“KADER, BURALARI UNUTMAK MIDIR?...”

 

 

 

 

“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ONUNCU BÖLÜMÜNÜ, DİKENLİ TELLERİN ARKASINDAKİ ACILI BATI TRAKYALI KARDEŞLERİMİZE İTHAF EDİYORUM...

SEMRA KANAT

5 Ağustos 2004

 

 

ÖZEL TEŞEKKÜR:

 

AVRUPA BATI TRAKYA TÜRK FEDERASYONU GENEL SEKRETERİ, SEVGİLİ DOSTUMUZ ALPAY AHMET’E.

 

AVRUPA BATI TRAKYA TÜRK FEDERASYONU

 

Batı Trakya’da yayınlanmakta olan Gündem Gazetesi tarafından düzenlenen

resim ve kompozisyon yarışmasına katılan çocukların eserlerinden derlenmiştir.

 

 

BATI TRAKYA TÜRK ÇOCUĞUNUN GÖZÜYLE

         BATI TRAKYA’DA ÇOCUK OLMAK

 

... Sonra okula başladım. Bir gün Yunanlı hocalarımızdan biri, “Siz de birer bir Yunanlısınız” dedi bize, sarsıldım. Annem Türk olduğumu söylemişti bana. Yorgo da Türküm diye arkadaşlığımızı bozdu. Ne vardı bu Türk olmakta? Hocam yanılıyor diye, “Öğretmenim, ben Türküm” dedim. Beni sınıftan çıkardı. Ağlayarak eve gittim. Annem, “Bu gibi durumlarda susacaksın oğlum” dedi. Susmak o zamandan şimdiye kadar süren bir suskunluk. Yunanlıların her dediğini kabullendiğini gösteren bir suskunluk... “Susacaksın, çünkü sen azınlıksın” dedi babam. Azınlık. Hâlâ bu kelimeyi tam olarak anlamıyorum.  Ne vardı azınlık olmakta? O günden beri ben de diğer çocuklar gibi hep sustum.

Sessizce ağlıyorum bunları düşündükçe. Sessizce ağlıyorum her itildiğimde. Ağlıyorum, ama yine susuyorum, susmamam gerekirken...

 

 

“Sanırım,

Artık şarkı söylemeyi unutmuşuz,

Bunun sonu ağlamak mıdır?

Gümülcine’de top koştururuz geceleri isteksiz.

Kader, buraları unutmak mıdır?

 

Alpay Ahmet

T.T.K.

 

(Almanya’dan bana ulaştığı tarih) 13.8.2002

 

 

Batı Trakya Türkleri Dayanışma Dernekleri Yayın Organı

Batı Trakya’nın Sesi Dergisi, İstanbul, Ocak-Şubat 1988

 

 

Belge: League of Nations/0.130.1925.VII

 

Genéve, le 15 mars 1925

 

SOCIETE DES NATIONS

 

MINORITÉ DE RACE TURQUE EN THRACE OCCIDENTALE

 

Note du Secrétaire général:

 

Le rapport suivant, sur la situation de la minorité de race turque en Thrace occidentale, est présente par la délégation hellénique au Conseil. (Document précédent: C. 773.1924)

 

 

LEAGUE OF NATIONS

 

MINORITY OF TURKISH RACE IN WESTERN THRACE

 

Note by Secretary-General:

 

The following report on the situation of the Minority of Turskish Race in Western Thrace is presented to the Council by the Greek Delegation. (Preceding Document: C. 773.1924)

 

 

ANMA:

 

SEVGİLİ SADIK AHMET’İ

 

ARAMIZDAN AYIRAN KARA ELLER KIRILSIN!

 

                                                 

 

                 Dr. Sadık Ahmet.                                Batı Trakya Meselesi İslâm Ülkeleri

(1947-1995)                                       Dışişleri Bakanları Toplantısı.

Batı Trakya Türk Toplumunun Önderi ve Eşitlik,           İstanbul, Hilton, 4-8 Ağustos 1991

Dostluk ve Barış Partisinin Kurucusu Dr. Sadık Ahmet. Batı Trakya’nın Sesi Dergisi, İstanbul, Eylül 1991

 

 

Batı Trakya’nın Sesi Dergisi, İstanbul, Ocak-Şubat 1988

 

“...BEN TÜRK OLDUĞUM İÇİN HAPSE GÖTÜRÜLÜYORUM.

EĞER TÜRK OLMAK BİR SUÇ İSE, BURAYA TEKRAR EDİYORUM,

BEN TÜRKÜM VE ÖYLE KALACAĞIM. BU MESAJIMLA BATI TRAKYA

AZINLIĞINA SESLENİYORUM VE TÜRK OLDUKLARINI

UNUTMAMALARINI SÖYLÜYORUM.”

 

http://www.westtrakien.com/html/drsadik.htm

 

“HAKLARIMIZI BİR GÜN MUTLAKA ALACAĞIZ.”

 

 

29.09.2002 FIKRA GİBİ ACI GERÇEK KARAYAĞIZ KATUN’UN KANAT SESLERİ

 

70 Yaşındaki Batı Trakyalı Mehmet Amca belediyeye gider. Ancak yalnızca Türkçe bilmekte olduğu için Rum memur dediklerini anlamamazlıktan gelir.

Ta ki Mehmet Dedenin gerçekten Rumca konuşamayacağına ikna olana dek.

Memurikus:

- Mehmet Bey, neden 70 yıldır Rumca öğrenmediniz ki?

Mehmet Dede:

- Ne bileyim ben burada 70 yıl kalacağınızı?!...

 

Tonyukuk’un eki: Mehmet Dede haklıdır. Bilinen 2200 yıllık târîhinde devlete hükmeden her hükûmet, Türk Devleti’ni, ilk 50 yıl içinde kağanlık (imparatorluk) yapmıştır. Mehmet Dede o hükûmetlerin hükmettiklerinin sulbündendir... Gerçekten Batı Paşaeli’nde palikaryanın 70 yıl kalacağını ne bilsindi. O, bütün felâketlerin kısa bir sürede aşılacağını ve Türkeli’nin en çok 50 yıl içinde yine kağanlık olacağını zannetmekte idi. Çünkü o atalarından öylece görmüştü; öyle alışmıştı.

Dede, gün olur devran döner!

 

SEVGİLİ TONYUKUK’A MÜKEMMEL YORUMU İÇİN TEŞEKKÜRLER!

 

 

1.500 YILLIK TÜRK YURDU KIRIM,

300 YILLIK TÜRK YURDU KIBRIS,

500 YILLIK TÜRK YURDU BULGARİSTAN...

GÖZYAŞLARI İLE DÜŞMANA VERİLMESİ, TÜRK HALKINI ÇOK ÜZMÜŞTÜR...

 

 

“...ZAMANIN HARİCİYE NÂZIRI VE BAŞMURAHHAS SAFVET PAŞA, ANLAŞMANIN DİĞER MADDELERİNİ AĞLAYARAK İMZALADI (3 MART 1878)...”

 

 

Orkestra Şefi Dr. Emre Aracı, Popüler Tarih Dergisi, İstanbul, Şubat 2001

 

KIRIM SAVAŞI KONSERİ

 

Borusan Oda Orkestrası, şef Emre Aracı idaresinde, 28 Şubat gecesi, Beyoğlu’ndaki İtalyan Kültür Merkezinde tematik konser verecek. “Savaş ve Barış: Kırım 1853-59” başlığını taşıyan ve açıklamalı olarak gerçekleştirilecek olan konser, saat 19.00’da...

Osmanlı İmparatorluğu’nun Britanya ve Fransa ile müttefik olarak Rusya’ya karşı giriştiği bu talihsiz savaşın kısa hikâyesi, Dr. Emre Aracı’nın İngiliz ve Fransız arşivlerinde yapmış olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkarttığı dönemin popüler müzik parçalarıyla, tekrar canlandırılacak. Konserde ayrıca Kırım Savaşına ait orijinal gravür ve resimlerden oluşan bir de dia gösterisi sunulacak.

Seslendirilecek olan eserler arasında Guatelli Paşa’nın Osmanlı Sergi Marşı, Charles d’Albert’in Sultanın Polkası, Constantinople Quadrille ve Savaş Galopu, Rossini’nin Sultan Abdülmecid Marşı, John Eastes’in Tuna Savaş Şarkısı, besteleri kısa bir süre önce keşfedilen Kırım Savaşının meşhur Başkumandanı Ömer Lütfi Paşa’nın karısı İda Saide’nin Oltenitza, Tchitaté ve Silistre Marşları, Henry W. Goodban’ın Ömer Paşa Valisi, Kraliçe Viktorya’nın Kırım Savaşı sırasında İstanbul’da bulunan Florence Nightingale’e yazmış olduğu bir mektubun sözleri üzerine J.W. Hobbs’un bestesi Kraliçenin Mektubu Şarkısı, William Smallwood’un Türk Savaş Marşı ve Emre Aracı’nın kendi bestesi “Erkel İçin Ağıt”ın “Savaş ve Barış” başlıklı ikinci bölümü yer alıyor.

