|
|
|
|
Yolumuzu Bekleyen Tilkiler |
|
|
Fatih Ketancı'nın Ercümen Aytaç'la Röportajı |
|
|
Ercüment Aytaç: Yazar, müzisyen, multimedya sanatçısı.1965´te Sivas´ta doğdu,
1981´den beri Avusturya´da yaşıyor. Avrupa´daki çeşitli
kültür merkezleri için sanatsal etkinlikler düzenledi. ABD, Almanya,
Avusturya, İsviçre, Romanya ve Türkiye´de çıkan gazete,
dergi ve antolojilerde yazıları, YKY´den 1994´te "Ve:Blues"
adlı romanı, 1997´de "Sahtekar Şırıltı"
adli öykü kitabı yayımlandı. Sanatçının
radyo eserleri Almanya´da WDR, Türkiye´de TRT ve Avusturya´da ORF
tarafından yayınlanmıştır. Yazarın çalışmalarının
yayınlandığı bazı dergi ve gazeteler şunlardır:
Fol, Kitap-lık, Cogito, Kafdağı, Adam Öykü, Yeni Şafak,
Cumhuriyet (Türkiye); Podium, Erziehung Heute, Freie Zeit Art, L.Aus Österreich,
Stimm (Avusturya) Alpha (İsviçre), A Piece of Lief (Amerika),
Oglinda In Care Ne Privim (Romanya) F.K. Türkiyeli seçkin okurlar sizi "Ve: Blues"
ve "Sahtekar Şırıltı"dan tanıyorlar.
Bir dönem çok farklı yayın organlarında yazılar
yazdınız. Viyana´da sanatsal etkinlikler, performanslar düzenlediniz.
Profesyonel caz yaptınız. Ta Amerikalara şiirler okumaya
gittiniz. Ben bu ilk soruyu tasarlarken zihnimde yorgunluklar yaşadım.
Siz nasıl yetiştiniz Ercüment Aytaç´a? E.A.Bu sorudaki "bir dönem" ifadesi doğru.
Ben yaptım diyemiyorum bunları, bir döneme ait Ercüment Aytaça
kısmet oldu. Veya başına böyle bir şeyler geldi.
Hesabı henüz çıkmadığı için böyle bir
kariyer kısmet mi musibet mi bilmiyorum. Bazen insan neyi gönülden
isterse, oluyor. O "bir dönem" 9698 arasıydı.
Bir hayli yorulduğumu ve keyiflendiğimi hatırlıyorum.
F.K. Çalışmalardan bahsetsek... E.A. Şu an beklettiğim Almanca bir romanım
var. Eğer Almanca konuşulan mekanda yayınlanırsa Türkçesi
de yazılabilir. Romanı yazarken zevk aldım ve işim
bitti gibi görünüyor, bekletmemin nedeni bu olabilir. İnsanlar
zaten diğer insanların özel hayatlarına olan meraklarından
dolayı roman okurlar. Sırf bu zaaflarından dolayı açık
bir pencerenin önünden geçerken boyunlarını içeriye uzatırlar,
veya göz ucuyla bakarlar. Ayrıca bir yazar kendini Müslüman
olarak deklare ederse, o zaman fazlaca köşe yazısı ve
bir miktar ucuz roman okuyan okuyucular, romanda görülür bir sav
ararlar. Oysa romana öyle şeyleri doğrudan doğruya
sokarsan beş para etmez. Onlar için makale yazmam gerekecek, roman
da neymiş? F.K. Fluxus,pop-art,happening,schock-art türü
sanatsal etkinlikler Türkiyede pek tanınmıyor.
İşin aslı, Türkiye'deki elit (!) izleyicinin 9.
