|
|
|
|
Mektup Bir Yüzleşmedir |
|
|
Gökhan Özcan |
|
|
|
Uzanır
bir kağıt, bir kalem alırsınız. Kalemin ucunu
kağıdın beyaz ülkesine dokundurduğunuz o ilk harf
anı, zihninizi hayatınıza dokundurduğunuz andır
aynı zamanda. İnsanın
birilerine yazacak bir şeylerinin olması, zihnini, bir derenin
taşları üzerinde seker gibi sektirebileceği temas
noktaları bulabilmesiyle mümkün olur. O noktaları aramak için
göze alınan bütün geri dönüşler, insanın kendi hayatıyla
yüzleşmeyi de göze alması anlamına gelir. Çünkü
biliriz ki mektuplar samimiyetsiz olamazlar. Ve samimiyet, bütün sözleri
tehlikeli kılar. Bu
nasıl bir tehlikedir? Belki cevabı şu önermede aramak
gerekir: Aslında mektup yazmaya niyetlenen her insan, kendi hayatının
en azından bir parçasını aşikar etmeye
yeltenmektedir. Bu önermenin içinde bir gerçek payı bulanlar için
tehlikenin niteliği ayan beyan ortadadır. Öyle ya, dünyadaki
sözler içinde en tehlikeli olanların kendi sözlerimiz olduğunu
kim inkar edebilir! Çünkü sözler bumeranglar gibi geri dönerler
sahiplerine. Ve çünkü, her insan kendi sözleriyle vurulur. O
zaman neden mektup yazmayı ister insan? Neden çözer zırhını,
neden savunmasızlığın tehlikeli ihtimallerine karşı
açık bırakır penceresini? Evet, uzun uzun düşünmek
gerekir bunu. Hem bunu düşünmek, insan benliğinin kapağı
en zor açılan iç kutularını açmaya da yaklaştıracaktır
cüret edeni. Eğer bu akışın sonunda bir cevap
bulunabilecekse; o cevap, aynı zamanda bir insanın neden bütün
ömrünü uzun, deliksiz, tartışmasız bir suskunluğa
kilitleyemeyeceği sorusunun da cevabı olacaktır. Günümüz
dünyasının köşesiz yuvarlaklığı böyle
sorulara ve böyle cevaplara ne kadar müsaittir? Bu düzlem de üstünde
bulunduğumuz başka bir tahterevalli aslında. İnsan böyle
bir ağırlığı sırtına yüklemişken,
alçalmasız ve yükselmesiz bir doğrusallıkta sürdüremez
insanlığının devamlılığını.
Ama böyle bir yükü hiç yüklenmemek gibi bir seçenek de var ortada.
O seçenek, sadece önüne bakmak, durmadan hedefler koymak ve
ilerlemeyi aksatacak biçimde kendisiyle (asla) oyalanmamak kararlılığını
gerektiriyor. Bu kararda kararlılığını kanıtlayan
insanlık ekseriyeti, biz kendi ruhunun paçalarına dolananlar
ne kadar aksinde diretsek de, bugünün insanı tarifinin içini
bir güzel dolduruyorlar. Madem geldik, kestirme bir sonuç da çıkaralım
o zaman buradan: Mektuptan bir eski zaman adeti gibi sözetmekliğimiz,
insanın kendisiyle münasebetinin bilumum cilt bakım ürünleriyle
sınırlanması sebebiyledir. Bu
söylediğimin fazlaca iddialı olduğunu düşünenlere
buradan meydan okuyorum; dikkatlerini hayat müsabakalarının
yakasından kurtararak ve günlerini kovalayan kronometrelerden kaçarak
bana birer mektup yazsınlar. Mektuplarına kendilerinden o
kadar çok şey koysunlar ki, ben de ayak diremeyip yürürlükteki
hayatla bugünün insanı arasında olan bitenler hakkında
teslim bayrağımı çekeyim. Böyle bir şey olsa, hiç
abartmıyorum, sevinçten ölebilirim. Çok uzun zamandır
teslim bayrağımı böyle bir galibiyet için saklıyorum
çünkü. İnsan
teslim olduğu halde galip gelebilir mi? İşte size bir
kritik soru daha! Medeniyetle kurduğumuz bağı sadeleştire
sadeleştire bir tek cümleye kadar indirgeseniz; elinizde kalacak cümle
işte bu soru cümlesidir. Söyleyin Allah aşkına, bütün
ömrümüz boyunca, pek de parlak olmayan performanslarla bu cümleye
bir karşılık bulmaya çalışıp durmuyor
muyuz? Sonuç kimileri için mutlak bir iman oluyor bunun sonunda,
kimileri içinse kesin ofsayt! Şimdi
bütün bunların mektup kavramı ile ne ilgisi var
derseniz... Derim ki; her yazı bir mektuptur, her mektup bir yüzleşme...
Yazıyı
uzatıp her yeri kaplamamak için zarflı mazruflu benzetmelere
hiç girmiyorum. Masraf edip yazsının üstüne pul filan yapıştıracak
da değilim. Ama istek alırsam, sesimin bütün çocuksu neşvesini
göreve çağırır ve size hiç kimsenin bilmediği
şu şarkıyı söyleyebilirim: - Bak postacı geliyor, hayat veriyor! |
|
|
|