Kitap Tozu




      
USULܒL HİKEM FÎ NİZÂMİ’L ÂLEM

Kitap kırk dört sahife, tarihsiz ve taş baskı. Muhtemelen sultan Aziz devri civarında İstanbul’da tab’ olunmuş.

Müellifi Mevlâ Hasan el-Kâfî, Mevlâ unvanının dahi işaret ettiği üzere kâdılar zümresinden bir zat. Bosna eyaletinin Akhisar adlı kasabasında doğmuş, kuvvetli bir tahsil görmüş, Bosna kâdısı Bâlî efendiye intisabla kadılığa başlamıştır. Bir çok seferlere de iştirak edip gâzilik unvanını alan Hasan efendi, nihayet Akhisar kâdılığından tekaüt olmuştur. Bir çok eserleri bulunan bu zat 1025 (1617) tarihinde memleketinde vefat etmiştir. Hemen belirtelim ki son derece zahidane bir hayat süren müellifin tasavvuf ehliyle arasının gayet kötü olduğunu, zamane şeyhleriyle bir çok münazaalara girdiğini, hatta ehli keramet olmak iddiasındaki meşayıha “eğer ibadet ve riyazetle keramet elde edilmesi mümkin olsa biz ederdik” diyerek serzenişte bulunduğunu, tabakât kitaplarından öğreniyoruz.

Müellif on yıldan beri devam eden ve bir türlü sonuca bağlanamayan Avusturya ve Macar harbleri esnasında, Akhisar’daki uzlet köşesinde, ümmetin halini ve devletin gidişatını, 985 senesinden beri zuhura gelen ihtilal ve teşevvüşler hakkında düşüncelere dalar ve Nizâm-ı Âlem hakkındaki risalesini yazmaya başlar. O, “Bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onlarda olanı değiştirmez” ayetini tefekkür ederken, kötü gidişatın dört temel sebebi olduğunu keşfeder. Birinci sebeb; adalet ve hüsn-i siyasette ihmalin ortaya çıkmasıdır. Zira mühim işler ehil olmayanlara verilmekdedir. İkinci sebeb; meşverette rey ve tedbir terk olunmuştur. Çünki devlet ricali âlim ve hakîmlere karşı kibirlenip yüz çevirmektedirler. “yani zemâne ekabirinin meclislerine âlim ve âkıl bir kimesne gelse ona hakaretle nazar edip onunla sohbet ve mükâlemeden âr ederler, nerede kaldı ki eski ekâbir gibi âlim ve âkılların ayaklarına varıp rey, tedbir ve hikmet öğreneler”. Üçüncü sebeb ise; asker tertib ve idaresinde, mühimmat ve cephane tedarikinde ihmal gösterilmesidir. Asker kumandanlarından korkmamakta ve kendi isteğine göre hareket etmektedir. Nihayet son ve temel sebebi zikreder; rüşvet ve kadınların devlet işlerine bulaşması.

Müellif bu girişten sonra risaleyi bir mukaddime, dört asıl ve bir hatimeye taksim eder. Mukaddime Nizâm-ı Âlem kavramını inceler. Allah âlemin bekâsını dilediğinden tüm canlıların eşleşmesini ve üremelerini onların tabiatlarına yerleştirmiştir. Allah’ın halifesi olan insanın dahi bekasını yani üreyip çoğalmasını takdir etti. “Bu evlad ve nesil ise muaşeret ve çiftlenmek ile olur, bu ise ancak mal ile olur, mal ise ancak teâmül yani halkın birbiriyle muâmele ve alış veriş etmesiyle olur”. İnsanoğlunun toplu halde yaşaması mecburiyeti, toplumdaki fertlerin maslahatlarını gözetmek için kanunlara ve düzene ihtiyaç doğurmuştur. Eski âlim ve hakîmler toplumun nizamının en güzel ve daimi surette ibkasını temin için ilham-ı ilahi ile halkı sınıflara ayırmışlardır. Birinci sınıf kılıç ehli yani askerler, ikincisi erbab-ı kalem yani alimler, üçüncü sınıf ise ekim biçim ile uğraşan çiftçiler, dördüncü sınıf da sanat ve ticaret ehlidir. Padişahlara düşen bu sınıfları güzel siyaset ve adaletle muhafaza etmektir. Bunun içinde kendi kafasına göre hareket etmek yerine âlim ve hakimlere müracaat etmeli, onların fikirlerini almalıdır. Toplumdaki her ferdin bir işi olmalıdır, yani aylaklık tüm cemiyete zarar veren bir hastalıktır. “bazı feylesoflara göre işsiz güçsüz kimseleri katletmek gerektir. Zira diğer sınıf insanlara sıkıntı ve meşakkat verirler. Geçmiş Sultanlar zamanında bu makule muattal ve aylak kimesneler her yılda bir kere teftiş olunup men edilirler imiş. Hatta bu makule Arab taifesinin men’i imkansız olduğıyçün Rumiline geçmesinler diye iskelelerde sıkı yasak tatbik edilirmiş. O sebebden evvelki zamanlarda diyar-ı Rum’da hayır ve bereket ziyade imiş. Nolaydı şimdi dahi teftiş olunup halk işsiz ve kazançsız kalmaktan men’ edileydi”

