93 HARBİ... - 3

 

 

 

 

 

“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN DOKUZUNCU BÖLÜMÜNÜN ÜÇÜNCÜ VE SON KISMINI* ESKİ, YENİ TÜM SEVGİLİ HEMŞEHRİLERİME EN İÇTEN SEVGİLERİMLE ARMAĞAN EDİYORUM.

 

(* ONUNCU BÖLÜM, 93 HARBİ SONRASI DÖNEMİ KAPSAR.)

SEMRA KANAT

3 Ağustos 2004

 

 

 

GÜNÜMÜZDE MÜZE OLAN, ŞUMNU’DAKİ ÜNLÜ TOMBUL CAMİ.

 

 

Ve bu güzel kart postalı gönderen, hâlen Sofya Üniversitesi Uluslar arası İktisat ve Yönetim

Bölümü 4. sınıf öğrencisi olan sevgili kardeşimiz Taner Ali’nin 4 Nisan 2002 tarihli satırları:

“Bu camiye gitmiş olduğunu tahmin ediyor ve Bulgaristan’da az sayıdaki hoş anılarını

uyandırmasını umuyorum. İyi arkadaşım Semra’ya. Taner.”

 

 

TEŞEKKÜR VE ANMA:

 

RUMELİ TÜRKÜ OLMANIN AĞIR BEDELİNİ, VAHAMET ÇEKMEKLE ÖDEYEN; ELİNDEN ÖNCE ATA TOPRAKLARI, SONRA DA MEMLEKETİ ALINAN; VARINI YOĞUNU KAYBEDEN, ONURU ZEDELENEN; FAKAT TÜM GÜÇLÜKLERE RAĞMEN YILMAYAN TÜM SEVGİLİ HEMŞEHRİLERİME, TÜRKLÜK ONURU UĞRUNA MÜCADELEDE GÖSTERDİKLERİ GAYRİ İNSANÎ METANETLERİ İÇİN MİNNETTARIM.

ŞUMNU’NUN “TRETİ UÇASTIK (EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜNÜN SORGU İLE BAŞLAYAN, TUTUKLAMA İLE SÜREN VE İŞKENCE İLE NOKTALANAN MEŞHUR 3. ŞUBESİ)" BİNASINDAN BAŞLAYIP, SONU BELİRSİZ SÜRGÜNLERE UZANAN ÇETİN YOLDA, İNSAN HAKLARINA AYKIRI MUAMELE GÖRÜP HAKARETE VE İŞKENCEYE UĞRAYAN; TUNA NEHRİ’NDEKİ BALIKLARA VE BULGAR KOMÜNİSTLERİNİN BELENE BENZERİ TÜM FAŞİST KAMPLARINDAKİ DOMUZLARA YEM OLAN MASUM TÜRK SOYLU KURBANLARINI; O TOPRAKLARDA İLK GÜNDEN BU YANA DEĞİN ŞEHİT DÜŞEN TÜM TÜRK IRKDAŞLARIMI ACI İLE YÂD EDİYOR, ALLAH’TAN GANİ GANİ RAHMET DİLİYORUM!

 

 

From:

To: SEMRA KANAT

Sent: Tuesday, August 03, 10:10 PM

Subject: Bilgi

 

ELBETTE... BABAM 1984 OLAYLARINDAN SONRA BELENE ADASI’NA SÜRÜLDÜ. SONRA DA GÖZ HAPSİNDE TUTULDU UZUN BİR DÖNEM. 1985-1989 ARASI DÖNEM BİZİM İÇİN KOLAY DEĞİLDİ...

 

 

 

 

SAVAŞA DOĞRU

 

(ÜÇ BELGE)

 

 

Bilâl N. Şimşir, Rumeli’den Türk Göçleri, I Ankara 1968

No 1

TUNA VALİSİ SADIK PAŞA’DAN, TULÇA MUTASARRIFI SAİD PAŞA’YA

 

Şifre Tel.                                                                                                                            Rusçuk, 25 Nisan 1877

 

Rusya Tuna ağızlarında bizim tarafa tecüzüvü hâlinde Dobri­ca' mn Köstence şimendifer hattına kadar İslâm ve Hıristiyan bil­cümle ahali ile hayvanat ve zehayirden kâmilen tahliyesi tedabir ve tertibatı askeriye* iktizasından oImakla emir verildiği gibi ahaliye yükte hafif, bahada ağır eşyasını ve nakli mümkün olacak zehayirini alarak, alelumûm hayvanatını beraber sürüp götürmek ve nakli mümkün olmayan zehayir ve saman ve kiyah gibi düşmanın harekâtını teshil edecek şeyleri ihrak etmek üzere, harekâta müheyya bu­lunmaları ve şitap eylemeleri zımmında tedabiri lâzimenin şimdiden etrafiyle ittihazı kemali ehemmiyetle ve sureti mahsusada ihtar olunur.

 

Sadık**

 

İ. Halil Sedes, 1877-1878 Osmanlı-Rus ve Romen Savaşı. İstanbul 1936, Cilt II, s. 86.

__________

 

* Osmanlı Tuna Orduları ilk Başkumandanı Serdarıekrem Müşir Abdülkerim Paşa, Rusların Rusçuk ile Vidin arasından Tuna'yı geçeceklerini he­saplamış ve asıl kuvvetleri bu bölgede toplamaya, yani Tuna savunma hattını kısaltmaya karar vermişti. Bu plâna göre, Aşağı Tuna boyu sa­vunmasız bırakılıyor ve Kuzey Dobruca'nın toptan boşaltılması öngörü­lüyordu. "Tedabir ve tertibat-ı askeriye" ile bu plân kastedilmektedir. (Bk. Sedes, op. cit. III, ss. 3-4)

** Kitapta, telgrafın "Tuna Vilâyetinden" yazıldığı belirtilmekte, fakat Va­li Sadık Paşa’nın adı verilmemektedir. O tarihte Tuna Valisi Sadık Paşa olduğundan, imza yerine Valinin adını koydum.

