Erkek ve Kadın
Julius Evola
Al. Julius Evola, Modern Dünyaya Başkaldırı, çev. Fevzi
Topaçoğlu,
İnsan Yayınları, İstanbul, 1994, ss.245-256
Tradisyonel yaşamla ilgili perspektifleri tamamlamış olmak için, cinsiyet konusuna da kısaca değinelim.
Kadın ile erkek arasında, her normal uygarlıkta var olan ilişkiyi anlayıp tanıyabilmeyi sağlayacak olan, ilkelerine daha önce değindiğimiz tekabüliyetler tradisyonel anlayıştaki gerçekler ve simgesellikler, törelliklerde de vardır.
Tradisyonel simgesellikte doğa-üstü'lük "erkek", doğa ve evrim ise "dişi" olarak kavranılır. Helenlerin deyimiyle, "Bir" (olan), "kendinde olan", eksiksiz ve yetkin olan erkektir; "çeşitli (Bir'den fazla) olan", "kendinden başka olan", arzu (nefis) ve devinim dişidir. Hindu anlayışına (samkhya) göre, ulaşılmaz, geçilmez, sıkı zihin -purusha- erkektir; her koşullanmış biçimin etkin kalıbı -praktri- dişidir. Uzakdoğu tradisyonu da, "yin" ve "yang" ikilemiyle, benzeri anlayışlar içerir. Yang -erkek ilke- "göksel erdem" ile ilişkilidir; Yin -dişi ilke- ise "yeryüzü"nün (toprağın) erdemiyle ilişkilidir.1
Kendi başlarına alındıklarında bu iki ilke birbirine zıttır. Fakat -tradisyonel âlemin ruhunu oluşturan ve (ırklar ve uygarlıklar çatışmalarıyla bağlantılı olarak) tarihsel gelişimini görecek olduğumuz- "mutlu" birleşimleriyle yaratıcı bir sentezin, her birinin ayrı bir işlevi olan ögeleri haline gelirler. "Düşüş" efsanesinin çeşitli figürasyonlarının ardında, çoğu kez erkek ilkenin dişi ilke içinde kendi varlığını yadsıyacak derecede yitip gitmesinin yattığı ortaya konulabilir. Böyle bir şey olduğunda, yani "Doğal olarak kendinde ilke olan" arzunun (nefsin) güçlerine, "kendiliğinde özgün ilkesi olmayan"a kapıldığında sözkonusu edilmesi gereken şey, kuşkusuz, bir "düşüş"tür. Nitekim, pek çok tradisyonda, çoğu kez bir "günah" ve kötülük ilkesi olarak görülen, "kadın", beşeri plandan doğa-üstü'ne yönelen için kaçınılması gereken bir tehlike olarak kabul edilirdi.
Ancak, "düşüş"ün karşıtı olan bir durumun varlığı da söz konusudur. Bu doğa'sı "(kendinden) başka olan" ile ilişkide olmaya (ya da ona taviz vermeyen) dayanan dişi ilkenin "kaçıcı" olana değil de "erkekçe" bir sağlamlığa, sıkılığa, (başka olan'a) kapalılığa yönelmesiyle oluşur. Şurada, bir ölçü söz konusudur. Bu "denge" tüm dişilik ögelerini köklü bir değişime uğratacak biçimde paylaşılabilir. Böylece, olumlu bir sentez ortaya çıkar. Dişi ilke, tümüyle onun için varolacak biçimde, karşıt ilkeyi "benimser", evrilir: Burada, karşıt ilke kesinlikle bütünüyle kendisi olarak kalmalıdır. Böylece, kadın -metafizik bir simgesellikle- devinimsiz erkekten (ya da erkeğin devinimsizliğinden) ilk devinim ve biçimlenme (hale girme) itkisini alan bir "eş" ve yaratıcılığa hizmet eden, "güç" haline gelir. Bu, daha önce sunduğumuz "çakti" öğretisinde, aristoculukta ve yeni Eflatunculukta çeşitli biçimlerde ifade edilmiştir. Bu bağlamda, çok anlamlı olan, daha önce değindiğimiz, simgesel Tantrik-Tibet figürasyonlarında, "krallık asasını taşıyan" erkek devinimsiz, soğuk ve ışıksaldır, buna karşın, eksenini oluşturduğu ve ona sarılıp tutunan "çakti" devingen alevlerden oluşur.2
Somut plandaki tradisyonel cinsiyet normunun temelini, bu özgün biçimleriyle, pek çok kez değinmiş olduğumuz bu hususlar oluşturur. Bu norm kastlar rejiminin ilkelerine uygundur ve dharma, bhakti ya da fides'in iki temel ögesi olan öz doğa (nature propre) ve aktif sadakat, bağlılık ile ilişkilidir.
