"Bostan"dan Bir Güzel Adam

 Nihat Nasır


   Hatemi Tai (*), cömertliğin diğer adı. Vermek, ikram etmek onun işi. İş bellemiş cömertliği kendine. Kendini çok cömert bilenlerin, hatem karşısında en cömert oldukları husus kıskanmaktan başka bir şey değildi. Allahû alem gök, yağmur yağarken, “Acaba, hatem kadar cömertmiyim?” diye düşünüyor olsa gerek. İşte bu zatın atları içinde, siyah bir atı varmış ki, ne at! Rüzgar, bu atla adeta yarış edermiş. Koştuğu zaman dağlara, çöllere teri çiğ damlaları gibi düşer, gören sadece gözlerinin yanıldığını düşünürmüş. Bir gemi suda nasıl yüzerse bu at da çölde öyle gider, kartal bile onu geçemezdi. Bu atınki koşma değil, uçma idi. Hatem-i Tai’nin cömertliği her ülkede nam salmıştı. Sultan-ı Rum’a da ondan bahs ettiler. “Kendisinin cömertlikte, atının da koşmada yani uçmada eşi yoktur” dediler. Sultan-ı Rum, “Sizin bu kadar övdüğünüz bir insanın şahidi olmalı. Yani ben gördüğüme inanırım, duyduğuma değil. Şimdi ben Hatem’den o çok övdüğünüz atını isteyeceğim. Eğer verirse siz haklısınız yok eğer vermezse demekki şöhreti içi boş bir davul gibiymiş” diyerek hemen bir elçinin yanına on tane adam vererek Hatem’e göndermiş.
   Sultan-ı Rum’un adamları, Hatem’in bulunduğu yere müthiş bir yağmurlu gecede ulaşmışlardı. Karanlık kesif bir duman gibi yeryüzünü kuşatmış, sanki yer ölmüş de gök onun üzerine kapanmış ağlıyordu. İnsanlar, burunlarını dahi dışarı çıkaramaz bir durumdaydılar. Sultan-ı Rum’un adamları, can havliyle kendilerini Hatem’in konağına ancak atabilmişlerdi. Korkunç bir savaştan çıkmış gibiydiler.
   Hatem-i Tai, konuklarının şerefine sofralar kurdurdu. Büyük bir ziyafet verdi. Öyle leziz etler sundu ki adamlar ömürlerinde öyle bir şey görmemişlerdi. Sofrada tatlının her çeşidi vardı. Bu kadar korkunç bir gecede adeta rüyada gibiydiler. Gecenin sonuna doğru Hatem, konuklarına avuç avuç altın dağıttı.
   Sabah olunca heyetin reisi Sultan-ı Rum’un istediğini Hatem’e iletti, daha sözünü bitirmemişti ki, Hatem’in gözleri fal taşı gibi açıldı, saçları diken diken olmuştu. Yüzünün morartısı herkes tarafından açıkça görülebiliyor, esefle ısırdığı elinden kan akıyordu. Elçi, böyle bir şeyi söylediğine söyleyeceğine bin pişman olmuştu. Geceki o muazzam insan gitmiş yerine ürküntü veren birisi gelmişti sanki. Tam, Hatem’in boş bir şöhrete sahip olduğunu düşünürken, Hatem, “Bunu gelir gelmez neden söylemediniz” diye gürledi. “Geldiğiniz zaman havanın ne durumda olduğunu gördünüz. Hiç kimse hiçbir yere çıkamaz durumdaydı. Otlak çok uzakta olduğu için konuklarımın aç yatması şanıma giran geldi. Bu sebeple o çok şey zannettiğiniz atı keserek size kebap yaptım. Ah! Neden baştan söylemediniz?” diyerek ağladı. Elçi ve adamları küçük dillerini yutmuşlardı. Olayı duyan Sultan-ı Rum sadece yutkunmuştu.

(*) Hatem, Habib-i Ekrem’in (SAV) döneminde yaşamış olmasına rağmen, bisetden önce vefat etmiştir.

<-Geri->

Hosted by www.Geocities.ws

1