 

No 2

TULÇA MUTASARRIFI SAİD PAŞA’DAN TUNA VİLÂYETİ CELİLESİNE

 

Şifre Tel.                                                                                                                            Tulça, 26 Nisan 1877

 

Badelühra okuduğum ve şimdiye kadar mülhakata suret-i teb­liğinde teenni ve tereddüt ettiğim şifreli emr-i telgrafi-i vilâyetpe­nahi* iktizasının merkez-i liva ile mülhakata aksi hâlinde 45.000 nü­fusu zükûr-i İslâmiye olup mecmuu zükûrü 70.000'den ibaret sancak ahalisinin bittabi haber-i tedrice riayet etmemekle beraber, def'aten kalkıp Edirne'ye kadar hicret edecekleri ve umum güzergâhları olan mahallere vâsıl olacak dağdağa ve perişâni sirayeti tabiiyesini intac edeceği kıtlık beliyyesi ve bir yandan da Hıristiyan miriyesinin ade­mi tahsili ahaliyi yalnız burada değil, belki ta Silistre ve Varna ve Şumnu'da bulunan asakir-i şahaneyi bile giriftar-ı müzayaka ve müşkülât edeceği misillû bundan dolayı vukua gelecek ahval-i müteteessife tesiratı ta Balkanlar’ın ötesine kadar halka fevkalâde bir heyecan ve yeis irâs ederek, akıbetkâr vahim ve elîm surete münkalib olacağı ve halbuki Tulça'dan Potbaşı'na kadar üç dört kıt'a süfün-ü hümayunla beş altı tabur bulundurularak Tuna'nın böyle müsaid bir zamanda Tuna kuvve-i bahriyesinin nokta-i istinadı bulunan bu ci­hetinin esbab-ı muhafazasının istikmali hâlinde mukteza-i irade-i vilâyetpenahileri bulunan tedbirin iki üç aya kadar ittiraz ve icrası­na biavnihi Teâla hacet kalmayacağı ve maahaza işbu tedbir ittihaz olunsa bile, tebaa-i gayri Müslimenin yerlerinden kımıldamayacakları ve hicret etmeyecekleri revşi hâllerinden anlaşılmakta olduğu cihetle diğer irade-i aliyelerine muntazır bulunduğumu arzla beraber bu babtaki küstahlığımın sadakatıma bağışlanmasını temenni eylerim bapta. . . .

 

Tulça Mutasarrıfı

Said**

İ. Halil Sedes, 1877-1878 Osmanlı-Rus ve Romen Savaşı. İstanbul 1936, Cilt II, s. 86-87.

__________

 

* Bk. Belge No 1.

** Abdülhamid II. devrinde Hariciye Nâzırı ve Şûrayı Devlet Reisi olan Said Paşa.

 

No 3

TUNA VALİSİ SADIK PAŞA’DAN, TULÇA MUTASARRIFI SAİD PAŞA’YA

 

Şifre Tel.                                                                                                                            Rusçuk, 29 Nisan 1877

 

16.4.93 (28 Nisan 1877)* tarihli ve şifreli telgrafnameleri alın­dı. Dobrica'nın Köstence şimendiferi hattına kadar olan mahalle­rin sureti tahliyesi tedbirince beyan buyurulan mezahir ve mütaleat daha evvelce burada dahi düşünülerek Bâbıâli'ye arz olunmuş ve düşman o havaliden Tuna'yı geçmemesi için oralara kuvve-i bah­riye ve tedafüiyesi iktizasının mümkün mertebe takviye buyrulmak­ta olduğu misillû donanma-i hümayun süvarilerine dahi talimat-ı lâzime verilmişse de şayed, Rusya Hırsova ve Boğazköyü havali­sinden dahi Tuna'yı bir kuvve-i cesime ile mürura fırsatyâb olarak şimendifer hattını tutacak ve kuvve-i mevcûde müdafaaya kâfi gö­rülmeyecek olursa, o vakit Dobrica'nın aşağı parçası bilâmâni hem kendisine esheli harekât ve hem de idaresince bir amber hükmünde kalarak müstelzimi envaı teshilâ-t olacağı cihetle bundan sonra gö­rülecek tahliye tedbirlerince olacak mahazir dahi müşkülâttan pek ziyade olacağı ve böyle zamanlarda ehvenişer ve ahseni tarik ihti­yarı farizadan bulunduğu derkâr işbu tahliye tedabiri mecburiyet hâlinde icra olunacak olmasıyla bunun şimdiden ahalice heyecanı mucib olmamasına dikkatle beraber ledelhacce emir verildiğinde mukdemki iş’ar veçhile ahali hemen alabildiğini alarak ve alama­dığını düşmana kalmamak için ihrak ve itlâf edilerek serian hare­ket ettirilebilmeleri esbab ve tedabirinin ittihazı ve şimdiden bu suret tek ve tek içerilere gidenlere bir şey denilmemesi ve bir de bunda umum ahali dahil olacağından tebaai gayrimüslimenin behe­mehal beraberce çekilmeleri her ne türlü tedabir ve esbaba mütevakkıfsa, onun da şimdiden biletraf düşünülerek hazırlanması ehem­miyeti kâmile ile tekrar tavsiye olunur.

 

Sadık

 

İ. Halil Sedes, 1877-1878 Osmanlı-Rus ve Romen Savaşı. İstanbul 1936, Cilt II, s. 87-88.

__________

 

* Burada kastedilen şifreli telgraf yukarıda 2 numaralı belge olsa ge­rek. Fakat tarihi 26 Nisan yerine 28 Nisan olarak gösterilmiştir. Bu yan­lışlığın neden ileri geldiğini tespit edemedim.

 

 

 

 

Refik Özdek, Türklerin Altın Kitabı, Cilt 4, İstanbul 1990

 

      SULTAN II. ABDÜLHAMİD

 

33 yıl devleti mutlakiyetle idare eden Sultan II Abdülhamid, sevapları ve

günahları en çok tartışılan padişahtır

 

                                  

 

Sultan Abdülhamid üniformasıyla.                Sultan Abdülhamid (1842-1918).

 

Sultan II. Abdülhamid 31 Ağustos 1876 günü tahta çıktığı zaman 34 yaşında idi. Çok iyi hocalardan ders alarak yetişmiş, yaban­cı dil olarak Fransızca, Arapça, Farsça öğren­miş, ayrıca batı müziği ve piyano dersleri de almıştı. İlme gösterdiği tutku derecesin­de idi. Amcasının Mısır ve Avrupa gezilerine o da katılmış, tecrübe sahibi olmuştu. Ondan, çok olumlu, kalkındırıcı bir icraat bekleniyordu.