Eğer doğuş rastlantısal bir olay değilse, kadın ya da erkek bedeni içinde dünyaya gelmek de rastlantısal değildir. Burada da, fiziksel farklılık, dişi ya da erkek olmak manevî, müteal bir farklılığa dayanır ve cinsiyet karakteristiği ruhsal açıdan belirli bir yolu (kaderi), dharma'yı gösterir. Bilindiği gibi, her tradisyonel uygarlığın temelini disiplin ve düzen iradesi oluşturur: tradisyonel gerçeklik, -bütün'ü oluşturan çeşitli parçaların hepsi birbirine karışmış bir halde ya da atomsal olarak bir olduğu- özdeşliği, belirsizliği, niteliksizliği kabul etmeye eğilimli değildir; tersine bu parçaların, daima daha çok kendileri olarak, daima daha mükemmel bir biçimde, öz doğa'larını ortaya koymalarını gerektirir. Özellikle cinsiyet açısından iki tip vardır: Erkek ve dişi; her türlü karışıklıktan uzak bir biçimde, erkek olarak doğan tümüyle erkek olarak, dişi olarak doğan da tümüyle dişi olarak yaşamak zorundadır; ve doğa-üstü alanda da, erkek ve dişinin, çelişkili ve inorganik bir varoluş biçimi söz konusu olmadıkça değiştirilemeyecek olan, kendi zorunlu özgün yolları vardır.
İnsanın üstün varoluş biçimine ve "kendinde varlık"a yaklaşmanın iki temel biçimi olan Eylem ve Temaşa'yı daha önce inceledik. Savaşçılık ve Çilecilik de saf erilliğin iki temel tipidir. Aynı şekilde dişiliğin de iki temel tipi vardır. Dişi de Aşık ve Ana olması ölçüsünde, erkekteki "Savaşçılık" ya da "Çilecilik" benzeri düzeylere erişebilir. Bunlar aynı idealin (bir madalyon örneği) farklı iki yüzüdürler: Etkin bir yiğitlik olduğu gibi negatif (ya da edilgin) bir yiğitlik de vardır; mutlak kanıtlayıcı yiğitlik gibi, mutlak bir sadakat yiğitliği de vardır -ve "fedâkar" bir ruh ile, halisane yaşandıklarında her ikisi de, müteallik ve özgürlük planında aynı derecede kutsal ve değerlidir. Erkek ve kadın bu yiğitliği farklı yollardan ve değişik tipte gerçekleştirirler. Biri halis eylemle, diğeri de halis feragatle kutsallığı yaşayan (erkek) Savaşçı ve Çileci'nin bu edimlerine; kadın da kendini tümüyle bir başka varlığa -Aşık (Afrodizyen) kadın tipinde sevilen erkeğe; Ana (demetrienne) kadın tipinde ise Oğul'a- vermek ve yaşamının anlamını, tadını, gerçekliğini bu edimde bulmak olgusu tekabül eder. Tradisyonel kadının -nesne âlemindeki ve hatta, mutlak bir feragatle (kişilik-üstülükle) yaşandığında nesne âleminin de ötesindeki -normal ve doğal işlevi (sadakat, fides), yolu (bhakti) budur. Birbirine karışmayan bu iki farklı yönden birinde gidip bu yönde, sürekli ilerlenerek, kadında erkeksi olarak ne varsa ve erkekte de kadınsı olarak ne varsa tümümün (en aza) indirgenmesiyle, "mutlak kadın"a ve "mutlak erkek"e ulaşmak- işte, tradisyonel cinsiyet yasasının yaşamın çeşitli (ya da tüm) düzeylerine uygun düşen gereği budur.3
