|
sular hep birbirine akar...
üzerime örtülürse çöllerin
geceleri hep ama hep bir yanlarımı çalan çalan
ışıl ışıl
kumları ve saçlarına saklanan yıldızları
sular hep birbirine akar...
melekler mevsimi ve bir turuncu güz
nil nehri ve içimi kemiren giz
gırtlağa saplanan bıçak ve isyan-l-a yumulan göz
susuzluğu bulandırmaya yetecek ve siperde savrulan korku tenli söz
(Ruhul Kudüs)
adımlarımı teker teker yola dizecek
sular hep birbirine akar...
ellerim ellerimle içimde beni doğuran gülümseyen tekrar doğuran
çakıl taşlarının ve köpüklerin keyfinden daha yasak
(ah Horizonte; ki o Tarıkın yaktığı ufukta
durur!)
kristallerin birbirini kıran ışıltısını
ve belkısın mahçup adımlarına vurgun billuru
ellerim
sular hep birbirine akar...
yakub
çile tecellisi
hasret tecellisi
sabır gece oldu indi gecesi
geç kalmadı gömlek insan hiç geç kalmadı
sular hep birbirine akar...
yakar yerli de yersiz de yansa mumlar
kartalların kanatlarını atların (ah o atlar!) deli
dolu yelelerini tenin ürpertisini
sevgilinin işvesini sükutun kendisini bıraktığı
kimin olduğu bilinmez hala
atmakta olan bir kalbin susuz kafesi bu tepede kollarımı açmış
gözlerimi
kapamışken ben
rüzgar
güneyden de doğudan da esse yakar
sular hep birbirine akar...
eşiğindeyim ister bir kapı aç ister bir kapı kapat
ben bir yanında kalayım ya avuç
avuç
taşınayım taşırayım baharını içine
aktığım cennetin ya uzakların uzağında
bana öyle
içli bak da serileyim mağribin öbür ucundan ben tüm meridyenlere
gözlerin
gerilir gerilir de kalır ya ötede tehditkar
gırtlakta
bıçak karanfil ister
karanfil bu dumanı gündüze sular
sular
hep birbirine akar
şimdi
bana tuna sana nil olmak düşer...
|