Fakat Sultan Abdülhamid'in saltanatı, Os­manlı İmparatorluğu'nun en talihsiz dönem­lerinden biri olmuştur. Aşağıda anlatacağımız ve "93 Harbi" diye anılan Türk-Rus savaşın­daki yenilgi, Mısır'ın, Balkanlar'da en önemli yerlerin, Kıbrıs’ı ve Girit gibi adaların kaybı da hep onun saltanat dönemine rastlayan felâketlerdi.

 

Tersane Konferansı

 

Sultan Abdülhamid, saltanatının ilk ayların­da demokrat bir ülkenin devlet başkanı gibi hareket etti ve bu hareketlerinde samimi idi. Kara ve deniz subaylarıyla yemek yiyor, camilerde halkla birlikte namaz kılıyor, bilginlerle görüşüyordu. Marmara ve Boğazlar'da vapur gezi yapıyor, sarayda ziyafetler dü­zenleyerek dâvetlilere nutuklar veriyordu.

Fakat Balkanlar kaynamaktaydı. V. Murad zamanında başlayan Sırbistan ve Karadağ is­yanı devam ediyordu. Karadağ ve Sırbistan, Bosna-Hersek'i paylaşmak için anlaşmış, ön­ce Karadağ kuvvetleri Hersek'e girmiş, Rus generali Çernyayev'in kumandasındaki Sır­bistan ordusu da harekete geçmişti.

Osman Paşa kumandasındaki Türk kuvvet­leri, Rus generali Çernyayev'in kumandasın­daki Sırp ordusunu Aleksinoç Meydan Savaşında yendi ve Belgrat yolunda ilerlemeye başladı.

Türklerin Belgrat'a gireceğini anlayan Rusya, bir ültimatom verdi ve Belgrat'ın alınmasını önledi. Bu, Balkanlar’da Rus nüfuzu­nun artmasından endişe etmeye başlayan Avrupa devletlerini siyasî platformda hareke­te geçirdi. Bu devletler meselenin görüşül­mesi için İstanbul'da bir konferans toplanma­sını istediler.

Bunun Üzerine, 23 Aralık 1876'da İstan­bul'da Tersane Konferansı toplandı. Türk Hariciye Nâzırı Safvet Paşa’nın başkanlık et­tiği bu konferansa, İngiltere, Almanya, Fran­sa, Rusya, Avusturya, Macaristan ve İtalya delegeleriyle bunların İstanbul’daki büyükel­çileri katıldı.

İngiliz delegesi Lord Salisbury, Türk; dostu ve Rus düşmanı idi. Fakat Ruslara tavizler verilmezse çıkacak savaşta, Türklerin onları durduramayacağını düşünüyor ve savaşı önlenmesi için bu tavizlerin verilmesi­ni istiyordu. Çünkü İngiltere’nin bu savaşa katılmayacağını biliyordu. Ama, Sadrazam Mit­hat Paşa, İngiltere'nin yardım edeceğini, Rusların bu suretle mağlûp edileceğini sanı­, çevresi de onu destekliyordu.

Sultan Abdülhamid, tahta çıkmak için ba­zı tavizler vermek zorunda kaldığı Mithat Pa­şa ve çevresine dediğini kabul ettirecek güce henüz ulaşmamıştı.

 

 

Sultan Abdülhamid Meşrutiyetin ilânından sonra Selâmlık törenine (Cuma namazı kılmaya) giderken.

 

Birinci Meşrutiyetin ilânı

 

Tersane Konferansında Rusya'ya hiçbir taviz verilmedi. Fakat bu konferans devam ederken, belki de İngiltere'nin daha kolay yar­dım etmesini sağlamak için “Meşrutiye”tin ilânına karar verildi.

Yeni anayasa tasarısını Mithat Paşa’nın başkanlığında bir heyet hazırlamıştı. Bu he­yette Ziya Paşa ve Namık Kemal de vardı. Mithat Paşa ateşli bir meşrutiyet taraftarı idi ama, meşrutî idareler hakkındaki bilgi­leri çok sathî, dış politika konularında ise çok tecrübesizdi. Başdanışmanı Odyan Efendi de büyük bir hukuk bilgini ve politika uzmanı değildi. Mithat Paşa, İngiltere'ninkine benzer bir anayasanın, hiçbir bakımdan İngiltere'ye benzemeyen Osmanlı ülkesinde kolayca uy­gulanabileceğini ve bundan faydalı sonuç alı­nacağını sanıyordu.

Yeni tasarıda, devletin lehine olmayan, meşrutî esaslarla da bağdaşmayan bazı maddeler vardı. Meselâ İmparatorluktaki her milletin resmî dili kendi dili olacaktı. Abdülhamid bu maddeyi “Resmî dil Türkçe’dir" diye değiştirmiştir.

Sultan Abdülhamid'in itiraz ederek kaldırt­tığı diğer önemli bir madde de, "Anayasanın büyük devletlerin ortak garantisi altına sokulması hâlinde, bu devletlerin müdahale etme hakları olması” idi. Bu, bağımsız bir devletin kabul edebileceği bir şey değildi.

Yine bu anayasada padişahlara siyasî ba­kımdan zararlı gördüğü kişi veya kişileri sür­güne yollama yetkisi veren bir madde (113. madde) vardı. Sultan Abdülhamid, bunun meşrutiyet anlayışına da, Tanzimat ruhuna da aykırı olduğunu söyleyerek kaldırılmasını istedi. Ama Mithat Paşa itiraz etti. Bu mad­de çıkartılırsa, istifa edeceğini söyledi. Çünkü o bu maddeyi muhaliflerine karşı kullana­caktı. Gerçekten de anayasa yürürlüğe girer girmez Mithat Paşa birçok muhalifini sürgü­ne göndermiştir.

Meşrutiyet (Yeni Anayasa) 23 Aralık 1876 günü büyük bir törenle ilân edildi. Mithat Paşa yeni anayasanın Tersane Konferansına katılan devletleri etkileyeceğini ve onların Balkanlar'da yeni ıslahat yapılmasına gerek kalmadığına karar vereceklerini sanıyordu.

 

Mithat Paşa’nın azli ve sürgüne gönderilmesi

 

Meşrutiyetin ilânı Avrupa devletleri üze­rinde beklenen etkiyi yapmadı. Konferans, İs­tanbul Hükûmetine Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da ıslahat yapılmasını teklif etti.