Dolayısıyla, tradisyonel âlemde kadın ancak erkek ile olan ilişkileri sayesinde kutsal hiyerarşik düzene dahil olabilmekteydi. Eski Hint'te, kadınlar yüksek kast'tan bile olsalar, özgün bir inisiyasyona sahip kabul edilmezler; ancak, evlenene kadar babalarının, evlendikten sonra da, ailenin mistik önderi sayılan kocalarının hatırı nedeniyle kutsal soylu sınıfına -arya- dahil kabul edilirlerdi.4 Dor'larda, kadın yaşamı boyunca hiçbir hakka sahip olmazdı; evlendiğinde kocasını baba olarak kabul etmek zorundaydı.5 Romalılarda, benzer bir anlayışla, evli kadın -in manum viri- kocasına "eşit" olarak kabul edilmez, yasal olarak, kocasının bir kızı -fil iae loco- olarak kabul edilir ya da kendi kızları -sororis loco- ile eşdeğer tutulurdu; koca ailenin hem önderi, hem de rahibiydi. Kadının tradisyonel yaşamdaki bu statüsü modern "özgür düşünceli"lerin zannedecekleri gibi bir haksızlık ve tiranlığı göstermez, fakat saf dişi doğa'ya en uygun doğal konumu ve manevi yücelme yolunu gösterir.6
Aynı şekilde, kadının fedakârlığını beşerî ve hatta beşer-üstü sınırlara dek vardırması (gerektiği) biçimindeki anlayışlara antik-çağda da rastlıyoruz. Aztek-Nahua tradisyonunda ölmüş analar savaş sırasında ölmüş biri kadar (bir şehit kadar) kutsal sayılarak, göksel ölümsüzlüğe ulaşmış kabul edilirlerdi.7 Bu bağlamda, içselliğin, hassasiyetinin, iradesinin en son sınırlarına dek feragat içinde olup, sadakatının canlı ve görünmez gücüyle çok farklı, duyular-ötesi bir ihsana nail olarak kendini feda etmiş olduğu erkeğin ölümünün ardından -Aryen âdetleri gereği yakılarak- ölüme atılmaktan çekinmeyen hindu kadını örnek olarak verilebilir. Bu, dul kadının cenaze töreninde ölmüş olan eşiyle birlikte kendinide yaktırması biçimindeki tradisyonel fedakârlık - Avrupalılara ve Avrupalılaşmışlara göre ise salt "barbarlık" -Sanskritçe'de bu durum "sati" sözcüğüyle ifade edilirdi, "as" ve ("varlık" anlamındaki) "sat" köklerinden türetilmiş olan bu sözcük, özveri, sadakat ve aşk anlamlarına da gelir ve "doğru" anlamındaki "satya" sözcüğü de bundan türemiştir.8 Dolayısıyla, bu fedakârlık iki farklı cinsiyet arasındaki mutlak, yani beşer-üstü, gerçek plandaki ilişkinin müteal bir yüceltilmesiydi. Burada, insan aşk uğruna fedakârlık vasıtasıyla, özgürleştirici, yüksek (kutlu) düzeylere ulaşmak şansını (bhakti) elde etmektedir. Tradisyonel öğretide eşinin hemen ardından öte-âlem'e giden kadının "göklere yükseldiği eşiyle (orada) birleştiği belirtilmiştir; maddesel beden "ateş"ten geçerek kutsal bir "ışıktan beden" haline dönüşür, ölüleri yakmak biçimindeki Aryen âdeti de böyle bir amacı gerçekleştirmeye yöneliktir.9,10 Cermen kadınları da benzer bir anlayışla savaşta ölen kocalarının ardından kendi yaşamlarına son verirlerdi.
