa ve askerleridir. Edirne’ye törensel bir tiyatro havası içerisinde giren Skobelev, şehrin tüm Hıristiyan halk tarafınca coşku ile karşılanır. (Atalarımız beyhude, “Besle kargayı, oysun gözünü” dememişler!) akşam verilen baloda, Skobelev doğal olarak, günün kahramanıdır. Baloda, Rum, Ermeni, Fransız ve Bulgar kadınları çoğunluktadır. Balodan sonra bir paşanın evine yerleşen Skobelev, ertesi gün İstanbul’a hareket etmeye acele eder. Etkileyici denebilecek bir süre içerisinde Türk topraklarının bu denli büyük kısmını ele geçiren Rusların keyfine diyecek bir şey yoktur. Sonrası malûm: Berlin Konferansı sonucunda yürürlükten kaldırılan Panslavist İgnatiev’in talep ettiği Ayastefanos Antlaşmasının (3 Mart 1878) maddelerini zamanın Hariciye Nâzırı ve Başmurahhas Safvet Paşa’nın ağlayarak imzalaması ve 93 Harbi ile kara günleri başlayan Rumeli Türklüğünün günden güne acılar içerisine gark etmesi. Skobelev nasıl biriydi?
Savaşlarda her şeyden önce ordularının moralini yüksek tutmaya dikkat edip Türk-Rus Savaşı sonrası askerî kariyerini Türkmenistan’da noktalayan Skobelev’e göre, “Bir kere savaş başladıktan sonra, insanlıktan söz edilemez. Savaşla insanlık arasında hiçbir bağ yoktur. Ya ben seni boğacağım; ya sen beni.” “Sürekli barış imkânsızdır.” “Halklar arsındaki antlaşmalarda biri her şeyden istifade eder; diğeri kanını döküp, para harcar.” “Savaş, düello gibidir - kaçınılmazdır.” “Başarı için komutanın alayının önüne geçip savaşması gerektiği unutmamalı, onu tek başına savaşa göndermesi değil.” Ve süvarinin önemini çok küçümseyen Alman nazariyatçılarına ilişkin, bizlerle ilintili Strukov’a yazmış olduğu 20 Mayıs 1878 tarihli mektubundan: “En azından Sultan Mahmud’un süvarisi canlansaydı, Türkiye’deki hâlimiz ne olurdu?” Paris’te yaşamakta olan bayan Adan adındaki Skobelev hayranı, generalle görüşmesinin akabinde, Rusya’dan şu satırları içeren bir mektup alır: “Skobelev’e itimat etmeyiniz. O, Avrupa’yı Kazak yapıp onda hükmetmek istiyor.” Üstüne üstlük, mektupta, Bulgar tahtına aday olmak için Skobelev’in faal bir hazırlık içerisinde olduğu belirtiliyor. 93 Harbine katılan Alman asılı Rus vatandaşı General Totleben (1818-1884. Resmi için tıklayınız: Источник информации) bile Skobelev’i, "imansız ve kanunsuz bir adam (mais un homme sans foi, ni loi)” diye tanımladıktan sonra, böyle bir zatın, 93 Harbi diye anılan Türk-Rus Savaşında (1877-1878), Rumeli Türklüğünü nasıl ezdiğini tasavvur etmek, güç olmasa gerek. Her türlü saldırı ve cesur hücumların azılı düşmanı olan Muntazam Alman Totleben’in amacı, Paris kuşatması esnasında soydaşlarının Fransızlara yaptığı gibi Türkleri açlıkla öldürmeyi tasarlıyor ise de; ateşli, tutkulu, sabırsız genç Rus generali tam iki zıt kutuptur. Totleben’e göre, bu savaş anlamsızdır ve kendisi baştan sona kadar bu savaşa karşıdır. Bu konuda, Totleben, başta “Golos (Ses)” ile Vestnik Evropıy (Avrupa’nın Habercisi)” olmak üzere, zamanın liberal Rus basını ile hemfikirdir. İşte, Plevne’nin düşmesinden hemen sonra Totleben’in yazdıkları: “Bizler, bizim Panslavistlerle, İngiliz entrikacıların hayalleri ile savaşa sürüklendik. Bulgarlar burada zengin ve mutlu bir yaşam sürmekteler. Onların en içten arzuları, kurtarıcılarının bir an evvel ülkeyi terk etmeleridir.”
|