Sınıflar arasındaki sert ve külliyetli geçişler, toplumun dengesini yıkmakla kalmaz, onarılması güç yaralar açar. On yıldan beri süren Alman harbleri esnasındaki muvaffakiyetsizliğin sebebi de budur: şehirlerdeki sanat ve ticaret erbabı, çiftçilikle uğraşan köylüler zorla askere alınarak cepheye sürülmüştür. Köylü ve tüccar askerlikten anlamadıklarından mağlubiyetler başlamış, üstelik köyünden, şehrinden koparılan ahali ilk fırsatta firar eder olmuştur. Neticede ziraat ve ticaret o kadar zedelenmiştir ve kıtlık o radde artmıştır ki “evvelce bir akçaya alınır nesne şimdi onar akçaya bulunmaz olmuştur.” Müellif bu hususda acı şikayetlerde bulunur ve kanun-ı kadimin çiğnenerek reayanın zorla askere alınmasından 1001 tarihinden itibaren serasker olanları sorumlu tutar, eski hale dönülmesi gerektiğini söyler. Hatta bu gibi durumların büyük ihtilallere sebeb olarak –Allah muhafaza- hanedan değişikliklerine bile yol açabileceğini beyan ederek ciddi bir uyarıda bulunur.

Bu faydalı mukaddimeden sonra ilk asıl yani Padişahlığın nizam, intizam ve devamına sebeb olan mühim kaidelerin açıklanmasına başlar. Sultan için ilk lazım olan adaleti ve hüsn-i siyaseti gözetmektir. İkinci olarak makam ve mevkiler ehil olanlara verilmelidir. Halbuki son zamanlarda büyük mansıblar ehil ve layık olmayanlara verilmiş, hatta evvelce tuğra çekmek hakkı yalnız Padişaha mahsus iken, bu hak ileri gelen bazılarına dahi tahsis edilmiştir. Neticede bir çok liyakatsiz ve dalavereci kişiler üst rütbelere yerleşmiş, devleti kemirir olmuşlardır. Müellif mensubu olduğu ilmiyeyi de bu tenkitlerden uzak tutmayarak, rical-i devlete ve Padişaha dalkavukluk ederek ilerlemeye çalışan kötü alimlerin tehlikesine de işaret eder ve acı sitemlerde bulunur. Padişah kullarının sadakatini, onlara münasip ihsanlarda ve iyi muamelelerde bulunarak sağlamalıdır. Zira “ihsanı olmayanın kardaşı dahi yoktur”. O dönemde tamahkar bazı vezirler sikke tağşişi yahut ulufe tenzili ile ceplerine para atmaya çalıştıklarından şiddetli isyanların çıktığını hatırlarsak, bu ince tavsiyeye şaşırmamak gerekir. Hükümdar vakar ve heybet sahibi olmalıdır ama fazla sert davranmamalıdır. Aksi takdirde kimse ondan emin olamaz ve hizmette kusur işlemeye başlar. Tebaasının hürmet ve muhabbeti olmaksızın Padişahlık mümkün değildir. Dolayısıyla sultanın alacağı tedbirler ve yapacağı işler bu maksadı her zaman göz önünde bulundurarak gerçekleştirilmelidir. Padişahın vezir seçiminde dahi son derece dikkatli olması gerekir. Akıllı, bilgili ve iş bilen bir vezir edinmek son derece önemlidir. “Padişahın kim olduğunu sorma, vezirinin kim olduğunu sor, zira Padişah vezirine göre olur”.  vezirin temel vazifesi devlet işlerini görürken Padişaha nasihatte bulunmaktır. Hatta vezirin nasihatleri can sıkıcı olsa bile kibirlenmeyip ona kulak vermelidir. Kötü vezir müdahene ve dalkavukluk yapan kimsedir ki böyleleri devleti berbad eder.