Geleceğin, kaderin oluşumu açısından eylemin nesnesinin (ya da türünün) önem taşımadığına, önemli olanın halisane eylem, niyet olduğuna daha önce değinmiştir. Hindu kadınının fedakârlığı -sati- bu açıdan bakıldığında anlam kazanır. Gerçekte, bir kadın sadece, karşılık bekleyen güçlü bir beşeri tutkuyla fedakarlık yaptığında özel romantik bir olgudan başkası söz konusu değildir. Sadakat (ve fedakârlık) ancak hiçbir karşılık ya da destek beklemeksizin yapıldığında müteal bir değer kazanır.
İslâm âleminde benzer anlayışların sonucu olarak "harem"ler oluşturulmuştur. Hıristiyan Avrupa'da, bir kadının "dış yaşam"dan el etek çekerek bir manastıra kapanması Tanrı'ya yönelme amacını içerir -bunun dışındaki nedenler asla birer istisna olmaktan öteye gidememişlerdir. İslamdaki bir erkeğin birçok kadından oluşan bir harem sahibi olmasına hiçbir normal kadın itiraz etmeyi d üşünmez: bir kadının tüm yaşamını bir erkeğe hasretmesini doğal bulur ve (haremdeki) tüm kadınların fark gözetilmeksizin aynı derecede çok sevildiklerine ve hepsinin de kendisiyle aynı duyguları taşıdıklarını, aynı sadakat ve feragate sahip olduklarını kabul ederdi.
Söz konusu yolun halisaneliğini oluşturan da bu anlayıştı. Koşullar koyan ve karşılık olarak erkekten de aşk ve sadakat bekleyen aşk dünyevi bir şeydir. Kaldı ki, bir erkek böylesi bir aşkı ancak kadınlaşarak, -yani, aslında kadının aramakta olduğu, onun kendini verebileceği bir şey, bir dayanak olan- "kendine yeterliliğini" yitirerek kabul edebilir. Efsaneye göre, büyük bir Çileci olan Çiva, eşi Parvati'ye karşı kendisinde tutkunluk uyandırmaya çalışan Aşk Tanrısı "Kama"yı bir bakışıyla kül haline getirmiştir. Aynı bağlamda, Kalki-Avatara destanında da, arzulayıp kendisine yaklaşanları kadına dönüştürmesi nedeniyle hiçbir erkeğin elde edemediği bir kadından söz edilir: burada (bir erkeğin kadına bağlanmasının ancak, yukarıda belirtildiği gibi, kadınlaşmakla olabileceğiyle ilişkili) derin bir anlam bulunur. Kadına gelince, o (aslında) gerçekten bir büyüklük taşır: karşılık beklemeyen özveri, kendi kendine yanan bir aşk ateşi, onu basit bir eş ve aşık olmaktan çıkararak, aşk nesnesinden bağımsız, daima yüksekte kalan ulvi bir aşkın efendisi (ya da hanımı) yapar. Nitekim harem anlayışında bu görülmektedir: kıskançlığın, dolayısıyla da bencil tutkunun ve kadının sahip olmak tutkusunun aşılması; kadının tüm yaşamı boyunca -etrafında daha başka kadınlar da bulunan ve onların her birine "onlara bağlanmaksızın" sahip olabilen -bir erkeğe sadakat içinde kalması. Çilecilik ve hatta kutsallık işte bu "insan-üstü"lüğün içinde bulunuyordu.11 Bu şekilde bir "eşya" durumuna gelmek sahip olmak tutkusuna gerçekten "yakıcı", yok edici bir etki yapar ve böyle bir kayıtsız şartsız sadakat durumunda, beşeri beden bir vasıta olmaktan çıkar (beşeri benlik yitirilir) ve dünyevi olmayan bir planın olanakları belirmeye başlar. Nasıl ki harem yasası ile manastır yasası arasında benzerlik varsa, aynı şekilde, kadına esas doğal yerini veren, duyusal yaşantıyı dışlatmak şöyle dursun, daha bile güçlendiren İslam yasası da keşişlere özgü çilecilik ile aynı plandadır.12 Eski Yunan ve Roma gibi uygarlıklarda, birinci eşe ilave olarak, âdet üzere, nikahsız olarak alınan diğer kadınların yaşamlarında da, daha düşük bir derecede olmakla birlikte, durum böyleydi. Cinsellik kontrol altındaydı.