 

 

 

     10 SORUDA OSMANLI İDARESİNDE KIBRIS’tan -  Erhan Afyoncu, Popüler Tarih, Aralık 2000

 

“Sizden bir krallık yer almakla, bir kolunuzu kesmiş olduk. Siz bizim donanmamızı mağlûp etmekle, sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilmiş kol yerine gelmez, ama tıraş sakal evvelkinden daha gür çıkar!”

 

Sokollu

(Venedik elçisi Barbaro’ya)

 

Osmanlı nasıl bir Kıbrıs siyaseti izledi?

 

... Kıbrıs’ta fethi daimî kılmak için, belirli bir iskân siyaseti takip edilerek, önemli sayıda Türk, Anadolu’dan getirilerek buraya yerleştirilmiştir. Bu işlemin tam tersi olarak, savaş sırasında Venediklilere yardım eden 300 kişilik bir topluluk da Antalya’ya iskân edilmiştir.

Savaş sırasında Osmanlılara yardım emiş olan ahalisine vergi  kolaylıkları sağlanmıştır. Örneğin, Girne savaşsız teslim olduğu için, bazı vergilerden muaf tutulmuştur. Osmanlı safhalarına geçen askerlerin bir kısmına İmparatorluğun başka taraflarında tımar verilmiş, bir kısmı ise Kıbrıs’taki Osmanlı askerî teşkilâtı içerisinde görevlendirilmiştir.

 

Kıbrıs İngilizlerin eline nasıl geçti?

 

İngiltere Kıbrıs ile 19. yüzyıl başlarından ilgilenmeye başlamış ve buradan sağlayacağı askerî ve siyasî çıkarları nedeniyle adayı ilhak için, uygun bir fırsat kollamıştır.

Bu fırsat, Osmanlıların 1877-1878 savaşında, Ruslara karşı mağlûp olmalarıyla karşılarına çıkmıştır. Bu savaş sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşmasının, Ruslara sağladığı avantajlı durum, başta İngiltere olmak üzere, Avrupalı devletleri rahatsız etmişti. Bu durumu ortadan kaldırmak için Berlin’de toplanan yeni bir kongreyle önceki antlaşmanın şartları hafifletildi. Ancak İngiltere, Hindistan yolunu güvenlik altına almak için, Kıbrıs’ı istiyordu. Rusya, Batum, Kars ve Ardahan’ı Osmanlı İmparatorluğu’na terk ederse, İngiltere de Kıbrıs’ı geri verecekti.

İngiltere’nin sıkıştırması üzerine, Osmanlı Devleti bu isteği kabul etmek zorunda kaldı. 4 Haziran 1878’de imzalanan antlaşmaya göre, İngiltere Kıbrıs için yıllık 92 bin sterlin kira bedeli ödeyecekti.

 

Kıbrıs’ın İngiliz emenliğine girmesi nasıl karşılandı?

İngiltere’nin zorlaması ile Kıbrıs’ı alması, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu ülkeye karşı olan itimadın sarsılmasına, İngiliz diplomatların saygınlığını bir ölçüde yitirmesine ve yerini bir güvensizliğin almasına neden olmuştur. İngiltere’de ise hükûmetin destekçileri antlaşmayı memnuniyetle karşılarken, liberaller, daha fazla toprak alınabileceğinden dem vurup durumu eleştirmişlerdir. Avrupa’da ise Almanya, İngiliz işgalini olumlu karşılarken, Avusturya tarafsız kalmış, Fransa ve İtalya olumsuz tepki göstermişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşına girmesi üzerine İngiltere, Kıbrıs’ı doğrudan ilhak etmişti. Bir yıl sonra da, Sırbistan bir Bulgar saldırısına uğrarsa, Sırplara yardım etmesi şartıyla Kıbrıs’ı Yunanlılara vereceğini vaat etti. Almanlara taraf olan Yunanistan Kralı Konstantin, bu teklifi kabul etti.

 

Kıbrıslı Türkler, din değiştirmiş Rumlar mıdır?

 

Kıbrıslı Rumlar, adada bulunan Türklerin din değiştirmiş Rumlar olduğu iddiasını zaman zaman tekrarlamaktadırlar. Ancak yapılan araştırmalar, Kıbrıs’taki Türklerin fethin hemen ardından Anadolu’dan getirilerek yerleştirilen Anadolu Türklerinin torunları olduğunu göstermektedir.

Fetih sonrasında, Kıbrıs’ta Türklerin yerleşmesi için iki yıl vergi muafiyeti tanınmış ve Anadolu’da belirlenmiş bazı bölgelerden, 10 haneden bir hanenin zorla Kıbrıs’a yerleştirilmesi emri çıkmıştır. Adaya gönderilmek üzere Aksaray, Beyşehir, Seydişehir, Develi, Anduğı, Ürgüp, Niğde, Bor, Ilgın, İshaklı (Sultandağı), Akşehir, Koçhisar ve Mersin’den 12 bin hanenin gönderilmesi plânlanmıştı. Ancak ada iklimi beğenilmediği içi, 1572-1581 yılları arasında 8 bin hane adaya gönderilebilmiştir. Bu da yaklaşık 40 bin kişilik bir nüfustur. Bunların da bir kısmı sonradan Anadolu’ya geri dönmüştür.

Kıbrıs’a Türklerin iskânı daha sonra da sürmüş, 17. yüzyılın başlarında, çevreye zarar veren bazı aşiretler Kıbrıs’a yerleştirilmişlerdir.

 

          

 

    Piri Reisin hazırladığı Kıbrıs haritası.        Popüler Tarih Dergisi,        Kıbrıs’ın Türkler tarafından alınışından önce,

      İstanbul, Ocak 2001      Lefkoşe Kalesini gösteren resim (VlaggioVenetia a Constantinopoli adlı eserden).

            

 

Kıbrıs’ın fethi sırasında Osmanlı Ordusunun taarruzu (Ricaut’dan).     Kıbrıs’ın Limasol Koyu’nu gösteren  bir minyatür.

 

                  

 

İnebahtı Deniz Savaşını resmeden tablolardan biri.               Kıbrıs’ın fethi sırasında tahtta bulunan Padişah

II. Selim

 

                 

 

Kıbrıs’ta İngiliz Valisi kraliyet ailesinden temsilcileri      Kıbrıs İngiltere yönetimine geçtikten sonra

     İngiliz bayrağı çekilirken.

 

İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI

 

Denizciler. Burak Adası Deniz Savaşı ( 29 Temmuz 1499) Mora'nın güneybatısındaki Navarin limanı ile Burak Adası güneyinde Osmanlı donanması ile Venedik filosu arasında yapılan deniz savaşı (1499). II. ... Böylece İnebahtı yolu açıldı... Türk Denizcileri / Burak Adası Deniz Savaşı

 

 

“KIBRIS’A DİKKAT EDİNİZ , KIBRIS BİZİM İÇİN GEREKLİDİR!”

 

ATATÜRK

www.kibristurkundur.com

 

 

 

93 HARBİNİN SONUÇLARI

 

 

Refik Özdek, Türklerin Altın Kitabı, Cilt 4, İstanbul 1990

 

“EN KUVVETLİ DEVLET, BİZİM DEVLETTİR; ZİRA SİZ DIŞARIDAN, BİZ İÇERİDEN YIKMAYA ÇALIŞIYORUZ, YİNE YIKILMIYOR.”

Keçezâde Mehmed Fuat Paşa

(Yabancı Diplomatlara Hitaben)

 

YILDIZ MAHKEMESİ

 

Sultan II. Abdalhamid, amcası Sultan Aziz'in ölümünden beş yıl sonra, ölüm sebe­bini ve varsa sorumluları meydana çıkarmak için tahkikat yaptırdı ve sorumlu görülenlerin yargılanması için bir mahkeme kurdu. Sa­nıklar arasında Sultan Aziz'i darbe ile tahtın­dan indirenler, yani Mithat Paşa, Mahmud Celâleddin Paşa, Nuri ve Damad Ruhi Paşa­ da vardı. O sırada Mithat Paşa sürgündeki yerinden alınmış ve darbe teşebbüsünden ve sadrazamlıktan önceki hizmetleri dikkate alı­narak önce Suriye, sonra da İzmir valiliğine tayin edilmişti.