Bu teklifin görüşülmesi için 240 kişiden oluşan olağanüstü bir meclis toplandı. Üye­lerin 60'ı Hıristiyan idi. Bu mecliste ıslahat teklifi görüşüldü. Mithat Paşa aleyhte bir ortam hazırlamak için heyecanlı nutuklar söylüyor, kışkırttığı öğrenciler de sokaklara dökülerek savaş lehinde gösteriler yapıyordu. Sonun­da Meclis teklifi reddetti.

Abdülhamid de bu kararı onaylamak zorunda kaldı.

Kararın reddi, Türk-Rus savaşını başlatmak için atılan bir adım sayılırdı. Osmanlı Devleti'nin bu savaşa tek başına girmesi hâ­linde kazanma şansı yok denecek kadar azdı.

Birinci Meşrutiyetin ilânından bir buçuk ay kadar sonra, 5 Şubat 1877'de, Sultan Abdül­hamid Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azletti ve aynı gün sürgüne gönderdi. Üzerinde pa­ra olmadığını söylediği için kendisine 500 al­tın verilmiş ve arzusu üzerine vapurla İtalya’nın Brindisi limanına çıkarılmıştı.

Mithat Paşa’nın azline ve sürülmesine bir­çok sebep sayılabilir. Bunların en önemli ile­rinden biri "Millet Askeri" adıyla kendisine bağlı bir ordu kurmaya teşebbüs etmesidir. Diğer önemli sebeplerden biri de, Bosna­-Hersek vilâyetinde Türk bayrağına bir haç ilâve ettirmesi, Hıristiyan ve Müslümanlardan oluşan bir tabura bu bayrakla İstanbul'da res­mî geçit yaptırmasıdır. Diktatörlüğü, içki sof­rasında boşboğazlık yaparak devlet sırlarını açıklaması, hatta Osmanlı Hanedanı yerine Mithat hanedanının kurulmasından söz etmesi de bu sebepler arasındadır.

 

Meclis-i Mebusan açılıyor

 

Mithat Paşa’nın yerine Sadrazamlığa İbrahim Ethem Paşa getirildi. Bir buçuk ay sonra da ilk millet meclisi (Meclis-i Mebusan) törenle açıldı (19 Mart 1877). Bu meclisteki senatörler (âyân üyeleri) ömür boyu görevde kalmak üzere tayin edilmişlerdi. Milletvekilleri (mebuslar) iki dereceli seçimle tespit edil­mişlerdi. Resmi dil Türkçe olduğu için müzakereler Türkçe yapılıyordu, fakat uzak vilâyetlerden gelen mebuslar arasında Türkçe bilmeyenler bile vardı.

İlk Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa, de­ğişik yörelerden gelen, değişik saplantıları olan bu karışık kitleyi çok iyi idare etti ve disiplin sağladı.

İlk meclisi bizzat Abdülhamid açtı. Mec­lis salonuna getirilen tahtına oturmuştu. Bir tarafında veliaht şehzade olan kardeşi Mehmed Reşad, öbür yanında ikinci kardeşi Ahmed Kemaleddin vardı.

Hükümdarın yazmış olduğu parlak nutku Mabeyin Başkatibi Küçük Said Bey okudu.

 

93 HARBİ

 

Osmanlı Devleti tarihinin en ağır yenilgisine uğramış ve Ruslar Yeşilköy'e kadar gelmişlerdi

 

İstanbul'daki Tersane Konferansından sonra, asi Sırbistan Prensliği Bâbıâli’ye barış, teklif etti ve 28 Şubat 1877’de bu prens­likle bir barış imzalandı. Buna göre Sırbistan yine Osmanlı Devleti'ne bağlı kalacak, yıllık vergisini ödeyecekti.

Fakat Karadağ isyanı devam ediyor, Bosna-Hersek, Bulgaristan ve Girit'te kar­gaşa ve huzursuzluk sürüyordu.

Tersane Konferansına katılan devletler bu defa Londra'da toplandılar, 31 Mart 1877’de imzalanan Londra Protokolüne göre Bâbıâli’ye Balkanlar'da ıslahat yapması teklif ediyordu. Tersane Konferansında yapılan teklife göre daha hafif şartlar taşıyan bu teklif olumlu karşılanırsa, Osmanlı sınırları büyük devletler tarafından garanti edilecekti.

Yine bu yeni teklife göre, Hersek sanca­ğına bağlı ve Hıristiyan toplumun oturduğu iki kaza Karadağ'a verilecek, Tuna boylarındaki Türk ve Rus birlikleri barış zamanındaki seviyeye indirilecekti.

Bu protokolü Rusya da kabul etti. Fakat Bâbıâli’ reddetti. Bunun üzerine Rusya, iki ka­zasının yalnız birinin, Nikşik kazasının, bırakılması hâlinde savaşın önlenebileceği­ bildirdi.

Sadrazam İbrahim Ethem Paşa, Rusya’nın bu son teklifini de reddetti. Artık anlaş­ma imkânı ortadan kalkmıştı. Rusya, Osmanlı Devleti'ne savaş ilân etti (24 Nisan 1877).

 

Ruslar Tuna'yı aşınca...

 

Ruslar Tuna önlerine büyük bir kuvvet yığ­mış, cephe gerisine de ihtiyat kuvvetlerinin hepsini toplamıştı. Savaş ilânından iki ay ka­dar sonra Tuna'yı geçmeye başladılar. Türk Ordusunun daha evvel davranarak bu geçişi engellememesi büyük hata oldu. Çünkü Tu­na tabiî bir engeldi ve bu nehrin aşılması, daha başlangıçta avantajın Ruslara geçmesi demekti. Türk Ordusu Başkumandanı Ömer Paşa’nın gerekli tedbirleri atmaması bir felâketin başlangıcı ve sonradan Divan-ı Har­be verilmesinin sebebi olacaktı.          

Tuna'yı aşan Ruslar Tırnova ve Niğbolu’yu işgal ettiler. Bundan sonra tek tabiî engel, Balkan Dağları idi ve iki taraf da bu dağdaki geçitleri tutmak için harekete geçti.

Ruslar 19 Temmuzda Balkan Dağları ile Tuna arasında, diğer bir kısmı da Balkan Dağları’nın güneyinde kalmıştı. Güneydeki birliklerin kuzeydeki birliklere yardım edebilmesi için Şıpka geçidini el geçirmeleri şarttı. Rusların Şıpka geçidini aşmaları için de Plevne'yi ele geçirmeleri gerekiyordu.