Harem ve benzeri kurumların, çoğu kez, düşürüldükleri olumsuz durumları burada dikkate almadığımızı belirtmeye gerek dahi yoktur. Burada, bu kurumların saf tradisyonel anlayış açısından ilke olarak ifade ettikleri yüksek anlamlara değiniyoruz. Yineliyoruz: Yaşamın kaotik ırmaklarının doğru yönde akmaları için sağlam (ya da doğru) yollar açmak tradisyonun görevidir. Bu tradisyonel yönü tam olarak izleyebilenler özgürdürler ve kendiliklerinden, tekamül ederek doğalarındaki en yüksek tradisyonel yetiyi içsil bir güç şeklinde bilinçli olarak harekete geçirebilecek derecede kendilerini tanıyacak duruma gelirler. Diğerleri için ise, durum pek içaçıcı değildir. Sözgelimi, Modernlerin, kadın konusu da dahil, durumları böyledir. Gerçekte, her bireye kendi -Jakoben deyimiyle- "onur" ve "hakları"nı vererek, kast düzenini "aşmış olan" bir dünyada iki cinsiyet arasındaki doğru ilişkilere dair herhangi bir anlamın kalmış olabilmesi zaten mümkün değildi. Kadının özgürlüğüne kavuşmasını kaçınılmaz olarak kölenin özgürleşmesi, sınıfsızın ve tradisyonsuzun, yani parya'nın yüceltilmesi izleyecekti.
Böyle bir toplulukta kadının başkaldırıp kendisininde kişilik ve zamanımızdaki anarşik, -bireyci anlamda- bir özgürlük sahibi olduğunu iddia etmesi çok doğaldır. Tradisyonel ahlâkın erkek ve kadından gittikçe daha fazla kendileri olmasını; erkeğin erkekliğini, kadının da kadınlığını daha kesin çizgilerle ortaya koymasını istemesine karşın, yeni uygarlık gittikçe eşitlemeye, biçimsize, gerçekte -bireyselliği ve cinsiyet farkını aşmaya değil de- daha koyu bir bireyselliğe gidişi içermektedir.
Bir fetih uğruna özveride bulunulmuştur. Asırlarca süren bir kölelikten sonra kadın artık özgür olmak istemiştir. Fakat "feminizm" -altında bir kendine güvensizliğin, kendisi (yani kadın) olmaktaki yetersizliğin yattığı- erkeği taklitten öteye gidememiştir. Kaçınılmaz bir yanlış anlayışla modern kadın, kadın olmaktan tümüyle hayali bir aşağılık duygusu ve mağduriyet hissine sürüklenmiştir. Bu yanlışlığın, erkeksi olmak eğiliminin kökeninde yatan budur: bu nedenledir ki, kadın erkek ile boy ölçüşerek rövanşı kazanmak, "onurunu" kurtarmak, "değerini" kanıtlamak istemiştir. Ancak, burada sözkonusu olan hiçbir biçimde gerçek erkek değil, standartlaştırılmış, rasyonelleştirilmiş bir uygarlığın, hemen hemen hiçbir gerçek niteliği kalmamış olan suni, kukla erkeğidir. Böyle bir uygarlıkta, kuşkusuz erkeğin herhangi bir imtiyazlılığı sözkonusu olamaz ve kadınlar modern toplumda, genelde asas geçerli olan karşı cinsin -maddesel ve entellektüel- yetilerine kendilerinin de sahip olduklarını kanıtlamak uğruna doğal eğilimlerini yitirmişler, bu düzeyin altına düşmüşlerdir (zira, cinsel açıdan mutlu bir kadın asla erkekliğe özenip onun için bir düşüş olan erkeği taklide yönelmez). Gerçekte, erkek de sorumsuzluğuyla kadının, sokakları, büroları, okulları, fabrikaları, modern kültürün ve toplumun tüm hastalık bulaştırıcı yol kavşaklarını doldurmasına yol açmış, hatta yardımcı olmuştur. Eşitleşmenin son aşamasını da işte bu son durum oluşturmuştur.