Tarafsız ve âdil hâkimler heyeti Yıldız Sarayına yakın bir çadırda çalıştıkları için bu yargılama “Yıldız Mahkemesi” olarak anı­lır. Fakat saraya yakın olması ve saraya ya­kın paşaların hâkimlerle sık sık görüşmesi, mahkemenin tarafsızlığına gölge düşürmüş ya da bu durum Avrupa basınında tenkit edil­diği için öyle bir görüntü verilmişti. Özellikle İngiliz basını kendi adamı olarak gördüğü Mithat Paşa’dan yana idi.

Yargılama sonunda suçlu bulunan 11 kişi­nin idamına, diğer bazı suçluların da hapis cezalarına çarptırılmalarına karar verildi. İdam cezasına çarptırılanlar, Abdülaziz'in kaldığı saraya bahçıvan olarak sokulan 3 pehlivanla, Mithat, Rüştü, Mahmud ve Nuri Paşalar, Hasan Hayrullah Efendi, iki mabe­yinci ve Binbaşı Necib Bey idi. Bu karar temyizde ve fetvahanede (Şeyhülislâmlıkta) onaylandı.

Fakat kan dökülmesinden yana olmadığı­nı söyleyen II. Abdülhamid, Yıldız Sarayında, ileri gelen devlet adamlarından oluşan 25 ki­şilik bir meclis kurarak, kararın görüşülme­sini istedi. Meclisin 15 üyesi kararın aynen uygulanmasından, 10 üyesi ise idamların ömür boyu hapis cezasına çevrilmesinden yana olduklarını bildirdiler. Cezaların aynen uygulanmasını isteyenler arasında büyük hukukçu ve tarihçi Cevdet Paşa da vardı.

Sultan Abdülhamid idam cezalarını ömür boyu hapse çevirdi ve mahkûmların Hicaz’daki Taif'e sürü!melerini emretti.

İzmir'de bulunan Mithat Paşa kararı öğre­nir öğrenmez, Fransız Konsolosluğuna sığın­mıştı. Aslında İngiliz Konsolosluğuna sığın­mak istiyordu, ama bulunduğu yere Fransız Konsolosluğu daha yakındı ve hiç zaman kaybetmek istememişti.

Hükûmetin baskısı üzerine Fransız Dışiş­leri Bakanlığı İzmir Konsolosluğuna talimat ver­di ve bunun üzerine Türk makamları Mithat Paşa’yı teslim alarak, İstanbul'a getirdiler. Daha sonra, 1884 yılında, Mithat Paşa ve Mah­mud Celaleddin Paşa, Taif'te boğularak öldü­rüldüler. Sultan Abdülhamid idam emrini vermediğini söylemişse de, kararın ondan çıktı­ğına inanılmaktadır.

 

Duyûn-ı Umumiye belâsı

 

1856 Kırım Savaşında başlayan ve Sultan Abdülaziz'in son zamanlarında daha da ar­tan dış borçların ödenmesinde güçlük çeki­liyordu. 93 Harbi de ekonomiyi iyice sarsmış, dış borçlara, Rusya'ya ödenecek tazminat da eklenmişti. En çok alacağı olan devletler İn­giltere, Fransa, Rusya idi. Bunların, bu ala­caklar yüzünden devletin başına yeni gaile­ler çıkarmamaları için bir formül düşünüldü ve 20 Aralık 1881’de Duyûn-ı Umumiye (Genel Borçlar) adı altında bir müessese kuruldu. Buna göre, Osmanlı Bankası temsilcile­riyle Galata bankerlerinden meydana gelen bir heyete, balık, tuz, ipek, tütün, damga ge­lirlerinin toplanması, bunlarla borçların yıllık taksitlerinin ödenmesi, artanın hazineye teslimi yetkisi verildi. Bu şekilde borçlarının muntazaman ödenmesi bir formüle bağlanıyor, buna karşılık, toplam 252 milyon altın olan borcun 146 milyonu siliniyordu.

Fakat daha sonra bu kuruluşa Osmanlı Devleti’nden alacağı olan bütün devletin temsilcileri katıldı. Kuruluşun başkanlığını, en çok alacaklı devletler olan İngiltere ve Fransa temsilcileri dönüşümlü olarak yapacaklardı.

Duyûn-ı Umumiye, belki, yabancı devlet­lerin silâhlı müdahalelerini önlemişti ama, on­ların iç işlerine karıştırmak, maliyeye el atmak gibi bağımsızlıkla asla bağdaşmayan ve daha az tehlikeli olmayan müdahalelerine ra­zı olunmuştu. Daha sonra, Kıbrıs ve Doğu Rumeli vilâyetinin vergileri de borçlara temi­nat olarak Duyûn-ı Umumiye’ye verildi.

Sultan Abdülhamid zamanında Duyûn-ı Umumiye dış borçların büyük bir kısmını ödedi. Fakat bu borçlar yüzünden subay ve memurların maaşları iki ayda bir ödeniyor, kalkınma için yatırım yapılamıyordu.  Zaman­la, devlet içinde devlet gibi hareket eden bu müessese, İmparatorluğun sonuna kadar devam etti ve devletin başına büyük derlerinden biri oldu.

 

İngilizler Mısır’ı işgal ediyor

 

İngiltere ve Fransa'dan borç alan yalnız Bâbıâli değildi. Mısır Hidivi İsmail Paşa da bu devletlere toplam 100 milyon İngiliz lirası tutarında borç yapmıştı. Alacaklı iki devlet Mısır'ı sıkıştırmaya başladı, Mısır Hidivliğine bazı malı tedbir alınması için baskılar­ da bulunan bu devletler, sonunda, İsmail Pa­şa’nın elindeki Süveyş Kanalı hisselerini al­dılar. Böylece kanal hisselerinin yarıdan faz­lası İngiltere'nin eline geçti.

Fakat bununla da yetinmediler. Mısır ma­liyesi onların kontrolüne geçti. Bu kontrolü yapacak olan bir İngiliz ve bir Fransız tem­silcisine Mısır kabinesinde bakanlık görevi verildi.

Kanal tahvilleri borç yükünü azaltmamış, Mısır, borcunun faizini bile ödeyemez duru­ma gelmişti. İngiliz ve Fransız kontrolörler ekonomide tasarruf sağlamak gerekçesiyle Mısır ordusunun mevcudunu üçte iki nispe­tinde azalttılar ve 2.500 subayı ordudan uzak­laştırdılar. Uzaklaştırılan subaylar Türk ve Çerkez asıllı idiler.

İngiliz-Fransız baskısı ve müdahalesi, Mı­sır halkı arasında ayaklanmaya varan bir hoş­nutsuzluk yarattı. Halkın baskısı üzerine kabine istifa etti ve iki yabancı kontrolör görev­den uzaklaştırıldı. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa, İsmail Paşa’yı istifaya zorlamak için donanmalarını İskenderiye'ye gönderdiler. Hidiv direnince iki devlet bu defa Sultan Ab­dülhamid'e başvurdu.

Sultan Abdülhamid zaten İsmail Paşa’yı azletmek ve hidivlik müessesesini ortadan kaldırmak için fırsat arıyordu. İsmail Paşa’yı azlederek, yerine oğlu Mehmed Tevfik Pa­şa’yı getirdi.

Fakat İngiltere ve Fransa yeniden kontrol hakkını elde etmiş oluyorlardı. Bu, artık mil­liyetçilik duyguları da uyanan Arap halkındaki hoşnutsuzluğu daha da arttırdı. Albay Ahmed Arabî’nin liderliğinde ayaklandılar. Ara­bî Bey darbe yaparak hükûmeti devirdi ve kendi taraftarlarından oluşan bir kabine kur­durdu. Bu kabinede kendisi de Harbiye Nâzırı olarak görev aldı. Hareket daha çok İn­giltere ve Hidivliğe karşı olduğu için, Sultan Abdülhamid buna karşı çıkmadı... Aksine, Arabî'yi mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi et­tirerek bir de nişan verdi.

Arabi Paşa Mısır'daki yabancı memurla­rın hepsini uzaklaştırdı. İngiltere ve Fransa filolarını tekrar gönderdiler. Bu filoların liman­ da görünmesi üzerine halk galeyana gelerek, yabancılara saldırdı, mallarını yağmaladı. Birçok Avrupalı öldü.

Bunun üzerine İngiliz Bunun üzerine İngiliz donanması İskenderiye'yi topa tuttu. Yedi saat kadar süren ara­lıksız ve şiddetli bombardıman sonunda ka­le teslim olunca karaya asker çıkardılar. Arabî Paşa’nın kuvvetleri bozguna uğradı. İngiliz­ler ileri harekâta devam ederek 15 Eylül 1682'de Kahire'ye girdiler. İngiltere bu işgalin geçici olduğunu söy­lüyordu, ama artık bu ülkedeki Türk hâkimi­yeti sadece kâğıt üzerinde kalmıştı. Hukuken yine Osmanlı Devleti'ne bağlı görünüyor, İstanbul’a yıllık vergisini ödüyor, büyük rütbeleri yine padişah verebiliyor, fakat ülke fiilen İngiliz işgalinde ve yönetiminde bulunuyordu.