 

Plevne Savunması ve Gazi Osman Paşa

 

Daha sonra “Gazi”lik unvanını alacak ola genç kumandan Müşir Osman Paşa, Vidin’den yola çıkarak, çok zorlu bir yürüyüşle askerini Ruslardan önce Plevne'ye ulaştırdı. Süratle tahkimata girişti. Öte yandan, Hersek'te bulunan Müşir Süleyman Paşa da kolordusunu Tuna cephesine geçirmesi emrini atlı. Süleyman Paşa kuvvetlerini Adriyatik kıyılarından Batı Trakya kıyılarına kadar der yolu ile taşıdı. Buradan demir yolu ile Şıpka geçidinin güneyine geldi. Maksat, Rusları denetimindeki Şıpka geçidini zorla ele geçirmek, onların güneye inmelerini engelleme ve orduyu buradan kuzeye geçirip Tuna cephesine yardım ulaştırmaktı. Bu takdirde Ruslar çok kötü duruma düşeceklerdi.

Ruslar Plevne önlerine gelip hücuma geçtiler ve beklemedikleri şekilde bir bozgun uğradılar. 3.000 ölü ve çok miktarda ağırlı bırakarak çekilmek zorunda kaldılar. Fakat buraya durmadan yeni kuvvetler yığıyor ve Plevne'yi almak için olanca güçleriyle tekrar tekrar saldırmaya hazırlanıyorlardı. Nitekim 10 gün sonra ikinci büyük hücumlarını yaptılar. Ama bu defa daha büyük bir yenilgiye uğradılar ve 7.500 ölü vererek yine çekildiler. Türk tarafının kaybı 100 şehitten ibaretti. Kahramanca savunması Osman Paşa’nın adını bir anda bütün dünyaya duyurdu.­

Fakat güneyden yardım gelmiyordu. Süleyman Paşa 7 gün 7 gece taarruz etti Durmadan takviye alan Rusları geçitten atamadı ve kuzeye yardımcı kuvvet ulaştıramadı. Kuzeyde, düşmanın sayı üstünlüğü karşı direnen Türk Ordusu güç durumda kalmıştı. Yine de Mehmed Ali Paşa kumandasındaki Türk birlikleri art arda birkaç çarpışma kazandı. Ama ağır hareket ederek ilerlemeyi yavaşlattığı için Ruslara zaman kazandırdı ve Ruslar çarpışmasız geçen  iki haftalık sürede büyük takviye aldıkları için Çakırköy’de yapılan meydan savaşını kazandılar. Böylece Süleyman Paşa Plevne’ye ulaşamamış, gerekli yardımı yapamamıştı.

 

Gazi Osman Paşa yaralanıyor ve Plevne teslim oluyor

 

Plevne, savaşın kaderini tespit edecek bir durum, bir kavşak hâline gelmişti. Rus ordularını teşvik için Rus çarı da cepheye gelmiş ve Romanya kralına telgraf çekerek Hıristiyanlık adına onu yardıma çağırmıştı. Rus başkentindeki muhafız birlikleri bile cephe­ye sevk edilmiş bulunuyordu. Romanya kralı 50 bin kişilik zinde ordusunu Rusya safında savaşa soktu ve bu kuvvetler de Plevne ön­lerine geldiler.

Takviye alan Rus ordusu Plevne'ye üçün­cü defa saldırdı. Asker sayısı mukayese edilemeyecek kadar çoktu. Top sayısı ise Plev­ne'deki Türk toplarının yedi katına çıkmıştı. Plevne'nin kadın-erkek sivilleri de savunmaya katıldılar.

Rusların üçüncü taarruzu çok şiddetli bir şekilde aralıksız 12 saat sürdü ve bu defa da yenildiler ve çekildiler. Bu defa 15 binden faz­la ölü vermişlerdi. Bunlar arasında 3 gene­ral ve 350 subay da vardı. Türkler ise 3.500 şehit verdiler. Bu zaferden sonra II. Abdül­hamid, Osman Paşa’ya "Gazi" unvanını verdi.

Fakat Plevne'nin yardım alabileceği bütün yollar Ruslar tarafından tutulmuştu. Şehirde cephane ve yiyecek sıkıntısı başlamış bulunuyordu. Bu arada kış bastırmış, yardım al­ma ihtimali hiç kalmamıştı. Osman Paşa bu durumda bir huruç (çıkış) hareketiyle kuşat­mayı yarmaktan ve Sofya'ya çekilmekten başka çare kalmadığını anladı. Bu, imkânsız denecek kadar zor bir harekat olacaktı, ama başka çare yoktu.

Şehirden çıkıp hücuma geçen Gazi Os­man Paşa’nın kuvvetleri düşmanın ilk hatla­rını yardı. Fakat bu çıkış sırasında atı vurul­muş, kendisi de bacağından yaralanmıştı. Ay­rıca 2.500 şehit, 3.500 yaralı verilmişti. Bu du­rumda teslim olmak zorunda kaldı.

Ruslar bu kahraman düşmanlarına saygı­lı davrandılar. Rus başkumandanı ona, alın­mış olan kılıcını iade etti. Rus çarı da tebrik ve takdirlerini bildirdi. Osman Paşa’yı Rusya’ya götürdüler. Ama tutsak muamelesi yap­madılar. Rus şehirlerini serbestçe dolaşma­sına izin verildi ve her şehirde onu askerî tö­renle karşıladılar.

Fakat diğer Türk subaylarına, askerlerine Ve sivil halka çok kötü davrandılar. Sivil halk katlediidi. Müslüman Türkler kılıç ve baltalar­la doğranarak emsali görülmemiş bir katliam yapıldı.

Gazı Osman Paşa çok az sayıdaki kuvvet­leriyle Rus birliklerini Plevne önlerine adeta mıhlamıştı. Teslimden sonra serbest kalan bu birlikler güneye inerek çok daha büyük kuv­vetlerle Türklere saldırma imkânı buldular.