Maddecileştirilmiş modern erkeğin kadına (eski toplumlardaki gibi) kadınlığının bilinciyle yaşamak olanağını sağlayamayan manevi iğdişliği sonucunda dişi ögenin yozlaşması doğal, içsel yetilerinin dumura uğramasına, somatik arazlara dek varmıştır. Bu durumda, oğlan çocuğu (garçonne) tipli, duygusallıktan ve hatta günahtan bile uzak (zira modern kadın için fiziksel ilişki bile kendi bedenine karşı taşıdığı narsizmden, kendini giyinik ya da olabildiğince çıplak teşhir etmekten, moda, dans, spor ve para, vb.den sonra gelmektedir) bir kadın türü oluşmuştur...Artık Avrupa için saf özveri, karşılıksız sadakat, kıskançlık hissinden münezzeh güçlü aşklar pek bir şey ifade etmez olmuştur. Avrupa'nın bugün seçtiği aşk türü, tümüyle tutucu ve burjuva bir sadakatin yanında, sevilenin mutlaka sevmesini de zorunlu kılıyor. Oysa, kadının bir erkeğe kendini feda etmesi için o erkeğe ruhen ve bedenen sahip olması zorunluluğu sadece kadının müteal özverisini "beşerileştirmiş" ve "kısırlaştırmış" olmakla kalmaz, aynı zamanda kadın, burada da, erkek doğasına özgü bir varoluş biçimine bürünerek dişiliğin saf özüne ihanet etmeye başlamış olur -hem de başkası üzerindeki tahakküm etmek, hak sahibi olmak, kibir, bencillik içeren en aşağı bir biçimde. Bu hızlanma yasası uyarınca, gittikçe hızlanan bir düşüşe yol açmıştır. Gerçekte, bir erkeği tümüyle kendisine bağlamak isteyen bir kadın giderek bir erkekle yetinemez olur. Daha iler ibir aşamada benmerkezciliği artar ve artık onu sadece erkeklerin onun gurur ve zevkini tatmin için kendisine sunabilecekleri şeyler ilgilendirir. Sonuç, kopma, yüzeysellik, ya da, son kertede kadını doğasından ayırıp onu erkek gibi çalışmaya, kazanmaya, etkin olmaya ve hatta politikaya yönelten erkeksi bir pratik, dışsal yaşamdır.
Batının tüm dünyaya bir veba salgınından daha hızlı yayılan "özgürlüğünün" getirdikleri bunlardır. Tradisyonel kadın, özverili, kendisi için yaşamayan, saflık ve sadelik içinde tümüyle bir başkasının olmayı arzulayan mükemmel kadın; bu yiğitliğiyle kemale erer ve normal erkekten üstün olurdu.
Modern kadın, kendisi için var olmak isteyerek, kendini tahrip etmiştir. Özendiği "kişilik" onun tüm kendi kişiliğini yok etmiştir. Ve bu koşullarda, iki farklı cinsiyet arasındaki ilişkilerin -maddesel açı da dahil olarak- ne hal alacaklarını tahmin etmek zor değildir. Oysa burada da, erkek ne denli gerçek bir ve kadın da ne denli daha gerçek bir kadın olursa, yaratıcı kıvılcım da o kadar canlı ve yüksek olur. Durum böyle olunca, en derin doğalarıyla herhangi bir ilişki kurmak imkanından yoksun bu karmaşık varlıklardan, bu bağlamda olumlu herhangi bir şey beklenebilir mi? Seksin sadece fizyolojik planda başlayıp bittiği bu varlıklardan olası anormalliklerin dışında ne beklenebilir? Ruhsal açıdan tam anlamıyla ne erkek ne de kadın olan ya da erkekken kadınsı olan veya kadınken erkeksi olan, üstelik cinsiyetin "gerisinde" iken cinsiyeti "aşmışlık" iddiasında bulunan bu varlıklardan olumlu ne beklenebilir? Tüm ilişkiler artık ikincil ve silik bir nitelik kazanırlar -yalancı bir arkadaşlığın sevimsizliği, ölümcül "entellektüel" sempatiler, yeni komünist gerçekliğin banallığı gibi -ya da Freud'un üzerlerinde çağa gerçekten uygun bir bilim inşa ettiği nevrotik vd. komplekslerden ibaret kalırlar. "Ergin, özgür" kadının dünyası bunlardan başka bir şey içermez, ve bu dünyanın öncüleri olan Rusya ve Güney Amerika bunun örneklerini sergilemektedir;13 üçüncü cinsiyet olayına ise hiç değinmiyoruz.