 

Mutlu azınlık olan Ermenilerin ayaklanması

 

93 Harbinin sonuçlarından biri de, Doğuda Rusya'nın kışkırtması ve İngilizlerin des­teklemesi ile bir Ermeni hareketinin başla­masıdır. O yıllara kadar Ermeniler İmparator­luk içinde yaşayan mutlu azınlıkların en iyi durumda olanları idi. Hürriyet ve güven için­de tarım ve ticaret yoluyla zenginleşmiş, dev­letin en yüksek makamlarında görev al­mışlardı.

Fakat, kışkırtmalar sonunda, küçük bir azınlık oldukları hâlde, Doğu Anadolu'daki on altı ilimizi ve burada bağımsız bir devlet kurmayı istiyorlardı. Gerçi Berlin Antlaşma­sında, Doğu Anadolu'daki bu Hıristiyan tebaa için bir ıslahat yapılmasını öngören bir mad­de vardı, ama bu ayrıcalık yaratmak ve bunu körüklemek için Avrupalılar tarafından konulmuştu. Onun için Sultan Abdülhamid bu maddeyi asla uygulamadı ve ölümü pahası­na uygulamayacağını söyledi. Çünkü Erme­niler gerçekten mutlu azınlık idiler ve o mad­de onları kışkırtmak için konmuştu.

Rusya Ermeniler hakkındaki politikasını değiştirerek, onları doğrudan doğruya destek­lemekten vazgeçince, çoğu Rus ordusunda yetişmiş ve görev almış Ermeni asıllı subay­lar, Anadolu'ya gelerek komitacılarla birleş­tiler ve silâhlı mücadele için "Hınçak" adı­nı taşıyan bir cemiyet kurdular.

Bu cemiyet bir süre sonra dağıldı. Fakat bunlardan ayrılan bir grup bu defa "Taşnaksutayın" adında bir teşkilât kurdu­lar ki, bu da kısaca "Taşnak" adıyla anıldı.

Taşnaklar silâhlı komitalar meydana getir­diler ve kendilerine katılmayan Ermenileri de öldürmeye başladılar. Karışıklık çıkarmak için ­her fırsattan yararlanıyor, Türk köylerini ba­sıp yamalıyor, yakıyor, köylüleri katledi­yorlardı.

Sason kazasında meydana gelen bir olay ayaklanmanın büyük boyut kazanmakta oldu­ğunu gösterdi. Bu ilçede Müslümanlar çoğunluktaydı, ama silâhsızdılar. Ermeni çete­leri baskın yapınca, hükûmet kuvvetlerinden yardım istediler. Hükûmet kuvvetleri gelmiş, askerlerle asi Ermeni komitaları arasındaki çarpışmalar sonunda 30 köy yakılıp yakılmış, bu arada 500 kadar asi de öldürülmüştü. Er­meniler bunu Avrupa'ya "Türk mezalimi" şeklinde duyurdular ve yoğun bir propagandaya başladılar. Kısa bir süre sonra Diyarba­kır'da da ayaklandılar. Burada da 1000 kadar Ermeni çatışma sırasında öldürüldü.

Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya, Bâbıâli'ye, bir tahkikat komisyonu kurmak is­tediklerini bildirdiler ve Bâbıâli bu isteği kabul etti.

Ön yargılı yabancılardan kurulu bu komisyonun tahkikatı sonunda, İngiltere, Fransa ve Rusya, bu defa İngiltere'nin ısrarı ile, Bâbıâli’ye Doğu Anadolu'da ıslahat ya­pılmasını isteyen bir muhtıra verdiler. Padi­şah bunu iç işlerine müdahale sayarak reddetti.

Ermeniler bu defa İstanbul'da kargaşa çı­karmaya başladılar. Ermeni patriği İzmirli­yan'ın öncülüğünde birkaç yüz Ermeni Kadır­ga'dan Bâbıâli'ye doğru yürüdüler. Bâbıâli’ye yapılmasını istedikleri ıslahat esasla­rını bildirmek iddiası ile hareket ediyorlardı. Şehirdeki bütün Ermeniler sokaklara dökü­lerek karışıklık çıkarmaya başlayınca, asker kuvvetine başvuruldu ve ayaklanma bastırıl­dı. Müslüman halk da mukabele etmek zo­runda kaldığı için kargaşa sırasında birkaç yüz Ermeni hayatını kaybetti.

Kışkırtıcıların başı patrik İzmirliyan'a her­hangi bir ceza verilmemişti. Ama patrik bir yıl sonra komitacıları ile Osmanlı Bankasının merkezini basmayı ve Bâbıâli’ye yürü­meyi plânladı. Bu plânı, padişahın kurduğu hafiye (haber alma) teşkilâtı zamanında öğ­rendi ve banka çevresinde tertibat alındı. Er­meni komitacılar gerçekten kararlaştırdıkla­rı günde harekete geçtiler, bombalar patlatarak bankanın içine girdiler. Etrafları sarılı olduğu için dışarı çıkamadan burada direni­şe geçtiler. Bu direniş uzun sürmedi. Bir kıs­mı teslim oldu, bir kısmı limandaki yabancı gemilere sığındı, bir kısmı da karşı koyduk­ları için öldürüldüler.

Patrik İzmirliyan yine azledilmemişti. Kış­kırtmalarına devam ediyordu. Kısa bir süre sonra, İngiliz ve Fransız donanmalarının kendilerine yardım için Çanakkale Boğazı'ndan geçmek üzere olduklarını söyleyerek, komi­tacıları tekrar ayaklandırdı. Bazı Ermeni evlerinden Türk zabıta kuvvetlerine ateş edildi ki, buna seyirci kalınamazdı.

Sultan Abdülhamld, Ermeni komitacıların cüretlerini kırmak ve Avrupalıların da “asker baskısı” iddiasını önlemek için bambaşka bir politika ve taktik uyguladı. Ermeni mahalle­lerinden asker ve polisi tamamen çekti. Fakat başta liman hamalları olmak üzere gönül­lü sivil halkı sopalarla donattı ve karışıklık çı­karmak için hazırlanan Ermeni mahalleleri­ne saldı. Müslüman ve Ermeni çatışması so­nunda birkaç gün içinde yüzlerce Ermeni öldürüldü. Türklerden de ölenler az değildi.

Ermeniler sindirilmişti. Silâhlı mücadele­yi artık akıllarına getiremeyeceklerdi. Bu defa Patrik İzmirliyan da azledildi ve Kudüs'e sürüldü. Bundan sonra Ermeniler için genel af ilân edildi. Padişah, hiçbir ayrıcalık yapmadığını ve ıslahata gerek olmadığını göstermek için de bazı mutasarrıflıklara ve vali muavin­liklerine Ermenileri tayin etti.

 

Zafer Türklerin, ama Girit RumIarın oluyor

 

Yunanistan, Osmanlı hâkimiyetindeki Gi­rit'i topraklarına katmak için, adada istenen şekilde ıslahat yapılmış olmasına rağmen, kışkırtmalara devam ediyordu. Babıali Ermeni ayaklanması ve diğer meseleleri e uğraşır­ken, Girit'e gizlice asker çıkarmaya başladı­lar ve bir de donanma gönderdiler. Yunanistan'dan gelen bu askerler ve adadaki komi­tacılar her gün karışıklık çıkarıyor ve adada kan dökülüyordu.

Yunanistan, bir yandan da, Girit’te katliam yapıldığı propagandasıyla Av­rupa devletlerini de kışkırtıyordu. Bunun üze­rine bu devletler (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Avusturya) donanmalarını Girit açık­larına gönderdiler. Az sonra da adaya asker çıkarmaya başladılar.

Öte yandan Yunanis­tan'a da adadan askerini çekmesi için bir haftalık süre tanıdılar.

Abdülhamid büyük devletleri karşısına al­mak istemediği için onların ortak abluka tek­lifini kabul etmişti. Yunanistan bu notaya bo­yun eğmek zorunda kaldı ve Girit'ten asker­lerini çekti.

Fakat bu defa Teselya da çete savaşlarını şiddetlendirdi ve başarı sağladığını görerek Türk sınırlarına da silâhlı tecavüzlerde bulunmaya başladı.