senfoniye olan aşinalığı ve sürrealist, dada bozuğu
cumhuriyetçi sanata olan teveccühü, adam gibi düşünmelerine
bile engel oluyor çoğu zaman. FAKAT SİZ, ÜSTELİK
SAKALINIZLA çok iyi isler çıkardınız. Yazılarınızda,
sanatçıyla izleyici arasındaki iletişim için yeni yöntemler,
genç sözcükler önerdiniz. 99 gibiydi sanırım, bir grup
sanatçı durağan cümlelerden oluşan, insanları
hayatın içinde, gündelik telaşların gölgesinde
yakalamayı amaçlayan bir dizi etkinlik gerçekleştirdi. ARTIK
İÇİMDESİN diyordu örneğin, grubun bir bayan üyesi
yeni doğacak çocuğunu kast ederek. 97'de siz önermiştiniz
LICHTZEILE´i. Sizce de, Müslüman bir koro şefine ihtiyacı
yok mu Türkiyede modern sanatın? E.A. Biz Anadolulular, zümre olarak fazla sorgulamadan
birilerinin peşinden gitmesini çok severiz. Ama durum sanat olunca
iş değişir. Batıda 200 kişilik bir orkestra,
bir şefin sopasında tek nefes olur. Bizde bir aşığın
yanına bir ikincisi gelirse başlarlar birbirlerine karşı
atışmaya. Hatta işlerini zorlaştırmak için
dudak aralarına iğne koyarlar ki belirli harfleri söyleyemesinler
diye. Bunlara koro şefliği nasıl yapacaksın? Belki
de olur, kim bilir. Dudak arasında iğne işi aslında
gayet mantıklı. Benim de tuşların arasına birkaç
iğne yerleştirmem iyi olur. 9. senfoni işi söyle:
Avrupada bu şarkının çağdaş insanlara verdiği
etki, aşağı yukarı Türkiyede Dağ başını
duman almışın etkisine tekabül ediyor. Yani buralarda
ben 9. senfoniyi dinliyorum, dersen gülerler adama. Ama Türkiyede
durum farklı. Demirel geç geldiği bir konserde o an 9.
senfoninin çalındığını öğrenince
"Vay be, o kadar geç mi kaldık" diye hayıflanmış.
Tabii ki bu Türkiyedeki çağdaşların kültür
seviyesini karikatürize etmek için uydurulmuş bir latife, öyle
bir şey gerçekte olmamış yani. Adama borcumuz kalmasın,
devam edelim. F.K. Sizinle yapılan bir konuşmada (Cem
Akas-94), kuşağınızın yalnızca
efsanelerden duyduğu kolektif ruhu tekrar yakalamaktan
bahsediyorsunuz. Yeni performanslar için mi yoksa susmak için mi
kolektif ruh? E.A. 2001deyiz. 94te söylenmiş bir lafın
geçerliliğinden nasıl emin olacağız? Yine bu büyüğümüz
"Dün dündür bugün bugündür" demiş. Bugün de
nedense amcamdan gidiyoruz. Adam bunu sanattaki dinamizmi açıklamak
için söylemiş, hiçbirimiz anlayamadık. 2001de sanatta
kolektif ruh diye bir şey yok. Dünyayı kurtarmak için, belki
de sanatçı olarak kendimizi profile etmek için bir sürü saçma
sapan laf üretmişiz o "bir dönem"de. Biz diyorum,
buradaki çoğul ifade Osmanlının kullandığı
türden. Bir de susmak için mi? sorusu var. Neden susulacakmış,
nefesi olan konuşsun. Benim biraz soluklanmam gerekiyor, zaten
şimdiye kadar fazla bağırmamıştım. Belki
de kafamın karışıklığından kaynaklanıyor
bu suskunluk. Dünya olayları karşısında şaşkınım.
Şaşkınlığımın başkalarına
bulaşmasını istemiyorum. Ama kafası sağlam bir
adama da rastlamadım, en azından halka açık alanda
bunlar yok, her türlü takiyyeci, polemikçi, söz veren, söz alan,
ceviz büro mobilyası, mercedes, balon, bayrak, hepsi var ama kafası,
kalbi sağlam bir adam yok ortalıkta. Belki en ücra köşede
dua ediyorlardır, inşaallah ordadır onlar, Allahın
sıfatlarını zikrediyorlardır. F.K. Avusturyada yayın yapan edebiyat
dergileri, konu Türkiye olunca siz olmadan iş yapamıyorlar.
Bugüne kadar bir çok çalışmaya katkıda bulundunuz. Bu
çok hoş bir şey. Siz bizim, birinci ligde oynamaya devam eden
bir kaç adamımızdan birisiniz.Yalnızlık nasıl
bir şey? E.A. Eğer insanın kendi kendisiyle baş başa
kalması anlamındaki yalnızlığı soruyorsan,
o çok sağlıklıdır. İnsanın düşüncelerini
sivriltir. Tabii kişiye göre değişir bu. Kimi insan
kendi bilinç akışının kalabalığına
karışır gider ve yalnız olduğunu hissetmez
bile. "Ve: Blues"u yazdığım dönemlerde
saatlerce sessiz bir odada, bir koltukta oturup hayal kurduğumu hatırlıyorum.
Bu bir nimet. Sonradan bu nimet azaldı ama yerine başka güzellikler
yaşadım. Türkiyede insanlar yalnızlıktan
korkuyorlar, varoluşlarına kesintisiz eşlik eden bir gürültü
istiyorlar. Bu bir oyalamaca, medya ve kaset endüstrisi de burada üzerine
düşen görevi yerine getiriyor. Hani bir laf vardır ya: Boş
bi kaset koy da kafamızı dinleyelim diye. İnsanları
kendi kendileriyle baş başa kalmaktan bu kadar korkutan nedir?