Oysa tüm bunların bir dizi şey üzerinde -modernlerin, hafiflikleri içinde, neler getirecekleri kaygısından uzak oldukları- yan etkilerinin, yansımalarının olmaması olanaksızdır.
NOTLAR
1 Metaphysique du Sexe (bölüm IV, s.31) adlı yapıtımızda, bu konuya ilişkin olarak daha başka metafizik ve mitsel referanslar bulunmaktadır. Sing hanedanı filozoflarınca, erkeklerin "gök" ile, kadınların da "yeryüzü" ile ilişkili oldukları ve bu nedenle yeryüzünün gökyüzüne bağımlı olması gibi, kadının da erkeğe bağımlı olmasının gerektiği öğretilirdi. (Plath, Religion der alten Chinesen, I, s.37)
2 Bu tradisyonlardaki erotik simgesellikte, aynı husus kutsal çiftin viparita-maithuna biçiminde, yani erkeğin hareketsiz (sabit) olduğu ve çakti'nin hareket ettiği tarzda bir birleşmesi ile ifade edilir.
3 Bu bağlamda, özellikle ilginç olarak, bazı vahşi topluluklardaki erkeklerin "erkekler kafesi" denilen bir yerde tecrid edilip dişilerden uzak tutularak, yani bir yaşam biçimine hazırlanmak üzere bir tür inisiyasyona tâbi tutulmaları zikredilebilir. H.Webster, Primitive Secret Societies -A Study in Early Politics and Religion, İtalyanca'sı, Bologne, 1921, s.2 ve d. 28,30-31.
4 Senart, Les castes dans l'inde, s.68; Manavadharmaçastra, IX, 166; V. 148; V.155; "Salt kadınlara ait bir çilecilik kült (tapınma biçimi) ya da adak yöntemi yoktur. Kadın eşini sever ve ona hizmet ederek kutsal bir onur kazanır. "Bu sav ile çelişik olan kadın ruhbanlığı konusunu incelemeye bu yapıtın hacmi müsait değildir. Tradisyonel olarak bu ruhbanlığın ay (Lune) ile ilişkili olduğu; dişi "dharma"sının, kişiliğin aşılması biçiminde, bir güçlenmesini; Tanrının sesine, vahye açık olma durumunu ifade ettiği kabul edilmektedir. Uygarlıkların çöküş dönemindeki, aysal-dişil ögenin hiyerarşinin zirvesine tırmanmasına daha sonra değineceğiz. Kadının "seks yaşamında" kudsiyete uygun ve inisiyatik bir rol alması konusunun ayrı olarak incelenmesi daha uygun düşer. (bu konuda, bkz. Evola, Metaphysique du Sexe.)
5 Handbuch der Klass. Altertumswissensch., c.IV, s.17.
6 Bu bağlamda, Antik Çin ile ilgili olarak Niu-kie-tsi-pien (V), de şu ifadelere rastlıyoruz: "Bir kadın evlenerek babaevinden koca evine geçtiğinde, (soy) ismine varıncaya dek, herşeyi yitirir. Özel hiçbir şeyi kalmaz: herşeyi kocasına ait olur" ve Niu-bien-shu'da bir kadının evde "bir gölge ve basit bir yankı (ya da yansıma) gibi" olması gerektiği ifade edilir. (S.Trovaltelli, Le civilta et le legislazioni dell'antico Oriente, Bologna, 1980, s.157-158)