Artık Yunanistan'la savaş kaçınılmaz hâle gelmişti. Savaşa karar verildi ve Ethem Paşa kumandasındaki Türk Ordusu hareke­te geçirildi. Bu ordu, Yunanlıların ele geçirdiği Türk topraklarını aldıktan sonra Yunan topraklarına da girdi. Yunan başkumandan veliahdı Konstantin bozguna uğrayarak çekildi. Önce Yenişehir ve Farsala’ya gelen Yunanlılar burada da tutunamayıp, büyün ağrılıklarını bırakarak kaçtılar. Galos limanı teslim oldu.

Bundan sonra çok iyi tahkim edilmiş olan Dimeke de Türklerin eline geçmiş ve Atina yolu açılmıştı. Ağır mağlûbiyet Yunanistan’ı iyice karıştırdı. Halk panik içindeydi ve hükûmet düşmüş, yenisi kurulmuştu. Bu durumda ateşkes istemek zorunda kaldılar. Bâbıâli şartları kabul edilinceye kadar savaşa devam edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Rus çarı, II. Abdülhamld'den daha fazla kan dö­külmemesi ricasında bulundu, öteki devletler de aynı şekilde ricada bulundular. Türk or­dusunun işgal ettiği yer!er elinde kalması şar­tıyla ateşkes imzalandı.

Fakat ateşkes bir antlaşma değildi. Büyük devletler de Yunanistan'dan desteklerini çek­meyeceklerdi. Bu devletlerin katılmasıyla İs­tanbul’da bir barış konferans toplandı. Kon­ferans, 3 Haziran 1897'de açılmış ve 4 Ara­lık 1897'de imzalanmıştı.

Savaş Yunanistan'ın kesin yenilgisiyle so­nuçlanmış, ama 16 maddeden ibaret olan ba­rış antlaşması, büyük devletlerin Yunanis­tan'ı desteklemeleri ve baskısı yüzünden, Türkler için pek kazançlı olmamıştı.

Antlaşmaya göre Osmanlı Devleti'nin iş­gal ettiği Teselya Yunanistan'a iade edilecek, yalnız sınırda Türkler lehine bazı küçük de­ğişiklik!er yapılacaktı. Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne milyon 100 bin Osmanlı altını savaş tazminatı ödeyecekti: Bunun 100 bin altını zarar gören Türk uyruklar içindi. Bun­dan böyle sınır boylarında çetecilik yasakla­nacak, Yunanistan'ın yararlandığı kapitülas­yon sınırları daraltılacaktı.

Fakat yenilen taraf sanki Türklermiş gibi, asıl kayıp Girit'in elden çıkması oldu. İstan­bul Antlaşmasından iki hafta sonra, İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya, Girit'e muhtari­yet verilmesi hususunda kendi aralarında anlaştılar. Almanya ve Avusturya-Macaristan bu karara katılmadı, ama Türkiye'den yana bir ta­vır da almadılar.

Osmanlı Devleti, büyük devletlerin savaş tehdidi karşısında Girit'in muhtariyetini kabul etmek zorunda kaldı. Gerçi Girit Yunanistan'a verilmiyordu. Girit valisi yerli Rumlar arasın­dan ve padişah tarafından seçilecek, fakat bu tayinde büyük devletlerin rızası da alına­caktı. Ada İstanbul’a her yıl belirli bir miktar­da vergi verecek, buradaki Müslüman halkın güvenliği sağlandıkça, Türk askeri de çeki­lecekti.

Bu antlaşma Girit'in Yunanistan'a bağlan­ması için bir geçiş dönemi hazırlamaktan başka bir şey değildi. Nitekim on binlerce Türk Anadolu’ya göç etmeye başlamış ve adada çoğunluk Rumlara geçmişti. Birinci Dünya Savaşının eşiğinde (1913’te) ada res­men Yunanistan'a katılacaktı.

 

MAKEDONYA MESELESİ

 

RUSÇA ÖĞRENCİM, ELEKTRONİK YÜKSEK MÜHENDİSİ, ÇOK SEVGİLİ AHMET DÖNMEZ’E SONSUZ SEVGLERİMLE

 

On dokuzuncu yüzyılın sonunda, Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarında altı büyük vilâyeti vardı. Bunlardan üçü Selânik, Manas­tır ve Kosova vilâyetleri idi ki, bunlar, Makedonya ülkesini oluşturuyordu. Kosova vilâye­tinin (eyaletinin) merkezi Üsküp idi. İstan­bul’u saymazsak, diğer Avrupa vilâyetleri Edirne, Yanya ve İşkodra’dan ibareti. Bu altı vilâyet, tamamen Türk yönetiminde bulunu­yordu. Ayrıca Türklere tâbi olmak ve vergi vermekle beraber yönetiminde serbest yada muhtar durumda bulunan Girit, Bosna­-Hersek (Bosnasaray), Bulgaristan ve merkezi Filibe olan Doğu Rumeli de hukuken Türklerin hâkimiyetinde bulunuyordu.

Makedonya'da (Selânik, Manastır ve Ko­sova’da) yaklaşık 4 milyon insan yaşıyordu. Bunların yarıdan biraz fazlası Müslümandı. Müslümanların çoğu Türk, az bir bölümü de Arnavut idi. Hıristiyanların hepsi Ortodoks idi­ler, ama milliyet bakımından çok karışıktılar. Hıristiyanların çoğunluğunu Makedonlar oluşturuyor, onları Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar, Romenler (Ulahlar), Yahudiler, Ermeniler, Boşnaklar, Çingeneler ve Hırvatlar takip ediyordu.

Bulgar Prensliği Makedonya’yı mutlaka ele geçirmek arzusunda idi. Bunun için de, ön­ce Hıristiyanlar arasında çoğunluğu teşkil et­mek maksadı ile Yunan, Sırp ve Romenleri bertaraf etmek istiyordu. Bu gayesini gerçek­leştirmek için bir “İhtilâl Cemiyeti” kurdu ve bu cemiyetin vurucu güçleri olarak silâhlı çeteleri harekete geçirdi. Diğer Hıristiyan unsurlar da kendi çetelerini kurmakta gecik­mediler.

Bulgaristan dışındaki bu Hıristiyanları Sır­bistan, Yunanistan ve Romanya destekliyor­du. Bunların çete kurmalarına, Bulgar çete­leri karşısında ezilmemeleri için, Sultan Ab­dülhamid göz yumdu. Çünkü Ruslar Balkanlar’da kışkırtıcılık hareketlerine yine başlamış­lardı ve bu durumda asker sevk etmeyi, on­lara aradıkları ortamı bulduracağı için pek uy­gun görmüyordu. Zaten Berlin Antlaşmasının bir maddesi Makedonya’da ıslahat yapılmasını öngörüyordu ve Rusya bu maddenin uygulanmasını istemeye başlamıştı.

Fakat Bulgar çetelerinin sebep olduğu olaylar bir ihtilâl şeklini alınca, Bâbıâli isya­nı bastırmak için asker sevk etmek zorunda kaldı (1902). Gerilla savaşı yapan Bulgar çe­teleri bir ay süren zorlu bir mücadeleden son­ra sindirildi.

Avrupa devletleri Makedonya’da ıslahat yapması için Osmanlı Hükûmetini sıkıştırma­ya başladılar. Onların istediği yolda bir ısla­hat Makedonya’ya muhtariyet vermek, so­nunda Osmanlı Devleti’nin bir Avrupa devleti olmaktan çıkması demek olacaktı. Abdülhamid, bu sonuca ulaştırmayacak bir ıslahat yapmak için tedbir aldı. Bir “Rumeli Vilâyetleri Islahat Komisyonu” kurarak, Yemen Valisi Vezir Hüseyin Hilmi Paşa’yı olağa­nüstü yetkilerle Makedonya’nın (üç vilâyetin) genel valiliğine tayin etti. Selânik'teki Üçün­cü Ordu da Hüseyin Hilmi Paşa’nın emri­ne verildi.

Bu olaydan bir yıl kadar sonra (2 Ağustos 1903'te) Bulgarlar gerilla savaşını tekrar baş­lattılar. Jandarma Birliği ve Üçüncü Ordu ha­rekete geçirildi, ama isyanı bastırmak kolay olmadı. Öte yandan Avusturya ve Rusya, Berlin Antlaşması’nın Makedonya'da ıslahatı öngören 23. maddesinin uygulanması için Bâbıâli’ye nota verdiler. Aslında bu iki impa­ratorluk, Balkanlar’a hâkim olmak için birbir­leriyle gizli-açık mücadeleye de başlamış bulunuyorlardı ve tabiî bunların emellerine ulaş­ması Osmanlı Devleti’nin tamamen aleyhine olacaktı.

