KAHRAMANLAR ÜLKESİ ÇEÇENİSTAN

 

 

 

 

SEMRA KANAT

 

“...

Ayık ol, nöbetini tut.

Böyle mesel çekmiş akıllı insan,

‘Kurt girmez sürüye, yatmasa çoban.’

Hizmet etmek sayılır erkeklikten nişana.

Halkına hizmet etmek şereftir bir insana.

Çalış, kendi halkının işine yara,

Giysin amelinden dünya altın-elbise.”

 

Nizâmî

 

İlk yayın: http://www.cecenonline.com/kahramanlar_ulkesi_cecenya.htm

 

“Bin taburla bir tim ile cenk etmek”

 

Tarihte, askerî güç açısından kendisinden kat kat üstün düşmana karşı ve sürekli kuşatma altında sonuna dek direnen çilekeş Çeçen halkı gibi az nüfuslu, savaşkan başka bir halka ender rastlanır.

Bizler buna en son Kurtuluş Savaşı deyip, bu kahramanlığı Çanakkale’de gösterdik. Ulusumuz yedi düvele meydan okuyarak, el birliği ile bir Destan yarattı. Halkımızın evlâdı Mehmetçik, Türklüğün son kalesi olan azîz yurdumuzu, geçit vermediği sayısız düşmandan arındırdı.

Tıpkı vatanımızınki gibi toprağı şüheda fışkıran bir ülkedir Çeçenistan ve İstanbul’un Fethinden bu yana, Bizans ve dolayısı ile Roma’nın “yasal vârisi” tavırlarındaki Rusya’nın yüzyıllar süren işgal politikası ile zorbalığı Çeçen halkını yıldıramadı, yıldıramayacak da.

İşte bu bağlamda, bu “bir avuç halk”, tüm özgürlük âşığı vatansever ile onurlu insanların gözünde şerefli bir halk; uğruna savaştıkları biricik yurtları Çeçenistan da, Kahramanlar Ülkesidir.

Tanrı’nın gazabından korkmayan Rusya’ya gelince. Evet, Bizans ile aralarındaki ortak din ile hanedan (mensuplarının) evlilikleri gibi bazı çıkar ilişkilerinden dolayı, tarih boyunca kendilerini Bizans’ın “yasal vârisi” (!) olarak gören tüm Rus hükümetlerinin, aslında doğal verâset yolu ile Bizans entrikacılığını miras aldıkları, inkâr edilemez bir gerçektir. Yani, zorbalığın işe yaramadığı durumlarda, Türkü/Müslümanı birbirine kırdırma geleneksel barbarlığı, Rusya’nın Bizans’tan devraldığı tek kalıttır.

Ruhları şad olsun, Afgan Savaşında Rus menfaatleri, yani Moskova’nın kabaran iştahı uğruna ömrünün baharında katledilen veya sakatlanıp yaşamları mahvolan on veya yüz binlerce Türk asıllı ve/veya Müslüman genci unutmamalı.

Onlar, gözlerini hırs bürümüş Panslavist Rusların ve kendini “Rustan daha Rus” (!) olarak gören %100 hayalperest Jirinovski’lerin rüyalarının kurbanları oldular...

Ne idi bu rüyalar?

Bunu anımsamak için Rusların kendi tarih kitapları ile kent adlarına bir göz atmak yeterli.

Dilek adlarından ibaret olan iki Rus kentini duymuşunuzdur: “Vladikavkaz (Kafkaslar’a hâkim ol)”, “Vladivostok (Doğuya hâkim ol)” vs...

Ekaterina’nın yakın dostu Potyomkin’in hayali de hiç kimse için bir sır değil.

Bizde bu isim “Potyomkin Zırhlısı” filmini akla getirse de, aslında Potyomkin tarihimizi yakından ilgilendiren, Kırım’ı bizden kopardığı için kendisine prens unvanı verilen Grigori Aleksandroviç adlı karanlık bir zattır.

Bu uyurgezerin bir zamanki “tamamen gerçekleşebilir” “devasa” tasarısını bilmeyen veya unutanlar için küçük bir hatırlatma yapayım.