Plevne'nin düşmesinden sonra Sırplar Niş'e girdiler. Karadağlılar ise Bar ve Ülgün'ü alıp İşkodra yakınlarına kadar ilerlediler. Ru­menler Vidin'i, Yunanlılarda Teselya'yı işgal ettiler. Rus birlikleri bütün güçleriyle saldırıya ge­çerek Şıpka geçidinin güneyini de ele geçir­diler. Bundan sonra Edirne’ye kadar ilerleme­leri kolaylaşıyordu, Çünkü Şıpka’nın güneyin­ de bulunan Veysel Paşa da bazı birlikleriyle teslim olmuştu. Süleyman Paşa ise bir mey­dan savaşına girmeyerek Gümülcine'ye kadar çekildi. Ruslar ileri harekâtı devam ettirerek Sof­ya, Kızanlık, Tatarpazarcığı, Çırpan, Yeni Zağra, Tırnova, Filibe, Cisrimustafapaşa’yı aldılar. Geçtikleri yerlerde şehirler harabeye dönüyor, siviller kan selinde boğuluyorlardı. Yüz binlerce sivil perişan bir hâlde İstanbul'a doğru göç ediyordu.

Ruslar nihayet Edirne’yi de ele geçirdiler, Buradaki Türk birlikleri Kırklareli'ne çe­kilmişti. Rus başkumandanı Grandük Nikola Edir­ne'ye geldi. Bundan sonra Uzunköprü, Çor­lu, Silivri ve Çatalca'yı zaptettiler. Sonunda, İstanbul merkezine sadece 20 kilometre uzaklıkta bulunan ve o zamanki adı Ayastefanos olan Yeşilköy'e geldiler ve burada durdular. Bu, Türk tarihinin en ağır, en acı yenilgisiydi. Bundan sonra İmparatorluğun ayakta kalması mümkün değildi.

 

Doğu cephesi

 

Doğu cephesinde de durum iyi değildi. Ruslar Kafkas cephesinde 125 bin asker ve 189 topla taarruza geçmiş, ilk saldırıda Doğu Beyazıt ve Ardahan' i alarak Kars'a doğru ilerlemeye başlamıştı. Durmadan da takviye alıyordu. Ahmed Muhtar Paşa kumandasın­daki Türk kuvvetleri Halyaz Meydan Savaşını kazandı. Bundan sonra Zivin, Gedikler ve Yahniler'de meydana gelen çarpışmaları da Türkler kazandı. Son bozgunda Ruslar 10 bin ölü, Türkler 2.500 şehit vermişlerdi. Fa­kat Ruslar durmadan takviye alıyor, Türkler ise Batı cephesindeki savaş yüzünden elde­ki kuvvet ve cephane ile yetinmek zorunda kalıyorlardı. Dengesiz şekilde artan Rus or­dusu karşısında artık çekilmekten başka çare kalmamıştı.

Ahmed Muhtar Paşa, zayıf ordusunun daha fazla kırılmaması, imha edilmemesi için disiplinli ve başarılı bir şekilde Erzurum’a çekildi ve Rusları Kars’la Erzurum arasında durdurdu. Sultan Abdülhamid, Ahmed Muhtar Paşa’ya da “Gazi” unvanını verdi.

Osman Paşa ve Ahmed Muhtar Paşa sonraki yıllarda milletçe millî kahraman olarak anıldılar ve yüksek göreve getirildiler.

Edirne Mütarekesi

 

Osmanlı İmparatorluğu, bütün Balkan top­raklarını işgal eden Ruslardan mütareke is­temek zorunda kalmıştı. Ateşkes talebini, Kızanlık'ta bulunan Rus orduları başkumandanı Grandük Nlkola'ya, Hariciye Nâzırı Server Paşa ile Müşir Namık Paşa iletmişti. Fakat Grandük Edirne'ye gelmeden bir cevap ver­medi. Orduları Yeşilköy'e kadar geldiği için artık durmak istemediği intibaını uyandırmak istiyordu. II. Abdülhamid aracılık yapması için İngiltere kraliçesi Vlctoria'ya telgraf çekmiş­ti. Victoria'nın da çara telgraf çekmesi üze­rine Ruslar mütarekeye yanaştılar. Çünkü İs­tanbul'a yürümeleri hâlinde, o güne kadar du­ruma müdahale etmeyen Avrupa devletleri­nin işe karışacağını anlamışlardı. Ayrıca, Yeşilköy'e kadar gelmiş olmalarına rağmen, on­lar da bütün güçlerini harcamış, çok ağır ka­yıplara uğramışlardı. Anadolu'dan getirilen askerlerle İstanbul'da savunma tedbirleri alınmış ve başkentin en büyük fedakârlıklarla savunulması için her türlü hazırlık yapılmıştı.

Mütareke Balkanlar'daki katliamı durdur­mak içindi. Özellikle Bulgaristan'da Türk köy ve şehirleri yakılıyor, en vahşi katliam yapılı­ yordu. Bütün Balkanlar'dan, çok acıklı durumda, İstanbul ve Anadolu'ya göç eden milyon­larca insanı iskân etmek, barındırmak son derece güçtü. Göçmenler camileri, doldur­muş, oralarda yatıp kalkıyorlardı. Türkler Bul­garistan'da azınlığa düşmüşlerdi.

Nihayet 31 Ocak 1878'de "Edirne Mütare­kesi" imzalandı.

Hicrî 1293 yılında yapıldığı için “93 Harbi” diye anılan bu savaşta uğranılan büyük felâkete, Türk askerinin savaş gücünden ziyade, kumandanlar arasında çekememezlik ve basiretsizlik sebep olmuştur. Bugün aradan yüzyıldan fazla bir zaman geçtiği için çok daha iyi anlıyoruz ki, yenilginin aslı sebebi, 19. yüzyıl sonlarında, bir Türk kumandanının diğer bir Türk kumandanına zafer kazandıramamak için savaşı kaybetmeye razı olacak kadar millî duygusunu, manevî inançlarını yitirmiş olması, Türk seciye ve karakterinin tersyüz olarak bu hâllere düşmesidir.

Meclis tatil ediliyor

 

Edirne Mütarekesinden sonra Abdülhamid sadaret makamına Fikri Paşa’yı getirdi. Ahmed Vefik Paşa bir diplomat, büyük bir idareci ve edip idi. Yedi yabancı dil biliyordu.

Yine Edirne Mütarekesinden iki hafta sonra Sultan Abdülhamid, Millet Meclisini süresiz olarak tatil etti (13 Şubat 1878) Meşrutiyet ve Anayasa kaldırılmadı, ama Meclis 1908’e kadar toplanamayacak ve bu süre içinde Sultan devleti mutlakiyetle yönetecekti.