 

BOMBA OLAYI

 

“SULTAN ABDÜLHAMİD’E SUİKAST TEŞEBBÜSÜ”

 

Ermenilerin Doğu Anadolu ve sonra İstanbul’da giriştikleri hareketlerden bekledikleri sonucu alamadıklarını yukarıdaki bölümlerde görmüştük. Bunlar gizli emellerinden vazgeçmiş değillerdi. Bu defa, hedefe ulaşmak için büyük  engel gördükleri Abdülhamid’i ortadan kaldırmak, bu şekilde meydana getirecekleri büyük kargaşalıktan yararlanmak istediler. Onlar gibi, Rum ve Yahudi azınlık da istedikleri tavizleri alamadıkları için Abdülhamid’e düşmandılar.

Ermeniler bu defa Avrupalı anarşistlerin eylem plânlayan uzmanlarından da yararlanarak, mükemmel bir suikast plânı hazırlamışlardı. Ünlü anarşistlerden olan Belçikalı Jorris’le anlaşmış ve onun aracılığı ile Avrupa’da özel bir fayton yaptırmışlardı.

Bu fayton parçalara ayrılarak İstanbul’a getirildi. Ünlü anarşist Jorris de İstanbul’a geldi. Faytona 100 kilo ağırlığında, tahrip gücü çok yüksek bir saatli bomba yerleştirilecekti. Bundan sonra Padişahın her Cuma tekrarlanan Selâmlık törenlerini dikkatle takip ettiler. Geçtiği yerleri ve süreyi defalarca belirlediler. Camiden çıkınca kaç saniye sonra arabasına bindiğini, nereden nasıl hareket ettiğini hesapladılar. Padişah camiden çıktıktan tam bir dakika 42 saniye sonra arabasına biniyordu. Haftalarca yaptıkları tespitte bu sürenin hiç şaşmadığını gördüler.

Nihayet bekledikleri gün geldi (21.7.1905). anarşistler “cehennem makinesi” dedikleri saatli bombayı özel olarak yaptırılan faytona yerleştirdikten sonra, Avrupalı seyirciler kılığına girerek, arabaya bindiler. Şüphe uyandırmamak için yanlarına yine Avrupalılar gibi giyinmiş kadınlar da almışlardı.

Suikastçılar, Padişah camiden çıkmak üzere iken, bombanın saatini kurdular. Bomba, cami ile saltanat arabası arasındaki yolun ortasına geldiği zaman patlayacaktı. Bombalı faytonu, buna göre hesapladıkları en uygun yere bırakıp gittiler. Sultan, beklenmedik bir sebeple oyalanmadan saltanat arabasına gelirse, ölümü kesindi.

Fakat o gün, beklenmedik bir gecikme oldu. Padişah, camiden İstanbul'da giriştikleri hareketlerden bekledikleri camiden çıkarken, kapıda, kendisini bekleyen şeyhülislâmla birkaç dakika konuştu. Konuşmasının bitirip kapı basamaklarında ineceği sırada, cehennem makinesi korkunç bir gürültüyle patladı. Sanki binlerce namlu bir anda boşanmıştı. Yer sarsılmış, araba ve arabalara koşulan atlar parçalanarak göğe savrulmuş, pek çok kişi ölmüştü. Elleri yüzleri kan içinde kalan insanlar ve camiden çıkanlar her tarafa kaçışıyordu. Yalnız bir kişi, bizzat Padişah, soğukkanlılığını kaybetmeden seyrediyordu. Patlamadan hemen sonra gelen süvari takımı olayı yerine at sürerken, durumu en iyi değerlendiren Padişah bir işaretle onları durdurdu. Çünkü yapabilecekleri bir şey yoktu.

Az sonra, Padişahın ölmediğini gören kalabalık coşkun bir şekilde alkışladı. Abdülhamid yanındakilere kısa emirler vererek arabasına bindi ve hiçbir şey olmamış gibi Yıldız Sarayına gitti. Her Cuma yaptığı gibi faytonu yine kendisi sürmüştü. Sarayda onu, görüşmek için ve önceden hazırlanan programa göre, yabancı elçiler bekliyordu. Bomba olayını öğrenen elçiler, Padişahı alkışladılar. Abdülhamid programı bozmadan onlarla yirmi dakika kadar görüştükten sonra, olayla ilgili tamamlayıcı bilgileri almak üzere dairesine çıktı.

Bomba olayındaki başarısızlık, Ermeniler gibi Rum ve Yahudileri, Padişaha diş bileyen bütün düşmanlarını hayal kırıklığına uğrattı. Yahudilerin düşmanlığı, Siyonistlerin milyonlarca altın karşılığında Filistin’i kendilerine terk edilmesi teklifini Abdülhamid’in reddetmesinden ileri geliyordu.

 

Yeni Osmanlılar (veya Jön Türkler)

 

Sultan Abdülhamid’in uzun süren saltanatı ve mutlak idaresi muhaliflerinin sayısını art­tırmıştı. Dünyanın her tarafında hürriyetçi akımlar gelişirken, onun meşrutiyet anayasa­sını uygulamaması, Meclisi tatil etmesi, dış borçların ağırlığı, Duyûn-ı Umumiye meselesi hoşnutsuzluğu arttıran başlıca sebeplerdi.

Bu arada bazı hürriyetçi genç aydınlar Pa­ris’te toplanmış ve mutlakiyet idaresine kar­şı gizli bir cemiyet kurmuşlardı. Bunların ile­ri gelenleri Ziya Paşa, Namık Kemal, Allı Suavi­, Mehmed Bey, Nuri Bey, Reşad Bey, Agâh Efendi vb. idi. Bunlar siyasî faaliyetle­rini çeşitli gazete ve dergi çıkarmak suretiy­le yürütüyorlardı. Onlara gerekli parayı Ka­valalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu Mustafa Fazıl Paşa sağlıyordu.

Mustafa Fazıl Paşa, İstanbul’da maliye nâzırlığı gibi yüksek mevki/erde bulunduktan sonra, Tanzimatçılarla anlaşamayarak küsüp Paris'e gitmişti. İki buçuk milyon altınlık mu­azzam bir servete konduğu için devrin en zenginlerinden biriydi. Paris’te rejim aleyhine çalışan Genç Osmanlıları maaşa bağlamıştı.­

Onlara kitap yazdırıyor, dergi ve gazete çıkarmalarına yardım ediyordu.

Mustafa Fazıl Paşa bir süre sonra hükûmetle anlaşarak İstanbul’a döndü. Yine nâzır oldu. Ama Paris’te kalanların maaşlarını vermeye devam etti. Sonunda, Avrupa'da ka­lan diğer genç subaylar da hükûmetle anlaşarak ve genel aftan yararlanarak yurda dön­düler. Hemen hemen hepsi, çok karşı olduk­ları mutlakiyet rejiminde kendilerine verilen memuriyeti kabul ederek çalışmaya başladılar. Yalnız Ali Suavi, Çırağan baskını olayın­da anlattığımız gibi, ihtilâl hareketine girişti ve öldürüldü.

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti

 

Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) Cemiyeti dağılmıştı. Fakat onların yaydığı hürriyet, meşrutiyet, demokrasi gibi görüşler, yurt içinde de bu fikirler savunan kişilerin çoğalmasına, yeni cemiyetler kurulmasına yol açmıştır.

İstanbul’da kurulan yeni gizli cemiyetin adı, “İttihat ve Terakki Cemiyeti” idi. “Birlik ve Kalkınma” anlamına gelen bu isimle kurulan cemiyetin üyeleri arasında harp Okulu ve Askerî Tıbbiye öğrencileri başta geliyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin faaliyetleri haber alınınca, üyelerden bazıları tutuklandı, diğer bazıları da Avrupa’ya kaçtılar. Sultan Abdülhamid, “Hafiye (Haber Alma)” teşkilâtının başı olan Ahmen Celâleddin Paşa’yı Paris’e gönderdi. Celâleddin Paşa çeşitli vaatlerle kaçanların yurda dönmelerini sağladı. Fakat Ahmed Rıza Beyle arkadaşları dönmeyi reddettiler.

İstanbul’dan kaçıp Avrupa’ya gidenlerden biri de, Damad Mahmud Celâleddin Paşa idi. Eşi Seniye Sultan, oğulları Sabahaddin (Prens Sabahaddin) ve Lütfullah beyler de onunla gelmişlerdi. Oğlu Prens Sabahaddin babasının yolunda, yani Abdülhamid’in mutlakiyet rejimine karşı faaliyetlerine devam etti.