“Bahtı açık”, “kaderin gözdesi”, Rus “Don Juan”ı olarak ünlenen esrarengiz Prense atfedilip Ekaterina’nın ciddî bir şekilde ilgisini çeken “Yunan Tasarısı”, Avrupa için tam bir korkuluktur.

Potyomkin adlı şımarık, gizemli zat, muazzam yeltenişini gerçekleştirebilmek uğruna Rusya’nın harcayacağı yeterince “top ağzına et”e sahip olduğu kanısında olup, bu uğurda ölecek olan Rusların sayısını kayda değer dahi görmez.

Prensin Güney’de niyetlenip yaptığı her şey, kendi notlarına göre: “Tüm Türkiye’yi fethedip”, “Konstantinopol” dediği İstanbul’u “ele geçirmek”; “Aya Sofya tapınağına dalga dalga yayılan sesler arasında girip, oraya Hristiyan haçını dikmek” ve “Osmanlıların başkentinden kocaman bir Hristiyan(lık) merkezi oluşturmak”, yalnızca bu büyük teşebbüsün başlangıcıdır.

Ve yine Rus tarihçilerine göre: “Fakat Türkler ile yapılan, Potyomkin’in devasa hayalini tek başına ağır, korkunç çabalar ile icra etmek zorunda kaldığı 2. Savaş, masalımsı tasarılar uydurmak, onları gerçekleştirmekten çok daha kolay olduğunu açıkça kanıtlar.”

İşte böyle, kolay bir lokma olmadığı anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nu yutamayınca, Moskova, açlığını daha küçük ülkeler ile gidermeye yönelir; epey de başarılı olur.

 

İşgal

 

Bu suretle, Müslümanlığı benimseyen Çeçenler, Şeyh Şamil önderliğinde 18.-19. yüzyıllar boyunca Rus Çarlığı’na karşı savaşıp, 1859 yılında teslim olmak zorunda kalırlar.

Ekim devriminden sonra, Mart 1918’de Çeçen-İnguş ülkesinde Sovyet düzeni kurulur.

1919 başlarında Denikin’in beyaz ordularının işgaline uğrayan ülkede, 1920’de Sovyet egemenliği sağlanır.

Rus topraklarına cebren “Sovyet Sosyalist” olarak katılan ve/veya sözde “özerk” diye geçinen Sovyet cumhuriyetleri ile uydu görevini üstlenmek zorunda bırakılan Doğu Bloku ülkeleri, yıllarca abluka, işgal, ilhak, baskı altında yaşayıp sömürürler.

Demirperdenin ağırlığı, insanların üzerine zulüm ve mankurtlaşma** politikası olarak çöker. Özgürlük isteyen herkes ezilir, mankurtlaştırılır, hapse atılır, mal varlığına el konulur, sürülür, katledilir... Ama canavarın karnı hâlâ doymak bilmez.

Geriye ya açlıktan ölmesi ya da yeni kurbanlara yönelmesi gerekir. Tıpkı ar damar ameliyatı ihtiyacı olan Moskova’nın yaptığı gibi...

Lâkin hey zalim! Her şeyin bir sonu olduğuna göre, artık zaten kaybedecek bir şeyini bırakmadığın birini, baskı ve zulüm ile ne zamana kadar sömürebilirsin ki?!...

 

Dayanışma

 

       “Dünyada zulmetmek yiğitlik değil,

        Reaya beslemek çok iyidir, bil.

        Her kim ki, zulm için kılıcı aldı,

        Kan döken aslan gibi pençesiz kaldı.”

 

Nizâmî

 

Dünyada ayrımcılığa tâbi tutulup en büyük haksızlığa uğrayanlar, hep Türk soyundan ve/veya Müslüman dinindendir. Gelgelelim, biz milletçe acılarımızı yüreğimize gömüp geçmişi unutmayı yeğleriz. Başkaları kuyumuzu kazar iken, biz kin, intikam, lobicilik nedir bilmeyiz.

Kalbimiz, sevgimiz, sabrımız büyük; içgüdülerimiz zayıf olduğundan, bizler kendi haklarımızı savunmayız.