Meclisin hiç toplantıya çağrılmaması, kapatılmış olmakla eş anlamlıydı. 1876-1877 yılının meclisinde, milletvekillerinin yarısından fazlası Türk değildi. Bunların arasında bazıları resmî dilin yalnız Türkçe olmasına karşı çıkıyor, bazıları eyaletlerin bırakılmasını, meselâ Rum milletvekilleri Girit ve Tesalya’nın Yunanistan’a verilmesini istiyorlardı. Başka bir deyişle, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesi, demokrasiye geçiş için henüz uygun değildi. Çoğunluğu Türk olmayan bir meclise Türklerin menfaatlerini korumak mümkün olmayacaktı ve olaylar da bunu gösteriyordu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu, diğer imparatorluklar gibi sömürge değildi. O imparatorluklar meclisinde sömürge devletler birer ikişer milletvekili ile temsil edilir, asla çoğunluğa yaklaşmazlardı.

 

Ayastefanos Antlaşması

 

Edirne Mütarekesinden sonra Ruslar Yeşilköy’de karargâh kurmuş, işe büyük devletleri karıştırmadan bir an önce barış imzalanmasını istiyorlardı. Şartları çok ağırdı. 29 maddelik anlaşma şartlarının en önemli hükümleri şunlardı:

ª Karadağ sınırları genişletip bağımsız bir devlet hâline getirilecekti.

ª Sırbistan’ın bağımsızlığı onaylanacak ve kendisine yeni topraklar verilecekti.

ª Romanya’ya bağımsızlık verilecekti.

ª Bulgaristan’ın sınırları genişletilecek, Kırklareli’ne kadar Batı Trakya, Doğu Trakya ve Makedonya bu prensliğin sınırları içinde kalacak, ama bu prenslik Osmanlı Devleti’ne vergi ödeyecekti.

ª Ruslara savaş tazminatı olarak Batum, Kars, Doğu Beyazıt, Ardahan ve ayrıca 6 büyük savaş gemisi verilecekti. Bunlardan başka Ruslara 1 milyon 400 bin ruble tazminat ödenecek, Osmanlı Devleti bu parayı ödemezse, Rumeli ve Anadolu’daki bazı toprakları Rusya’ya bırakacaktı.

ª Rus ordusu Bulgaristan sınırları tespit edilinceye kadar bu ülkeden ayrılmayacaktı...

Şartlar öylesine ağırdı, fakat Yeşilköy’de karargâh kurmuş bir düşmanla pazarlık gücümüz yoktu. Abdülhamid, zırhlı savaş gemilerinin verilmesini hiçbir tazyik altında kabul etmeyeceğini bildirince, Rusalr bu isteklerinden vazgeçtiler. Zamanın Hariciye Nâzırı ve Başmurahhas Safvet Paşa, anlaşmanın diğer maddelerini ağlayarak imzaladı (3 Mart 1878).

Fakat bu anlaşma (Ayastefanos Antlaşması) hiçbir zaman yürürlüğe girmeyecekti.

 

Ali Suavi olayı

 

                Memleket en acı günlerini yaşadığı bir sırada beklenmedik bir darbe teşebbüsü oldu. Büyük yenilginin getirdiği sonsuz acılar, ba­zı kişileri, bu durumdan sorumlu tuttukları Sultan ve Hükûmetini devirmeye sevk edebi­lirdi. Ancak bu darbe teşebbüsünü düzenle­yen gazeteci ve edip AIi Suavi, ileri görüş­lü olmayan bir maceracı idi. Vatanlarını yitir­miş ve İstanbul'u doldurmuş yüz binlerce göçmenden birkaç yüz zavallıyı kandırmış, bunları mavnalara doldurmuş, padişahın bu­lunduğu Çırağan Sarayını basmıştı. Sultan Abdülhamid'i devirecek, artık şuuru yerine gelmiş olan V. Murad'ı tahta çıkaracak ve kendisi de sadrazam olarak siyasî ihtirasını tatmin edecekti.

Fakat olayı haber alan Beşiktaş Muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Paşa, muhafızlarını ala­rak saraya koştu. Burada elindeki sopayı Ali Suavi'nin başına indirerek onu öldürdü. Ayrı­ca adamlarından 23 kişi öldürülmüş; 15 kişi de yaralanmıştı.

Darbe teşebbüsü iki saat içinde bastırıl­mıştı, Fakat bu olaydan sonra Sultan Abdül­hamid sadrazam ve mabeyin müşirini azlet­ti. Bir gazetecinin beklenmedik zamanda ve beklenmedik şekilde darbeye teşebbüs et­mesi ve bunun zamanında haber alınamama­sı onu vehim ve kuşkular içinde bıraktı. Bu vehim artık saltanatı boyunca devam ede­cek, hep kuşkular içinde yaşayacaktı.

Sadrazamın azlinden sonra Sultan Abdülhamid ilk iş olarak bir hafiye (gizli haber al­ma) teşkilâtı kurdu. Bu teşkilâtın memurları da zaman içinde jurnalciliği ifrat derecesine vardırdılar.

 

     Kıbrıs da elden gidiyor

 

Ruslar Yeşilköy’e gelinceye kadar kıllarını kımıldatmayan Avrupa devletleri Ayastefanos Antlaşmasının hükümlerini öğrenince, nihayet gözlerini açtılar. Bu antlaşma yürürlüğe geçtiği takdirde Rusya, onların da karşı koyamayacağı bir güce ve nüfuza erişebilirdi. Antlaşmanın gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi için diplomatik faaliyet yoğunlaştı.

Osmanlı Devleti, bu diplomatik faaliyet devam ederken, en nüfuzlu Avrupa devleti olan İngiltere’ye biraz taviz ermek zorunda kaldı. İstanbul’da imzalanan bir antlaşma ile Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye bıraktı (4 Haziran 1878). İngiltere için stratejik önemi çok büyük olan Kıbrıs anlaşmaya göre hukuken yine Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak, gelir fazlasını da İstanbul’a gönderecekti. Buna karşılık İngiltere, toplanması kararlaştırılan Berlin Konferansında Osmanlı Devleti’ni destekleyecekti. Rusya, işgal ettiği Doğu Beyazıt, Kars ve Ardahan’dan çekilirse, İngiltere de Kıbrıs’ı Osmanlı Devleti’ne bırakacaktı.