Ahmed Rıza ve Prens Sabahaddin’in önderliğinde, Avrupa’daki Osmanlılar Paris’te bir kongre topladılar (4-9 Şubat 1902). “Ahrar-ı Osmaniye (Hür Osmanlılar” adıyla toplanan bu kongreye İttihat ve Terakkicilerden başka Ermeni, Rum ve Arnavut azınlıkların temsilcileri de katıldılar. Kongrede, bu azınlık temsilcilerinin de ısrarı ile alınan karara göre, İmparatorluğun her yerinde mahallî muhtar idareler kurulacak ve bunlar milliyet esasına dayanacaktı. Bu, Sultan Abdülhamid’in değil, İmparatorluğun yıkılması ve parçalanması demekti. Onun için Ahmed Rıza bu karara imza koymadı.

İttihat ve Terakki taraftarları yurt içinde de artıyor ve cemiyetin şubeleri gizlice açılıyordu. Ama asıl merkez Paris ve Makedonya idi. Makedonya’da çete takibi yapan, komitacılığı yakından görüp tanıyan genç subaylar ve buradaki Üçüncü Ordunun bütün mensupları Cemiyete üye olmuşlardı. Genç su­baylar devamlı olarak çeteciler tarafından öl­dürülme tehlikesiyle yaşamış, ama zamanla ölümü hiçe sayar hâle gelmiş, memleketin kurtulması için büyük işler yapmak zorunda olduklarını anlamışlardı.

Fakat bu büyük işin meşrutiyeti ilân etmek­le hemen gerçekleşeceğini sanıyorlardı. Pa­ris Kongresinde alınan kararın İmparatorluğu tamamen parçalamak anlamına geldiğini düşünemiyor, bundan irkilmiyorlardı. Tabiî, ara­larında bu kararı tanımayanlarda vardı.

Genç subayların hıncını arttıran bir gerçek daha vardı ki,o da, kendileri mütevazı ma­aşlarını alamazken, yaşlı paşaların İstanbul’da refah içinde yüzmeleri ve pek şatafatlı bir hayat sürmeleriydi.

 

İKİNCİ MEŞRUTİYET

 

Yıldız Sarayı İttihatçıların faaliyetinden ha­berdardı. Asıl hedef hâline gelen Sultan Abdülhamid’i devirmek ve meşrutiyeti ilân et­mek için komitacılarla bile işbirliği yaptıkları biliniyor, görülüyordu. Genç subaylar artık aracı da istemiyor, anlaşma tekliflerini red­dediyorlardı. Manastır’a İttihatçı hareketi bastırmak için gönderilen Şemsi Paşa İttihatçı bir teğmen tarafından öldürüldü. Onun yeri­ne gönderilen Müşir Osman Fevzi Paşa da dağa kaldırıldı. Çete kurdukları ve silâhlı mü­cadeleyi başlattıkları için aranan subaylardan Binbaşı Enver Bey, Binbaşı Tosun Bey, Kolağası (Yüzbaşı) Resneli Niyazi Bey ve Eyüb Sabri Bey, birlikleriyle dağa çıktılar.

Artık merkez, duruma hâkim olamıyordu.

Sultan Abdülhamid meşrutiyete dönülmesi­ne karar verdi ve 24 Temmuz 1908 günü İkinci Meşrutiyet ilân edildi.

İkinci Meşrutiyetin ilân edilmesinden sonra dağa çıkan subaylar gösteriler arasında mer­keze geldiler. Hepsine kahraman muamele­si yapıldı. İmparatorluğun her tarafında coşkun gösteriler eksik olmuyordu. İstanbul’da birçok gazete yayınlamaya başladı. Fakat herkes ayrı görüşleri savunuyor, kimin ne istediği belli olmuyordu.

 

TÜRK TOPRAKLARI PAYLAŞILIYOR

 

İkinci Meşrutiyetin ilân edilmesinden iki ay kadar sonra art arda gelen felâketlerle İmparatorluk parçalanmaya başladı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna­-Hersek’i sınırlarına kattığını resmen ilân et­i. Aynı gün (5 Ekim 1908'de) Bulgaristan, Os­manlı İmparatorluğu'ndan ayrıldığını ve tam bağımsızlığını Bâbıâli’ye ve bütün devletle­re bildirdi. Bundan böyle Prens Ferdinand “Bulgaristan Kralı” unvanını taşıyacaktı.

Bir gün sonra Girit de Osmanlı idaresin­de çıktığını ve Yunanistan’a katıldığını açıkladı.­ Bir yıl kadar sonra Osmanlı Devleti İstanbul Antlaşmasıyla (19 Nisan 1909) bu oldubittiyi kabul ederek, Bosna-Hersek için Avusturya’dan 2,5 milyon altın almakla yeti­ndi. Yunanistan'ın Girit’i ilhakı tanınmadı, ama bir süre sonra o da tamamen elden gidecekti.

Art arda uğranılan bu ağır kayıplar halkı çok üzdü. Gösteriler, Avusturya’dan ithal edilen mallara boykot yapıldı. Fakat bunlar hiçbir şey değiştirmeyecekti. Meşrutiyet ilân edilmiş, ama daha meclis açılmadan, seçimler yapılmadan, meşrutiyet ilân edilirse, Türklere iyi davranılacakları sanılan Avrupa devletleri, Türk topraklarını paylaşmaya başlamışlardı.

Nihayet seçimler yapıldı. İttihatçılar birçok yerde kendilerini silâh zoruyla seçtirdiler. Azınlıklar fazla milletvekili çıkarmak içi her türlü entrikayı yaptılar. Sonunda meclisin 275 milletvekili seçildi. Bunun 140’ı Türklerden, 153’i azınlıklardan veya Türk olmayanlardan meydana geliyordu!

Meşrutiyetin ilk meclisini 17 Aralık 1908 günü büyük bir törenle ve parlak bir nutukla açtı. Halk sevinç içindeydi ve meşrutiyet lehine coşkun gös­teriler yapılıyordu.

Padişah meclisi açış nutkunda, ilk mecli­si bazı devlet adamlarının baskısı ve tavsiyesi üzerine tatil etmek zorunda kaldığını iddia ediyordu. Çeşitli milliyetlerden olan milletvekillerinin her şeyden önce devletin menfaati için çalışacakları şüphe ettiğini de belirtmekten çekinmemişti. Nitekim azınlık milletvekilleri daha ilk andan itibaren yalnız kendi milletlerinin propagandası yapmaya ve yalnız mensup oldukları azınlıkların çıkarı için çalışmaya başladırlar.

 

31 MART VAK’ASI ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesi

 

İkinci Meşrutiyetin ilânından daha alto ay bile geçmeden halkın hoşnutsuzluğu doruk noktasına çıktı.  Toprak kayıpları millî gururu incitmişti. Halk partiler bölünmüş ve birbirlerine amansız düşman olmuş gibiydiler. Sansür kalktığı için İttihatçılar muha­liflerine, muhalifler de İttihatçılara ateş püskürüyor, azınlık gazeteleri ise açık açık devlete karşı kışkırtıcı, ayaklanmaya davet edici yazılar yazıyordu. Siyasî suikastlar da başlamıştı. İsmail Mahir Paşa ile gazeteci Ahmed Samim ve Hasan Fehmi beyler öldürülmüş ve bu olaylar faili meçhul cinayetler olarak kalmıştı.

Bu arada basında görülmemiş bir gericilik hareketi de başladı. Özellikle Kıbrıslı Derviş Vahdeti’nin çıkardığı “Volkan” gazetesi, halkın dinî duyguların istismar ederek kışkırtıcılık yapıyordu. Bu kışkırtmalar sonunda bir irtica hareketi, irtica ayaklanması başladı. Aslına geniş bir kitle buna karışmıyor, katılmıyordu. Olaydan Sultan Abdülhamid’in de haberi yoktu.

1909 günü kamerî takvime göre Martın 31’inde (bugünkü takvime göre 13 Nisanda) meydana geldiği için “31 Mart Vak'ası” ola­rak anılan isyan olayında, belli bir lider yok­tu. Yalnız, asilere, Selanik’ten getirilmiş av­cı taburunun askerleri de katılmış ve bu yüz­den askerî nitelikte görünmüştür. Ama isyan eden bu askerin başında bir subay yoktu. Onları, Hamdi Çavuş adında bir çavuş yönetmişti. Aydın düşmanlığı karakteri taşıyan bu isyanda, asıl hedefin ne olduğu da kolay anlaşılamadı. Yalnız meclis başkanı Ahmed Rıza Beyin başını ve meclisin kapatılmasını istiyorlardı. Ahmed Rıza Bey saklanmıştı, ama asiler ona benzettikleri Adliye Nâzırı Nâzım  Paşa’yı, bir milletvekili ve bir zırhlının kaptanı olan Ali Kabulî Beyi öldürdüler. Öbür meclis üyeleri kaçıp saklanmışlardı.

İstanbul karıştı ve bu kargaşa on gün sürdü. I. Ordu birlikleri isyanı kolayca bastırabilirlerdi, ama buna girişmediler. Belki askerin askerle vuruşmasını istememişlerdi.