Heyhat, suçu daima kendimizde arar, bize tokat atanlar ile barışır, ezelî düşmanlarımıza dostça el uzatırız...

Oysa “özgür” dünya böyle mi?

Hani nerede malûm milliyet ile terör örgütlerinin mensuplarının haklarına timsah gözyaşları döken “İnsan” Hakları,  “Birleşmiş” Milletler Teşkilâtı, Avrupa “Birliği” adındaki Hristiyan hakları savunucusu haçlı klüpleri veya ticari adları ile “Vatikan’ın paravan şirketleri”?!

Adlarına aldanmamak gerek! Onlar tıpkı bir bukalemun misali, birbirlerini zırnık kadar sevmemelerine rağmen, salt kendi menfaatlerini korumak için bir araya gelip, ayıp olmasın diye değil, daha beteri: Kendileri dışında hiç kimseye insan gözü ile bakmadıklarından dolayı, “... hakları” değil de, “İnsan” Hakları maskesini takarlar.

Bundan dolayı kendileri ne Afgan(lı)lar, ne Arnavutlar, ne Azeriler, ne Cezayirliler, ne Çeçenler, ne Boşnaklar, ne Bulgaristan Türkleri, ne Filistinlilier, ne Irak Türkmenleri, ne Kızılderililer, ne Kosovalılar, ne Uygur Türkleri, ne Vietnamlılar, ne Zenciler ve ne de sayılamayan daha nice mazlum halkların ıstırabını umursamazlar.

Onlar için para, güç ve sömürü dışında, başkalarının: “LÜTFEN, YARDIM EDİN, BİZ ÖLÜYORYUZ!!!” figânı önemsiz olmak ile kalmıyor, üstüne üstlük rahatsız da ediyor! Çünkü katledilen masumlar birer kâbus gibi rüyalarına çöküp kendilerinden hesap sorarlar.

Çeçenistan’da bir yılda 120 bin sivil katledilir; fakat bu timsahların insana, zulme, haksızlığa, gözyaşlara aldırdıkları yok. Bilâkis, bu fitne kumkumalarının tek ürettikleri “nimet” olan silâhlarını satabilmek için dünyanın her köşesinde kargaşa yaratıp, “top ağzındaki et” üzerinde bu “mucizeli icatlarını” denerler. Yeter ki paracıklar gelsin -“Oh-oh!”- gerisi palavra!...

Çeçen halkının acısını paylaşan, üzülen, yüreği parçalanan, kahrolan, “haçlı kuşatması” altında eli kolu bağlı kalan bizleriz.

İçimiz kan ağlıyor, çünkü bizde atalarımızdan gelen insanlık var, anlayış var, adalet var, mertlik var, hayırseverlik var, kardeşlik var, dostluk var, sevgi var, gönül var ve tüm aklıselim insanlar gibi, bu insanlık dramı karşısında bizim de kayıtsız kalmamız mümkün değil.

Çünkü bizler, dünyaya adaleti, merhameti, barış içinde birlikte dostça yaşamayı öğreten bir milletiz. Tarih buna şahittir.

Çünkü bizler, oradaki suçsuz insanlar tanklar ile ezilir veya sırf özgürlük istedikleri için canlı canlı yakılır iken; çocuklar ebeveynsiz, ebeveynler çocuksuz bırakılır iken; sivil asker demeden katledilen masumların naaşları malûm mafya tarafınca parçalanıp, organları, ciğeri beş para etmez itlere nakledilir iken; bir kardeş ülke feryatlar içinde tek başına yaşam mücadelesi verir iken, huzur içinde yaşayamayız.

Çünkü bizler çok şükür, tek amaçları tıkınıp eğlenmek, başkalarını sömürüp kâr sağlamak, komşusunun acısını görmezlikten gelip sefa sürmek, merhamet yoksunu, gözleri donuk “uygar” Batılı bir kabile değiliz.

Çünkü bizler, gerçek anlamda insanız!