İç seslerini neden dinlemek istemiyorlar? Yoksa iç sesleri artık
kesilmiş mi, yani kelimenin tam anlamıyla tısssss mı?
"Kafa dinlemek" Batı dillerinde olmayan bir deyim. Ne güzel
değil mi? Kafa dinlemek. İnsanların dikkatlerini bu
notaya çekmek lazım. Tarkanı, Sibel Canı falan bırakın.
Kafa dinleyin biraz. Haberleri, tartışma programlarını,
köşe yazılarını da azaltın. Ezelden beri gündemi
takip edersiniz, vay şu şöyle söylemiş, bu şöyle
söylemiş. E ne oldu peki, hiç işinize yaradı mı?
Kahvede çay-sigara içip memleketi veya futbol takımınızı
kurtardınız, evde çocuklarınız sizden habersiz büyüdü.
İyi halt yediniz. Böyle demek lazım. Bir de insanın
sanatçı olarak yalnız kalması var, yani çevresinde ona
ayak uyduracak diğer sanatçıları ve okur/izleyici
kitlesini bulamaması. Ve buna bağlı olarak üstadsızlık.
İnsanın ya büyük bir inatla yaptığına devam
etmesi gerekiyor, ya da kitle sanatına yönelmesi gerekiyor. Her
iki durumda da paylaşma zevkinden feragat etme durumu söz konusu.
Zaten kim dedi ki sana uçuk kaçık bir şeyler yap diye, adam
gibi yazılar yaz, millet okusun.
F.K. Bir hikayenizde Viyanalı vatmanlardan
bahsediyorsunuz Boyunlarından, kollarından sarkan kilolarca
altınla kıro Almanlardan. Viyana'da dikkatimi çeken ilk
bir kaç şeyden birisiydi "Gasthaus"lar. "Kurier"
ile "Die Kronen Zeitung"un toplam iki milyon sattığını
duymuştum. Bütün bunların üstüne, Türkler'in Viyanalı
izleyicilere Rodrigo çalmasına karşı çıkıyorsunuz.
Sıradanlık kimin kaderi ki, biz yaşıyoruz? E.A. Bu galiba güzel bir soru ama cümlelerin aralarındaki
bağlantıları tam olarak kavrayamadım. Onun için tek
tek cevap vereyim. Kıro Almanlar: Evet bunlar var! Dünyanın
çoğu kıro. Clintonun zamparalığını
unuttun mu? Batıda genel seviye böyledir. Bir İngiliz Türkiyeye
tatile gelir, bizim İngilizce bilir gençler adamın ağzına
hayran hayran bakarlar, ne entelektüel diye. Oysa adam nalbant. Krone
gazetesi çok satar, neden? Çünkü her gün ilk sayfaların
birinde talihsiz bir kadının terbiyesiz pozunu basarlar. Evet
her gün, aynı sayfada. Ve sekiz milyonluk bir ülkede bu gazete
bir milyonun üstünde satar. İşte sizin Batılılar,
ben 20 senedir ortalarında yaşıyorum. Tabii genel hava
budur diye hiç özel insanlar olmayacak değil. Ben Batıda
çok güzel insanlarla da tanıştım. Allah onlara hidayet
versin. Gelelim Rodrigo işine: Bir Türk çıkıp da
Viyanada Rodrigo çalarsa, Avusturyalı buna sırıtır,
içten içten "bak, herife Rodrigo bile çaldırdım"
der. Ama bir saz çal, kanun çal, yaylı tambur çal, yanına
gelir, ilgilenir, "bu nasıl bir alet" diye sorar. Bizim
komplekslerimizden kurtulmamız lazım sevgili arkadaşım.