31 Mart isyanından bir gün sonra Adana’da Ermeniler ayaklandı. Piskopos Museg’in silâhlandırdığı Ermeniler ansızın saldırıya geçerek beşikteki çocuklara varıncaya kadar öldürmeye başladırlar. Polis, olayları önleyemedi. Bunun üzerine Türkler toplanıp birlikte hareket ederek savunmaya geçtiler. Çatışmalar çok kanlı oldu. 1.800 Türk ve 17.000 Ermeni öldü. Asilerin lideri Museg kaçıp kurtulmuştu.

Kargaşa devam ederken, hükûmet değişti, ama asiler yine teslim olmadılar. Sultan Abdülhamid muhafız tümenini harekete geçirmek istediyse de, bu tümen kardeş kanı dökmek istemediğini bildirerek harekete geçmedi.

 

Hareket Ordusu

 

İttihatçılar 31 Mart isyanının Meşrutiyete karşı olduğunu ilân ederek, Selânik’ten kuvvet topladılar ve bunları İstanbul’a gönderdiler. “Hareket Ordusu”  denilen bu kuvvette, daha çok Türk olmayan gönüllü çetecilerden (Sırp, Bulgar, Makedon, Yunan, Arnavut çetelerinden) oluşuyordu ve başlarında Mahmud Şevket Paşa vardı.

Hareket Ordusu hükümdarı asilerin elinden kurtarmak için geleceğini bildirdi ve gelmesine izin verdi. Fakat İstanbul’daki I. Ordu kumandanları bu Makedonyalı çetelerden oluşan kuvvetlerin İstanbul’a doluşmasından endişe duymaya başladılar ve dağıtmak için Padişahtan izin istediler. Daha önce asileri durdurmak için harekete geçmeyen bu kumandanlara, Padişah, “Müslümanı Müslümana kırdırmam” cevabını verdi.

Mahmud Şevket Paşa İstanbul’a gelip duruma hâkim oldu. Yakalananların çoğu idam edildi. Ama çeteler Yıldız Sarayını da yağma etmeye başladılar.

İttihatçılar 31 Mart isyanını Sultanın çıkarttığını sanıyorlardı. Meclisi topladılar ve İttihat Terakkinin başkanı Talât Paşa, tehdit yoluna da başvurarak, meclisten, Padişahın tahttan indirilmesi kararını çıkarttı.

Bu karardan sonra, tahttan indirildiğini Padişaha tebliğ içi dört kişi seçildi. Bunlar, daha sonra İtalyan casusu olduğu anlaşılacak olan Yahudi asıllı Emanuel Karaso, Ermeni komitacılarının adamı Aram efendi, daha sonra Arnavut istiklâli için devlete başkaldıracak olan Esat Toptanî ile Ârif Hikmet Paşa idi.

Sultan Abdülhamid, kendisine kararı bildirenleri sükûnetle dinledi ve meclisin kararına uyacağını, bundan sonra Çırağan Sarayında oturmak istediğini söyledi. Ama onun bu arzusu kabul edilmedi. Hemen o akşam, şahsî eşyalarını bile almasına izin verilmeden trene bindirilerek Selânik’e gönderildi. Şahsî servetine, bankadaki altın ve tahvillerine ve Yıldız Sarayındaki her şeye el kondu (27 Nisan 1908).

 

Sultan Abdülhamid tahttan indirildikten sonra

 

Sultan Abdülhamid, Selânik’e, oğulları Abdürrahim  ve Mehmed Abid efendilerle, kızları Şadiye, Ayşe ve Refia sultanları da götürmüştü. Burada Alâtini Köşküne yerleştirildi ve göz hapsinde tutuldu. Kitap okuyarak ve eskiden beri boş kaldıkça uğraştığı marangozlukla (mobilya yapımı ile) vakit geçirmeye başladı. İstanbul’dan hiç haber alamıyordu.

Balkan Savaşı başlayıp gelişmeler Osmanlıların aleyhine dönünce, onu İstanbul’a nakletmek gerekmişti. Kendisini almak için bir Alman savaş gemisi Selânik’e gönderildi. Memleketin içinde bulunduğu tehlikeli durum kendisine anlatılınca, “Ben elime bir silâh alır, askerle birlikte savaşa katılırım. Ölürsem şehit olurum” dedi. Sonra da üzüntüsünü gizlemeyip ilâve etti: “Allah bu hâllere sebep olanları Kahhar ismiyle kahretsin!”

Abdülhamid İstanbul’a gelince beylerbeyi Sarayına yerleşti. Selânik’te 3,5 yıl kalmıştı. Beylerbeyi Sarayına yerleşmesinden bir gün sonra Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşına girmiş bulunuyordu. Durum kötüye gitmeye başlayınca, İttihatçılar bir paşayı Beylerbeyi Sarayına göndererek, onun fikrini sordular. Abdülhamid, şöyle dedi: “Denizlere hâkim devletlere karşı Almanya ve Avusturya ile ittifaka girmek, savaşı daha ilk günden kaybetmek demekti.”

Sultan Abdülhamid, 10 Şubat 1918 günü mide rahatsızlığından vefat etti.

 

Sultan Abdülhamid’in özellikleri

 

Sultan II. Abdülhamid, hataları ve sevapları en çok tartışılan padişahlardan biridir. Bugün bile koyu taraftarları ve hiç sevmeyenleri çoktur. Onun Padişahlığını ve devlet adamlığı vasfını yukarıda gördük. Diğer özellikleriyle de farklılık gösteren bir Padişahtır. Küçük yaşlardan itibaren kuşları sever, kelebek koleksiyonu yapardı. Silâh koleksiyonu vardı. Oymacılık, mobilyacılık sanatında gerçek bir usta idi. Selânik ve Beylerbeyi Saraylarında sürgün hayatı yaşarken çok güzel mobilyalar yapmıştır.

Çok vehimli, bu yüzden tedbirli, ama son derece soğukkanlı, sakin bir insandı. Güzel konuşurdu. Dindardı ve milletini gerçekten çok severdi. Devlet işlerinde kimseye güvenmezdi. Onu dostları ve düşmanları, devrimin en usta diplomatlarından kabul eder ve İmparatorluğun dağılmasını 30 yıl geciktirdiğini söylerler.

Saltanat boyunca ülkeyi mutlakiyetle idare etmiştir. 33 yıllık saltanatında hata yapmamış olması mümkün değildir. Korkulan ve en çok tenkit edilen taraflarında biri, hürriyetlerin geliştiği bir çağda gizli teşkilât kurarak hürriyetleri kısıtlamasıdır. Fakat, Cumhuriyet devrine kadar kalan faydalı kurumaların çoğu onun zamanında yapılmıştır. İmarcılığı ve Millî Eğitim alanındaki hizmetleri inkâr edilemez. Onun devrinde ülkenin her yerinde pek çok okul açılmıştır. Sanayi, Ticaret ve Ziraat Odaları onun zamanında kuruldu. Avrupa’ya yüzlerce öğrenci göndermiştir.

“Osmanlı yazarları ne kadar çok Arapça ve Farsça bildiklerin göstermeyi marifet sanmış, meselâ dilimizde ‘taş’ sözü dururken, ‘senk’ ya da ‘hacer’ kelimelerini kullanmayı zarafete daha uygun zannetmişlerdir... Bu durum birçok zararlarıyla birlikte, dilimizde mevcut çok sayıda kelimenin bırakılmasına ve unutulmasına sebep olmuştur. Yazı dili için İstanbul halkının konuştuğu dilin esas alınması, kullanılan kelimelerin mümkün olduğu kadar Türkçe olması her hâlde çok faydalıdır... Babasına ‘Babacığım’ diyen bir çocuğun, şu masum ve kalbe tesir eden söyleyişi ne kadar güzeldir. Fakat aynı sözü ‘Peder-i vâlâ güherim’ şekline çevirmek ne kadar yersiz! Yazı dilinde Arapça ve Farsça lügatlerin kullanılması, Türkçenin vaziyetini güçleştirmiştir. Başka dillerde bir-iki sene tahsilden sonra gazete okuyup anlayacak kadar lisan öğrenildiği hâlde, bizde dilimizin o derece öğrenilmesi çok daha fazla zaman alıyor...”

İşte bu sözleri söyleyen Sultan II. Abdülhamid’dir.

Sultan Abdülhamid, sarı benizli, iri burunlu, koyu siyah sakallı, siyaha yakın çakır gözlüydü. Hafif kamburdu. Sesi gürdü.

Sultan II. Abdülhamid’in 7 eşinden 8 erkek ve 6 kız çocuğu olmuştur.

 

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1