Ve bizler, Türkiye Türkleri ile Türk bilincine sahip olan tüm dünya Türkleri olarak, yalnızca bugün değil; ezelden beri daima mazlumların yanında olduk, olacağız.

Tıpkı bugün Çeçen kardeşlerimizin de yanında olduğumuz gibi.

 Kalbimiz Çeçen halkının kalbi ile birlikte çarpar iken, Rus vahşetine artık “DUR!” diyor, var gücümüzle “Çeçen halkına bağımsızlık ve özgürlük!” diye haykırıyoruz.

Şimdi bu vahşetin başka bir Türkün kalbindeki yankılarını nakletmek istiyorum.

İşte değerli dost, bilim adamı, Tataristan Özerk Cumhuriyeti Birleşik Devlet Müzesi Yüksek Bilim Üyesi, tarihçi Fargat Abdul-Hamitoviç Nurutdinov ya da kendisinin de çok sevdiği Türkiye Türkçesi ile, Ferhat Nurittinoğlu’nun 6 Ocak 1995 tarihli mektubundan satırlar:

“…

Dün Dudayev’in, muhaliflerin (Rus radyosunun kendi düzenli ordu ile paralı askerlerini adlandırdığı gibi) Çeçenistan’ın başkenti Grozni’ye saldırısını püskürttüğünü bildirdiler. Bu güzel bir haber.

Çeçenler hiç kimseden Rusya’dan gördükleri kadar büyük zarar görmediler. Oysa kendileri VII.- XIII. yüzyılları arasında vefakârca Bulgarya’ya (o zamanlar onun /Bulgarya’nın/ güney sınırları, Kafkaslar’ın sırtlarından geçmekte idi) hizmet etmişlerdir. (Not: Ferhat Beyin “Bulgarya”dan kastı, İdil Bulgar devletidir. Tuna Bulgar devleti ile karıştırılmaması için çeviride Bulgaristan yerine, bu ismi olduğu gibi bırakmayı tercih ettim. S.K.). Kalbim onlarla, yaptıklarını onaylıyorum.

Fakat büyük sayısı ile övünen Müslüman dünyasından, Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanıyan hiçbir ülke yok. Bu her şeyden önce İslâm dünyasının “kudretini” gösterir.

Pasın demiri yediği gibi, kişisel çıkarıcılık İslâm dünyasını da, Türk dünyasını da kemirdi. Bu pasın temizlenmesi gerekir.

...

İnsan yalnızca kendi geleneksel kültürü ile çevrelendiği takdirde vatansever olur. Ama çocukluğundan itibaren tıka basa Batı Avrupalılık-Hristiyanlık-Yahudilik ile doyuruluyor ise, o evrensel olarak büyür ve Batıya hayran olur.

Siyasette geçici ödün verebiliriz, fakat millî kültürde tek bir ödün bile verilmez.

Azeriler yeni Türk alfabelerinin yok edilmesine izin verdiler; oysa Ermeniler kendilerinin dışında hiç kimseye gerekmeyen alfabelerini koruyup (Ruslar ile birlikte olmasına karşılık), Azerileri tam bir bozguna uğrattılar - tüm bu olaylar bunu kanıtlar (bununla birlikte, bu bozgundan dolayı yüreğim sızlıyor; fakat Azeriler yenmek istemedikleri sürece yenmezler).

Bu suretle, biz kendi kültürümüzü korumak zorundayız; bu, birilerinin hoşuna gitsin gitmesin; yoksa yenemeyiz.

...

Azerbaycan, Bosna vs., tüm bozgunlarımıza yüreğim yanıyor; fakat onların nedenlerini bulmak gerekir (yoksa her şeyi yalnızca Hristiyanların - Rus, Amerikan vs. askerî güçlere bağlamamak lâzım.  Bu güç fazlası ile abartılmıştır: Somali ve Filistin’i anımsayalım).

...”

 

Ve Ferhat Beyin 8 Şubat 1995 tarihli mektubundan satırlar:

 

“...

Şimdi Çeçenistan dışında, hiçbir şey okuyamıyor, dinleyemiyorum. Yüreğim kan ağlıyor ve Moskova’nın Çeçenistan’daki bu hunharlığı yüzünden her halde 5 yıl yaşlandım.