Müellif merhum burada bir fasıl açarak bir devletin gerilemesinin alametlerini sıralamaya başlar. Ama burada saydığı sebebler tamamen Padişaha bağlı olan işlerdir. Devletin zevalinin ilk alameti işlerin akıbetini düşünmekten uzak tecrübesiz yeni ve tazeleri vezir edinmektir. Anlaşılan musahip, ağa ve silahdarlarını bir iki yıl içinde sadrazam tayin eden Padişahların hüküm sürdüğü devirde yaşayan müellif, bu konuya telmihte bulunmaktan kendini alamamıştır. İkinci alamet Padişahın dostlarını incitmeye, eza vermeye başlamasıdır. “zira mutlaka halka cefa ve zulüm zeval-i saltanata sebebdir, kande kaldı ki dostlarına ola!”. Üçüncü alamet; hazineye giren ile harc edilen arasında eksik çıkmaya başlaması yani maliyenin bozulmasıdır. Dördüncü alamet Padişahın  tayin ve azilleri rey ve akıl ile değil yalnız kendi heva ve hevesi ile yapmaya başlaması, akıl ve tedbir sahiplerinden yüz çevirmesidir. Bundan sonraki satırlarda müellif konuyu derinleştirir ve bazı mühim nasihatlarla faslı bitirir.

İkinci asıl meşveret, re’y ve tedbir hakkındadır. “İmdi, Padişah olana ve vezirlerine layık ve lazım olan budur ki kendü reyinde müstakil olmaya, belki her emr-i muazzamda ulemadan, akıl ve tecrübe sahiplerinden nice kimse ile meşveret eyleye. Ancak böylelikle hatadan sakınmak mümkün olabilir. Bu konudaki görüşlerini bir çpk hikmetli söz ve şiirler ile geliştiren müellif, esas olarak daha evvel temas ettiği fikirlere ilavede bulunmaz.

Üçüncü asıl ise askerin intizamı, silah ve cephane temininin vacib olduğu hakkındadır. Eğer askerine iyi bakar, silah ve mühimmatlarını mükemmel tutarsan, hem iç hem dış güvenliği sağlamış olursun. Askeri işleri bizzat Padişah kontrol etmelidir, tıpkı eski sultanlar gibi. Tımar sisteminin bozulmaya yüz tuttuğu zamanda yaşadığından müellif bu konuya da dikkatli bir nazar atfeder; “imdi, yoklama hususunda ziyade ikdam ve ihtimam lazımdır, alelhusus bu  asırda ve bu zamanlarda”. Zira müellife göre Alman harbinde uğranılan tüm müşkillerin temel sebebi, askerin yoklanmamasının, timarın bozulması yani –o devrin tabiriyle; tımarın sepete düşmesi- yüzündendir.

Dördüncü asıl ise Allah’ın yardımına sebep olmak üzere, asker ve idarecilerin arasında takva ve salahın yerleşmiş olması gereğidir.

Hatimeye gelince, sulhun harpten hayırlı olduğuna dairdir. Üstad kısa hatimesine “sulh hayırlıdır” ayetini zikrederek başlar. Harp her zaman sulhe nazaran büyük zorlukları ihtiva eder. Bu sebeple sulh esastır, harp ise arizidir yani gerektiğinde başvurulması gereken bir yoldur. “hataların en büyüğü “ der müellif “sulh isteyen ile harbe tutuşmaktır”. Son Alman harbi bazılarına göre koca, bazılarına göre ise hain lakaplı Sinan Paşanın sadrazamlık ihtirasına basamak yapmak için durduk yere ihdas ettiği bir savaştı. Güya rakibi Ferhad Paşanın Tebrizi fethetmesine mukabil o da Beç yani Viyanayı alacaktı. Ama tabii olarak kazın ayağı öyle çıkmadı. Üstelik dalaverelerle tımarlardan silinenlerin başlattığı celali isyanları tüm Anadoluyu kasıp kavuruyordu. Dolayısıyla müellif akıllı ve sulhperverane davranmayı, ihsan ve cömertlikle gönül almayı tavsiye ediyor, maceralara atılmaktan sakındırmaya çalışıyor.

