|
|
|
|
İslam Medeniyeti'nde Mektup Geleneği |
|
|
M. Fatih Birgül |
|
|
|
Bir
çoklarının zannettiğinin tam tersi olarak nesir -en azından
bazı yönlerden- şiirden çok daha zor bir edebî sahadır.
Zira nesir genellikle, şiirin bahşettiği zenginliği
ve serbestliği kapısının önünde dolaşan
heveslilerine ihsan etmez. Şiire göre çok daha basit görünmesine
rağmen, güzel bir nesir örneği verebilmek oldukça zordur.
Basitlik, sevgiliyle vuslatı sağlayan bir çöpçatan olmaktan
ziyade, mahbubenin yüzünü örten bir peçeye benzer ve ancak uzun uğraş
ve dil dökmelerden sonra, âşığın gözleri ile mâşûkanın
cemali arasından çekilir. Bu sebepledir ki, bir medeniyetin
edebiyat coğrafyasında şiir ırmağı ne
kadar önemli ise nesir vadisi de en az onun kadar mühimdir. Nesir, bir
çok farklı coğrafyada, bir çok farklı şekil almıştır.
Kimi ediplerin dehası nesri, Hz. Davudun demiri eliyle yumuşatması
gibi şekle sokmuş, kimilerinin kelemi ise onu çekiç gibi döverek
sertleştirmiştir. Bazı
edebiyatçılar, şiirin bedevi karaktere ait olduğunu,
nesrin ise ancak medeni toplumlarda yeşerebildiğini iddia
ederler. Filhakika tarih incelendiğinde, bir nesrin ancak yazı
yoluyla sonraki kuşaklara nakledildiği, şiirlerin ise
ezber yoluyla gençlerin zihinlerine kazındığı görülür.
Bu durum gerçekten de nesrin daha çok medeni ve şiirin ise bedevi
karakterde olduğunu düşündürebilir. Cahiliye Araplarının
edebiyatı incelendiğinde bu iddia sanıyorum, kendisini
destekler bir delil daha kazanmış olacaktır. Gerçekten
de Cahiliye Arapları şiirde olağanüstü bir gelişme
göstermişlerdi. Nesirleri ise ticaret anlaşmaları,
dinleyenleri mest eden bazı hitabeler ve nadiren de ictimaî bazı
muahede veya kararların kaydedilmesinden ileriye gitmemişti. İlahî
vahiy, Hz. Peygamber (S.A.V) vasıtasıyla, İslam
medeniyetinin menbaı olan Medinede parlamaya başladıktan
kısa bir süre sonra, yeryüzünde yaşayan hiçbir İnsan,
bu güneşin İlahi nefhasından bîbehre kalmasın
diye, bizzat Resulullahın mektuplar yazdırdığını
görüyoruz. Bu mektuplar kısa ama hiç şüphesiz kendine has
özelliklere sahipti. Rahman ve Rahim olan Allahın
adıyla. Bu, Muhammed Resulullahdan, Huneynâya, Hayber ve
Maknâ halkına ve nesillerine, kıyamete dek geçerli bir anlaşmadır.
Selamette olun! Kendisinden başka ilah olmayan Allaha, sizin adınıza
hamd ederim. Bana indirilen vahye göre şehirlerinize ve yurtlarınızdaki
evlerinize döneceksiniz. Allahın ve Resulünün emanıyla dönün!