Bulgar Ulusal (Millî) Kongresi (bu bizim Bulgar siyasî teşkilâtımız) buna ilişkin, kopyasını size gönderdiğim bir bildiri hazırladı.

Benim verilerime göre, dört bin Rus askeri ile 40 binden fazla Çeçen öldürüldü (bu veriler bu gün, 17 Ocak itibarıyla olup, yalnızca başkent Grozni civarını kapsar).

Rus uçakları evleri, çocuk bahçelerini, insan dolusu alış veriş merkezleri ile pazarları, müzik okullarını bombalıyor, yok ediyorlar.

Dün, Münih’ten vatan uğruna savaşmaya gelen Dudayev’in oğlu öldürüldü.

Tataristan’ın Rusya ile olan anlaşması uyarınca, Tataristan’dan Rusya’nın “sıcak noktalarına” (iç savaşlarının sürdüğü yerler) asker gönderilmemesi gerektiğine rağmen, bizim çocuklarımız savaşa gönderildi ve bizim verilerimize göre, Ruslar için Rus ordusu dahilinde savaşan 50 civarında Tataristanlı asker şehit edildi. Resmî verilere göre ise, 13 asker (Rus ordusu dahilinde) öldürülüp, 2 asker esir alındı (Çeçenler onları serbest bırakmak istediler, fakat Rus amirleri engel olabilirler).

Rusya’da, tarih boyunca savaş ilk kez hiddete neden oldu; Çeçenlere değil, kendi Rus askerlerine acıdıklarından dolayı (eskiden Ruslar kendilerine de acımazlardı): Bu artık bir gelişmedir.

Çeçenler hayranlığımızı uyandırıyorlar. Fakat bu gün, 17 Ocak, Çeçenler hâlâ Başkanlık Sarayında direniyorlar; Dudayev, bir zamanlar Josip Broz Tito gibi, dağlardaki karargâhında.

Allah Çeçenlerin, Tito’nun partizanlarının dayandıkları gibi dayanmasına izin versin (gerçi, Rus generallerinin baskısı, Almanların Tito yanlılarına kıyasla, ölçülemeyecek kadar acımasız, barbarca ve güçlüdür)!

Rus hava kuvvetleri artık onlarca yerleşim bölgesini yer yüzünden sildiler; Grozni küller içinde ve (hayalet kent gibi) ıssız; Rus askerleri korku sarhoşluğu ile saldırıyorlar; arkalarındaki özel birlikler ise, Çeçenler önünde geri çekilmeye kalkıştıkları takdirde askerlere kendilerini sırtlarından vurmaya söz veriyorlar.

Çeçenistan’ın tüm bölgeleri Rus orduları ile dolup taşıyor, yerel (mahallî) değil,  işgal kuvvetleri faaliyet gösteriyorlar.

Bağışlayın, ilk kez kendimi bizim Türk işlerimizden alıkoyuyorum, fakat Vaynahları (Çeçen ile İnguşları) biliyor, tüm kalbimle seviyorum. Onlar şimdi bana bizim binlerce yıl önceki Türk atalarımızı anımsatıyorlar.

O zamandan bu yana bizler epey yozlaştık (Not: Burada kullanılan “ufalmak” sözcüğünün asıl anlamı, “sayıca azalmak”, “un ufak olmak”tır. Fakat cümlenin devamından, Ferhat Beyin bu tabiri “soysuzlaşma” anlamında kullandığı anlaşılmaktadır. S.K.), lâkin Vaynahlar onurlarını kaybetmediler.

Millî onur ve şerefe sahip olan bir halkın Rusya’da yaşaması mümkün değil: Burada yalnızca köleler yaşayabilirler.

Fakat ben, çalışmalarımızın, bize kölelikten kurtulmamıza yardımcı olacağını umut ediyorum.

...

Estonya tüm diğer ülkelerden ziyade Dudayev’e yardım etti: Ben bunu Estonyalıların kendi “ben”lerine doğru hareket etmeleri yolunda iyi bir gelişme olarak görüyorum. Belki de Estonyalıların, Yahudi “fikirleri”nce dondurulup buz kesilmiş olsa gereken Ural kanları canlanacaktır.