7 Reville, Relig. du Mexique, etc. s.190.
8 G. de Lorenzo, Oriente et Occidente, Bari, s.218, s.72. Benzeri uygulamalara (Traklar, Grekler, Scythe'ler, Slavlar örneği) başka Aryen kuşaklarında da rastlanmaktadır. (bkz. C.Clemen, Religions-geschichte Europas, Heidelberg, 1926, c.I, s.218). İnka uygarlığında, kocalır ölen dulların onların arkasından intihar etmeleri, tabii ki herhangi bir yasa vb. zorunluluğu sonucunda olan bir şey değil, fakat çok yaygın hale gelmiş bir âdetti ve bunu korku ya da değişik inanç nedeniyle yapamayanlar küçümsenirler, iyi karşılanmazlardı (bkz. Reville, age., s.374)
9 Manavadharmaçastra. IX, 29: "Eşine ihanet etmeyenler; düşünceleri, sözleri ve bedenleriyle temiz olarak kalanlar ölümden sonra da eşleriyle beraber olurlar (ya da olmak mutluluğuna kavuşurlar)."
10 Brahadaranyaka-upan. VI, ii, 14; Procles, In Tim., V, 33lb;
11 Manavadharmaçastra'da, kadının hiçbir zaman kişisel inisiyatifinin olmamasının ve, duruma göre babasının, eşinin ve oğlunun nesnesi (ya da kölesi) işlevini görmesinin gerektiği ifade edilmektedir (V, 147-8; IX, 3), ancak, bu bağlamda, şu ifadelere de rastlanmaktadır (V,154): "Eşin tutumu doğru olmasa bile, başka aşklara yönelse ve bayağılık yapsa bile, kadın ona bir Tanrıya tapar gibi tapmalıdır."
12 Kadının bakireliğini ve hatta bedenini sunmasının kutsal yönünün icap ettirdiği gereklerin yerine getirilmesi, modernler için başka bir skandal konusu oluşturacak biçimde, kurumlaşmış bir düzenliliğe oturtulmuştu: örneğin, erkeklerin yabancı (şimdiki deyimiyle, genel) kadınlarla, eski Suriye, Lycie, Lidya, Teb, vd. tapınaklarında, kutsal nitelikte cinsel ilişki kurabilmeleri. Buradaki bir kadın kendisi ilk adımı atamaz, ancak, kendisine herhangi bir miktarda para atan bir erkekle, bir kutsal özveri zihniyetiyle, tanrıçaya bir sungu olarak, kendini vermek zorundaydı. Bir kadın, ancak bedenini böyle kutsal bir biçimde sunduktan sonra evlenebilirdi. Herodot (I,190) bu aşamadan geçip de evlenen bir kadından ne kadar büyük bir meblağ ödenirse ödensin, artık hiçbir şey elde edilemeyeceğini belirtir -bu da, bu uygulamanın kutsallık yönünün ne denli ağır bastığını gösterir. Bu uygulamanın diğer bir yönünü de Merejkowski (Les Mysteres de l'Orient, Paris, 1927, s.358) belirtir: "Her beşeri varlık, ister kadın olsun ister erkek, yaşamında en az bir kez, -çocuk yapmak amacıyla değil, fakat ilişkide bulunmuş olmak için- karşı cinsiyle cinsel ilişkide bulunmalıdır. Erkek parayı atarken "Tanrıça Mylitta onuruna" dediğinde, kadın onun için bir tür Tanrıça Mylitta olur". Bu konuda ayrıca, bkz. J.Evola, Metaphysique du Sexe.
13 1950 yılında yapılan tıbbi nitelikteki istatistikler sonucunda (C.Freed ve W.S.Kroger), kuzey amerikalı kızların %75'inin "cinsel anestezi" içinde olduğu ve (Freudcu terimle) "libido"larının temelde teşhirci bir narsisizme (özseverliğe) dönük olduğu bulunmuştur. Anglo-Sakson kadınlarındaki nevrotik seksüel teşhircilik de karakteristiktir ve püriten ahlakiyatındaki yanlış önyargıarın ve "onurluluk" idealinin kurbanı olmalarından kaynaklanır.