Kendinize, dininize, mallarınıza, kölelerinize ve ellerinizin
altındaki(cariye)lerinize, Allahın ve Elçisinin zimmeti
vardır. Cizye ödeme yükümlülüğünüz yok. Alınlarınızdaki
saçlar da (azatlı köleliğin işareti olarak)
kesilmeyecektir. Toprağınıza hiçbir ordu ayak
basmayacak! Savaşa çıkmaya zorlanmayacaksınız...*
Sadece
bir tek örneğini verebildiğimiz nebevi nesrin üç özelliği
hemen dikkati çekiyor: Kendine mahsus bir form, hiçbir fazlalığa
veya noksanlığa sahip olmayan keskin bir anlatım ve
Arapların, belagatine secde ettikleri Kurânın etkisi. Dünya
tarihini kökünden değiştiren İslam fetihleri
vesilesiyle Müslümanlar, hakim oldukları yeni topraklara yalnız
Kurânı götürmekle kalmayıp kendi edebiyatlarını
da taşıdılar. Bu, çok önemli bir merhaleydi. Zira Müslümanlar,
medeniyetlerini inşa ederken onun dilini de yeniden kuruyorlardı.
Böylece Arap dili ve edebiyatı, geniş ufuklara yayıldıkça
büyüyüp serpildi. Her türlü ince düşünceyi ve metafizik
kavramı ifade edebilme gücü esasen sadrında meknuz olduğundan,
ikinci asırdan itibaren kabiliyetli ediplere hemen hiçbir konuda güçlük
çıkarmadı. Emevi
halifelerinden Abdülmelik İbn Mervan zamanına kadar kısa
bir süre, divan katipleri, Mısır ve Suriyede Yunanca,
İranda ise Pehlevice yazıyorlardı. Ama ilk parayı
bastıran Abdülmelik, lisan meselesine eğilince tüm İslam
coğrafyasındaki devlet kayıtları Arapça kaleme alınmaya
başladı. Kısa bir süre içinde tüm Müslümanlar -ister
Arap asıllı ister mevali kökenli olsun- Allah kelamının
dilini özümsediler ve sürekli teşvik gören edebi çalışmalarla
bu muhteşem dili zenginleştirmeye başladılar. Önceleri
sadece özel yazışmalara vesile olan mektup, Abbasilerden
itibaren bir sanat halini aldı. Hicri III. asra kadar seci kullanılmazken,
şiir zevkindeki hayret verici gelişme sayesinde, hemen hemen tüm
nesirler ve mektuplar kendine mahsus formunu almaya başladı.
Evvelce bir isteği, bir suali yahut cevabı haber vermek üzere
kaleme alınan mektuplar, en güzel, en zekice yazmanın bir
aracı halini geldi. Fakat elbette bu incelikler, önceleri resmi
mektuplarda yani Sultâniyyâtta
kendini gösterdi. Daha sonraları ise özel mektuplar yani İhvâniyyât,
şaşaali resmi üslubu benimsedi, hatta onu daha ileriye götürdü.
Hicri IV. asirda güzel yazmak o kadar önem kazanmişti ki resmi
bir görevi olmayan bazi kişiler, tipki şairlerin şiir
yazarak geçinmeleri gibi, mektuplar kaleme alarak rahatça maişetlerini
temin edebiliyorlardi. Marifetin
iltifata tabi olduğu gerçeği burada da bütün cüssesiyle
kendini göstermekte gecikmedi. Artık edebiyat mahfillerinde yalnız
zamanın şiirleri okunmuyor, nesir halindeki edebi eserler de
hararetle takip ediliyordu. Elimizdeki
en eski olmasa da en şöhretli mektubât, 383/993 yilinda vefat
eden Harizmîye aittir: Senin
mektupların evladım, benim için elma ve güzel kokular, çiçek
ve demetlerdir. Bunların ilkini sevinçle karşılıyorum
ve ikincisinin gelmesini bekliyorum. Şimdiye kadaum. Şimdiye
kadaın evladım, benim için elma ve güzel kokular, çiçek ve
demetlerdir. Bunların ilkini sevinçle karşılıyorum
ve ikincisinin gelmesini bekliyorum. Şimdiye kadaum. Şimdiye
kadaın evladım, benim için elma ve güzel kokular, çiçek ve
demetlerdir. Bunların ilkini sevinçle karşılıyorum
ve ikincisinin gelmesini bekliyorum. Şimdiye kadaum. Şimdiye
kadaanlardan üstün tutardın, insanlara hiç kıymet
vermezdin, onlara ancak gözlerinin ucuyla bakıp, dudaklarının
ucuyla cevap verirdin... Bu
ifadelerin klasik Arapça üslubuyla yakınlığı aşikardır:
Kısa ve keskin bir dil, zengin istiare ve teşbihler, zekice
tertiplenmiş mukayeseler. Ama yeni olan bir takım unsurlar da
gözden kaçmıyor: Mübalağa ve anlam yığması
gibi. Birisi beni gücendirmiştir!