...

Ben, kendini duyurmayıp sessiz sedasız oturan diyasporamız (Not: Sürgün, dağılma anlamına gelen ve Yahudilerin Filistin dışında yaşadıkları yerleri ifade eden bu terim, bugün, muhâceret, yani herhangi bir kavmin ana vatanı dışında soydaşlarının yaşadığı yerler için kullanılmaktadır. S. K.) ile ilgileniyorum. Biz şimdilik burada da az sayıdayız (faal olanları kastediyorum), fakat bağlantı bize gerekli.

...

Bütün Türkler özgür olmalılar: İşte benim coşkulu arzum.  Özgür ve mutlu diye ekliyorum, lâkin mutluluk yalnızca özgürlükten doğar.

Bizim Türk ana dilimizde konuşabildiğiniz için ne mutlu size!

Ben, Tengri izin verir ise, Türk dilini öğreneceğim ve Türklere tarihimizi ve  kaybetmiş olduğumuz azameti (ululuğu) kendim hatırlatacağım.

Belki Türkler uyanırlar...

...”

 

Çeçenistan Cumhuriyeti’ndeki Olaylara İlişkin

Bulgar Ulusal Kongresinin (Meclis)

Bildirisi

 

Rusya’nın gerginliği artırıp Çeçenistan Cumhuriyeti’ne karşı “ilân edilmeyen bir savaş” açması, kendi milliyetini belirleme ve halkların özgürlük ile bağımsızlığına değer veren tüm insanları (herkesi) sarstı.

19. yüzyılda Rus İmparatorluğu, İmam (Şeyh) Şamil tarafınca yönetilen Çeçenistan halkının devletine karşı işgal politikasını başlattı (saldırıya geçti).

30 yıllık tahrip (yok) edici savaşın ardından Rus orduları, daha önceleri hiçbir zaman Rusya’ya dahil edilmemiş olan Çeçenistan (İçkerya) topraklarını ele geçirdiler.

Çeçenistan devletinin topraklarının kanlı Rus ilhakı, asla ve hiç kimse tarafınca tanınamaz.

Rusya’nın sömürge “ününün” vârisi, çok yakında, 1922 yılında SSCB olarak teşkil olunan Sovyet  Rusya’sı oldu.

1917 yılındaki Bolşevik devrimi başlangıçta Çeçen halkına yarım yamalak bir özerklik tanıdı; fakat o da 1944 yılında SSCB’nin Stalin yönetimince yok edildi.

Stalin’in ve onun yönetiminin emri üzerine, tüm Çeçen halkı tarihî vatanından cebren Kazakistan çölleri ile Sibirya karlarına sürüldü.

Bu sürgün esnasında, Rus orduları ile özel hizmet birimleri, buna 2. Dünya Savaşı gazileri de dahil olmak üzere, Çeçenistan halkının yarısını yok ettiler.

Dünyanın hiçbir ülkesi, başka bir ülkeye, Rusya’nın Çeçenistan’a yaptığı tahribatı yapmadı.

Alenen kendini demokratik ilân eden Rus hükümetinin, Çeçenistan’da geçmişteki faaliyetlerinden dolayı yakıcı bir utanç duyması, Çeçen halkına çiğnenmiş haklarının tekrar iadesi uğruna çalışması gerektiği sanılır. Fakat Çeçen halkı bağımsız devletini yeniden kurar kurmaz, Rus hükümeti anında “demokrasi” maskesini indirip, küçük Çeçenistan Cumhuriyeti’nin üzerine bir demir perde indiriverdi.

 Aralık 1994 tarihinde ise, Rusya’nın hava kuvvetleri ile tank birlikleri (konvoyları), Çeçenistan Cumhuriyeti ile başkenti Grozni’ye, hiçbir şekilde tahrik edilmemiş bir saldırı düzenlediler.

Bu, Grozni’yi ele geçirilmesinin örtülü kampanyası, Rusya’yı yeni, arınmaz bir ayıba bürüdü.