Kendimiz olarak karşılarına çıkarsak, hak ettiğimiz
saygınlığa erişiriz. (...) Başka? "Sıradanlık
kimin kaderi ki, biz yaşıyoruz" diye soruyorsun. Ben,
sen, dergideki arkadaşların, dergiyi okuyanlar ve onların
arkadaşları, biz sıradan değiliz. Her Müslüman bir
define kutusu. Ama kendimizi gereksiz şeylerle oyalıyoruz, işimizin
ehli değiliz, dolayısıyla piyasada etkimiz yok. Bak,
herkes yaptığı işin ehli olsun, o zaman gör sen bu
zümreyi. Eğer mutlaka Rodrigo çalmak istiyorsan, içinden o
geliyorsa, o zaman çal, ama o işin ehli ol. İşte o zaman
Alman da sırıtamaz sana, oturur dinler seni, neden, çünkü sıradan
değilsin. Ama derme çatma işlerle tökezleyip duruyoruz. F.K. Askeri müzede Osmanlı'nın
yenilgisini canlandıran bir sürü resim var. Sadece Arsenalde'de
değil. Şehrin bir çok bölgesinde, kuşatmanın anısına,
heykeller, toplar ve resimler sergileniyor. Türkler'i ne kadar
ilgilendiriyor her gün yaşadıkları bu can sıkıcı
yenilgi? E.A. Bunun can SIKICI olduğunu hiç düşünmemiştim.
İlginç bir bakış açısı! Ben kültürümü,
imanımı sahipleniyorum, tarihteki devletlerarası ilişkileri
başkaları alsın. F.K. Bir göçebe torunu olarak, yakut yüklü bu
kentin, ırsi alışkanlıklarınızı ve
birikimlerinizi alt-üst ettiğini söylüyorsunuz.Yazarak çoğalıyor
insan. Oysa, at üstünde şiir söylemek yerine, belediyenin
belirlediği zaman dilimleri içinde yaşamaya çalışıyorsunuz.Hele
her şeyin otomatiğe bağlandığı bir kentte,
nasıl yaşıyorsunuz? E.A. Bir yazar, arada sırada kendisini yazsa da,
genel olarak başkalarının ruh haline girip onları
yazar, daha doğrusu uydurur. Bu yakut yüklü şehre gelen Kara
Mustafanın da öyküsü böyle, yani o uyduruktan ama olası
bir öykü kahramanı. Bense onu fantezisini üreten etten kemikten
bir adamım ve benim gerçekliğim Kara Mustafanınkiyle
fazla örtüşmüyor. Ama şehirle ilgili soruları yine de
cevaplamak isterim. Orta Avrupada otomatik olması gereken pek çok
şey otomatiğe bağlı, doğru, örneğin
devlet-vatandaş ilişkisi. Bu bana rahatlık veriyor. Sağlık
hizmetleri: Rahat, insani. Şehir içi ulaşımı:
Sorunsuz. Ama bu pek çok otomatiğin arkasında çok hassas
dengeler var. Eğer bunların da otomatik olduğunu düşünürsen
tepe taklak yuvarlanırsın. Viyana dünyada intihar yüzdesinin
en yüksek olduğu şehirlerden biridir. Binlerce evsiz barksız
kişi sokaklarda yaşar. Çalışanların önemli
bir kısmında depresyon, frustrasyon gibi rahatsızlıklar
vardır. Yaygın bir plastik para musibeti de var, kredi kartları,
otomatik havaleler, internetten, katalogdan alışveriş.
Onlar alttan alttan seni yerler, farkında olmazsın, günün
birinde bir de bakmışsın: Sen battın abi! Biz her
şeyi sayıyla yarattık mealini bir unut bakalım, o
zaman otomatiği görürsün. Elbette orada geçen sayı konusu
çok daha geniş, ben dar kapsamında ele alıyorum. F.K. Müslüman Türkler Avrupayı yurt
edindi, halâ yoğun bir göç devam ediyor. "Türk
gettosu" giderek büyüyor şehirlerde. Oysa Cartel´den, sert
Müslümanlar'dan ve bir kaç küçük gruptan başka rap yapan çıkmadı.
Edebiyat alanında da çok yeni şeylerle karşılaşmadık.
Hayata tanıklıktan, ortak bir bellek oluşturmaktan çok
can sıkıntısıyla söylenmiş sözler duyduk bugüne
kadar. Türk gettosunun hikayesi, yazılmadan mı son bulacak? E.A. Eğer Türk gettosu doğru dürüst işler
becerdiyse, sahabe gibi, o zaman bunun hikayesi yazılsın,
tarihe geçsin, hatta ben yazayım elimden gelirse. Ama sırf boğaz
doyurmaya yönelik bir oluşumsa, ki daha çok öyle görünüyor, o
zaman bırak yazılmasın, kimse de bilmesin. Biz 30 40 yıldır
buradayız. Bugün kalkıp gitsek, arkamızda gril çöpünden
başka hiç bir şey bırakmayacağız. Gel bunun
hikayesini yaz. F.K. "Home Kanlı Home!" Her yolun başında
bu cümle çıkıyor karşımıza. Kim bekliyor
yolumuzu? E.A. Tilkiler. |
|
![]() |
|
![]() |
|
|
|
|