Bilmiyorum ne oldu ona? Rüzgar mi koparip götürmüş onu, toprak
mi açilip yutmuş, yilan mi sokmuş, vahşi hayvanlar mi
parçalamiş, çöl cadisi mi baştan çikarmiş, şeytanlar
mi kendine çekmiş, yildirim mi yakmiş onu... Sonraki
dönemlerde karşimiza dehasi vesilesiyle Bediuzzaman lakabini almiş
olan Hemedani çikiyor. Onun mektubâtinda daha önce hiçbir
medeniyette görülmemiş bir tarz, yepyeni bir yaklaşim
bulunur. Filhakika Hemedaninin üslubu biraz yapmaciktir. Ayrica o,
imla ve kelime oyunlarina fazlasiyla düşkündür. Ama dünya
tarihinde mektup türünün kendine mahsus bir hal alişini da bu büyük
edibe borçlu oldugumuzu itiraf etmeliyiz. Bediuzzaman, adeta mektup üslubunu
aşmak ister gibidir. Onda yeni ve özel olan, yalnizca bir şey anlatmanin zevkidir. Üzerinde oldukça kafa yorulmuş
kuvvetli kurgu, zeka pariltilariyla mülemma bir metin ortaya çikariverir.
Buharali bir adam eşegini kaybeder ve onu
aramak üzere yola çıkar ve Ceyhunu geçerek her handa eşeğini
sorar. Bulamayınca Horasanı baştan başa geçer,
Taberistan ve Iraka varır. Burada pazar pazar dolaşır
fakat eşeğinden bir iz bile bulamaz. Nihayet aramaktan vazgeçmeye
karar verir, uzun ve meşakkatli seyahatten sonra evine geri gelir.
Günün birinde ahıra girer. Bir de ne görsün! Eşek eğeri,
dizginleri, kuskun ve kolanıyla durmakta ve kıtır kıtır
yemini yemektedir. Bediuzzaman,
aynı zamanda makamat adı verilen ve aynı kahramanın
muhtelif maceralarının bir tek kurgu ile anlatıldığı
edebiyat dalını icat eden kişidir. Burada
Maarriyi anmamak, bu büyük hakîm edibin hatırasına hürmetsizlik
olacaktır. Uzun bir münzevi hayatı, fikir ve edebiyatla geçiren
Maarri, mektuplarında külfetli bir dil kullanmayı tercih
eder. Ona göre mektubun konusu, yazmak için vasıtadan başka
bir şey değildir ve ekseriyetle müellif tarafından daha
mektubun ilk satırlarında nisyana terk edilir: Sizden iftirakımın acısı, perde arkasına
gizlenmiş bir şarkıcı kız veya kapıcısı
tarafından halktan uzak tutulan bir büyük adam gibi, yaz sıcaklığından
ötürü ağacın sık yaprakları arasına sığınan
ve asil kişiyi meftun eden bir kumru gibidir. Kumrunun boynu etrafında
dar bir çember vardır. Hasreti az kalsına onu kıracak,
ona hasret çektiren arkadaşı yüzünden duyduğu dertten,
mümkün olsa onu zorla koparacaktı. İşte mektup İslam Medeniyetinin altın çağına kadar böyle bir seyir geçirmiş ve daha sonraları aynı istikamette inkişafına devam etmiştir. |
|
|
|