Bugün, özgürlüğü seven Çeçen halkını kendi kanında boğmak niyeti ile, Rus ordu kuvvetleri Tiflis, Bakü ve Riga’daki itaatsizlere (boyun eğmeyenlere) gösterdikleri  zaptetme “kahramanlıklarını” yinelemek üzere yeni bir saldırıya hazırlanıyorlar.

Süper devlet Rusya’nın bu hareketi, tüm dürüst insanların öfkesine neden oluyor.

Bulgar Ulusal Kongresi, Rusya’nın Çeçenistan topraklarındaki yasa dışı askerî harekâtlarına kararlı bir şekilde karşı çıktığını belirtip, Bulgar topluluğunun, Çeçenistan halkının tam bağımsızlık savaşını tüm kalbi ile desteklediğini bildirir.

Çekin ellerinizi egemen Çeçenistan’dan!

Yaşasın Çeçenistan halkının özgürlüğü ile bağımsızlığı!

 

10 Aralık 1994                                                                                                                                  G. Z. Halilov

                              Bulgar Ulusal Kongre (Meclis) Başkanı

 

Direniş

 

“Kılıç çekip yürüme mazlumların üstüne,

Her seher kargış oku dökülmesin üstüne.

Zulmedip her kim kargaşa yapsa bil,

Gönderir mezara onu her âdil.”

 

Nizâmî

 

Yiğit Çeçen kardeşler,

“Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım... Türk milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın diye, gece uyumadım, gündüz oturmadım, ölesiye, bitesiye çalıştım...” der ulu Bilge Kağan’ımız.

Bağımsızlığınıza kavuşup, özgürce yaşayıp çocuklarınızın özgürce yetişebileceği mutlu günlerinizin geri geleceğine tüm içtenliğimle inanıyor; şehitlerinize Tanrı’dan rahmet, halkınıza metanet, mücahitlerinize güç, ulusunuza zafer niyaz ediyorum!

Allah’a emanet olun; selâm ve dua ile!

 

25 Nisan 2002 - TÜRKİYE

 

Kaynaklar:

 

Fargat Nurutdinov’un 6 Ocak 1995 ile 8 Şubat 1995 tarihli yayımlanmamış mektupları

Nizâmî, İnciler, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1991

Refik Özdek, Türklerin Altın Kitabı, 1, 3, İstanbul 1990

V. V. Ogarkov, Jizn Zameçatelnih Ludey: Potyomkin (Ünlü Kişilerin Yaşam Öyküleri Dizisinden Potyomkin) Sankt-Peterburg, 1994

Büyük Ansiklopedi, 3, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1990

Aytunç Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Ankara, 2002

www.cecen.org

http://www.tonyukuk.org/

http://www.tdk.gov.tr/

 

* Katkılarından dolayı, değerli dostum, Kazakistanlı Dr. İglik Tıyhmetoğlu’na teşekkür ederim. S.K.

 

** Afrikalı “zombiler” misali, Orta Asya halkları arasında yaygın olan bu terim, hastalık, zehirlenme, psikolojik vs. şoklar gibi çeşitli nedenlerden dolayı bellek yitimine /amnezi/ uğrayıp, geçmiş olayları anımsamayan insan yaratıklarını betimler. Terim esas olarak, “kendi uruk /soy/ ile köklerini unutan insan” anlamına gelir. Geldiği soy ve köklerini unutan birinden, etnik, kabul edilen genel insanî etik ilke ve norm anlayışlarına uyması beklenilemez. Mankurtlar, kendi benzerilerini yaratıp, normal insanları mankurtlara dönüştürmeye çalışmaları ile de tehlikelidir. Günümüzde, “mankurt” ve “mankurtizasyon” terimleri, Sovyet yönetiminin faaliyetleri ile komünist eğitimini -yani, insanların silikleştirilmesi, totalitarizmi ve kitlelerin lider iradesine düşünmeksizin boyun eğmesi- kısacası, sürü zihniyetini ifade etmek için kullanılır. S. K.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1