Bu, Kıbrıs'ta 300 yıllık Türk hâkimiyetinin sona ermesi demekti. İngiltere aslında, Do­ğu Akdeniz ve Orta Doğuda en önemli üs olan, Süveyş Kanalı’nı ve Hindistan hattını kontrol altında tutmasını sağlayan Kıbrıs'ı terk etmek niyetinde değildi.

 

      Berlin Konferansı

 

13 Haziran 1878'00 Berlin Konferansı toplandı. Konferansa Osmanlı Devleti'nden, başka Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve İtalya katıldı.

Bir ay süren müzakereler sonunda 13 Tem­muz 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması da Osmanlı Devleti için ağır şartlar bulundu­ruyordu. Bu antlaşmaya göre Kars, Ardahan ve Artvin Ruslara bırakılıyordu. Dobru­ca Romanya'ya, Niş Sırbistan'a, Teselya Yu­nanistan'a veriliyor, Kıbrıs'ın idaresi İngilte­re'ye, Bosna-Hersek 'in idaresi Avusturya­-Macaristan İmparatorluğu'na geçiyordu. Ka­radağ, Romanya, Sırbistan artık tam bağımsız oluyor, geniş sınırlara kavuşan bir Bulga­ristan Prensliği, İstanbul'a sıkı şekilde bağlı bir Doğu Rumeli Vilâyeti kuruluyordu. Öte yandan Fransa da payını alıyor, onun Tunus'u işgali kabul ediliyordu.

Ayastefanos Antlaşmasında 1 milyar 400 bin ruble olarak kabul edilen Ruslara ödene­cek nakdi tazminat 310 milyon rubleye indirilmişti. Bu, 245 milyon Osmanlı altını ediyor­du ve 350 bin altınlık taksitler hâlinde ödenecekti.

Osmanlı Devleti için çok ağır olan bu şartlara Rusya istemeyerek razı oldu. Çünkü nak­di tazminat çok indirilmiş, ayrıca Bosna­-Hersek'in idaresi Avusturya-Macaristan'a bı­rakıldığı için Rusya Balkanlar'da Panslavist politika güdemeyecekti. Bu yüzden Rusya ile Avusturya'nın arası açıldı.

Antlaşmadan memnun olmayan devletler­den biri de Romanya idi. Dobruca Romanya’ya veriliyor, fakat 1856 Paris Antlaşmasında bu prensliğe bırakılan Güney Moldavya Rus­ya'ya bırakılıyordu. Oysa Romanya, Plevne savaşında bütün güçleriyle Rusya'yı destek­lemişti.

Avrupa devletlerini harekete geçirerek Berlin Konferansının toplanmasını sağlayan ve Ayastefanos Antlaşmasının şartlarını kıs­men de olsa azaltan ve değiştirilmesini sağ­layan II. Abdülhamid, 93 Harbinin getirdiği felâketten gerekli dersi almıştı. Saltanatı bo­yunca ihtiyatlı ve tedbirli bir politika güderek, ülkenin yeni bir savaşa girmesini önledi.

 

Diktatörlük

 

“93 Harbi”nden sonra Meclisi tatil eden Sultan Abdülhamid bütün idareyi eline almış­tı. Şimdi yönetim merkezi Bâbıâli değil, Pa­dişahın oturduğu Yıldız Sarayı idi Sadrazam ve diğer nâzırlar onun emrinden çıkmayan basit memurlar durumuna düşmüşlerdi. İç­lerinde Ahmed Vefik Paşa, Safvet Paşa gibi kudretli devlet adamları çıkmıştı, ama bunlar da uzun süre bir makamda kalmamışlardı.

Sadaret makamında sık sık değişmeler olu­yor, paşalar ancak bir-iki ay hatta daha az makamda kalıyor, diğer bazıları da tekrar tekrar tayin ediliyorlardı. Meselâ Mehmed Said Pa­şa, 1878-1908 yılları arasında yedi defa sa­darete getirilmişti.

Sultan Abdülhamid ya muktedir devlet adamları bulmakta güçlük çekiyor ya da as­la emrinden çıkmayacaklarına ve değişik du­rumlar için birer denge unsuru olacaklarına inandıkları kişileri seçiyor veya isabetli seçim yapamıyordu. Bunda, çok vehimli olmasının ve saltanatı boyunca vehimden kurtulama­yışının da etkisi olabilir.

 

1877-1878 TÜRK-RUS SAVAŞINDAN (93 HARİBİNDEN) RESİMLER

 

                                                                     

 

Tuna cephesinin ilk Başkumandanı                         Tuna cephesinin ikinci Başkumandanı             Tuna cephesinin üçüncü Başkumandanı

     Müşir Abdülkerim Nadir Paşa.                                      Müşir Mehmed Ali Paşa.                                Müşir Süleyman Paşa.

 

                                               

 

      Plevne Kahramanı                                            Kafkasya kıyılarını ablukaya almakla görevlendirilen

Müşir Gazi Osman Paşa.                                                       Mirliva (Tümamiral) Hasan Paşa.

 

         

 

Bulgarlar tarafından ağızları burunları kesilmiş      Ruslar sır vermeyen Türk askerlerini kurşuna dikiyor.

        bir grup Türk Edirne Hastahanesinde.

 

     

 

Tuna cephesinde trene yüklenen ağır toplar.                        Başkumandan Süleyman Paşa günlük emirleri yazdırıyor.

 

         

 

Rusların başlıca hedeflerinden biri olan Kars Kalesinin        İşgal edilen Türk topraklarındaki camiler kiliseye çevrilecek

1877’deki görünümü.                                         ve Rusya’dan getirilen çanlar yerleştirilecekti.

 

 

Göç... Göçlerin en acısı... Rus ve Bulgar katliamından kaçan sivil Türkler, kar altında.

İstanbul’a gidecek olan trene doluşuyorlar.

 

1.500 YILLIK TÜRK YURDU KIRIM,

300 YILLIK TÜRK YURDU KIBRIS,

500 YILLIK TÜRK YURDU BULGARİSTAN...

GÖZYAŞLARI İLE DÜŞMANA VERİLMESİ, TÜRK HALKINI ÇOK ÜZMÜŞTÜR...

Hosted by www.Geocities.ws

1