 

                       NUMUNE-İ EDEBİYAT-T OSMANİYE

Ebuzziya Tevfik Beyin, Osmanlı edebiyatının en mükemmel örneklerinden intihab ederek vucuda getirdiği eserin ilk tab’ı 1296 (1880) yılında İstanbul’da yapışmış. Bendenizin elindeki ise gözden geçirilip tashih edilmiş dördüncü baskı ve 1308 (1892) tarihini taşıyor. Küçük boy ve tam 500 sahife. Biz bu kitabın kısm-ı evvelini yani nesir bölümünü tanıtacağız.

Ebuzziya Tevfik bey, Osmanlı tarihinin büyük nâsirlerinden bazı isimleri, orijinal metinlerinden numuneler naklederek tanıtmakta. Bizimle ülfet eden ilk zat, Cemil Meriç’in hakkında “ben nesri ondan öğrendim” dediği Sinan Paşa. Hazretin, ihtişamını hala muhafaza eden Tazarrunamesinden nakledilen uzun parçalar özenle seçilmiş. “Kubbe-i semâvât bu salâbetiyle âhar münşakk olub, yıkılsa gerek! Rûy-ı zemin bu taravetiyle âkıbta harâb olub, bozulsa gerek! Dağlar ki görürsün, dağılsa gerek! Sular ki görürsün, savrulsa gerek!her kârgâh ki görürsün, bî kârubân kalsa gerek! Ve her cemâat ki görürsün, târumâr olsa gerek!”. Bundan sonra, şöhretine binaen alıntı yapmayacağımız şikayetnamesi ile, Fuzuli geliyor; müellifin mezkurun sanatı hakkında kısa ama önemli tahlilleri ayrı bir zenginlik unsuru. Seçkin simalar arasındaki seyahatimiz, edebiyatçılığından çok, siyasi fikirleriyle tanınan Göriceli Koçi Bey ile devam ediyor. Aslı var mı yoksa, Ebuzziya’nın bir azizliği mi bilemiyorum ama, Sultan Murad’ın emriyle, Bağdad seferi dönüşünde yapıldığı kaydedilen bir resmi de bahsin başına yerleştirilmiş. Büyük müverrih Naimâ ve büyük ş3air Nedim de tanıtıldığımız ekabir arasına katıldıktan sonra, mazimizin ufuklarında atılan turun belki de en ilginç, ama en az bilinen şahsiyeti, Ebu Bekir Kânî efendiyi karşımızda buluyoruz. Kırk yıllık Kâni, olur mu Yâni tabirini, kendi hakkında kullanarak, Türkçe’ye ilk defa hediye eden zat işte bu Kâni efendidir. Merhum Tokad asıllı olup, devrinin şöhretli ve kudretli münşilerindendir. Merhum, ciddiyeti pek sevmeyen ve latifeye düşkün bir zat imiş; bu babda bir kediciğin ağzından sadrazama yazdığı mektup, özellikle dikkat çekicidir; henüz mart hulul etmeden ve benât-ı mahallemizden birisi perde bîrûnluk vadilerine gitmeden, bu cariyeleri muzzamat-ı eczay-ı kelimat ve eşher-i müstamelât-ı huruf ve lugatımızdan olan hıref ve ön mahrecini kurrâ-i beldemiz olan Tekir nâm ve Vânî mahlas bir girbe-i cesimü’l hilkadan, tashih ve tahsil ve nağme-i mav! mav! tavekan-efzayı meşk u talim eylemek sevdasına tebiyyet... Bundan sonra ise Hakkı Paşa ile musahabet ediyoruz. Telhis ve namelerindeki basitlik, güzellikten hali değil; Silivri naibi, şeriat haini. İlamını gördüm, kahkahayla güşdüm. Meali hezeyan, hükmü hılaf-ı Kurandır. Mühr-i meyyedimi basarım, seni mahkeme kapusuna asarım. Koçi Beyin 18. Asırda yaşamış bir eşi sayılan Koca Segbanbaşı’nın nizam-ı cedid hakkındaki layihasını da okuduktan sonra, Mütercim Asım Efendi ile hasbihale başlıyoruz.

Ve nihayet kitabın hemen hemen yarısını kaplayan Namık Kemal bölümü başlıyor. Yani Osmanlılardan biri olan Ebuzziya Tevfik Bey, arkadaşı Namık Kemal’in yazıları içinden seçtiği geniş bir yelpazeyi gözlerimizin önüne seriyor.   

<-Geri->

Hosted by www.Geocities.ws

1